Murat Sonğur, bir alıntı ekledi.
25 Nis 10:12 · Kitabı okuyor

#içimizdekişeytan
#alıntı
#SabahattinAli
- 1 -

Mesela herhangi bir gün müthiş bir iç sıkıntısı seni boğar. Hayat sana karanlık, manasız gelir. İnsan, biraz evvel senin zırvaladığın gibi felsefeler yapmaya başlar. Hatta yavaş yavaş onu da yapamaz ve canı ağzını açmayı bile istemez. Hiçbir insanın, hiçbir eğlencenin seni canlandıramayacağını sanırsın. Hava sıkıcı ve manasızdır. Ya fazla sıcak, ya fazla soğuk, ya fazla yağmurludur. Gelip geçenler suratına salak salak bakarlar ve on para etmez işlerin peşinde, bir tutam otun arkasından koşan keçiler gibi dilleri bir karış dışarı fırlayarak dolaşırlar. Aklını başına derleyip bu pis ruh haletini tahlil etmek istersin. İnsan ruhunun çözülmez düğümleri bir muamma gibi önüne serilir. Kitaplarda okuduğun depresyon kelimesine bir cankurtaran simidi gibi sarılırsın. Çünkü nedense hepimizde, maddi olsun, manevi olsun, bütün dertlerimize bir isim takmak merakı vardır, bunu yapamazsak büsbütün çılgına döneriz. Mamafih insanlarda bu merak olmasa doktorlar açlıktan ölürlerdi. Bu depresyon kelimesine yapışıp iç sıkıntısının uçsuz bucaksız denizinde bocalarken karşına uzun zamandan beri görmediğin bir ahbap çıkar. Kılık kıyafetinin düzgünce olduğunu görür görmez derhal aklına kendi meteliksizliğin gelir ve gafil dostundan, talihin varsa bir iki lira borç alırsın… İşte ondan sonra mucize başlar. Şiddetli bir rüzgar ruhundan bir sis tabakasını sıyırıp götürmüş gibi içinin birdenbire aydınlandığını, bir hafiflik, bir genişlik duyduğunu görürsün. Eski sıkıntı pır deyip uçmuştur. Gözlerin etrafa memnuniyetle bakar ve sen de gevezelik edecek bir arkadaş aramaya başlarsın. İşte, iki gözüm, ciltlerle kitabın, saatlerce tefekkürün yapamadığı işi iki kirli kağıt başarır. Sen ruhumuzun bu kadar ucuz bir bedel mukabilinde takla atmasını haysiyetine yediremediğin için belki daha asil sebepler peşinde koşarsın, gökyüzünde birkaç yüz metre daha yükselen bir bulut, yahut ensene doğru esen serince bir rüzgar, yahut o esnada aklına gelen zekice bir fikir, sana bu değişmenin sebebi gibi görünmek ister. Fakat söz aramızda, iş bunun tamamıyla aksinedir, cebimize giren iki lira sayesindedir ki havanın biraz açıldığını görmek, rüzgarın serinliğini hissetmek, hatta akıllıca şeyler düşünmek mümkün olmuştur… Kalk, iki gözüm, iskeleye geldik. Günün birinde ya çıldıracağız, ya dünyaya hakim olacağız. Şimdilik bir rakı parası bulmaya çalışalım ve parlak istikbalimizin şerefine birkaç kadeh içelim.”

İçimizdeki Şeytan, Sabahattin Aliİçimizdeki Şeytan, Sabahattin Ali

Alıntı
Zamandan karardı dudaklarım, uzaktan karardı dudaklarımda ismin bekliyor, duyulmak için
ismin bekliyor Bu sahranın kapısı ardındaymış evin
terkedilmiş bir gül ortamıymış,
kurumuş zaman parçaları içinde, kurumuş kan renginde taşlar....

şule uzundere, Dublörün Dilemması'ı inceledi.
10 Nis 12:04 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · Puan vermedi

Murat Menteş’in kalemiyle 2015 yılında tanıştım. Ruhi Mücerret kitabına bayılmıştım, o zamandan beri herkese öneriyorum. Ruhi Mücerret yorumumda herkesin beğeneceğine eminim demişim ama geçen sürede gördüm ki kitabı herkes sevmiyormuş :-) Bu yüzden bu sefer iddialı cümleler kurmayacağım. Murat Menteş kitaplarıyla ilgili gözlemlediğim şey ya “Bu ne be?” diyerek yarıda bırakıyorsunuz ya da hayranı olup bütün kitaplarını okumak istiyorsunuz. Ben ikinci gruptanım.

