• EDEBİYAT

    Victor Hugo hakkında az bilinen 10 şey


    Romantik akıma bağlı şair, romancı ve oyun yazarı, aynı zamanda Fransa'nın en büyük yazarı olarak görülen Victor Hugo kimdir? Peki, edebiyat tarihinin en önemli isimlerinden olan Victor Hugo'yu gerçekte ne kadar tanıyoruz? İşte Victor Hugo hakkında az bilinenler...

    ''Öldükten sonra yaşamak istiyorsanız; ya okumaya değer şeyler yazın, ya da yazılmaya değer şeyler yaşayın!''

    1.Victor Hugo'nun en önemli başyapıtlarından biri olan ve sayfaları ile göz dolduran Sefiller'i yazmak Victor Hugo'nun epeyce zamanını aldı. Victor Hugo Sefiller'i tamamladığında takvimler 1862 yılını gösteriyordu. Hugo'nun Sefiller üzerinde tam 17 yıl çalıştığı düşünülüyor.


    ''Yarınlar hep güzel olacak denir. Oysa bugünler, dünün yarınları değil midir?''

    2. Hugo yazı yazarken, ilham gelmediğini hissettiğinde tüm kıyafetlerini çıkarıp hizmetlisine verir ve yanında yalnızca kalem ve kâğıt ile kendini bir odaya kapatırdı. Yaşlılıktan bir o kadar korkan Victor Hugo, sağlığına her zaman dikkat ederdi. Ve yazarken dikkatinin dağıtmamak için ya da dışarı çıkamamak için salı günü hariç bütün kıyafetlerini bir dolaba kilitlerdi.



    ''Öldürmek için silah, hançer mi olmalı? Saçlar bağ, gözler silah, gülüş, kurşun olamaz mı?''

    3. 1868 yılında eşi Adeleyi kaybeden yazar, Fransız-Alman savaşının bitmesi ve cumhuriyetin kurulmasının ardından Paris'e döndü. Kıtlık yüzünden hayvanat bahçesindeki hayvanların kesilip yendiği dönemleri günlüğünde "bilmediğimiz şeyleri yiyorduk" gibi ifadelerle anlattı. Bu dönemde ayrıca Korkunç Yıl isimli şiirini yazdı ve ulusal bir kahraman olarak nitelendirilmeye başladı.



    ''Dürüstlük cesaret. Eğer zekân yetmiyorsa yalan söyleme, cesaretini kullanıp dürüst olmayı dene.''

    4.Victor Hugo sadece bir yazar değil, aynı zamanda resmi bir azizdir. Hugo ölümünün kırkıncı yılında Budizm, Hıristiyanlık, İslam ve diğer dinleri bir araya getiren bir Vietnam dinince aziz ilan edildi. Cao Dai olarak adlandırılan bu inanış 1926 yılında sistematikleşti ve inanışın ilk azizlerinden biri de Victor Hugo'ydu. Bu inanışın kutsal kabul ettiği kişiler arasında Buddha, Hz. İsa, Hz. Muhammed, Jeanne d'Arc, Julius Ceaser ve Konfüçyüs de bulunuyor.



    ''Bir milletin büyüklüğü, nüfusunun çokluğu ile değil, akıllı ve fazilet sahibi adamlarının sayısı ile belli olur.''

    5. Romantizm akımının en tanınmış yazarlarından olan Victor Hugo, ilk romanı Notre Dame'ın Kamburu ile edebiyat alanındaki başarısını ortaya koydu. 1843 yılında Victor Hugo'nun başından onu çok etkileyen bir olay geçti. Kızının bir kaza sonucu boğularak ölmesi sebebiyle, ünlü sanatçının 1852 yılına kadar herhangi bir eser vermedi.



    "14 yaşımdayken karnımı doyurmak için bir parça ekmek çaldığımda beni zindana attılar ve orada tam 6 ay bedava ekmek verdiler. Hayatın adaleti budur."

    6. Fransız Devrimi ve Louis Napoleon'un 1851'deki zaferinden sonra Victor Hugo kendiniFransa'nın düşmanı ilan etti ve gönüllü bir sürgüne gitti. 1870'te Fransa'ya dönüşüne kadar Brüksel, Jersey ve Guernsey gibi yerlerde yaşayan Victor Hugo eşi Adele Foucher'in 1868'de vefat etmesi üzerine düzenlenen cenaze törenine de sürgünde olması sebebiyle katılamadı.



    "İnsanların hepsi belirsiz bir süre için ertelenen ölüm cezasına mahkûmdurlar.''

    7. Victor Hugo 80. yaşına girişini Fransa tarihinin en gösterişli törenlerinden biriyle kutladı. Yazarın 80. yaşına girişi şerefine yaklaşık yarım milyon kişi yazarın evinin önünde bir geçit töreni düzenledi. Bu sırada Victor Hugo evinin önünde, torunlarıyla birlikte oturuyordu. 5000 müzisyenden oluşan bir ekip bu tören sırasında yazarın onuruna Fransa'nın ulusal marşını çaldı.



    ''İnsan insanın canavarıdır.''

    8. Yazarın görkemli doğum gününden birkaç yıl sonra gerçekleştirilen cenaze töreni de doğum gününden aşağı kalmıyordu. Hugo'nun cenazesine öyle çok kişi katılmıştı ki geçit töreninin tamamlanması tam altı saat sürdü. Yazarın naaşı Paris'te bulunan ünlü Zafer Takı'nın altına yerleştirildi ve Hugo'ya saygılarını sunmak için gelenlerin sayısı iki milyonu buldu. Victor Hugo'nun naaşı Alexandre Dumas ve Emile Zola ile aynı mahzende gömülüdür.



    ''Seyahat etmek, her an doğup ölmek gibidir. Belki de yolcu bu değişen ufuklarla insan yaşamı arasında bir yakınlaşma yapıyordu.''

    9. Victor Hugo'nun sefiller romanındaki 800 kelimelik cümle, aslında Fransız edebiyatındaki en uzun cümledir: Tarihin mutlaka hafifletici nedenler bulacağı bir babanın oğluydu, ama bu baba, ayıplanmaya layık olduğu kadar, saygıya da layıktı, özel erdemlerinin hepsine, kamuyu ilgilendiren erdemlerin de birçoğuna sahipti; sağlığına, servetine, şahsına, işlerine büyük özen gösterir, bir dakikanın bile değerini bilirdi, ama bir yılın değerini her zaman bilmezdi; itidalli, sakin, uysal, sabırlıydı; babacan adam, iyi bir prensti; eşiyle yatardı ve sarayında evlilik yatağını burjuvalara göstermekle görevli uşaklan vardı, çünkü eskiden ailenin büyük kardeş kolunun gayrimeşru ilişkilerini açıkça sergilemelerinden sonra, düzenli kan koca yatağının iftiharla teşhiri faydalı olmuştu; bütün Avrupa dillerini bilirdi, daha ender görülmüş bir durumdur bütün imtiyaz ve çıkarlann dillerini bilir, konuşurdu; orta sınıfın olağanüstü bir temsilcisiydi, ama onu aşardı ve sonuçta ondan daha büyüktü; kanının değerini takdir etmekle birlikte, özellikle kendi özdeğerine güvenmek ve kendi soyu sorununda, bu çok özel sorunda Bourbonlar'dan değil, Orleanslar'dan olduğunu ilan etmek dirayetini göstermişti; ancak Zat-ı Sani-leri iken soyunun en birinci prensiydi, ama majeste olduğu gün gerçek bir burjuva oldu; toplum içinde uzun ve dağınık, özel hayatında kısa ve özlü konuşurdu; cimri olduğu söylenirdi, ama bunun kanıtı yoktu; aslında kendi fantezileri ya da görevleri söz konusuysa, müsrifliğe karşı pek duyarlı değildi; asilzadeydi, ama şövalye değildi; sade, sakin ve güçlüydü, ailesi ve saray halkı tarafından çok sevilirdi, hoşsohbetti, doğru yolda bir devlet adamıydı, içten soğuktu, o an ilgi duyduğu konuya kendisini tamamen verirdi, daima mümkün olduğu kadar yakından idare ederdi, kin duymak da, minnet duymak da elinden gelmezdi, üstünleri sıradan olanlara karşı merhametsizce kullanırdı, tahtların altında sağır bir uğultuyla homurdanan o esrarlı ittifakları parlamento çoğunluklanyla oyuna getirmekte ustaydı, açıkyürekliydi, bazen açılmakta ihtiyatsızlığa kadar vardı, ama bu ihtiyatsızlık içinde bile fevkalade becerikliydi; tedbiri, çehresi, maskesi boldu; Fransa'yı Avrupa'yla, Avrupa'yı da Fransa'yla korkuturdu, ülkesini sevdiği kesindi, ama ailesini tercih ederdi; otoriteden çok, hakimiyete ve kibirden çok otoriteye değer verirdi, ki böyle bir tutumun şu felaket yanı vardır: Her şeyi başarıya çevirdiğinden hileyi kabul eder ve alçaklığı kesinlikle reddetmez, buna karşılık şu faydalı yanı da vardır: Siyaseti şiddetli çatışmalardan, devleti kopmalardan, toplumu bela ve sıkıntıdan korur, titiz, dürüst, uyanık, dikkatli, nüfuzlu, yorulmak bilmezdi, bazen kendi kendini yok saydığı, yalanladığı olurdu; az önce Avusturya'ya karşı cesur, İspanya'da İngiltere'ye karşı sebatkârdı, Anvers'i bombaladı, Pritchard'a tazminat ödedi; Marseillaise'i tam bir inançla söylerdi; yorgunluğa, bitkinliğe, güzellik ve ideal zevkine, cüretkârca cömertliklere, ütopyaya, ham hayale, öfkeye, boş gurura, korkuya yabancıydı; gözü pekliğin her türlüsüne sahipti; Valmy'de General, Jemmapes'da askerdi; sekiz defa suikaste uğradı ve hepsinden gülümseyerek çıktı; bir humbaracı kadar sert, bir düşünür kadar cesurdu; sadece Avrupa'nın sarsıntıya uğraması ihtimalleri karşısında endişelenirdi, büyük siyasi maceralara göre değildi; hayatını tehlikeye atmaya daima hazırdı, ama eserini asla, kendisine bir kral olarak değil, bir zekâ olarak itaat edilmesini sağlamak için iradesini etki kılığına sokardı; gözlem yeteneği vardı, ama kehanet yeteneği yoktu; düşüncelere pek önem vermezdi, ama insanları değerlendirmesini bilirdi, yani hüküm vermek için görmesi gerekirdi; süratli ve keskin bir sağduyusu, pratik bir zekâsı vardı, kolay konuşurdu, belleği çok güçlüydü; Sezar, İskender ve Napoleon'la tek benzer noktası olan bu güçlü bellekten daima yararlanırdı; olayları, ayrıntıları, tarihleri, özel isimleri bilir, kitlenin eğilimlerini, tutkularını, dehalarını, ruhların iç özdeyişlerini, gizli ve karanlık isyanlarını, tek kelimeyle, bilincin görünmez akımları diyebileceğimiz şeylerin hiçbirini bilmezdi; Fransa'nın üst tabakasında kabul görüyordu, ama alt tabakalarıyla pek uyuşmuş değildi; incelikle her işin içinden sıyrılırdı, fazla hükümet eder, yeterince saltanat sürmezdi; kendi kendisinin başbakanıydı; büyük fikirlerin karşısına küçük gerçeklerden engel çıkarmakta pek ustaydı; uygarlık, düzen ve organizasyon konusunda ki yaratıcılığını bir melekeyi, bir çeşit formalite ve çekişme esprisiyle birleştirirdi, bir hanedanın kurucusu ve hakkın savunucusuydu; biraz Charlemagne'e, biraz da bir avukata benzerdi, kısaca yüksek ve orijinal bir kişilikti; Fransa'nın kaygılanmasına rağmen güçlü devlet olmayı bilen bir hükümdardı, – Louis-Philippe yüzyılın en seçkin kişileri arasında yer alacaktır ve şan ve ünü biraz sevseydi, yararlılık duygusuna sahip olduğu kadar azamet duygusu da taşısaydı, tarihin en ünlü yöneticileri sırasına geçerdi.

    "Ben bile kendimi tanıyamıyorum; kendi kendime yabancıyım, kim olduğumu ve adımın ne olduğunu, yalnızca Allah bilir."



    "Mahomet başlıklı şiir..
    Hugo'nun, 1855 yılında sürgündeyken yazmaya başladığı ve hâlâ Fransa'nın gerçek anlamdaki tek destanı olarak kabul edilen "La Légende des Siécles" (Yüzyılların Efsanesi) adlı eserinde yer alıyor."

    MAHOMET (HZ. MUHAMMED)

    Vazifesinin yakın olduğu içine doğmuştu

    Metindi, kimseyi kınamıyor, incitmiyordu

    Yolda gördüğü kimselerle selamlaşıyordu

    Her gün sanki biraz daha yaşlanıyordu

    Oysa sadece yirmi ak vardı siyah sakalında

    Durup su içen develeri izliyordu arada sırada

    Böylece, deve güttüğü zamanları hatırlıyordu.

    Sanki Cenneti görmüş, İlahi Aşkı bulmuştu

    Sanki kâinatın yaratılışına şahit olmuştu

    Alnı dik, yanakları kusursuz, benzersizdi

    Kaşları ince, bakışları anlamlı ve keskindi

    Boynu, gümüş bir testinin boğazıydı sanki.

    Tufanın sırlarını bilen Nuh'un havası vardı.

    Ona danışmaya gelenlere, adil davranırdı

    Kimi itiraf eder, kimi güler ve inkâr ederdi

    Sessizce dinler, en son konuşurdu kendisi

    Ağzından dua ve zikir hiç eksik olmazdı

    Çok az yer, karnının üzerine taş koyardı.

    Boş durmaz, koyunlarını sağıp oyalanırdı

    Oturur yere, elbiselerini kendi yapardı

    Artık genç değildi, eski gücü de kalmamıştı

    Yine de, herkesten daha fazla oruç tutardı

    Altmış üç yaşında, bir ateş sardı vücudunu

    Kutsal Kitap Kur'an'ı bir kez daha okudu

    Sonra, sancağı, Said'in oğluna teslim etti.

    Onlara: "Artık aranızdan ayrılma vakti geldi

    Allah birdir, hep onun yolunda savaş" dedi.

    Mahzundu, bakışlarında, yurdundan zoraki

    Sürülen yaşlı bir kartalın hüznü vardı sanki

    Yine, her günkü vaktinde mescide geldi,

    Ali'ye tabi olanlar da arkasından geliyordu

    Ve, kutsal sancak rüzgarda dalgalanıyordu.

