• Bir kalbiniz vardır onu tanıyınız.
    Bir şehir kadar kalabalıktır bazıları
    Bir dehliz kadar karanlıktır bazıları
    Konuşurlar
    İsterler
    Susarlar
    Zarif bir şairden...
  • 480 syf.
    ·Puan vermedi
    Öncelikle bu güzel kitabın aslını öğrenmeden okumanız tavsiye etmem. Aslını en iyi şekilde anlatan ve kitabında sunuş olarak bize sunan İskender Pala’ ile baş başa bırakıyorum




    İstanbul’da, Marmara Oteli önünde duran bir İlan panosun­da, ‘Moteli /ve/ Eski Kitaplar / Müzayedesi” i ilanını görüp de hemen yatının altındaki ok İsti kanı el i tide İlerleyerek otelin konferans salonuna inmem yalnızca birkaç dakika sürmüştü. Aslında her /ama» böyle acele karar vermezdim. Üstelik ne o günkü müzayede kataloğunu incelemiş, ne de müzayedeye ka­tılmak için rezervasyon yaptırmıştım. Yalnızca çok üşü muş­tum ve bir bardak sıcak çay içmenin içimi ısıtabileceğim, bir­kaç aşina yüz ile karşılaşıp hal hatır sormanın huzurumu art­tıracağını düşünüyordum.
    Yıllardır her Çarşamba saat 18.00′de halka açık bir salonda düzenli olarak verdiğim “Divan Şiiri Saati” seminerinde o gün konu biraz şiirin dışına taşmış, hiçbir şeye önem vermek İste­memenin hiçbir şey olmadığını anlayanların her şeye önem verecekleri üzerinde konuşmam gerekmişti. Avare adımlar ve seminere dair hâlâ aklımda takılı kalan sorular eşliğinde Beyoğlu’nda tek başıma yürürken tipiye çevirmekte olan kar yüzüme çarptıkça göz kapaklarımı yaktığını, rüzgârın ustura keser gibi yüzümü yalayıp geçişini hissettim.
    Müzayede salonu tıklım tıklımdı. Birkaç dosta merhaba de­dikten sonra uzaktan satılacak kitaplara baktım. Yarısı el yaz­ması eserlerden oluşuyordu. İştirakçilerin bir o kadarı da sos­yetenin ünlülerinden… işe yarar kitapların olup olmadığını tetkik için ilgililerden bir katalog istedim. Müzayede devam ediyordu ve satılanlar arasında önemli bir kitap olmaması için dua ediyordum. Yaban ellere teslim edilmiş nazenin bir dilbe­rin sevgisi yüreklere ne kadar acı verirse, Osmanlı Türkçesini okumayı bilmeyen kişilere satılmış bir el yazması kitap da be­ni o kadar yandırırdı. Kataloğu İncelemeye başlamıştım ki tel­lal “Yirmi sekizinci sırada sizlere şiirlerden nefis bir seçki ko­leksiyonu sunuyoruz!” demesi» Gerçi ■’nefis” kelimesi bu tür müzayedelerde artık reklam değerini yitirmişti ama ben yi­ne de beş duyumun bütün antenleriyle kürsüdeki adama yö­neldim. Kulaklarım söyleyeceklerinde, gözlerim elinde salla­yıp durduğu elyazması ciltte idi. O, ağzını yayarak ve pazarla­maya çalıştığı kitaba ses tonuyla bir kat daha değer katmaya azmetmiş olarak “Genceli Nizami’nin Hüsrev ile Şirinden. Bağdatlı Fuzulînin Leyla ile Mecnunundan. Yazıcıoğlu Meh-med’în ünlü Muhammediye’sinden bölümler; Hamdullah Hamdinin Kıyafetname’sinin tamamı. Âşık Yunus Divanı’ndan en güzel ilahiler, Karacaoğlan ve Gevheri koşmalarından hiç okunmamış aşk neşideleri…” diye anlatmaya, daha doğrusu ezberlerini okumaya devam ediyordu. Duyduklarım beni kış­kırtmaya yetmişti. Elinde tuttuğu, hayli ilginç bir kitap olma­lıydı. Bir yandan