Yazarın karakterlerine ilginç isimler koyma alışkanlığı bu kitapta da devam etmiş. Karakterlerin bazılarının isimleri şöyle: Nuh Tufan, İbrahim Kurban, Umur Samaz, Su Samaz, Pembe Pepe…

Ben kitabı April Yayıncılık baskısından okudum. Yayınevi değişince kitabın kapağı da değişmiş. Sarı renkli kapağa bayıldığımı söylemek istiyorum. Zaten ben kitap kapaklarında sarı rengi çok severim ama nedense yayınevleri tarafından pek tercih edilmiyor. Bu arada kapaktaki iki adamı tanıdınız değil mi? Yazar Alper Canıgüz ile yönetmen Onur Ünlü. Ruhi Mücerret’te olduğu gibi Dublörün Dilemması’nda da Alper Canıgüz’ün kitap isimleri ve kitap karakteri Alper Kamu’nun adı geçiyor. Aynı dönemin yazarlarının birbirini desteklemesini çok hoş buluyorum.

Kitabın her bölümünün bir alıntıyla başlamasını çok sevdim. Zaten Murat Menteş kitapları en çok pos-it kullandığım kitaplar oluyor. Yalnız nette okuduğum yorumlarda yazarın biraz muziplik olsun diye biraz da daha ilgi çekici olsun diye kendi sözlerini sanki ünlü bir yazar ya da düşünür demiş gibi yazdığını öğrendim. Bu yüzden kitapta alıntı gibi yazan sözleri ben direkt yazar yazmış gibi yazacağım.

Yazarın genel kültürü çok iyi. Kitapta film, müzik, resim vb. konularda çok ilginç bilgiler öğrenebilirsiniz ama gerçekliğini araştırmakta fayda var. Ben alıntı olayını öğrendikten sonra her bilgiden de şüphe etmeye başladım :-)

Murat Menteş hayranlarına; Ruhi Mücerret’i severek okuyanlara; ilginç karakterler, farklı diyaloglar ve kelime oyunları okumak isteyenlere ve “Ya bu kadar bahsettin, merak ettim şimdi.” diyen herkese şiddetle öneriyorum Dublörün Dilemması’nı.

Ülkemizdeki hanım yazarlarımızdan biri kendi sayfasında kendi romanından bir alıntı paylaşmış.Buyuruyor ki .yeminler bozulmak içindir.
Nasıl bir mantıktır çözebilmiş değilim , ettiği yemine sadık kalmayana ne zamandan beri insan deniyor
Pelin

Oğuz Aktürk, Dine Karşı Din / Anne Baba Biz Suçluyuz'u inceledi.
 27 Oca 21:54 · Kitabı okudu · 11 günde · Beğendi · 8/10 puan

Merhaba, ben her gün yanınızda taşıdığınız ve her şeyi benle aldığınız bir kağıt parçasıyım. Bensiz mutlu olamazsınız. İnsanların kalplerini sevgiyle değil aslında benle satın alırsınız. Yakında hava güncellemem gelince hava da ben olmadan solunamayacak. Patronlar ve çoğu kişi aslında Allah'tan çok beni sever. Ben para tanrısıyım.

Merhaba, ben her gün televizyonunuzda gördüğünüz ve her muhabbette beni konuşmadan edemediğiniz bir gücüm. Bensiz muhabbetlerinizin bir dayanağı olmaz. Her başarısızlığınıza kader demeyi benim sayemde öğrendiniz. Sizi hayvan çiftliğinin içerisine atanın ta kendisiyim. Ben iktidar tanrısıyım.

Merhaba, ben her gün aslında içinizde hissettiğiniz ve kimle konuşursanız konuşun fark etmeseniz bile cümlelerinizi kaplayan duyguyum. Bensiz muhabbetlerinizin bir önemi olmaz. Beni kullanmadığınız sürece cümleleriniz bu alemde hiçbir anlam ifade etmez. Ben kibir tanrısıyım.

Merhaba, ben her gün ağzınızdan çıkan sözün geri dönmediği şu hayatta en önemli kozunuzum. Tüm tartışmaları aslında benimle kazanırsınız. Kitap okuyan insan bana sahip olamazmış derler, e zaten ben de kitap okumayan insanların beyinlerine yerleşirim kolayca. Ben öfke tanrısıyım.

Merhaba, bizler de Zeus, Hades, Gaya, Kratos, Hera, Poseidon, Ares ve diğer tanrılarız. Yukarıda adı geçen tanrılar yüzünden artık biz bu dünyada işsiziz ve sadece kitapları süslemekle meşgulüz.