    Benzi soluktu, döndü ve kalabalığa seslendi

    "Ey insanlar, ömür bitiyor, hayat gelip geçici

    Biz, karanlıkta birer zerreyiz, yüce olan O'dur

    Ey insanlar, O'ndan başka rehberim yoktur

    Onsuz bir değerim olmazdı."

    Bir zat ona : "Ey müminlerin gerçek Sultanı!

    Seni dinler dinlemez, herkes inandı sözüne

    Sen doğduğunda, bir yıldız doğdu gökyüzüne

    Kisra sarayının üç kulesi birden devrildi" dedi.

    O da: "Melekler ölümümü müzakere etti;

    Vakit tamam, dinleyin! Eğer herhangi birinize

    Bir kötülük yaptıysam, çıksın herkesin önünde

    Ben ölmeden, gelsin intikamını alsın şimdi;

    Kime vurmuşsam, o da bana vursun" dedi.

    Ve uzattı usulca asasını oradan geçenlere.

    Yaşlı bir kadın, bir koyunu kırpıyordu eşikte

    Ona: "Tanrı yardımcın olsun!" diye seslendi.

    Bakışlarında bir hüzün vardı, oldukça bitkindi

    Dalgındı; birden, şöyle dedi: "Herkes duysun!

    Allah benim adımı andı! Bundan emin olun

    Topraktan insan, nurdan bir peygamberim

    İsa'nın getirdiği dini tamamlamaya geldim.

    Ashabım, ben sabır taşıyım, İsa tatlı dilliydi.

    Zira her şafak, doğacak güneşin müjdecisi

    İsa benden önce, ama ne Tanrıdır ne de oğlu

    O, gülü koklayan Bakire Meryem'den doğdu.

    Unutmayın, ben de etten kemikten bir faniyim

    Kuruyan bir balçıktan başka bir şey değilim;

    Şu dünyada başıma gelmeyen şey kalmadı;

    Çektiğim çilelere, yol olsa, dayanmazdı

    Baskı ve işkenceden, şu bedenim çok çekti;

    Ve eğer işlediğimiz her bir günahın bedeli

    Korkunç bir haşere olsaydı, o karanlık mezarı

    Bize dar eder, cehenneme çevirirdi orayı.

    Tekrar tekrar bedenlenir cehennem ehli

    Ve kurtlar yeniden kemirir tüm bedenlerini

    Böylece, defalarca tükenir ve yeniden dirilir

    Cezalarını çekince de, yeniden huzura erişir.

    Ben, kutsal savaşların mütevazı meydanıyım

    Bazen bir efendi bazen de bir köle gibiyim

    Kelamım, tıpkı çöldeki kum ve kuyular gibidir

    Bir sözüm korkutuyorsa, bir diğeri müjdecidir;

    Ey inananlar! Çektiklerimi görüyorsunuz işte!

    Karşıma alıp, insanı aldatıp yeniden delalete

    Sürüklemek isteyen o dehşet saçan iblisleri

    Engellemeye çalıştım, bağladım o pis ellerini

    Çoğu zaman, Yakup gibi, karanlıklar içinde

    Çarpıştım durdum, görmediğim kimselerle;

    Fakat insanlar beni özellikle öldürmek istedi

    Bana karşı sürekli kin ve kıskançlık besledi

    Ben ise, asla, Hak davamdan vazgeçmedim

    Onlarla savaştım, ama kimseden incinmedim

    Savaş boyunca: "Bırakın yapsınlar!" diyordum

    Kanlar içinde tek yaralı ben olayım istiyordum

    Varsın hepsi vursun bana, zaten durmazlar ki

    Zira sağ ellerine Ayı, sol ellerine Güneşi

    Versem de, düşmanlarım vazgeçmezdi asla

    Yine de saldırırlardı bana şu çileli yolculukta

    Fakat ne olursa olsun geri adım atmadım

    Zira bu kutsal dava uğruna tam kırk yıl savaştım

    İşte, böyle geçen bir ömrü nihayet tamamladım

    Şimdi Allah'a gidiyorum, dünyayı geride bıraktım.

    Greklerin Hermès'i, Yahudilerin de Lévi' yi

    Desteklediği gibi siz de hiç bırakmadınız beni

    Çektiğiniz bu sıkıntılar, mutlaka son bulacak

    Bu soğuk, ıssız geceye elbet Güneş doğacak

    Müminler, asla ümidinizi kesmeyin O'ndan

    Zira Kronnega dağlarını aslan yuvası yapan,

    Denizleri incilerle, karanlıkları da yıldızlarla

    Donatan Allah, elbet sizleri de koymaz darda.

    Sonra: "O'na inanıp teslim olun " diye ekledi

    İnanmayan, ancak, inkâr da etmeyenlerin yeri

    Cennet ile cehennemi ayıran duvarın üzeri

    Kararmıştır kalpleri, günah işlemek tek işleri;

    Hiç kimse tamamen günahsız değildir belki

    Ama çabalayın ki, Allah cezalandırmasın sizi

    Namaz kılın, bütün azalarınız değsin yere

    Zira o dayanılmaz cehennem ateşi, sadece

    O'nun için yere kapanmayan bedenleri yakar

    O, kapkaranlık dünyayı, masmavi gökle açar;

    Misafiri sevin, dürüst olun, adaletle hükmedin

    Yüce katında türlü türlü nimetler var sizin için

    Yedi göğü geçmek için altın eğerli atlar,

    Ve yıldırımları geride bırakan hızlı arabalar

    Huriler, tertemiz, hep ter ü taze ve neşeli

    İncilerden yapılmış köşklerde oturur her biri

    Cehennem ateş ehlini bekler, vay hallerine!

    Ateşten ayakkabıları olacak ve giydiklerinde,

    Sıcaklıkları kazan gibi beyinlerini kaynatacak

    Cennet ehli ise, pek neşeli ve gururlu olacak."

    Biraz durdu, hep ümitli olmalarını öğütledi

    Sonra, ağır adımlarla yürümeye devam etti

    Ardından : "Ey insanlar! Size sesleniyorum

    Vakit saat doldu, ebedi bir âleme gidiyorum

    Belki bu sizinle son görüşmemiz, acele edin

    Beni tanıyan herkes gelip son kez dinlesin

    Bir hatam olduysa, yüzüme söylesin" dedi.

    Kalabalık sessizce sağa sola açılıp yol verdi

    Gitti ve Ebufleya Kuyusunda sakalını yıkadı

    Biri ondan üç drahmi istedi, çıkardı verdi

    "Şimdi, mezara bırakmaktan daha iyi" dedi.

    Herkesin, bir güvercininki gibi ışıl ışıldı gözleri

    Bakıp, kendilerini hep kollayan o yüce insana,

    Ağlıyordu halk; evine kadar eşlik ettiler ona

    Birçoğu gözünü bile kırpmadan orada bekledi

    Bütün geceyi dışarıda taşların üzerinde geçirdi

    Ve ertesi sabah, günün ağardığını fark edince

    "Ben artık kalkamıyorum, dedi, Ebubekir'e

    Kitap'ı alıp yanına, sen kıldıracaksın namazı."

    Eşi Aişe de o sırada cemaatin arkasındaydı

    Ebubekir okuyor, Muhammed ise dinliyordu

    Nihayet, okuduğu ayetleri usulca bitiriyordu

    O, dua ve zikrini yaparken herkes ağlıyordu

    Ve, Ölüm Meleği çıka geldi akşama doğru

    "İçeri girebilir miyim" diye müsaade istedi

    "Gelsin" dedi. Dünyaya açtığı o ilk günkü gibi

    Yine ışıl ışıl parlıyor ve gülümsüyordu gözleri,

    Ve, Melek ona : "Allah seni bekliyor" dedi

    Memnuniyetle, dedi. Şakakları şöyle bir titredi

    Bir an aralandı dudakları ve ruhunu teslim etti
  • Yıldız Ramazanoğlu son aylarda Roger Garaudy okumaları yapmakta idi. Okumalarının sonucunda Garaudy’nin Türkçedeki mütercimi Cemal Aydın ile uzun, dolu dolu bir söyleşi gerçekleştirdi. Garaudy üzerine yapılmış bu derinlikli ve ne yazık ki bir “ilk” olan önemli söyleşiyi sizlere sunuyoruz.

    Cemal Aydın, 1948 Isparta, Şarkikaraağaç doğumlu. İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız ve Roman Dilleri ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Tercüman gazetesi dış haberler servisinde çalıştı. Bu arada Cezayir, Irak ve Singapur’u görüp gezme fırsatı buldu. Üniversite yıllarından itibaren Fransa’ya sık sık gitti. Çeşitli liselerde Fransızca öğretmenliği yaptı. Emekli olduktan sonra Türk Edebiyatı Vakfı’na müdür oldu.
    Fransızcadan dilimize otuzu aşkın eser çevirdi. Bunlar arasında Roger Garaudy (Roje Garodi)’den 10, Eva de Vitray-Meyerovitch (Eva dö Vitre-Meyeroviç)’ten de İslâmın Güleryüzü, başta olmak üzere 4 kitap tercümesi bulunuyor. Roger Garaudy’den Amerikan Efsanesi çevirisi ile Türkiye Yazarlar Birliği 2002 yılı çeviri ödülünü kazandı.

    Roger Garaudy ismi anılınca Türkiye’de ilk akla gelen kişi mütercimi ve dostu olarak elbette sizsiniz. Kitaplarıyla ve kendisiyle karşılaşmanız nasıl oldu?

    Garaudy denilince ilk akla gelen ben miyim değil miyim bilemem. Fakat bu iltifatınıza teşekkürler. Kendisini “Yaşayanlara Çağrı” kitabıyla tanıdım. Pınar Yayınları tercüme etmemi teklif etmişti. Kitabı okudum ve korktum. Demir leblebiydi. Nuri Aydoğmuş adlı bir arkadaşım beni yüreklendirdi ve gerçekten eserin çevirisine büyük emeği o verdi. O olmasa doğrusu cesaret edemezdim. Derken Garaudy’nin eserlerine ve üslûbuna alıştım. Türkiye’ye gelince de kendisiyle tanıştım. O tanışıklık giderek dostluğa dönüştü.
    Onu nasıl tanımlarsınız? Pozitif bilimlerin ve sanat dallarının birçoğuyla ilgilenen, mimarî, edebiyat, sanat, ekonomi, teknik ve tıp alanlarından anlayan ve yetkinliği olan kişilere “Rönesans adamı” deniliyor. Leonardo da Vinci gibi mesela. Birçok mahareti vardı aynı anda. Bu manada Garaudy nasıl bir entelektüel?

    Ele avuca sığmaz bir adam. Gerçekten de çok yönlü. Rönesans adamı denir mi denmez mi kendisine, doğrusu bilemem. Sadece Batılı değerlere saplanıp kalınmasına şiddetle karşı çıkan ve o yüzden Batı Rönesansını yeterince insanî ve bütün insanlığı kuşatıcı bulmayan biri. İnsanı her bir yönüyle yakından tanımaya ve insanoğluna yardımcı olmaya çalışan bir fikir ve eylem adamı. “Nasıl bir entelektüel” sorunuza verilecek en iyi cevap ise belki de şu olur: “Bütün din, medeniyet ve kültürler konusunda derin bilgiye sahip bir entelektüel. Bildiğini eyleme dönüştürerek adaletsizliğe ve zulme başkaldıran bir aydın. İnsanlığın mutluluğu ve huzuru için gözünü budaktan esirgemeyen ve bu uğurda her şeyi göze alabilen bir düşünür.”
    Bir önsözünüzde Garaudy’nin kitaplarını çevirmenin güçlüğünden söz ediyorsunuz. Kısırlaştırılmış bir Türkçenin yaşattığı zorluklar… Tercümeleri gerçekleştirirken nasıl bir süreç yaşanıyor? Çalışma yönteminizi biraz açabilir misiniz; tercümenin gizli dünyasını, detaylarını, kelimelerle maceranızı?

    İtiraf edeyim, Garaudy’nin hangi eserini okumaya başlasam büyük haz alırım. Yazdıkları ufkumu açar. Beni mest eder. Tercüme etmeye başlayınca ise daha ilk satırlardan itibaren beni bir korkudur sarar. Okurken anladığımı sandığım cümleleri okura hakkıyla aktaramama tedirginliği kaplar içimi. Bu tedirginlik eser bitinceye kadar sürer. Pek çok kelimeye apayrı anlamlar yükler Garaudy. Sözlüklerde tam karşılığını bulamazsınız. Kendine göre çok güçlü, çok kapsamlı kelimeler, hatta deyimler icat eder. Zaten savunduğu fikirler de ancak öyle bir kelime veya deyimlerle ifade edilebilir. Ama onu dilimizde acaba nasıl ifadelendirsem… Bunalırım. Entelektüel yanı olan Fransız arkadaşlarıma o cümleleri gönderirim. Buradaki güvendiğim kişilere sorarım. Çoğu zaman onlar da işin içinden çıkamazlar. (Eskiden kendisine sorardım.) Sonunda birçok kitabını okuduğum, konferanslarında bulunduğum ve özel sohbetlerimiz olduğu için “şunu demek istiyor” deyip kayda geçerim.
    Bazen bir kitaba, bir romana gönderme yapar. “O kitapta da vurgulandığı gibi” veya benzeri bir cümle kurar. Ne demek istediğini anladığım da olur, anlamadığım da. O zaman tercümeyi bırakır, bahsettiği kitabı bulur ve mecburen baştan sona okurum; hata yapmayayım diye. Son cümleyi de çevirdikten sonra bir ay veya daha fazla süre demlenmeye bırakırım. Başka kitaplar, edebî yanı güçlü Türkçe eserler okurum. Bunu Fransızca cümle kuruluşuna göre kurgulanan beynimin, dilimize göre yeniden şekillenmesi için yaparım. Eserle mesafem iyice açıldıktan sonra tercümeyi tekrar ele alır, baştan sona gözden geçirir, gerekli düzeltmeleri yaparım. Anlaşılmaz veya tercüme kokan cümleleri daha iyi bir Türkçeyle vermeye çalışırım. Bu arada vakti olan dostlarım tercümemi okumak zahmetine katlanırlarsa, onlara veririm ve tenkitlerini değerlendiririm.
    Tabii en büyük zorluğu kelime seçiminde çekerim. Dilimiz öylesine fakirleştirilmiş ki… Hele felsefeyle ilgili terminoloji. Garaudy, bildiğiniz gibi güçlü bir filozoftur. Eski kelime kullansam gençler ve büyük bir kesim anlamaz, uydurma kelime kullanmak zaten çözüm değil… Tercümede beni en çok yıpratan bir husus da kelime seçiminde orta yolu bulabilmektir. Kusura bakmayın, şimdi aklıma geldi. Eğer varsa, tercüme edeceğim eserin İngilizce ve Arapçasını getirtirim. Bu bana çok yardımcı olur. Meselâ “İlâhî Mesajlar Toprağı Filistin” kitabının İngilizcesini bulamadım, ama Arapçasını edindim ve tercümede bana çok yararlı oldu.