aristokrat zevkine uygun olarak mesneviler ve divanlardan seçme bölümler, diğer yandan Anadolu halkı­nın belli başlı akait kitaplarından Muhammediye. tekke şiirinin en zarif Örneklerini veren Yunus ilahileri, öte yandan kırsal kültürü yansıtan halk sairlerinin koşmaları.., Nadir bir şiir mecmuasına benziyordu. En azından bunu tertipleyen ve aynı kapak İçine ciltleten adamın şiir zevkinin hangi şairden yana olduğunu merak etmeye başladım. Tellalın söylediğine bakılır­sa kitabın devamında Envaru’l-Aşıkîn, Mızraklı İlmihal, Veysinin Münşeatından perakende mektuplar ve öyküler yer al­maklaydı. Bu sefer merakım daha da artmıştı. Çok şükür ki pey sürenler İlgilendikleri kitapların ne anlattığından ziyade cildinin güzel ve sağlam görünümüyle, bir de içindeki minya­türlerin sayısıyla ilgileniyorlardı. Müşteri aranan mecmuada ise minyatür yer almıyordu ve cildi şemseli, miklepli, zeref-şanlı olmasına rağmen yıpranmış, dağılmış, pörsümüştü. Allah için söylemeliyim; ekspertiz bu kitaba fazla fiyat biçme-mlşti. Belki de bu yüzden, daha üçüncü artırımda kitabın sahi­bi oluverdim
    Bir saat sonra otelden ayrıldığımda karanlık ile birlikte kar yağışı artmış ama rüzgar dinmişti. Bir sevgili edinmiştim ve onun peçesini açmak için eve varmayı bekleyemezdim. Üskü­dar vapurunda başladım “kitabımın sayfalarını çevirmeye. He­yecanlıydım Hatırlıyorum, Boğaziçi’nde çok güzel bir akşamdı o!.. Avrupa ile Asya’ya aynı anda romantik bir kar yağıyordu. Ve ben elimde Boğaçizi kadar güzel bir kültür yadigârı tutuyor­dum. Rastgele açtığını İlk şayiada Gazali Deli Birader’in açık sa­çık bir mizah öyküsü vardı. Kahkaha için paragrafın sonuna ka­dar dayanamadım 0 sırada çevremde oturan ve tek dertleri evlerine bir an evvel varmak olan yorgun insanlardan bazıları­nın başlarını çevirip bana baktıklarını gördüm. Muhtemelen bana acıyorlar, fersiz ışık altında ve salman bir teknede, bem­beyaz karlara kendini teslim etmiş bir gecede, elimdeki kitaba gösterdiğim İlgiyi yadırgıyorlar, belki bazıları da kitabımın yazısına bakıp İçlerinden “Tu, tu, tu! Tövbe tövbe! Kuran okurken gülünür mü herif?!” diye beni paylamayı geçiriyorlardı.
    Eve varınca hiç beklemedim. Dışarıdan pencereme vuran karların beyazlığını ve rüzgârın sesini hissederken içeride ki­tabımın her bölüm başlığını, her sayfasını dikkatle gözden ge­çirdim. Böylesi zengin bir külliyatı kimin tertip ettiğine dair bir ipucu yoktu. Her bîri 15-20 yaprak süren mesnevi parçala­rı İle Yunus ilahileri aynı katibin kaleminden çıkmıştı ve hat bakımından ne kadar müstesna İse hata bakımından o kadar fersude idi. Düz yazı olan bölümler, muhtemelen kitabın ilk sa­hibi taralından kaleme alınmıştı. Kim bilir nasıl birisiydi? Ya­zısı pek okunaklı değildi ama bazı sayla kenarlarında aynı ka­lemden çıkma notlar yer alıyordu. Fazlaca örselenmiş zarif cil­di tamir İstiyordu. Şirazesi sökülmüş, şemse kabartması de­forme olmuştu.
    Sözü uzatmayayım…