Sayısızca çok tanrılı bir hayatta tek tanrıya inanabilmek ne kadar da zordu. Ali Şeriati ise uzattı yardım elini bana. Zehraca adında, kendisine, tavsiyelerine ve okumalarına çok değer verdiğim bir okur önerdi bu kitabı bana. Ne kadar tek tanrıdan uzaklaşıp dünyevi zevklere, şirke ve içteki hayati, kalıcı amacı arama duygumuzdan uzaklaşmaya yöneliyorsak bir bakıma kendimizden de uzaklaşıyorduk. Ali Şeriati, Dine Karşı Din derken aslında her zaman süregelen ve zamandan bağımsız olan kalıcı dine karşı çıkmış her türlü şirki, oluşumu ve saldırıyı da bir din olarak değerlendiriyordu. Çünkü dinin para, iktidar, öfke ve bugüne kadar gelmiş geçmiş bütün diğer düşmanları Allah'ın karşısında gün geçtikçe sayılarını artırıyorlardı.

Annemiz ve babamız çoğu kişi için bizim bugünlere gelmemizi sağlayan hayatımızın en değerli kişileriydi. Ama onları da eleştirme hakkımız tabii ki de vardı. Kitap okumamalarıyla, bir yaratıcının var olduğu söylenip de inandıkları tek kitap olan Kur'an'ı gün içerisinde 5 dk bile olsun okumamalarıyla, altta paylaştığım alıntıdaki gibi Allah'la konuştukları kelimeleri bugüne kadar hiç sorgulamayıp dualarını okumaya devam etmeleriyle, geçinip gitmek minvali üzerine hayatlarını tamamlamak için aldıkları kararlarıyla seviyoruz onları. İşte Şeriati de tam da bu sevgimizden dolayı onları önemsediğimiz için onların dediği şeyleri yine kendilerinin anlamasını istiyor, çocuklarının da böyle bilinçli, taklit değil tahkik inanç doğrultusunda bir aile eğitiminden geçmelerini istiyor, namazda yaptıkları hareketlerin anlamlarının kendileri tarafından bilinmesini istiyor ve bu çağda yaşça olan farkın hiçbir öneminin kalmayıp bu farklılığın beyinsel ve ruhsal olgunluğa bağlı olduğunu anlatıyor.

Kitaptan en sevdiğim alıntı ise :
"Anne, baba! Senin namazın sürekli tekrarlanan bir tür sportif hareketlere benziyor. Hiçbir ahlaki etkisi, ameli düzeltme ve sağlıklı bir neticesi olmayan bir şey! Sabah, öğlen, akşam hep aynı şeyi yapıyorsun, ancak ne yaptığın hareketlerin ve okuduğun şeylerin anlamını biliyorsun ne de namazın esas felsefesinden, hikmet ve hedefinden haberin var.
...Sen diyorsun ki namaz kılmak Allah'la konuşmaktır. Düşün şimdi, bir kimse muhatabıyla konuşuyor ancak kendisi ne konuştuğunu anlamıyor. Bu nasıl bir şey?"

TNRCİHAN, bir alıntı ekledi.
14 Ara 2017 · Kitabı okudu · Puan vermedi

“ZÜLEYHA MASALI

Sözlerimle bıraktın 
Yusuf kuyusuna beni 
Bir gök damlası yüzün 
Uzaklaştıkça sonsuz 
Sesin çekildi sesimden 
Ağzım kumlar avazı
Kırk ayrılıkla sevdiğim 
Kumaşım tarazlı gece 
Boyam gözyaşı 
O hareli zamanlardan 
Ne bir kirpik yıldızı 
Ne saçlarının sabahı 
Götürdün çıkrığımı 
Ağzıma gelmişken dünya 
Ey Züleyha masalı 
Ben bir zaman yanlışıyım 
Sen zamandan büyük güzellik 
Elinde başkalarının sözü 
Ölümün doğrusunu 
Seç diyorsun şimdi bana 
İpim yılan ıslığı 
Kuyum çınlayan gövden 
Ben o Yusuf'um 
Ölümden sana gelen...”

Alıntı Şuradan
Bağbozumu Şarkıları
Şükrü Erbaş
Bu malzeme telif hakkı ile korunuyor olabilir.