    Genelde mütercimliğin nasıl bir sanat olduğundan ve mahiyetinden söz etmenizi rica etsem. Bir şiir, bir fikir, bir muhayyile başka dilde nasıl tekrar hayat bulabiliyor, nelere dikkat ediyorsunuz?

    Az önce bunun cevabını kısmen verdim. Mütercimlik çok zor bir sanattır, eğer sanatsa… Başkasının düşüncesini, başkasının kendi kelime, deyim ve üslûbuyla oluşturduğu bir eseri, bambaşka bir dilin kalıbına dökmek hiç de kolay değildir. Kalıba döktüğünüzde o kalıptaki bazı bölümler tam dolacak, bazıları eksik, bazıları da fazla olacak. Ne yapacaksınız? Öyle bırakamazsınız. Kalıbı dümdüz hâle getirmelisiniz. O da emek ister. Lâtinler, “Mütercim haindir” derler. Bu sözde çok büyük hakikat payı var. Yabancı dili olan herkes iyi bilir ki sizin gönül tellerinizi titreten bir türküyü, başka bir dile onların gönül tellerini titretecek şekilde tercüme edemezsiniz. Bunu başarmanız için o dilin insanlarının duygulanabileceği kelimeleri bulmanız lâzım… O da hiç kolay olmasa gerek. Çünkü her bir kelimenin her bir dilde apayrı çağrışımları vardır. Bir “gül” bize Efendimiz’den başlayarak, bülbüle kadar uzanıp giden ne engin çağrışımlar yaptırır değil mi?
    Özetle söyleyeyim: Eğer bir mütercim kendi ana dilinin edebî yanını çok iyi biliyorsa, aktarmada büyük bir çaba da gösteriyorsa, edebî eser çevirisinde nispeten başarılı olabilir. Nispeten diyorum, çünkü türkü ve şarkılarda olduğu gibi edebî metinlerde de bazı kelime ve deyimlerin yazarın yazdığı dilde öyle dinî, millî, örfî ve efsanevî çağrışımları vardır ki siz onu çatlasanız da patlasanız da kendi dilinizde aynen veremezseniz. Meselâ Hz. İsa ve Havarileri ile ilgili öyle kelimeler, deyimler vardır ve bunlar Batılıların zihinlerine öylesine yerleşmiştir ki onlardan ancak Batılılar haz alır, ruhları onlarla coşar. Sizin halkınızda ise onlar en ufak bir etki uyandırmaz. Çünkü o tedailerden tamamen uzaktır. Bizim hâlimiz de Batılılara aynen aksetmez. Bir karı kocanın yalnızlığını ifade için kullandığımız “Bir Köroğlu bir Ayvaz” deyimini başkalarının lisanına nasıl aktarırsınız? Köroğlu denir denmez bir sürü şey uyanır zihninde bizim insanımızın, Ayvaz denince de… Peki, bir Batılı için Köroğlu ve Ayvaz’ın ne anlamı olabilir ki? Koca bir hiç! Nasıl çevireceksiniz o ifadeyi? Çeviremeyeceksiniz; çevirecekseniz de çok yavan kalacak.

    Fikrî eserlerin çevirisine gelince, onlarda edebî bir dili olmak yetmez, ayrıca o fikir dünyasından hayli nasipli olmak da lâzım.
    “Bütün bu dediklerinizi sizi başarabiliyor musunuz” diye sorsanız, hayır derim; gayret ediyorum, ama başardığımı asla iddia edemem.

    Aslında başka yayınevlerinden çıkan 20. Yüzyıl Biyografisi (Fecr) ve Entegrizm (Pınar) de önemli kitaplar. Ben Garaudy deryasına İslamın Vaadettikleri kitabıyla giriş yapmıştım uzun yıllar önce. Sizin ilk çevirilerinizin baskısı var mı, yayınlanıyor mu, yoksa Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum içinde mi onlar da?
    İlk çevirim Yaşayanlara Çağrı tükendikçe basılıyor, İslâm ve İnsanlığın Geleceği de öyle… İnsanlığın Medeniyet Destanı ise 5. baskıya ulaştı. İsrail, Mitler ve Terör kitabına gelince, en az yedi sekiz baskı yaptı ve ilgi görmeye devam ediyor (zaten Garaudy bu eserinden dolayı para cezasına çarptırıldı.)
    Garaudy’nin Cezayir’e gitmesi nasıl oldu, orada ne yaşadı da derinden etkilendi? Müslümanların eline geçmesi, öldürülmesinin istenmesi ama bunun gerçekleşmemesi… Nasıl oldu bu olaylar? İslam’a intisap etmesine etki ettiğini düşünüyorum.
    Garaudy İkinci Dünya Savaşı çıktığında Fransız ordusunda askerdi. Fransa’nın Hitler’le işbirliği yaptığını görünce birkaç arkadaşıyla birlikte el ilanları hazırlayıp kışladaki tuvaletlerin içine onları yapıştırdı. “İşbirlikçiliğe hayır!” denmesini savundu. Yakalandılar. Kelepçelendiler. Birbirlerine zincirlerle bağlandılar. O zaman Fransız sömürgesi olan Cezayir’in çölümsü bir yerine sürgün edildiler. Etrafı çitlerle çevrili çadır hayatına mahkûm edildiler. Bir gün İspanya’dan yakalanıp getirilen faşizm karşıtı komünist savaşçı yoldaşlarını görünce, onları Enternasyonal Marşı ile ve coşkuyla karşılamak istediler. Bu yüzden kırbaçlandılar. Meydandan ayrılıp çadırlara kapanmayı reddettiler. Fransız komutan bu disiplinsizliği ağır bir cezayla cezalandırmak istedi. Hepsini kurşuna dizdirmek için emir verdi. Hizaya geçirildiler. Karşılarında Cezayirli Müslüman askerler. O an yirmi beş yaşında. Biraz sonra bir kurşun kalbine saplanacak. Onca yıllık hayatı bir film şeridi gibi saniyeler içinde zihninden hızlıca gelip geçer. O duygularını burada uzun uzan anlatamam tabii. “Ateş!” emri verilir. Ve o an bir mucize olur. Ateş edilmez! Kurşun tenine saplanmaz! Hayattadır! Fransız subay kudurmuşçasına Müslüman askerleri kırbaçlamaya başlar. Ama tek bir askere olsun ateş ettiremez. O Müslüman askerler sayesinde kendisi ve arkadaşları hayatta kalır.
    Bu hatıra insanın unutabileceği bir hatıra değil ki! Garaudy’yi savaş bittikten sonra bir meraktır sarar. Niçin ateş etmediklerini öğrenmek ister. Meğer o Müslüman askerler eli silâhlı olmayan bir adama ateş etmeyi “küfür/kâfirlik” olarak görürlermiş. İmanlarını kaybetmemek için ateş etmemişler. Garaudy bunu öğrenince çarpılır. “Ben ki güya felsefe doçentiyim, gelin görün ki İslâm ve İslâm düşüncesi hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Nedir bu Batı odaklı felsefe ve düşünce sistemi?” diyerek harekete geçer. İslâm’ı araştırır. İslâm felsefesini inceler. Hidayetine giden yol böyle açılır.
    Çok can alıcı bir hikâye. Aklıma Yvone Rindley’in hikâyesi geldi. Tanıştığımda hayranlık duyduğum bir gazeteci. The Observer, The Sunday Times, Independent ve Daily Mirror gibi önemli gazetelerin yorumcusu. Eylül 2001’de burka giyip Afganistan’a girmiş ve zalim Müslümanları incelemek için çalışmalara başlamıştı ki Taliban onu yakalayıp tutukladı. Orada kendi söyleyişiyle bağırıp çağırmasına, kötü sözler sarfetmesine rağmen ona iyi davranmış ve Kur’an’ı okuyup incelemeye söz verirse kendisini bırakacaklarını söylemişlerdi. Bırakıldı ve sözünü tutup okudu. Büyülendiğini söylüyor içindeki adaletin genişliğiyle. Okumaların ardından Müslüman oldu o da.
    Siz, 1988’de Cezayir’e gittiğinizde izlenimleriniz ne oldu? Bu ülkede yaşananlar hakkında neler söyleyebilirsiniz? Tekrar gittiniz mi Kuzey Afrika’ya? Orada nasıl bir fikrî birikim var, sanat estetik adına ilginizi çeken bir şeyler olmuştur.
    Oraya Filistin Devleti’nin ilânı ile ilgili o çok önemli toplantı için gitmiştim. O sıralar Tercüman’da dış haberler servisinde çalışıyordum. Sokak ve caddelerde konuştuğum Cezayirliler çok öfkeliydiler. Pasif bir isyan içinde görmüştüm onları. Kendilerini misafir ettiğim, evden eve ziyafet çektiğim dostlarım vardı. Beni orada pastahane pastahane dolaştırdılar da evlerine götürmediler. Daha sonra Le Nouvel Observateur (Lö Nuvel Observatör) dergisinden öğrendim sebebini. Meğer devlet yeni bina yapmıyormuş, evlenenler aile içinde bir odada kalıyormuş. İçimden kendilerine sitem etmiştim, bu gerçeği öğrenince ağlayacak oldum.
    Cezayirli entelektüel bir dostum, “Doğalgazı olup satan, petrolü olan dünyanın bilmem kaçıncı ülkesiyiz. Ama Fransa’nın emrindeki generaller ve muktedirler ceplerini dolduruyor. Paraları Fransız bankalarına yatırıyor. Bizlerse yoksullukla cebelleşiyoruz” demişti. Gizli bir Fransız ve Batı sömürgeciliği Kuzey Afrika’da hâlâ yürürlükte. Fakat şimdilerde Tunus kapıyı araladı. Yakın gelecekte Kuzey Afrika ve hatta Afrika’nın Müslüman ülkeleri bellerini doğrultacaklar. Cezayir’den o sırada bol kitap aldım, çünkü devlet desteği olduğu için Fransızca kitaplar çok ucuzdu, Fransa’daki fiyatlarının altındaydı. Bir daha da gitmedim, şimdilik gitmek de istemiyorum. Doğrusu korkuyorum da, çünkü oranın asıl yöneticisi ve akbabası generaller aleyhinde çok şeyler yazdım. Bir gazetede o zamanlar çıktı.
    Cezayir’i Malik Bin Nebi aracılığıyla tanıyordum. Ne acıdır ki Malik Bin Nebi çölde açmış çiçek gibi bir şey. Tanıdığım Cezayirli dostlarıma sizin bana sorduğunuzu ben yıllardır sorarım. Ne Cezayir’de ne de Kuzey Afrika’nın başka ülkesinde fikir ve edebiyat alanında göz kamaştırıcı bir parıltı göremedim. Fakat çok yakında olacak. O ülkeler buna hamile. Nereden biliyorsun, derseniz, sadece sezgilerim, çok kuvvetli sezgilerim bana bunu hissettiriyor derim. Neredeyse her yıl gittiğim Paris’te Kuzey Afrikalı gençlerle kitap evlerinde, Paris Camii’nde karşılaşırım. Konuşur, tartışırım. Gelecekten müzmin şekilde ümitliyim. Uzun yılların Batı -özellikle Fransız- sömürgeciliği onların beyinlerini boşaltmış, daha yeni yeni şarj oluyorlar.
    Garaudy İslam’ı temelden kavramış bir 20. yüzyıl mühtedisi. Bana göre İslam şudur diyor: “İslam’ın büyük Peygamberi ‘yarın ölecekmiş gibi ahrete, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalışın’ derken her şeyi anlatmıştır. İslam anlaşılıyor ki hem maddeye hem de manaya hükmetmiştir. Öyle ise bunların ikisi birbirinden koparılamaz. Nasıl koparılamaz: ‘İlim Çin’de bile olsa gidip alınız, çünkü ilim ve hikmet Müslümanın kaybolmuş malıdır, ara bul!’ diyor. İlmin çalışmanın burada sınırı yoktur. İslam, dünyayı sarsan bu iki olaya sınır koymadığına göre dünyayı sarsmıştır. Nasıl sarsmıştır? Getirdiği sistemle. Bu sistem nasıldır? İnsanı yaratılmışların en olgunu ve en şereflisi olarak kabul ederken onun sömürülemeyeceğini anlatmıştır. İsraf, gösteriş ve lüksü tamamen yasaklayan, kazancı alın terindeki damlacıklarda arayan, biriken sermayeyi fakire ölçülü ve ahlak kaideleri içinde aktaran, faizi tembelliğe ve fakiri ezmeye ittiği için yasaklayan ve gayrımeşru serveti bu kaideyle imha eden bir sistemler manzumesidir İslam… Halife ile kölenin eşit hakka sahip olmasını mecbur kılmıştır. Bir deve olayı vardır ki bu kralların kılıçlarından daha keskin bir hadisedir. Hz. Ömer ile kölesi bir şehirden bir şehre giderken deveye sıra ile binerler. Zaman zaman devenin yularını halife çeker, zaman zaman da köle. İşte adalet ve hukukta aklın devrimidir bu.” Garaudy bu kavrayışa ulaşmak için nasıl bir yol katetti, bu noktaya hangi yollardan geldi?
    Garaudy, büyük annesi çamaşırcılık yapan bir ailenin çocuğu. Kiliseye pazar âyinine gidebilecek düzgün bir elbisesi bile olmadığı için ancak yakındaki bir Kızlar Manastırı’nda haftalık dua veya ibadetini yapabilen bir büyük annenin torunu. Koca aile içinde bir tek onu okutmaya güçleri yetiyor. Eşitsizliği, sömürüyü çocuk yaşta yaşayıp isyan eden biri. Üniversitenin felsefe bölümünde okurken gidip Komünist Gençlik Kulübü’nün yetkilisine, “Ben Hıristiyanım ve size katılmak istiyorum” demesi bundan. Yani komünizmin insanlar arası eşitliği savunması idealinden… “Mozart olabilecek bir kabiliyette olan birine bu imkân niçin tanınmıyor?” düşüncesinden yola çıkan bir idealist. Bu ideali komünizm getirecek sanarak komünistliği benimsiyor. Stalin’le ailecek tanışıyor. Moskova’da uzun süre ikamet ediyor.
    Zamanla Marks’ın istediği komünizmle, uygulanan komünizm arasında dağlar kadar fark olduğunu görüyor.Sovyetler Birliği’ne tapınırcasına bağlanma fikrinden vazgeçiyor. Sovyet Rusya’yı tenkide, hatta protestoya başlıyor. Bu arada bütün dünyayı turlamaya, her medeniyet ve kültürü, her din ve inanışı ana kitaplarından okumaya devam ediyor. Öncelikle kendisine değil de insanlığa yararlı bir sistem ve inanış peşinde koşuyor. Giderek İslâm, din olarak ağır basıyor. İslâm’da zihnindeki eşitlik ruhunu keşfedince, bu dine büyük saygı duyuyor ve ona yöneliyor. İslâm onun tâ çocukluğundan itibaren hayalini kurduğu bir dünyanın en güzel numunesi. Garaudy’nin onca fikrî emek ve büyük çaba sonunda ulaştığı İslâm ile bizim Müslümanlığımız kıyas götürmez. Bizler öyle bir düşünce imtihanından geçmeden anadan atadan Müslümanız. O ise alnının teriyle, beyninin ekmeğiyle hidayete erip Müslümanlığa ulaşan biri.