    Kitabımın en uzun ve en son bölümünde şimdi size anlata­cağım öykü yer alıyordu. Öykünün sernamesi kırmızı mürek­kep ile ve mihrâbiye nakışlar içine yazılmıştı: “Yek Cinayet Şasi ıı Şeş Suâl” Günümüz diliyle “1 Cinayet: 66 Soru” veya ‘Altmışaltı Soruda Cinayet” diyebileceğimiz bu başlık hayli ilgi­mi çekmişti. İlk satırları okurken çayımı yudumlamaya yeni başlamıştım. Birkaç dakika sonra adeta başka bir âleme gitti­ğimi hissettim; işte o kadar
    Ne olmuştu, zaman nasıl geçmişti, hiç bilmedim. Bir ara so­ğuktan titreyerek ürperdim. Hayret!.. Sabah oluyordu ve fincan­daki çay çoktan soğumuştu. Ben öykünün yarısına kadar gel­miştim ve ruhum cinayetler İle lale renkleri arasında çatışmalar yaşıyordu. Okuduğum satırlar yüreğimi sızlatmış!). Dürüstlükle söylemeliyim ki bu öyküyü yayınlamayı ilk o sabah düşündüm.
    Bütün aramalarıma rağmen hiçbir kütüphanede bu hikâ­yenin başka bir kopyasına rastlayamadım. Kimin yazdığına dair yaptığım araştırmalar ve çabalarım da hep sonuçsuz kal­dı. Her kim yazdıysa, kitabın başına kendisiyle ilgili bir not koymuş ama kimliğini belirtmemişti. Notu okuyanlar onun kimliğini açıklamaktan çekindiğini Hemen anlayabilirlerdi. Olup bitenleri sonuna kadar okuyunca yazarın bu tavrına hak vermek gerektiğini düşündüm. Gerçi pek çok Osmanlı elyazmasının aksine bu kitabın başından sonuna dek kaydedilmiş hiçbir yazar, hattat, cilt ustası, nakkaş, ithaf edilen veya sunu­lan kişi adına rast lan iniyordu ama belki tarihin karanlık kori­dorlarında aydınlık bir gezinti, ileride onların kim olduklarım bize gösterebilir. Şüphesiz bazı araştırmacılar bunu başara­cak, elimizdeki kitabın en azından yazarını veya size aktaraca­ğımız öykünün başka bir kopyasını bulup Osmanlı tarihinin bir bölümünü yeniden yazmak gerektiğini söyleyeceklerdir. O lamana kadar bu öyküyü size ben anlatmış olacağım ve siz bu kitabın yazarı olarak beni bileceksiniz;
    Aşka. sevgiye, şiire, gül ve bülbüle alışık bahtiyar bir ömür süren ben, bu kitabı Latin harflerine çektiğim sırada, birden acımasız çetelerin, zalim soyguncuların, ayak takımı ihtilâlci­lerin mitle bulandıran cinayetleriyle uğraşır duruma düştüğü­mü görüp üzülmedim değil itiraf etmeliyim ki çeviriyi yaparken en keyif aldığım satırlar, bazı bölümlerin sayfa kenarları­na kırmızı mürekkeple yazılmış, aşka dair “derkenarlar oldu. Cinayetler tarihçesine eski çağların derinlikli sevdalarından ,aşk çeşnisi katan bu derkenarları ilgili bölüm sonlarında bula­caksınız. Bazı sayfalarda yer alan çizimlere gelince; bunlar da fotoğraf makinesinin icadından hemen önceki dönemde pek yaygın görülen oryantalist (arzda gravürlerden ibaretti. Bazı­larını kitapta muhafaza ettim.
    Kitabın öykümüze ayrılan ilk birkaç paragrafı, daha sonra tekrarlanıp tamamlanacak bir bölüm halinde düzenlenmişti. Varım bırakılmış bu satırlar bana. yazarın öyküsünü anlatmaya farklı bir yerden başlayıp da sonradan vazgeçtiği hissini verdi. Belli ki böyle uygun bulmuştu. Onun tercihine sadakat göstermem gerektiğini düşündüm ve kimi yerde kısacık, kimi yerde upuzun olsa da bütün bölümleri aynen muhafaza ettim.
    Burada kitabın. Lale Devrine ait Türkçe’sini sizler için ya­lınlaştırdığımı söylememe gerek bile olduğunu sanmıyorum.