Bağbozumu Şarkıları, Şükrü Erbaş (Sayfa 11)Bağbozumu Şarkıları, Şükrü Erbaş (Sayfa 11)

mesela herhangi bir gün müthiş bir iç sıkıntısı seni boğar. hayat sana karanlık, manasız gelir. insan, biraz evvel senin zırvaladığın gibi felsefeler yapmaya başlar. hatta yavaş yavaş onu da yapamaz ve canı ağzını açmayı bile istemez. hiçbir insanın, hiçbir eğlencenin seni canlandıramayacağını sanırsın. hava sıkıcı ve manasızdır. ya fazla sıcak, ya fazla soğuk, ya fazla yağmurludur. gelip geçenler suratına salak salak bakarlar ve on para etmez işlerin peşinde, bir tutam otun arkasından koşan keçiler gibi dilleri bir karış dışarı fırlayarak dolaşırlar. aklını başına derleyip bu pis ruh haletini tahlil etmek istersin. insan ruhunun çözülmez düğümleri bir muamma gibi önüne serilir. kitaplarda okuduğun depresyon kelimesine bir cankurtaran simidi gibi sarılırsın. çünkü nedense hepimizde, maddi olsun, manevi olsun, bütün dertlerimize bir isim takmak merakı vardır, bunu yapamazsak büsbütün çılgına döneriz. mamafih insanlarda bu merak olmasa doktorlar açlıktan ölürlerdi. bu depresyon kelimesine yapışıp iç sıkıntısının uçsuz bucaksız denizinde bocalarken karşına uzun zamandan beri görmediğin bir ahbap çıkar. kılık kıyafetinin düzgünce olduğunu görür görmez derhal aklına kendi meteliksizliğin gelir ve gafil dostundan, talihin varsa bir iki lira borç alırsın… işte ondan sonra mucize başlar. şiddetli bir rüzgar ruhundan bir sis tabakasını sıyırıp götürmüş gibi içinin birdenbire aydınlandığını, bir hafiflik, bir genişlik duyduğunu görürsün. eski sıkıntı pır deyip uçmuştur. gözlerin etrafa memnuniyetle bakar ve sen de gevezelik edecek bir arkadaş aramaya başlarsın. işte, iki gözüm, ciltlerle kitabın, saatlerce tefekkürün yapamadığı işi iki kirli kağıt başarır. sen ruhumuzun bu kadar ucuz bir bedel mukabilinde takla atmasını haysiyetine yediremediğin için belki daha asil sebepler peşinde koşarsın, gökyüzünde birkaç yüz metre daha yükselen bir bulut, yahut ensene doğru esen serince bir rüzgar, yahut o esnada aklına gelen zekice bir fikir, sana bu değişmenin sebebi gibi görünmek ister. fakat söz aramızda, iş bunun tamamıyla aksinedir, cebimize giren iki lira sayesindedir ki havanın biraz açıldığını görmek, rüzgarın serinliğini hissetmek, hatta akıllıca şeyler düşünmek mümkün olmuştur… kalk, iki gözüm, iskeleye geldik. günün birinde ya çıldıracağız, ya dünyaya hakim olacağız. şimdilik bir rakı parası bulmaya çalışalım ve parlak istikbalimizin şerefine birkaç kadeh içelim.”
Alıntı

Zeynep güler, Devlet'i inceledi.
03 Eki 2017 · Kitabı okudu · 9 günde · Beğendi · 10/10 puan

Günümüz devletlerinin yapısının temelinin atıldığı taaa o zamandan bu öngörülere sahip bir filozof okumakta gecikmişimm Ama şimdi bile okuduğum için şanslı olduğumu düşünüyorumm...kitaptan alıntı yapamam her satırını neredeyse paylaşmam gerekir çünkü

Ney Üflemek Aşktır
'

“Dinle neyden nasıl hikâyet eder
Ayrılıklardan şikâyet eder.”
- Mevlana

Zirâ o birşeyler anlatmada
Ayrılıklardan şikâyet etmededir.
Ney der ki:
Beni kamışlıktan kopardıklarından beri,
İniltim kadın - erkek herkesi ağlattı.
Ayrılık bağrımı delik deşik eylesin,
Tâ ki aşk derdini anlatabileyim... ''

Osmanlı dönemi müziğinin en önemli üflemeli çalgılardan olan Ney; insanoğlunun ürettiği belkide ilk çalgılardan biri olup, tarihin derinliklerinden gelmiş ilkel donanımlı bir çalgı olmasına karşın, insanı etkileyen uhrevi ve doğal bir sese sahiptir.

Ney, sazlıkta biten alelade bir kamış değildir. Ney. âşığın elinde ateştir, gönüldür. Hz. Mevlânâ’ nın fesefesinde ney, “insan-ı kâmil” in (yani bir takım merhalelerden geçerek olgunlaşmış insanın) sembolüdür ve aşk derdini anlatmadadır. Benzi sararmış, içi boşalmış, bağrı dağlanarak delikler açılmış, ancak Yüce Yaratıcı’ nın üflediği nefesle hayat bulan, tıpkı insan gibi geldiği yere özlem duyan ve delik deşik olmuş sînesinden çıkan feryâd ve iniltileri ile insanlara sırlar fısıldayan bir dosttur.