    Yolculuğunun yalnız olduğunu söylüyor. Birçok büyük düşünce adamı bunu dile getirmiştir aslında. Peki, Garaudy keskin eleştirelliği yüzünden mi yalnız kaldı? Sonuçta her devrim iddiası onun kaleminden payını aldı. İran devriminin de hatalarını söylemiş, Müslümanlara canalıcı eleştiriler yöneltmiş, açıkçası yalnızlığı pervasızca göze almış bir fikir ve estetik adamı.
    Hiçbir kimseye yaranamıyor. Komünistken “Öte âlem inancı olmayan, Allah’a imanı taşımayan bir sistem ayakta kalamaz! Zaten Marks’ın hayal ettiği komünizm bu değil!” diyor, Hıristiyan papazlarla komünistler arasında diyalog başlatıyor. O zamanlar komünizmin kalesi olan Sovyetler Birliği Çekoslovakya’ya müdahale edince isyan bayrağı açıyor. Derken komünistler kendisini dışlıyor.

    “Eski Yunan’dan tâ 16. yüzyıldaki Rönesans’a kadar, insanlığın felsefe yapmaması, düşünmemesi mümkün değildir! Bakın, o boşluğu İslâm düşünürleri doldurdu!” dediği için Haçlı zihniyetini genlerinden atamamışBatılı aydınlar ondan uzaklaşıyor.
    “Hıristiyanlık, İmparator Konstantin’in çarpıttığı bir şekle bürünmüş, o zamandan beri ezilenin değil de ezenin yanında yer almıştır!” dediği için Hıristiyan din adamları kendisini aforoz ediyor.

    “Hitler bizi öldürdü diye diye dünya milletlerinin vicdanlarını kanatıp istismar ediyor, fakat Hitler’in size yaptığının daha insafsızını şimdi Filistinlilere sizler bizzat kendiniz yapıyorsunuz!” dediği için Yahudiler, daha doğrusu Siyonistler kendisine düşman kesiliyor.

    “Bir zamanlar kelebeklerin mum ışığına üşüşmesi gibi neredeyse bütün dünya milletleri İslâm egemenliğine kucak açarken, şimdi İslâm ülkelerinde niçin o hürriyet ortamı yok? Siz atalarınıza sahip çıkmayı, atalarınızın yaktığı ocağın külüne sahip çıkmak olarak anlıyorsunuz. Hâlbuki aslolan ata ocağının külüne sımsıkı sarılıp onu saklamak değil, o ocağın alevini bugünlere ve yarınlara taşımaktır. Geri geri giderek gelecek asırlara giremezsiniz!” diye haykırdığı için bazı Müslümanlar kendisini yapayalnız bırakıyor.
    Bu durumda “Yolculuğunun yalnız olduğunu” o söylemesin de kim söylesin!
    İnanılmaz bir başeğmezlik. Sanırım bu yüzden o yirminci yüzyıl filozofu olarak kabul edilse de şükürler olsun ki hayatta ve 21. yüzyılı da aydınlatmaya devam ediyor.
    Bütün kutsal kitaplara hâkim olduğunu da görüyoruz aynı zamanda Garaudy’nin. Dünya dinlerinde nasıl bir yolculuğu var? Akılla yol alarak İslam’a ulaştı demek mümkün mü? Birçok edebiyat, sanat ve düşün insanı benzer arayışlardan geçip bir müntehir olarak da karşımıza çıkabiliyor sonuçta. Kalbî bir sıçramayla mı karşı karşıyayız?
    Garaudy’de sınır tanımaz bir insan sevgisi var. Bizim Yûnus’umuzun sadece sözünü ettiğimiz, ama ruhunu yakından kavrayıp yaşayamadığımız bir yüce deyişi var biliyorsunuz: “Yaratılanı sevdik Yaradan’dan ötürü.” Asırlar öncesinden Anadolu’dan yükselen bu sesi sanki Garaudy Fransa toprağında duymuş ve tam anlamıyla da özümsemiş. Bütün insanlara eşit mesafeden bakıyor. Helâlinden kazanmış ve yoksula arka çıkan zenginlere asla düşman değil. Fakat çocuğunu okutamayan, zehir gibi bir zekâya sahip çocukların heba olup gitmesine, okuyup yükselememesine hücrelerine varıncaya kadar isyan ediyor. İnsanları sevdiği için onların inanışlarının bilinmesi gerektiğini düşünüyor. O yüzden Eski Mısırlıların “Ölüler Kitabı”ndan, Amerikan Yerlilerinin kutsal kitaplarından günümüzdeki bütün milletlerin kutsal eserlerine varıncaya kadar her dinin temel kitabını içine sindirerek okuyor. Her dinde, her kutsal kitapta ayrı ayrı güzellikler yücelikler ve fazlasıyla ortak noktalar buluyor. Hepsinin insanı iyi insan olmak ve diğer insana iyi gözle bakmayı öğütlemek gibi özellikler taşıdığını görüyor. Onca kutsal kitabı öylesine hazmederek okuyan başka bir düşünür var mıdır, olmuş mudur? Yoktur sanırım.

    Beynine ve kalbine en yakın gelen İslâm’ı bu arayışın sonunda seçiyor. Fakat Müslüman olurken diğer dinlerin mensuplarıyla bağları koparmak değil, sağlamlaştırmak istiyor. “Medeniyetler Arası Diyalog” tezini sanırım ilk defa ortaya atan, bunun için bir Enstitü kuran ve bu konuyla ilgili eserler yazan biri o. “Oh, ben Müslüman oldum, kurtuldum!” demiyor, sanki Kur’ân’daki “Biz sizi birbirinizle tanışasınız diye milletlere, kabilelere… ayırdık” meâlindeki âyeti daha komünistken yüreğinde hissedip harekete geçmiş bir düşünür. O yüzden İslâm olunca aynı meseleyi çok daha güçlü bir şekilde devam ettirmek istiyor. İslâm’ın “Senin dinin sana, benimki bana” düsturunu önceden hazmetmiş bir olgun insan. Ruhî bunalımı hiç yok. Sadece Allah’ın kullarının refah ve huzur içinde yaşaması için ne yapmam gerekir düşüncesi var yüreğinde. Hayatın anlamını en iyi veren inanış sistemini İslâm’da bulduğu için Müslüman oluyor. Hem aklıyla, hem kalbiyle buluyor İslâm’ı. Estetik konusunda söz sahibi. Güzellikler karışışında son derece hassas, beyni Batı’nın dar felsefe kalıplarından kurtulmuş, bütün cihanın hikmetlerine göğsünü açmış biri olduğu için hidayete erişi hiç zor olmamış.
    “İslam’a bir elimde İncil bir elimde Marks ile giriyorum” diyen bir filozofla karşı karşıyayız, bunu nasıl anlamak lâzım?

    Garaudy, eserlerinde İslâm’dan bahsederken sık sık “Ben türedi bir elçi değilim” veya “Peygamber olarak gelen ilk insan ben değilim ki!” ya da “Ben [Allah’ın] elçilerin[in] ilki değilim” gibi anlamlar verilen (Ahkâf, 46/9) âyetini hatırlatır. O yüzden İncil’den İslâm’a geçişin tabii bir geçiş olduğunu söyler. Aynı vahiy kaynağından gelen yeni bir ilâhî mesaja kulak verdiğini belirtir. Gılgamış Destanı’ndan tutun da diğer bütün milletlerin inanışlarının ilâhî bir mesaj taşıdığına inanır. Marks’ı ise Garaudy bir inanç sistemi olarak değil, sadece bir “metod” olarak benimsediğini söyler. Komünizmi bir din olarak asla görmemiştir. Sadece metodoloji olarak benimser.
    Marksizm hakkında yıllarca kaynak olarak kullanılmış kitapları var ve yanılmıyorsam bu eserler Türkiye solunun ilgisini çekmiyor. Üniversitede öğrenciyken açıkçası kendisinden söz edildiğini duyuyorduk, kitaplarından biriyle karşılaşmıştım ağabeyim vasıtasıyla ama Müslüman olmadan önce kaleme aldığı eserler Müslümanlar arasında da fazla rağbet görmemişti, bu dönemde ilgi nasıldı, sanki sol yeterince ilgi göstermedi. Şimdi de geçerli olan bu durumu neye bağlıyorsunuz, yayınevlerimiz ve sol birikim bunu neden önemsemiyor?

    Sorunuzun ilk kısmına katılıyorum. Çünkü gerçekten de Marksizmle ilgili kaynak eserler vermiştir. Fransız Komünist Partisi’nin bütün dünya çapında temsilciliğini yapmıştır. Adı bütün cihanda duyulmuş ve kabul görmüştür. Sorunuzun ikinci kısmına katılmak mümkün değil. Siz benden sonraki kuşak olduğunuz için tabii ki eski dönemi bilmiyorsunuz. Türk solu onu Müslüman oluncaya kadar bağrına bastı. Çünkü Garaudy Nazım Hikmet’le tanışmıştı. Birkaç kitabında Nazım’dan ve özellikle de onun “Sen yanmazsan, ben yanmazsam…” şiirinden söz eder. O yüzden olsa gerek, Garaudy’nin eserlerini Türkçeye ilk çevirenler ve onu bu ülke insanına tanıtanlar bizim solcularımız oldu. Doğan Avcıoğlu o mütercimlerden biridir.

    Dahasını söyleyeyim, Garaudy 1982 yılında Müslüman oluncaya kadar Türkiye solu kendisinden tam 12 eser çevirdi! Hayli yüksek bir rakam değil mi? Garaudy’nin, Fransa’nın dünyaca ünlü bir numaralı entelektüel gazetesi “Le Monde (Lö Mond)”da “Niçin Müslüman Oldum?” başlıklı yazısı çıkıncaya kadar Garaudy’yi bağrına basan solcularımız, o andan itibaren kendisinden yüz çevirdiler. Neden çevirdiler? Yorumunu siz yapın!
    Peki, Müslüman dünyada yerini bulabildi mi, yeterince anlayabildik mi onu?

    İyi ki solcular bize Garaudy’yi tanıttı! İyi ki TÜYAP Kitap Fuarı ilk açılış yılında Garaudy’yi “onur konuğu” olarak davet etti! Yoksa Müslüman kesimin kendisini tanıması ve tanıtması o zaman pek değil, hiç mümkün değildi. Bu konuda bizler hazıra konduk. Sol bu işi eskiden çok iyi başarırdı. Şimdi Müslümanlar artık onlardan daha iyi başarıyor. Solun ve sol aydın kesiminin şimdilerde pek hükmü kalmadı. Bir avuç kadar hepsi. Müslüman aydınlar ise taşkın sel gibi. Entelektüel meseleler çok yakında tamamen Müslümanların tekelinde olacak.
    Türkiye d edahil olmak üzere dünya Müslümanları arasında Garaudy’nin hâlen tam yerini bulduğu söylenemez. Çünkü Müslüman entelektüeller henüz yeterli olgunluğa kavuşmadılar. Bir sözünden ötürü koca bir fikir adamını yok saymaya gidebiliyorlar. Suudi yetkililer Garaudy’yi sevmez. Çünkü onların aşırı derecede Amerikan uşaklığına Garaudy’nin tahammülü yok. Kendisine Faysal Ödülü verilmesine rağmen, Suudi Kralı için Garaudy “siyasî fahişe” tabirini kullanmaktan çekinmedi. Çünkü Garaudy Amerika’ya körü körüne kapılanmayı ve yaltaklanmayı asla kabul etmez. İran’a yönelik olarak da eleştirileri var. İslâm’a yaraşır bir hürriyetin halka verilmediği kanaatini taşıyor. En çok itibar gördüğü ülke benim bildiğim kadarıylaTürkiye ve Mısır. Fakat yakın gelecekte Garaudy daha iyi değerlendirilecek ve onun fikirlerinden daha fazla yararlanılacaktır.
    Siz Garaudy’nin açık denizlerinde, mütercimi olarak en derinden yüzen kişi oldunuz. Üzerinizdeki etkilerinden bu yolculuktan söz edebilir misiniz biraz?
    İtiraf edeyim, ben Garaudy’yi okudukça pek çok bakımdan kendimi hayli eksikli görüyorum. Onu hakkıyla takdir edebilmem için onun gibi bütün Batı felsefesini bilmem lâzım, ama yeterince bilmiyorum. Dahası neKapital’i okudum, ne de büyük komünist yazarları. Eski Yunan felsefesini özümsemiş olmam lâzım, o da bende yok. Bütün kutsal kitapları o okumuş, bense pek azını okuyabildim. Estetik konusunda dört dörtlük bir uzman. Ben ise o konuda sıfır mıyım, neyim bilmiyorum. Bu da onun “engin denizinde yüzmek” için büyük bir noksan. O yüzden sizin “en derinden yüzen kişi” deyişinizi bir teveccüh olarak, bir iltifat olarak kabul ediyor, fakat kendimi hiç de öyle görmüyorum.
    Sağ olsun, onun sayesinde benim ufkum açıldı. Beni en çok etkileyen kitaplarından biri “İnsanlığın Medeniyet Destanı”dır. O kitabı çevirdikten sonra, dünya insanlığına daha başka bir gözle bakmaya başladım. “İslâm ve İnsanlığın Geleceği” kitabı bana değişik bir bakış açısı kazandırdı. Filistinmeselesindeki yeterli şuurlanmamı da onun kitaplarına ve tespitlerine borçluyum. Onun sayesinde kazandığım daha pek çok haslet var, fakat bunları inanın dillendiremem. Mümkün değil. İfadelendirilmesi öyle zor ki…
    Ailesi, özellikle baba tarafı Vizigot ya da Frank olmakla övünüyor. Anneannesi ise Mağripli, Berberî kadını. Müslüman olup olmadığını bilmiyoruz sanırım. Bu köken babanın ailesinde küçümsenen, neredeyse murdar sayılan bir durum. Ağır ırkçılık var yani. Garaudy’nin babası ise rahip olması için papaz okuluna gönderilmiş. Bunlar ona nasıl etki etti acaba?
    Anneanne tarafından Mağripli olmasına Mağripli. Ama Avrupalılar, hele o dönemde Mağripli Müslümanları hiç Müslüman bırakırlar mı? Onları çok önceden zorla Hıristiyanlaştırdılar. O yüzden anneannesi Müslüman falan değil. Tam aksine koyu bir Hıristiyan. Evet, dedesi, Fransızların büyük çoğunluğu gibi gizli veya açık ırkçı. Onun için Mağrip kökenli bir büyükanneyi hazmedemiyor. Babasının rahip okuluna gönderilmesi normal. Gerçi sonunda dinsiz olup çıkmış ya. Her neyse. Eskiden Fransız aileler ilk oğullarını papaz yapmaya, ikinci oğullarını da muvazzaf asker yapmaya büyük önem verirlerdi. Fransa’ya “Kilise’nin Büyük Kızı ya da Ablası” denilmesinin sebeplerinden biri de bu olsa gerek. Garaudy’nin çocuk yaştan itibaren olgunlaşmasında böyle bir ailenin büyük etkisi olduğunu sanıyorum. Çünkü ataların genleri insanları kolay kolay bırakmıyor. Anneannesi şuursuz da olsa, genlerinde bir İslâmî duyarlığı taşıyordu herhalde.
    Aile deneyiminin etkilerinin yanı sıra dünyanın alt üst oluşuna, Birinci ve İkinci Dünya savaşlarına tanıklık etti filozof. Babasının Birinci Dünya Savaşı’ndan koltuk değnekleriyle ve son derece asabi biri olarak dönmüş olması az bir şey değil. Kendisinin bu savaşlara bilfiil iştiraki nasıl oldu?
    Birinci Dünya Savaşı’na katılacak yaşta değildi. Kendisi 1913 doğumlu. Sadece Birinci Dünya Savaşı’nın acısını çocuk yaşında derinden duydu. Hiç görüp tanımadığı bir adam bir gün evlerine geliyor. Sakat bacaklı bu adam kendisine “İşte baban!” diye tanıtılıyor. O yabancılığı, o acıyı bizler herhalde anlayamayız.
    İkinci Dünya Savaşı’nda askerdi. Fakat daha önce söylediğim gibi, isyan etti. Hitler’le işbirliğine karşı çıktı. Askerleri isyana teşvikten tutuklandı ve Cezayir’e sürgün edildi. Fransa Almanya tarafından işgal edilince, o kurtuluş savaşında yiğitçe çarpıştı. Büyük kahramanlıklar gösterdi. Madalyalar aldı. İlk karısını bu yüzden kaybetti. Uzun yıllar süren ayrılık eşleri birbirine yabancılaştırdı. Birçok Fransız ailesi aynı dramı yaşadı.
    Ali Şeriati, “bir mum sönünce ışığı nereye gider” sorusunun peşinden gittiğini söyler. Garaudy de 1933’de tam yirmi yaşındayken “Hayatta yapmam gereken nedir?” sorusuyla hayatın içine fırlatılıp atıldığından bahsediyor. Bir cümlenin peşine takılmak, belki de olması gereken bu. O yıllarda Hitler iktidara yürümekte, dünya allak bullak olmaktadır. Yapması gerekenin ne olduğuna dair neler vardı kafasında?