    Evet!.. Şimdi o kitapla sizi baş basa bırakma vakti…
    kl
  • 105 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Dostluk ne zaman başlar?
    Okyanusa dökülen petrolden zehirlenen ve tüyleri yapış yapış petrol olan Kengah, karaya ulaşmayı ve Zorba'nın yanında yumurtlamayı başararak ondan üç konuda söz vermesini ister.Sonra da ne yazık ki ruhunu teslim eder. Bu üç söz elbette ki Kengah'ın emanet bıraktığı yumurtayla ilgilidir.Burada şunu düşünmekte fayda var,bir kedinin bir martının sözünü dinlediği nerde görülmüş?
    Işte, tam da bu kitapta! Tabii bu sözü yerine getirmeye ant içmiştir Zorba ama bu konuda arkadaşlarından da yardım alır.Ama ne yardım!Bu kadar kibar, ilim irfan yuvası, duyarlı bir yardım grubu daha önce görülmemiştir bence.Gruptaki karakterler ise hepsi birbirinden güzel.
    Kitabın vurguladığı duygular ve fikirler çok özeldi bana göre.Şöyle ki deniz kirliliğinin ve bu kirliliğin buralarda yaşayan canlılara etkisinin bir martı gözünden anlatımı ile başlangıç yapıyoruz. Bununla birlikte denize dökülen petrolün kaç canlının hayatına mâl olduğuna tanık oluyoruz.Bir çocuk kitabı için çok güzel bir duyarlılık ve farkındalık örneğiydi.
    Devamında Şanslı ile tanışıyoruz.
    Şanslı..Kengah'ın yumurtasına Zorba ve arkadaşları bu ismi koyuyorlar.Şanslı da vefalı çıkıyor. Zorba ve arkadaşları ile birlikte yaşamaya başlıyor ve büyüyor. Zorba zamanla Kengah'a verdiği sözlerden ikisini tutuyor ama 3.sözde epey zorlanıyor.O da:
    "Şanslı'ya uçmayı öğretmek!
    Velhasılı kelam çeşitli uğraşlardan sonra başarılı oluyorlar.
    Benim bu kitapta sevdiğim diğer bir nokta ise Zorba karakteri.Zorba'nın fiziksel portresi pek iç açıcı değil ama yüreği pamuk gibi ve dillere destan olmaya aday..Karakteri müthiş mükemmel. Burada da minik kalplere şöyle bir mesaj veriyor bence yazar:"Gözler asıl görülmesi gerekeni görmez. En iyi yüreği ile görebilir insan.."
    Dış güzelliğe aldanıp da hiçbir canlı hakkında önyargı oluşturmamamız gerektiğini çok güzel tasarlamış yazar. Son olaraksa hayvan dostlarımız uçma dersleri için bir insandan yardım almak istiyorlar,peki kimi seçiyorlar dersiniz? Bir şair. Yüreği zarif bir şairden, eli kalem tutan bir sanatkârdan yardım istiyorlar.Ne güzel bir seçimdi o öyle..
    Sonuç olarak bende kabataslak bu fikriyatı ve hissiyatı uyandıran bu kitaba bayıldım. Kitapta iyilik adına, güzellik adına ne ararsanız vardı...
    Dostluk, yardımseverlik, duyarlılık, verilen sözde durma ve daha nicesi..İYİ Kİ okumuşum!!Bence büyüklü küçüklü herkese okutalım.
  • 96 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Zarif şairden zarif şiirler... Sevmek de yorulur demiş. Okunması gereken güzel eserler bırakmış bizlere Zarifoğlu. Onun dünyasına yeni bir iklime girer gibi giriyorsunuz.
  • Özdemir Asaf, (Halit Özdemir Arun) Yalnızlık ve Aşk şiirleriyle tanınan r'leri telaffuz edemeyen naif, değerli şairimizi ölüm yıldönümünde saygıyla anıyorum. Nurlar içinde uyusun. https://melisababy.blogspot.com.tr