Günümüzde ney, Türk sazı olarak anılmaktadır ve tasavvuf müziğinin bir sembolü haline gelmiştir. Bir müzik aleti için kullanılan ''çalmak'' yerine, Ney için ''üflemek'' tabiri kullanılır. Burada üflemenin mecazi bir anlamı vardır. Kaynağını İslam' da Allah 'ın insanı yaratırken ruhu üflemiş olmasından alır.

Ney icra olanakları açısından zengin ve teknik yönden zor, perdesiz bir çalgıdır. Neylerin boyları uzadıkça ses elde edilmesi, kontrolü ve parmakların perdelere rahatça ulaşıp kıvrak hareket edebilmesi zorlaşmaktadır.

Tasavvuf fikrinde ney doğrudan insanı sembolize eder. Öyle ki; neyin yedi deliği insan vücudundaki deliklere benzetilmiş, dokuz boğumu insanın ana rahminde geçirdiği dokuz ayla ilişkilendirilmiştir. Ney ve arif insan arasında şu benzerlikler vardır:

* Neyden âşıkane sesler çıkar, arif olan insan da âşıkane sözler söyler. Neyin sesi ve ariflerin sözleri dinleyenlerin aşkını arttırır.

* Neyin hüneri görünen cisminde değil içindedir. Ariflerin de üstün özellikleri içindedir. Neyin boyu doğru ve düzgündür, ariflerin de huyu.

* Neyin içi boş, yalnız aşkın nefesiyle doludur, arifler de kin ve nefretten uzaktır, kalbi Tanrı aşkı ile doludur.

* Ney kendiliğinden ses çıkarmaz, bir üfleyicinin nefesine muhtaçtır, arif de bir silsile içinde bağlı bulunduğu mürşit ile aynı sesi çıkaran saz gibidir.


İnsanın yaşam macerası ile neyin kamışlıktan koparılması arasında derin bir benzerlik vardır.
Kamış, sazlığındayken yeşerir, boylanır, sonsuz bir neşe içindedir.
Kamışlıktan koparılınca kurur, sararır. Delikleri açılır ve o zamandan sonra feryat ederek aslını arar.
Neyzenin elinde dinleyenlere hasretini söyler.

Alıntı

Dünya’ya öyle şanslı kadınlar gelmiş ki sormayın gitsin. Nazım Hikmet’in Piraye’ si, Vera’sı, Franz Kafka’ nın Milena’ sı , Dora’ sı, Cemal Süreya’nın sevdiği,Edip Cansever’in hayranlık duyduğu ama Turgut Uyar’ ın evlendiği kadın Tomris, Ümit Yaşar’ ın Ulufer Hanım’ ı,Ayten’ i, Sezai Karakoç’ un Muazzez’ i ,Orhan Veli’ nin Nahit Hanım’ ı… Öyle şanslı kadınlar ki bunlar erkekleri tarafından şiir gibi sevilmişler resmen. ‘’Şiir gibi sevilmek’’ ne muazzam bir şeydir kim bilir.Biri tarafından size sayfalar dolusu şiirler yazıldığını düşünün,biri tarafından masumca sevildiğinizi düşünün ne güzel şeydir o. Şiir gibi seven adamların,şiir gibi sevilen kadınlarında üzüldüğü ihanete uğradığı sevildiklerini sandıkları bir gerçek.Nazım Hikmet mesela her aşk acısı sonunda kavuştuktan sonra vazgeçti,Cemal Süreya aşkı için fedakarlık yaptı ama olmadı,Edip Cansever uzaktan bakmakla yetindi,Franz Kafka Milena' nın uğrunda hasta oldu gece nöbetleri geçirdi imkansız ve mektuplarda bulduğu aşkı oldu Milena, Her aşk filmi gibi mutlu bitmiyor gerçek hayat aşkları. Mutlu başlıyoruz bir yerde evet ama neden böyle sürmüyor diye soruyor musunuz hiç kendinize ? Bir zamandan sonra her şey kötü oluyor,insan sevilmediğini anlıyor ve sonrası hüsran. Ama bunlar yanlış mı ? Bence değil.
Sevgi verip sevgi almanın neresi yanlış olabilir.
Bu dünya sevgiyle dönüyor.

Alıntı
GÜNAYDIN, MUTLU SABAHLAR