    Garaudy’nin o dönemi kendini hesaba çekiş dönemidir. Kendisiyle yüzleşme dönemi. Vicdanıyla hesaplaşıyor. Her şeyi sorguluyor. Özgürce sorguluyor. Bu arada yaptığı uzun araştırmalar, onun okumaları kendini Allah’a sımsıkı bağlıyor. Bu iman ona büyük cesaret veriyor. İman etmenin hem hazzını, hem de onun verdiği derin gönül gücünü yakalıyor. İnsanlığa bu yeni pencereden bakarak nasıl yardımcı olabileceğini kurmaya başlıyor kafasında. Ekonomik yönden allak bullak olan, savaşlar yüzünden sarsılan bir Avrupa’da neler yapılması gerektiğini düşünüyor.

    Burada bir parantez açalım: Her iki cihan savaşı Batılıları dinden alabildiğine soğuttu. Bu da Batılı din adamlarının hatası. Allah’ı hep affedici ve hep yardıma koşan ve şeytanla bizzat mücadele eden bir Tanrı olarak takdim edegeldiler. Allah’ın insanoğluna haksızlık yapıldığında intikam alabileceğini, bir adının daMüntakim olduğunu unuttular. Sömürgelerinde uzun yıllardır yaptıkları zulümlerin, o masum halkların çektiklerinin bir diğer şeklini Allah onlara sonunda tattırdı. Avrupalılar bu ilâhî hikmeti kavrayamadılar. Ve “iyi” olan Tanrı bize bunu nasıl yapar, böyle bir şeye nasıl müsaade eder? “Demek ki Tanrı yokmuş!” çıkarımını yaptılar. Hâlâ bu yanlış değerlendirme Kilise’de devam ediyor. Hatırlayın, şimdiki Papa Nazilerin insanları mahvettiği o Auschwitz kampını gezerken “Tanrım, neredeydin?!” diye haykırmıştı. Kendisine verilecek cevap, “Siz Kızılderililere, siz Afrikalı Siyahilere, siz dünyanın dört bir yanındaki sömürgelerinizdeki insanlara neler ve neler ederken neredeyse, o zaman da oradaydı!” diye cevap vermek lâzım. Sanki Allah uzaklardaydı da oraya yetişemedi mi? Allah zâlime mühlet verir, ama sonunda gün gelir belini büker.

    Her neyse, böylesi bir Avrupa’da Garaudy, ne yapması gerektiğini düşünüyor ve kendi tabiriyle “Don Kişot”luğa soyunuyor. Kendisinin tabiriyle “idealin gerçekten daha gerçek” olduğuna ve olabileceğine yürekten inanıyor. Bizim anladığımız manada olmayacak işleri yapmaya değil, tam anlamıyla olabilecek işleri oldurmak için kolları sıvıyor.
    Kirkegaard’ın “Korku ve Titreme”si beni derinden sarsmıştı, hiç ayırmadım yıllardır yakınımdan. Bu küçücük kitabı okuyup da etkilenmeyen yoktur sanırım. Garaudy’de de adeta büyük bir inkılabın başlangıcı olmuş. İmanla cinayet arasındaki o ince çizginin diyalektik lirik anlatımı. İbrahim’in Allah’ın emriyle oğlu İsmail’in boynuna bıçağı dayadığı anın anlatımı.

    Garaudy için, yola çıkarken dünyevî aklı bırakıp imanı yanına almasında etkili oldu bu kitap belli ki. İnsanı allak bullak eden bir imandan söz ediyor yolculuğunda. “İman bizi bütün yolların dışına atabilir, ispatlanması beklenmez, ispatsız tasdik.” İmanın temeli budur ona göre. Akılla yol alan bir filozof için bu kendini inkâr mıdır?

    Hayır, bu kendini inkâr değil, tama aksine aklın sınırının idrakine varıştır. Hikmet veya bir diğer deyişlebilgelik de zaten o andan itibaren başlıyor. Onun Allah’a olan imanı akılla varılan bir iman değildir. Belki şaşacaksınız, ama Allah’ın varlığı konusunda akıl yürütmeyi çok saçma bulur Garaudy. O yüzden Gazali, İbn Rüşd, Aziz Thomas ve Descartes (Dekart)’ın akılla Allah’ı bulmalarına karşı çıkar. Buna itiraz eder ve  “Ben Allah vardır demeyi bile küfür addedegelmişimdir!” diyerek adeta kükrer.

    “Hatıralar: Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum” kitabında geçen bu ifadenin öncesinde o filozofları tenkit ederken de şöyle der: “Benim, ellerimizle veya mantığımızla yapabileceğimiz ağaçtan veya akıldan putlara hiç ihtiyacım yok!” Bu ve bir önceki ifadesi size de o saygıdeğer kocakarının dediklerini hatırlattı, değil mi? Herhalde Gazali olacak. İnsanlar meydanı doldurmuşlar, kendisine arz-ı hürmet ediyorlarmış. O kocakarı sormuş: “Kim bu adam?” Cevap vermişler: “Aaa! Bilmiyor musun? Allah’ın varlığını bin bir delille ispat eden büyük âlim falancadır.” Kadın burun kıvırmış: “Vah vah! Demek, Allah’ın varlığına bin bir şüphesi varmış!”
    İlim ise “ilk sebeplerle nihai sonuçlar konusunda cevapsız kalan sorular için açılmış parantezlerden ibaret” Garaudy için. Tanrı olmayan her türlü ilahı reddetmekle Allah fikrini arıtmaktan ibaret bir tanrıtanımazlıktan söz ediyor. Kierkegaard’ın tanrıtanımazlığı “kâmil imandan önceki son safha” olarak tanımlaması. Çarpıcı açıklamalar. Bu fırtınalar içinde Komünist Parti militanı olarak yazılıyor. “Ben Hristiyan bir militanım, sizin partinize girmek imanımın gereği diyor” mesela. Nedir buradaki ruh hâli?

    Hatırlarsanız daha önce de belirttim. Onun bu ruh hâli bence toplumdaki eşitliksizliğe ve adaletsizliğe bir isyan. Hem de dört dörtlük bir isyan. Komünizmin bu yanlışları giderebileceğine olan inancı da o sırada tam. Onun için Parti’ye giriyor. Allah konusunda hayli kafa yormuş biri olarak da komünistliğin Allah’ı inkâr etmesinin gerekmediğine inanıyor ve girdiği Parti’ye bu gerçeği haykırıyor. Zaten onlar da böyle bir imana karşı çıkmak şöyle dursun, saygı duyuyorlar. Ezilenlere duyduğu yürek acısı ve ezenler karşısında duyduğu bir öfke onu böyle bir ruh hâline yol açıyor desek yanlış olmaz.

    Birinci ve İkinci Dünya savaşlarından hiç yara almadan kurtulan Amerika’nın, kansız cansız kalmış, harabeye dönmüş Avrupa için inayette bulunduğu Marshall planına, ABD’nin politikalarına bakışından biraz söz edebilir misiniz? Garaudy’de ABD’nin karşılığı nedir?
    Garaudy, ABD’yi bir bakıma akbaba olarak görür. Her iki dünya savaşının da Amerikan ekonomisini beslediğini ve semirttiğini düşünür. Amerika’yı savaş zengini bir ülke veya başkalarının kanının dökülmesinden parsa toplayan bir memleket olarak değerlendirir. Ekonomik çıkarı için yapmayacağı bir şey yoktur Amerika’nın Garaudy’ye göre. Zaten Garaudy, ABD’ye, millî karakteri olan oturmuş bir devlet olarak değil de, bir tür süpermarket olarak bakar. Herkesin bir şeyler alıp sattığı bir süpermarket. Böyle bir süpermarket ise, diğer dünya milletlerini şu veya bu yolla, açıktan veya gizlice sömürmek, hem de alabildiğine sömürmekle ancak ayakta kalabilir. Amerikan politikaları da hep buna göre ayarlıdır. Bir zamanlar gerçekleştirilen o Marshall planı ise, Garaudy’ye göre, ABD’nin Avrupa’yı daha iyi sömürmek için geliştirdiği bir sistemdir. Eski sömürücü akbabalar olan Avrupa ülkelerinin başına ABD geçmiştir. ABD hem bütün dünya ülkelerini Avrupa’yla birlikte sömürmeye çalışmakta, bu arada Avrupa’yı da sömürmektedir. “Amerikan Efsanesi” kitabında bunu çok güzel izah eder.
    Şahitlerim adlı kitabında iletişim içinde olduğu yazarlar, din adamları, sanatçılardan söz ederken Sartre da geçiyor. Fakat kitapta yazışmalardan başka detay yok. Birlikte bir takım çabaları olmuş, uzun tartışmalara girmişler gibi imalar var. Nedir Sartre ile ilişkisi ve uzlaşamadıkları alanlar nedir? Sartre, İslam hakkında ne düşünüyordu acaba? O da Cezayir’in kurtuluşu için mücadele etmiş, bu uğurda Nobel edebiyat ödülünü 1964’de onurluca reddetmiş bir düşünce adamı.
    Efendim, Sartre (Sartr)’la çok önemli bir tartışma yapmıştır Garaudy. Ve Sartre’ı yenmiştir. Zaten daha kimleri yenmemiştir ki? Meselâ karşısına Nobel Ödülü alan Jacques Monod (Jak Mono) çıkmış. Hani şu “Raslantı ve Zorunluluk” diye dilimize çevrilen eseri yazan bilgin. Allah’ın varlığını kesinlikle inkâr eden adam. Onunla yaptığı bir tartışmada kendisini çok kısa bir sürede pes ettirmiştir. Öte yandan Sartre’la yaptığı o tartışmadan hareketle “Jean-Paul Sartre’a Sorular” adlı apayrı bir eseri bile vardır Garaudy’nin. Sonunda Sartre Garaudy’ye hak vermiştir. Sartre’ın hanım arkadaşı yazar Simone de Beauvoir (Simon dö Bovar) bu tartışma sonrasında Sartre’ı hayli hırpalamıştır; tongaya düştün diye.

    Garaudy İstanbul’a geldiğinde, IRCICA’da verdiği bir konferansta, “Sartre bana kendi varoluş felsefesinin bakış açısından hareketle bir ahlâk anlayışı yazacağını söyledi. Ben de Sartre’a, ‘sen Varoloşçuluğun ahlâk kitabını yazamazsın!’ dedim. Gördüğünüz gibi yazamadı, yazamazdı; onun felsefî anlayışı bir ahlâk felsefesi yazmasına imkân vermezdi. Ben bunu önceden gördüm ve kendisini haklı olarak uyardım” demişti.

    Sartre’ın İslâm’la ilgisi konusunda doğrusu hiçbir bilgim ve fikrim yok. Öyle bir ilgisi olsa herhalde haberim olurdu. Sadece filozof Michel Foucault (Mişel Fuko) ile birlikte İran İslâm devrimini desteklediğini biliyorum. Cezayir konusunda da sömürgeciliğe karşı olduğu için Cezayir’i destekledi. İslâm’a olan saygısı veya sevgisi yüzünden değil. Kendisi dinsiz olmasına rağmen ölüm döşeğinde kendisine bir papazın getirilmesini istemiş ve ev arkadaşı yazar Simone de Beauvoir buna mani olmuş. Bir Fransız dergisinde (Paris Match/Pari Maç’ta) okumuştum bunu.
    Edebiyata ilgisi çok güçlü. Bir denizciyi anlatırken “saçları, kayalara çarpıp kırılınca beyazlaşan bir dalgayı andırıyor” der, “deniz kadar büyük, bir ömür kadar uzun sır günü”nden bahseder çocukluğunu anlatırken.  Bunun gibi nice cümleler. Aslında “Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum” kitabı bana Ali Şeriati’nin “Yalnızlık Sözleri” kitabını hatırlattı. Kendini en çok açığa vurduğu kitap. İleri yaşlarda, ama genç bir delikanlı edasıyla, ruhuyla yazılmış. Hikâye tadında hatıra-deneme karışımı bir anlatı.