    ‘' Her insanın bir öyküsü vardır, ama her insanın bir şiiri yoktur.'’

    Özdemir Asaf'ın en sevdiğim şiirini ve hikayesini de paylaşmak isterim. ~LAVİNİA~

    Özdemir Asaf'ın sırılsıklam aşık olduğu platonik aşkı Mevhibe Beyat'a yazdığı muhteşem şiirdir aslında Lavinia.

    Her biri birbirinden değerli sayısız hikayeyi de okuyalım.

    Lavinia ! Ölüm Çiçeği! Titus'un bahtsız kızı ! Özdemir ASAF'ın biricik platonik aşkı!
    Ölüm Çiçeğidir aslında Lavinia.Bir kadın ismi değildir ne şarkıdaki gibi ne şiirdeki gibi. Muhteşem zarif bir çiçektir nam-ı diğer ölüm çiçeğidir.

    Bir diğer anlamı da "Hayalimdeki muhteşem sevgili"dir.
    Özdemir Asaf, üniversitede öğrenciyken platonik aşkına yazar bu şiiri. Ardından açılan bir yarışmaya gönderir ve kazanır. Bir rivayete göre kazandığı yarışmada şiiri okurken kız da salondadır ama Asaf şiiri okurken salonu terk eder. Kırılan şairimiz kıza duygularını asla açmaz.

    Korkunç bir sezgi gücü vardı Mevhibe’nin. Yüzünüze bakar bakmaz, sizi tanır, anlar, ruhunuzun en derin köşelerine kadar kavrardı. Küçücük bir bakıştan, mimikten, jestten tüm karakter haritanızı çıkarabilirdi. Özdemir Asaf bu yüzden bir keresinde ona “Öldürmekten daha beter anlıyorsun
    insanı” demişti. Çok keskin gözleri vardı.” Güzelliğini hiç önemsemezdi. Zaten insan sıcaklığı, insanlara anlayarak yaklaşması ve sezgisi, güzelliğinin üstündeydi.”diyor Mevhibe Beyat'ın en yakın dostu Melda Kaptan.

    ~Lavinia~
    Sana gitme demeyeceğim.
    Üşüyorsun ceketimi al.
    Günün en güzel saatleri bunlar.
    Yanımda kal.
    Sana gitme demeyeceğim.
    Gene de sen bilirsin.
    Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim,
    İncinirsin.
    Sana gitme demeyeceğim.
    Ama gitme Lavinia.
    Adını gizleyeceğim,
    Sen de bilme Lavinia.

    https://www.youtube.com/watch?v=dPXRrVrF2TY
    kendi sesinden...

    https://www.youtube.com/watch?v=h4__InbzMK4
    ~Feridun Düzağaç~ bestesi ve yorumu ile...

    Türk edebiyatının önde gelen yazarlarından biri olan Haldun Taner, Özdemir Asaf'ı şöyle tanımlıyor; "O şairden başka hiçbir şeye benzetilemezdi. Gençliğinden beri bakışından, duruşundan, yürüyüşünden ve özellikle düşünüşünden bohem, özgür, şair kişiliği kolaylıkla okunurdu. Onun kadar nezaketini ve akıl ölçüsünü bir an bile yitirmeyen başka insan tanımadım. nezaket Özdemir'in takısı değil özüydü.

    Şairin oğlu Gün Arun anlatıyor: “Bana öyle geliyor ki babam şair olduğu için farklı değildi. Farklı olduğu için öylesine şiirler, epigramlar, yazılar yazmış ve alışılmadık bir baba olmuştu herhalde. Duygusal yerine duygu dolu, düşünceli, anlamlı demek daha doğru olacak. Şimdi geriye baktığımda karmaşık değil; dolu ve zengin bir ruh, düşünceyle beslenen, açık görüşlü, bilge bir adam görüyorum. Tabii ki başarısızlıkları, kırgınlıkları, üzüntüleri de vardı mutlaka.

    Kızı Seda Arun anlatıyor devamında;1980 yılının Aralık ayında babam hastalandı, doktor yaptığı ilk tetkiklerden sonra hastaneye yatmasını istedi ama hastalığının tedavisi mümkün değildi. Bunu herkes biliyor ama babam bilmiyordu. Yaşayacağı zaman çok kısaydı ve yapılması gereken her şey yapılmıştı, o nedenle eve götürmemizi söyledi doktor. O gün, o sağlıksız haliyle bile “Bizim duraktan tanıdık bir taksici çağırın, pisi pisine bir trafik kazasında ölmeyeyim.” dedi. Bu şakasını yıllar önce şiir olarak yazmıştı zaten; “Ölüm Allah’ın emri / trafik olmasaydı”. O gün Bebek’teki evine sağ salim vardı ama zamanı çok kısaydı.

    Röntgenlerin korunduğu sarı kağıda hastanede yazdığı son şiir isimsizdir.

    Hastanede veya hapishanede

    Hayatını yazma!

    Sonunu bir merak eden çıkabilir

    Hastanede her gece insan

    Birkaç yaşam yitirebilir ya da yaşayabilir

    Hapishanede ise her sabah.

    28 Ocak 1981’de 58 yaşındayken İstanbul’da hayata veda etti. Mezarı Rumelihisarı Mezarlığı’ndadır.
  • Halk aşksızsa sokaklar banka dükkanlarıyla doludur.