    Haklısınız. Tespitleriniz tamamen doğru. Benim sizin söylediklerinize ilâve edeceğim bir şey yok. Kendisine bahsettiğiniz kitabın çevirisini götürünce, “Oldukça edebî ağırlıklı bu eseri nasıl çevirdin?” demişti. Bu sözü doğrusu iltifat mıydı, yoksa çevirimden kuşkusu mu vardı bilemiyorum. Ben kendisine “Efendim, beni çok uğraştırdı, ama elimden gelenin en iyisini yapmaya çalıştım” karşılığını vermiştim. Ardından da Japoncaya çevrilen bir kitabını göstermiş ve “Bak, ne kadar güzel kapak yapmışlar!” diye sevincini açığa vurmuştu. Gerçekten de Japonlar bez ciltli nefis bir kapak yapmış, en iyi iç kâğıdı da kullanmışlardı. Bir yazarın bir başka dilde eserinin çok güzel basılmasından nasıl memnun olduğunu o zaman görmüş ve kendisinin o heyecan ve mutluluğuna şahit olmuştum.

    “Hayatımın İlk Günü” adlı bir roman yazmış ve zamanın en büyük filozofu ve edebiyat adamı saydığı Romain Roland’a yollamış. Gelen cevap etkileyici gerçekten de. Roland’ın “En güzel ahengin zıtlıklar arasında olabileceğini, ama romanında gelmesi gereken uzlaşmanın çok ani gerçekleştiğini” söylemesi onu çok etkilemiş. Roman kahramanı Melaine, sevdiği kadın gerçek hayatta da ve evlenmişler hatta genç yaşta. Bu roman yayınlandı mı ya da başka romanlar yazdı mı acaba, bu konuları hiç sorabildiniz mi görüşmelerinizde? Romana ilgisi nedir?

    O roman yayınlandı, fakat o adla değil de “Yaratılışın Sekizinci Günü / Le Huitième Jour de la Création” başlığıyla. Bunun dışında iki roman daha yazdı. Biri “Antée”dir. Antée, Eski Yunan ve Berberi efsanesine göre, Toprak Ana’nın oğludur ve toprakla teması sürdüğü sürece asla yenilmezdir. Çünkü toprağa her değişinde annesi ona yepyeni bir canlılık verir. Herakles, onun toprakla bağını keserek öldürmüştür. Garaudy, bu efsaneden hareketle kendine göre ezilenleri savunan bir roman ortaya koymuştur.

    Bir diğer romanı ise “Sizce Ben Kimim? /Qui dites-vous que je suis? ” romanıdır. Bu romanında insanlar arasında barışın, huzurun ve mutluluğun nasıl sağlanabileceği savunulur. Bir bakıma medeniyetler diyaloğu ile ilgili düşüncelerinin romanlaştırılmış şeklidir.
    Bu üç romanından ayrı olarak bir de “Geceye Karşı / À Contre-Nuit” başlığını taşıyan şiir kitabı vardır. Bu da kendisinin edebiyata ne kadar fazla önem verdiğini gözler önüne serer. Şiirleri konusunda bir değerlendirme yapamam, fakat romanlarıyla ilgili düşüncemi soracak olursanız… Derim ki herkes her dalda değil de kendi asıl dalında, en başarılı olduğu dalda eser verse çok daha iyi olur.
  • Ey cılız kalemimden çıkan hakikat sen devleri korkutucak kadar güçlü müsün?
    Gerçekten de güçlüymüş ki hala daha gerçek failleri bulunamadı ve kemikleri bile yok edildi.
    .
    .
    Bugün Sabahattin Ali’nin ölüm yıl dönümü 02/04/1948
    Bana okumayı sevdiren, çok darlandığım, boğulduğum bir dönemde benim elimden tutan biridir ve bu sebepten ötürü hayatımda apayrı bir yeri vardır. Fikirlerinin ve kendisinin. İnsanları tanıyarak seversiniz. Bende öyle yaptım.
    .
    .
    25/02/1907~02/04/1948 şu kısacık ömrüne neler sığdırdı bu kır saçlı adam?
    O dediği üzre Hep Genç Kalacağım “ Yaşlanacağımı kim söylemiş ben Hep genç kalacağım. “ o hala 41 yaşında ve hayatımıza ışık tutmaya devam ediyor.
    .
    .
    Yaşadığı hayat ve gördüğü her şey onda yazma okuma isteği uyandırdı. Sabah yıldızıydı o evlerinde elektrik yokken sokak lambalarında kitap okuyarak dünyamızı aydınlatacak, ışık tutacak şeyler yapmaya çalışan biri olmaya çalıştı hep.
    .
    .
    Memleketimizin hali onu da rahatsız ediyordu. Yurt dışında okurken sosyalizm düşüncesinden etkilenip öğrencilerine anlattığı bilgilerden ötürü yanlış anlaşıldı. Komünizm propogandası yapmakla suçlandı. Ama onun asıl yapmak istediği ülkenin halini düzeltmekti. Ülkenin yanlış giden halini halka anlatmak istedi.

    ~ “Biz istiyoruz ki, bu memlekette yapılan her iş, üç beş kişinin çıkarına değil, bu toprakları dolduran milyonların yararına olsun. Herhangi bir karar alınırken, İzmir'deki ortak tüccar, İstanbul'daki ahbap milyoner değil, bu kararların altında beli bükülen, çoluk çocuk inleyen yığınlar göz önünde tutulsun.”

    Markopaşa Yazıları ve Ötekiler

    Okuyanlar bileceklerdir. Amacı sadece buydu.
    Gezip gördüğü yerlerde çıkardığı notlardan halkın arasında yaşarken çıkardığı öykülerden Cumhuriyetin ilk yıllarında köylünün, mapusluk insanların, okulların hallerini anlatmak istedi. Gerçi çoğu zaten yaşadıklarındandır. Hikayelerinde halkın çıkaramadığı ses olmaya çalıştı. Hayatı boyunca kaleminden ve kitaplardan daha yakın arkadaşı olmuş mudur? Tartışılır. Ama yapmak istediği insanların derdini anlatmaktı.

    “Doğrusu, dünyada rahat yaşamak için aptal olmak lazım, fakat aptal olmaktansa biraz daha rahatsız yaşamak daha iyidir.”
    Böyle düşündüğü için çoğu zaman hatta sürekli işinden evinden karısından ve çocuğundan olan bu adamın anlattıkları neydi derdi neydi?
    Bakın Çakıcı'nın İlk Kurşunu da geçen bir yazısı var .
    Bende hayranlığını daha da arttırmıştır bu sözleri
    .
    .
    “Büyük şehirlerimizde olsun, küçük şehirlerimizde olsun; münevver kadınlarımız olsun, okuması yazması olmayan kadınlarımız olsun, çok, insanı yeise düşürecek kadar çok ihmal edilmiştir. Bunda kadınlarımızın hiçbir kabahati yoktur. Hatta bunlar haricinde kalan ve çok müteşekkir olunur ki miktarı pek de az olmayan bir hakiki münevver kadın sınıfımız vardır ki bu sınıf, teşekkülünü yalnız kendisine borçludur. Bu sınıf memleketteki bütün manialara, bütün alakasızlığa rağmen kendisini erkeklerden daha aşağı olmayan bir dereceye yükseltmiştir, fakat bu kafi değildir. Bu hiçtir, memleketin bütün kadınlarına medeni hayatta layık olduğu rolün verilmesi zamanı gelmiştir. Artık okuyan kızlarımızın boş fakat bilgiç ve manasız bozuk bir kukla olmaktan, alelumum kızlarımızın satılık bir mal , bir vitrin eşyası haline gelmekten kurtulması lazımdır. Artık köylü kadınlarımızı kara öküzün bir yardımcısı, bir yarım hayvan olmaktan kurtarmalıyız, bunun için de harici tedbirlerden ziyade içten gelen arzular lazımdır.”

    Benim asıl dikkatimi çeken, asıl etkileyen paragraf şu oldu:

    “Kadınlarımız bunu bütün kuvvetleriyle istemeli, bunun için bütün kuvvetleriyle uğraşmalılar. Hiç kimse hiç kimseyi yükseltemez, herkes kendi kendisini yükseltmek mecburiyetindedir. Madem ki erkeğin kadından fazla bir şeysi yoktur, madem ki kadının zaaflarını erkek, erkeğin zaaflarını kadın ikmal etmekte ve bu iki cins hayat yolunu yürüyebilmek için birbirine muhtaç bulunmaktadır, şu halde birinin diğerini yoldan alıkoymaması için aysabahattin-alinı kuvvetlere malik bulunmaları icap eder ve her şeyden evvel izalesi icap eden zihniyet şudur:

    Kadın bir erkeğe varmaz, kadın bir erkeğe verilmez ve bir erkek bir kızı almaz, (almak-vermek) bu tabirler kadını kıymetten düşüren, ona en hakir mahiyeti veren şeylerdir ve her şeyden evvel bu zihniyeti kadınlarımız kafalarından çıkarmalıdır; bilmelidirler ki iki cins birbiriyle hayatlarını birleştirirken yuvaya getirdikleri aynı kıymette şeylerdir ve koca mal sahibi değil, ortak, hayat ortağı demektir. Bu hukuk müsavatı kadınlarımızın şuurunda yer ettikten sonra onların kuvvetli ve hakiki bir insan olmak için dimağı ve fikri sahada da yükselmek isteyecekleri de tabiidir.

    Memleketimizin kadın ve erkeklerini, biri diğerini sürükleyen ve taşıyan değil, el ele ve aynı tempoda yürüyen iki mahluk olarak göreceğimiz günün uzak olmamasını dilerim.”
    .
    .
    Böyle güzel düşünen birisiydi o.
    Sürekli her sözüyle mahkemelik olmayı başarmış bir kişi Hep Genç Kalacağım kitabında arkadaşının bir mektubu vardı. Çok akıllı olduğundan ve yetenekli olduğundan başına bir gün bela açacağını ateşin etrafında dolaşan pervane gibi olduğunu tasvir eder onu çok doğru tanımlamıştır. Gerçekten de öyle oldu. Yazdığı kitaplar ve makalelerde dergilerde komünizm propogandası yaptığı söylenip durdu artık yıldığı için daha özgür düşünebileceği bir yere gitmek istedi ama kamyon şoförlüğü yaptığı sırada Ali ertekin tarafından öldürüldüğü söylenmiştir. Kırklareli’de
    Mezarı bile yoktur.
    Kızı ona bir anıt yaptırmıştır.
    https://resmim.net/f/BtUSXS.png
    İzlediğim belgeselde öyle anlatır Filiz Ali sürekli babasını gördüğünü rüyasında ama anıt yaptırınca huzur içinde uyuduğunu söyler. Umarım gerçekten de huzur içinde yatıyordur.

    Bizim fikir dünyamızı aydınlattığın için, bize güzel şeyler kattığın için bu kısa yaşında teşekkürler iyi ki geçtin bu dünyadan kır saçlı minnak adam Sabahattin Ali

    Gerçi ne demişti Mahkemelerde kitabında Adaletin yanlış tatbik edildiği bir yerde mahpus olmak,serbest gezmekten daha şereflidir. Gerçekten de hayat böyle değil midir?
  • 256 syf.
    ·6 günde·9/10
    Palyaço belki de Böll'ün en çok tartışılan, en çok üzerine konuşulan eseri olma özelliğini taşıyor. İçerdiği mesaj kimi insanlar için ağır ve kaldırılamayacak bir içeriktedir, kimileri içinse bir taşlamadır. Bu açıdan baktığımızda herhangi bir eserin, yazıldığı dönemde çokca tartışılır olması yazarı etkilememelidir. Bu, yalnızca kitabın görünürde yorumlanmasıdır. Başka bir deyişle, bir yazar eserini yayınlandığında zaten her halükarda o eseri okuyan kişi kadar farklı yorum ve farklı perspektif oluşacaktır. Ama bu farklı, olumlu veya olumsuz yorumlar belirli bir kesim tarafından yapılırsa şayet eser tartışmaya açık hale gelir. Mesela Böll'ün diğer eserleri bu eseri kadar tartışılmamıştır belki de. Bunun nedeni bir bakıma Böll'ün diğer (en azından benim okuduğum diğer eserlerinde) eserlerinde herkesin kabul edebileceği bir savaş karşıtı tavır içersine girmişken, bu eserinde bir modem kültür ve burjuva toplumu eleştirisine girmesidir belki de. Çünkü savaşı her kesimden insan kötüleyebilir ve savaşın kötü olduğu fikrine katılabilir. Ama konu burjuva kültürünün eleştirisine gelince bu birçok kişi tarafından, savaş eleştirisine nazaran daha farklı bir şekilde yorumlanacaktır. Çünkü Böll bu eserinde somut savaştan çok insanlar arasındaki savaşı yansıtmıştır.

    Eser palyaço olarak hayatını sürdürmeye çalışan Schnier'in gündelik hayata kendi bakış açısından bakışına ve kendi hayatının kesitlerine dayanıyor. Bu yüzden de sık sık geçmişin anımsanmalarıyla ilerliyor hikaye. İlk olarak çocukluğundan anılarla yeniden işlenmeye başlıyor her şey. Çocukluğunda savaş zamanlarında etrafındaki bazı çocukların sırf babalarından veya başkalarından duyduğu için birer Nazi kesilmelerini anlatıyor ilk olarak. Hatta bu çocuklar birazcık olsun büyüdüklerinde bu Nazi ve 'asker olma' işini öyle abartıyorlar ki kendi hallerinde bazuka talimleri yapıyorlar boş bir alanda. Gerçekten entresan değil mi? Savaş zamanları henüz erginlik yaşlarına yeni girmiş insanların bile ellerine bir şekilde silah geçiyor ve bu silahlarla ateş ederek kendilerini daha şimdiden geleceğin askerleri olarak ilan ediyorlar. Bu talimler sırasında ölen bir çocuğun ardından Schnier'in etrafındakilerin neredeyse tamamı şu ve benzeri tepkileri gösteriyor: "Zaten yetim bir çocuktu, kimsesizdi". Aslında bu kesit çok basit, okunup geçecek olan bir bölüm gibi gözükse de burada bana kalırsa birçok anlam yatıyor. Öncelikle savaşın ve militarizmin çocuk denebilecek yaşlara değin inmesi insanların hayatlarındaki tek gerçeğin savaş olduğu ve başka da bir şey olamayacağı yanılgısını insanlara kabul ettirir hale geliyor. O dönemin çocukları normalde kendi dünyalarında, oyunlarında oluşturacakları kahraman ve macera kavramlarını savaş gerçeğinde bulur hale geliyorlar. Bu yüzden de savaşı sadece dıştan, başkalarının anlattıklarından şahit olarak tanıdıkları için savaş kahraman olunası bir faaliyet olarak görünür oluyor gözlerine. Savaş, kendisine dıştan bakan herkese benzer mesajlar verir. Kahramanlık, cengaverlik ve bunun gibi kavramlar yalnızca savaşın dışında, henüz içine girmemiş biri için heyecan vericidir. Savaşın içine girildiğinde bu ve benzeri kavramların hiçbir heyecan ve coşku verici yanı kalmaz. Çünkü savaş kahraman olma yeri değildir. Ayrıca ölen çocuk için, bu ölümün soğukluğunu unutmak için "zaten yetim bir çocuktu" denmesi de ayrı bir dehşet verici olaydır. Eğer ölen çocuk mesela bir savaş gazisinin çocuğu olsaydı şayet tüm şehir ayağa kalkar, bu erginlik yaşına bile henüz gelmiş çocukların bazukalar ile nasıl oynayabildiklerini sorgulayabilirlerdi. Ama ölen kişi kimsesiz ve onlara göre "önemsiz" biri olduğu için bu durum üzerine düşünülmesi bile gerekmez, onların mantığına göre. Bu açıdan bakacak olursak toplumda "önemli" biri olmak gerçekten bizim elimizde midir? Toplumda öyle komik ve acınılası normlarımız var ki, bunlara ya ancak doğuştan sahip oluyoruz ya da birilerinin yardımı ile. Ölen insan ölen insandır. Beş parasız dağda çobanlık yapan bir insan da ölse "ölmüştür", milyarder bir takım elbiseli ölse de "ölmüştür". İkisinin arasında hiçbir fark yoktur.

    Üstteki paragrafta bu insanların "önemli" olma kavramını yazarken aklımda şunlar canlandı: Dünya Savaşları sırasında askere sırf bazı insanların fakir ve kimsesiz diye alınması. Eğer bir insan fakir ve yardıma muhtaç ise ordu onun için bir fırsat oluşturduğu izlenimini yaratır. Yani orduda yaşam çok daha iyidir, "fakir bir şekilde sürünmektense gelip orduya katıl ve vatanın için canını ortaya koy", der bir nevi ordu fakir kesime. Fakir kesimin de başka bir çaresi olmadığından bu tuzağa düşer. Bu gibi milyonlarca insan ölmüştür iki dünya savaşında da. Önemli mevkilere sahip olanlar imzalar atmış, emir vermiş, fakir ve içinde bir nebze olsun umut doğan kesim ise metalin soğukluğunu hissede hissede can vermiştir. Anne babaların çocukların gelecekleri hakkında düşünmek değildir dertleri Schnier'e göre, onların tek derdi çocuklarıyla başkalarına karşı övünebilmektir. O dönem için gerek asker olmak gerekse de yüksek mevkilerde çalışmak insanları birbirinden ayıran en önemli etmenlerden biriydi. Eğer o dönemde bol nişan taşıyan bir askerseniz tüm gözler üstünüzde olur ve toplum tarafından "önemli" biri olarak kabul edilirdiniz. Aslında bu durum her çağda kendini belli etmiştir. Bu, kimi dönem askerlik olur, kimi dönemse memurluk, mühendislik. Her çağda, toplumun kabulünü gören belirli meslek grupları vardır. Bu durumun şaşılası yanı insanların öneminin yalnızca önceden belirlenmiş toplum normlarına göre belirlenebilir olmasıdır. Yani eğer bir insan toplumda kabul gören şeylere ilgi duymuyorsa o kişi topluma göre önemsiz, herhangi biri gibi kabul edilecektir. İşte Schnier de aynı bu şekilde topluma göre en güzide meslekleri tercih etmek yerine palyaço olmayı tercih etmiş ve ailesi başta olmak üzere herkesi şaşırtıp hayal kırıklığına uğratmıştır. Çünkü palyaçoluk toplumun asla kabul edeceği bir şey değildir. Toplum ancak ve ancak askerler ve nezih doktorları kabul ederken palyaço olmak da neyin nesidir? İşte Schnier daha ilk baştan, en iyi hissettiği mesleği tereddütsüz seçerek kendini çok önceden, olduğu kişiyle öne çıkarmıştır, her ne kadar toplum için kendini geriye itmiş olsa da.

    Eserde bahsedilen palyaço kavramı Schnier'in biricik mesleği olmasının yanında kimi sembolik anlamlar da taşır. Mesela bir bölümde "Katolik ve Protestan olan her şeyden nefret ederim" der, "dinsizlerden de."
    Kendisine, "siz nesiniz o halde?" diye sorulduğunda da "bir palyaçoyum ben" diye cevap verir. Bu açıdan palyaço olmak bir bakıma toplum normlarının da dışına taşmayı da kapsar. Bir palyaço görünüşte nedir? Herkesten farklı görünen ve bunu tüm gerçekliğiyle etrafına yansıtan biridir aslında. Size hiç oldu mu bilmiyorum ama ben küçükken palyaçolardan çok korkardım. Bunun sebebini şimdi geriye dönüp baktığımda görüyorum ki, bunun nedeni onların görünüşlerinin yanında amaç olarak da diğer insanların yanında farklı olmaları. Çünkü bir palyaçonun amaçsal olarak da varlığı tamamen bir insana göre sıradışıdır. Diğer insanlar gibi otobüse binip işe giden asık bir surat değildir palyaço, o salt kendi varlığı ile bir çıkıntı, bir aykırılıktır.

    Schnier eserde Katolik kesime bolca tepki gösterir. Eskiden birlikte oldukları aşık olduğu kadın Marie'nin de onu terk etmesi üzerine hayat onun için bir parçalanış halini alır. Bu parçalanma beraberinde Schnier'in tüm şahit olduğu şeylerin de mutlak bir yıkımını getirir, eser bu şekilde de değerlendirilebilir zannımca; bu sefer insanları güldürmek için değil, yıkım getirmek için varlığını sürdüren bir palyaço. Schnier'in eleştirdiği şey salt din kavramı değildir. O burjuvazideki dindar gibi görünen iki yüzlü ve mantıksız kesimi eleştirir bana kalırsa. Genel olarak din kavramına karşı pek bir saldırı yok iken, toplumdaki Katoliklerin her türlü mantıksızlığını dile getirmesi de bunu kanıtlar niteliktedir. Din, ister kendimiz dine şahsen inanalım ya da inanmayalım bir toplum için önemli bir yere sahiptir. Ama yine bu aynı din kavramı kullanılarak toplumda çeşitli çelişkilerle ve birçok yanılgıya yol açabilir. Çünkü insanların en hassas olduğu yönleri genellikle onların en etkili biçimde yönetilebilecekleri yönlerdir. Alman toplumundaki Katoliklerin birçoğunun aynı yanılgı içersinde olduğunu bizlere anlatırken, halen daha aşık olduğu kadının da aynı yanılgılar yüzünden kendisini terk ettiğini de söyler Schnier. Ona göre Katoliklerin koyduğu kurallar genel olarak ahlak kavramını da içine almaya başlamıştır. Ahlak üzerindeki, Katoliklerin haksız hakimiyeti birçok mantıksız davranışı da beraberinde getirmiştir. Mesela Katoliklerin birçok kez 'et arzusu'ndan (cinsellik) bahsettiğini, bunun dünyanın sonuymuşcasına yasaklandığını, bundan bahseden birinin herkes tarafından ayıplandığını ifade eder. Eğer karşımızda kötü bir kavram bile varsa şayet onu yok saymaya çalışmak bizi daha da kötü hale getirecektir. Bu şey karşıt düşünce bile olsa, dünyayı yakıp yıkma fikri bile olsa yok saymak o fikirden korktuğumuz, o fikri mantıklı bir şekilde yenemeyeceğimiz anlamına gelir. Bir fikir zorbalığıdır bu yüzden herhangi bir fikri yok sayma fikri. Rahiplerin de bu 'et arzusu'nu neredeyse akıllarını kaçıracak vaziyette saklamaya, yok saymaya çalışmaları insanları (onların amacı olan) et arzusundan alıkoymaya yetmez. Yani öyle acizce bir çabadır ki bu kendilerine amaç edindiği yanlış olguyu bile insanlara aktarmayı başaramazlar aslında. Bunun en büyük kanıtını o döneme yakın zamanlarda rahiplerin içersine girmiş olduğu, sonradan açığa çıkarılmış gizlenmiş davranışlarda görebiliriz aslında. Et arzusunu bir hortlak gibi yok saymaya çalışan bir rahibin bunun arzusuyla yanıp tutuşan biri olması ihtimali daha fazladır. Tarihte bunun birçok kanıtı da vardır aslında. Ama asıl çözüm bu da değildir aslında. Cinselliğe, 'et arzusu' şeklinde ilkel bir isim verip ondan bir canavarmışcasına kaçınmak da doğru olan şey değildir. İnsanlara zamanı geldiğinde verilecek bir cinsel eğitim tüm sorunları ortadan kaldıracak, insanların bunca kaçınmasına da gerek kalmayacaktır. Bir bakıma dolaylı olarak da tecavüz ve taciz vakalarının da aynı sebepten kaynaklandığını da söyleyebiliriz. Hiçbir zaman verilmemiş olan cinsel eğitim ve cinselliğin öcü olarak gösterilmesidir bunun nedeni aslında. Bu sebeple herhangi bir olguyu insandan gizlemek yerine ona mantıklı ve akılcı bir şekilde öğretmek her zaman en yararlı olanı olacaktır.

    Sadece üstteki cinsellik meselesinde değil, her türlü ahlaksal kavramda din, o dönem Almanya'sında her türlü şeyin içine işlemiş durumdadır. Mesela okullarda erkek çocuklara kız çocuklardan ayrı bir ortamda oyun oynamalarına izin verilir. Ben de bu konuda kendi yaşamından bir örnek verebilirim: Lisedeyken sürekli her sabah erkekler ve kadınlar ayrı kapılardan girerlerdi, bu gerçekten dıştan bakılınca insanın kendisini bile sorgulatan bir davranıştı. Eğer iki cinsiyeti birbirinden ayırıp, farklı girişlerden okula alıyorlarsa şayet, ortada bir tehdit görüyor olmalılardı ki bu tür bir önlemi almışlardı. Bu tehdit belki de yine bir tür 'et arzusu' tehlikesi idi, kim bilir(!). Savaş döneminde insanları askerliğe teşvik eden de yine Katolikler olmuştu. Bu açıdan Katoliklerin her şeye karışarak kontrol etmeye çabalamalarını çok komik bir uğraş olarak görür Schnier. Böyle olunca da Katoliklik de tıpkı bir tür Burjuvazi halini almıştır. Burjuva ahlakı bu yüzden bir düzmecedir. İnsan asla kendi düşündüğü şeyleri yapamaz hale gelir. Tek yaptığı şey kendini başkalarının yaptığı şeylere göre ayarlamak, bu şekilde güvence sağlamaktır. İnsan bu sebeple de kendi aklına bile güvenemez kadar korkak hale gelir bu ahlak düzeninde. Kendini aklını da tıpkı kurmalı saatler gibi başkalarına bakarak ayarlar. İnsanı en hassas noktasından vurarak bir korkak haline getiren bu ahlak düzenine bir palyaçonun güldüğü gibi güler Schnier.

    Bu normlar öyle komik hale gelmiştir ve yaşamında bunlardan kaynaklanan öyle çok olay yaşamamıştır ki Schnier artık tüm bunları kaldıramaz hale geldiği için palyaçoluğu meslek olarak da bırakır. Aşkın şefkatine giden yol bile paradan geçmektedir. Eğer parasız bir palyaço iseniz hayatta rezil bir haldesinizdir. Normal biri olarak parasız olmaktan daha beterdir bu. Artık hiçbir zaman kendisine gülünmeyen, ama tam tersine, şahsen kendisinin insanların hallerine kahkahalarla güldüğü bir palyaço hikayesidir bu. Aslında Schnier'in babası ülkenin en zengin adamlarından biridir. Ama kendisi bunu zerre önemsemez. Ondan biraz zorlasa her ay iyi bir miktarda para alabileceğini bilir ama buna pek fazla çaba harcamaz. Bu açıdan tanıdığı herkesi aradıktan sonra düşündüğüm tek şey bir istasyona gidip orada oturup şarkı söylemek olmuştur. Bu raddeye gelene dek hayatında kahkalarla güldüğü insanların arasına her seferinde bir başkası katılmıştır. Annesi çoğunluğun dediğini doğru belleyen biri olduğu için ilk ona gülmüştür belki de. Sonra onu terk eden Marie olmuştur bu, sırf dinin ele geçirdiği ahlaksal normlar yüzünden onu terk edip gittiği için. Hikayenin sonlarına doğru da güldüğü kişi kendisi olacaktır, çünkü her türlü mantıksız normu reddederek sefil bir hayata adımını atmıştır artık. Bu kahkahalar gerçek değildir. Schnier aslında bu temsili kahkahaları atarken gerçekten kahkaha atmaz; o artık yalnızca az önce kahkaha atmaya başlayan birinin rolünü yapan bir palyaçodur. Gerçekten kahkaha atıp atmadığı dıştan belli olmasa bile o palyaçonun içinde kopan fırtınalardan kimsenin haberi yoktur. İşte bu kahkahalarla gülme rolü sırasındaki fırtınaların tasviridir Palyaço.
  • Saatler ilerledikçe daha da uzuyor yol, ya da sadece zaman donuyor belki. Durmak istiyorsun artık, biliyorsun herkes istiyor ama sen varsın sadece öne atılan, ilk kurban.

    "Ramazan bir dursak." "Yok abi, daha yol çok önümüzde".

    Bitmez ki böyle gide gide yollar. İstesen hep gidersin zaten. Önünde hep çok yol olur.

    "Ölene kadar mı gideceğiz Ramazan." Gülüyor sanki espri yapmışsın gibi. Biliyordun bu yola çıktığında oysa. Epeydir gitmemiştin uzaklara. Sevmiyorsun yolları, nasıl olursa olsun. Hayat da bir yolmuş, şarkısı bile var, ama sen hayatı da sevmezsin zaten. En müsait sapaktan çıkmak istersin değil mi. mümkünse gece, kimse görmeden.

    " Dur Allah aşkına Ramazan." "Peki, abi, ama beş dakika sadece. "

    Otobüs durdu, attın kendini. Sen çıkınca kim var kim yok hepsi dışarı. Bırakmasaydın sigarayı iyiydi. Biraz rahatladın. Hani olman gereken bir yer vardır da olamazsın, stres basar önce, sonra zaman geçer, alışırsın, bırakırsın, gevşersin, siktir edersin her şeyi. İşte öyle bir rahatlama. Ramazan geldi, sigara uzattı inadına. Aldın, zaten bu mereti bırakmadın ki sen temelli, ara verdin sadece.

    " Nasılsın abi?", iyi çocuk bu Ramazan." Eh işte, biraz nefes aldım en azından." "Niye uçağa binmedin ki peki abi?" " Yok Ramazan, sevmiyorum ben uçağı." " Otobüsü de sevdiğin söylenemez fazla ama."

    Gülüştünüz. Gülebilmek güzel bir şey bozkırın ortasındayken bile.

    "Sen nasıl dayanıyorsun peki Ramazan?" Al işte, yine başladın boş boş konuşmaya, peki ne söyleyeceksin ki başka? Memleket nereyi üç saat önce bitirmiştiniz.

    "Abi benim hayatım bu zaten." Biliyordun öyle diyeceğini. İkimiz de biliyorduk. Onun yerinde olsan sen de öyle derdin tam olarak. Hayat, hayatlarımız, hiçbir zaman yeterince hakim olamadığımız zaman aralıkları.

    "İster miydin böyle olmasını eskiden, Ramazan?" " Kim ister ki abi?"

    Kim ister, evet. Yollar hep aynı, sonuna kadar da böyle kalacak. Yollarmış bizi bağlayan birbirimize, ayırıyorlar oysa. Sevemedin hiç yolları. Ya şoför olsaydın?

    "Kim var gideceğin yerde abi." Konuşmamış mıydınız bunları? Yoksa yanlış mı hatırlıyorsun, kafanda mı her şey, hayal mi?

    "Oğlumu göreceğim, hapse girmiş. "Demeseydin keşke. Şimdi beş bin tane soru. Nasıl açıklayacaksın hakkında hiç bir şey bilmediğin bu çocuğu?

    "Geçmiş olsun abi" İyi, başka bir şey demedi. İnsanlar bazen şaşırtabiliyor halen seni.

    Binmeye başladılar otobüse.

    "Hadi abi, kalkalım yavaş yavaş." O otobüse binmek istemiyorsun. Mecbursun ama istemiyorsun.

    "Yok. Ben gelmiyorum Ramazan. " Saçmalama abi, ne yapacaksın burada yolun ortasında?" Yok Ramazan, gidin siz." " Abi hadi, bırakmam seni burada." " Yok, ben iyiyim burada."

    Otobüsten yükselen uğultular, Ramazan kolunu çekiyor.

    "Hadi abi, bak iti var, uğursuzu var. İlk otogarda bırakırım ben seni. Hadi, dellenme öyle."

    Kurtardın, yoldan öteye yürümeye başladın yavaş yavaş.

    "Size iyi yolculuklar" bağırıyorsun arkana bakmadan. O ise çağırıyor hala seni. İyice uzaklaştın. Herhalde ümidi kesmiştir artık, sustu. Sigara bitene kadar bakmak yok, az kaldı zaten.

    Ses kesildi, sigarayı yere attın, baktın, yol bomboş. Durdun, evet karanlık.

    Ne yaptım ben, niye indim otobüsten? O güvenli insan güruhundan niye ayrıldım?

    İş bittikten sonra akla gelir zaten hep. Yola doğru yürüyüp başka bir araç bekleyeceksin. Ters yöne yürüyorsun ama, yola doğru yürüyeceksin. Olmuyor değil mi, gidemiyorsun ben varken yola doğru? Hayatın kadar boş olan yoldan uzaklaşıyorsun yavaş yavaş. Üşümüyorsun, terlemiyorsun, yorulmuyorsun. Geceyi seviyorsun. Nasıl biridir acaba, sana biraz benziyor mudur? İnsanın hiç görmediği oğluna bakması nasıl bir şeydir? Ya konuşmak. Konuşacak mı acaba seninle? Bunca zamandan sonra. Ya sarılırsa boynuna. Ne yapacaksın. Hiç yaşamamıştın o duyguyu, şimdi de böyle duyguları yaşamak için çok saçma bir zaman.

    Annesi var aklında, şu anki hali değil ama, yirmi üç yıl öncesi. O tanıştığınız günler. Başkalarının gösterdiği yolda yürümeye özen gösterdiğin zamanlar. Başta ailendi bu başkaları, sonra de onların kötü arkadaş dedikleri, şu bir şeyler öğretmeyi kendilerine görev sayan garip insanlar, bazense sadece filmdeki sigarasını yere atıp kızı öpen genç oldu. Hiçbir zaman hayatından eksik olmadı, Ramazan gibi seni bir yere sürüp duranlar.

    Annesiyle de, sırf birlikte olman gerektiği için, beraber olmuştun. O sırada içinde bulunduğun toplumun yaşam kuralları sana öyle dikte etmişti her şeyi. 2-3 ay beraber oldunuz, havai bir kızdı. Öyle diyorlardı beyni güzel insanlara bulunduğun yerlerde. Her ne kadar öz benliğinle verilmemiş bir karar da olsa, güzel zamanlardı

    Sonra bıraktın tabii, şartlar öyle gerektiriyordu. Tıpkı ondan sonraki 23 yıl şartların gerektirdiklerine bağlı kaldığın gibi, o zaman da yapman gerekeni yaptın. Sana çizilen yol buydu. O yol üzerinde istenildiği şekilde yürümen gerekiyordu. Tüm dünyanın senin için birleşip çizdiği bu yolda yürümekten ne zaman vazgeçtin peki? Dün o mektubu okuduktan sonra mı? Yoksa otobüsten inince mi?

    Uzaklardan bir ses. Bir araba belki, hızlı. Devam ediyorsun yürümeye, nereye gittiğini biliyor musun? Sadece yoldan uzaklaşmak mı yoksa isteğin? Aslında amacın da yok değil mi? Sadece seni götürenin o amaçta olduğunu düşünüyorsun. Bu bilim kurgu ya da psikolojik bir hikâye olsa, içinde yer bulabilir miydin, kafandaki ağır kütleyi öbür tarafa itelemeye çalışıyorsun böyle şeylerle. Yapamam, babayım artık ben, kütle olduğu yere tekrar yerleşti.

    Ne yazıyordu mektupta? Oğlunun -bu kelimenin sana doğru böyle kullanıldığına ilk defa şahit olmuştun- ölümlü bir kaza yüzünden hapse düştüğünü ve evet bir oğlun olduğunu, artık tek başına idare edemediğini söylüyor ve yardım istiyor. Para göndermeni değil, seni bekliyor sadece. Durumu idrak etmen epey zor olmuştu. Telefon numarası yazmıyordu. İnternette de bulamadın zaten. Altı saat boyunca yaptığın iç muhasebe sonucunda otobüsteydin işte. De şu andaki durumu nasıl açıklayacaksın bakalım? Muhasebe kelimesini de sevmedin hiç, yolları sevmediğim gibi.

    Nereye gidiyorum ben? Ne yapacağım? Nasıl yardım edeceğim? Niye bana yazmıştı ki Allah’ın cezası?

    Başın çatlıyor bu düşüncelerle. Arkanda yol görünmüyor artık. Yanlış zaman sigarayı bırakmak için, fark ettin ama geç oldu biraz. Yere çöküyorsun. Uzanıyorsun. Gökyüzüne bakıyorsun. Refleks olarak Büyük Ayıyı, Kutup Yıldızını arıyor gözlerin. Hava açık, işte Kuzey. Bu bilgi hayatta ne işine yaradı şu ana kadar diye düşünüyorsun. Kendi hayatın mıydı ki bu? Frank Sinatra geliyor sonra aklına. Kendi yolundan gidebilmeyi başarmış mıdır acaba ?

    Gözlerin parlıyor, bir şey geldi sanki aklına. Bir yol, herkesin, her şeyin iyi olacağı bir yol- ama zor. Hep zor olur zaten. Sevmiyorsun yolları ama bu kez yürüyeceksin o yoldan. Yo, karşı çıkma, tamam, sadece yıldız kayarsa seçeceksin o yolu. Kaymazsa başka bir şey buluruz beraber. Başladın bir kez çizmeye kendi kaderini, elbet başka bir şeyler de buluruz.

    Bekliyorsun, sayıyorsun hatta saniyeleri. 200’e gelmeden bir parlama, cezvenin ilerisinde bir ışık. Küfretme öyle, bu kadar kolay bir totem bul diye ben söylemedim sana. Kalkıyorsun, yola doğru yürümeye. Kendinden vereceksin belki ama herkes mutlu olacak. Aklına gelen herkes. Ramazan? O unutmuştur zaten seni. Eskisinden bir farkın olmayacak fazla. Belki daha bile hoşuna gider böyle yaşamak.

    Hayat normale döndü yine. Hava da serinlemeye başlamış. Yola yaklaşıyorsun yavaş, yavaş. Sevinç, karamsarlık birbirlerini kovalıyor sanki içinde Kaçamadın yine, hayatın buldu seni, çekiyor kendisine doğru.

    On dakika olmuştur, yol üstünde araç bekliyorsun gitmek için. Güneşin doğmasına daha da var. Bir fikrin yok ama iyi bile olabilir belki. Aile kavramı senin için şu ana kadar çizilen en iyi yol olabilir hatta. Hak etmediğini düşünüyorsun biliyorum, ama kim gerçekten gerçekten hak etti ki kendisine verileni. Hele bir başlasın , ondan sonra olacaklar hep.... Işığı geliyor her zamanki gibi önce, sonra ses. El sallıyorsun hızla gelen arabaya. Hiç yavaşlamadı, görmedi galiba. Olsun, başka arabalar gelir nasılsa, yol senin ne de olsa. Araba yaklaşıyor, niye ilerliyorsun yola doğru, dur…

    Rahatladın değil mi sonunda? Başardın istediğini, uzaklaştın yoldan ve hayattan bir şekilde. Kendi çizdiğin yoldasın artık. Yerde uzanırken giden arabaya doğru bakıyorsun. Gülüyorsun. Evet, yolları sevemedin bir türlü.
  • 92 syf.
    Ölüm
    bir ipte sallanan bir ölü.
    Bu ölüme bir türlü
    razı olmuyor gönlüm.
    Fakat
    emin ol ki sevgili;
    zavallı bir çingenenin
    kıllı, siyah bir örümceğe benzeyen eli
    geçirecekse eğer
    ipi boğazıma,
    mavi gözlerimde korkuyu görmek için
    boşuna bakacaklar
    Nazım'a!

    https://youtu.be/ATxRhKHVX7k

    Bir insanın ölümü hakkında hüküm vermek, bir başka insanın veya insan grubunun imtiyazında mıdır? Böyle olması doğru mudur peki?

    Hiç düşündünüz mü, babanızın bir cellat olduğunu? Akşamları elinde öldürdüğü insanların zerreleri ile gelip başınızı okşadığını, belki de size dayak attığını, ya da annenize, ya da kardeşinize. Hiç düşündünüz mü, idamdan kazanılan para ile annenizin size yemekler yaptığını, elbiseler diktiğini. Hiç düşündünüz mü üzerinizdeki her şeyin ölülerin sayesinde, insanları asarak kazanılan para ile var olduğunu?

    BU NOKTADAN SONRA SIPOYLIR VARDIR!!!

    Çingene Abdurrahman, hayata bilmem kaç sıfır geriden başlamış. Bir kere bu topraklarda Çingene olarak doğmuş ve yaşadığı dönem ise darbelerin darbe olup halkın yüzünde patladığı bir devir. Üstelik çoğu çingene gibi yoksul, çelimsiz, eğitimsiz ve oldukça esmer. Hırsızlık yüzünden hapse düşmüş. Zengin olma hayali ile giriştikleri bu işte yakayı kaptıran Abdurrahman, hapse girer girmez “hoş geldin” dayağı ile oluk oluk kan içinde kapaklanmış yere. Herkes onunla alay etmiş, ayak işlerinde kullanmış; tıpkı dışarıda olduğu gibi ona bakan tiksinmiş yanık benzinden ötürü. Çingene demek, ÖTEKİ demek, piç demek çoğu zaman. Toplumdan dışlanmış insan demek. Ama koğuşta bir idamlık var ki adı Halil, onu bu zulümden kurtarmış, kol kanat germiş. Aralarında sağlam bir dostluk kurulmuş. “Asılacak adama para gerekmez, al bunları” diye bir kese para vermiş Abdurrahman’a. Bir de nasihat etmiş “Hayatta ne olursa olsun elini kana bulama, kimsenin canını alma”. Abdurrahman onu dinlemiş, çıkınca bir ayakkabıcı tezgahı çatmış geçimini sağlamış. Yaşlı anası ile kalıyormuş.

    Gecelerden bir gece, kapısı çalınmış polislerce. “Seni çağırıyorlar” demişler ve karakola götürmüşler. Bir kabahat işlediğini sanan Abdurrahman, komiserin ona çay söyleyip sigara ikram etmesiyle afallamış. Yanan sigara dumanında bir hinlik olduğunu nereden bilsin? “Sana işimiz düştü Abdurrahman, senden başkasına güvenmem” demiş baş komiser. “Devlet görevi, gizli, kimseye demeyeceksin, sana inanıyoruz, işin ucunda iyi para da var”. Bu görev, daha doğrusu teklif: para karşılığı cellat olmak. Korkudan ve şaşkınlıktan ne yapacağını bilemez Abdurrahman. Parası da yoktur ve alacağı para baş komiserin aylığından bile fazladır. Hem de çok fazla. “Sadece tekme atacaksın oğlum, ipi bile gardiyanlar geçirecek”. Bir tekmeye o kadar para he? Bir tekmeye bir can ha? Baskı yapmışlar Abdurrahman’a. Düşünmek istemiş. Evinde geçirdiği bir kaç gün cehennem azabı gibiymiş. NE yapacak şimdi? Üstelik sabıkalı olduğu için iş de bulamazken, baş komiser ona “sabıkasını silme” sözü vermiş. Müthiş bir ikilemde kalan Abdurrahman’ın kapısı bir gece yarısı tekrar çalınmış. Doğru cezaevine, infaz var.

    Eli ayağı titreyen Abdurrahman, müdürün odasında pazarlığa başlamış. Yapmak istemediği halde yapılan psikolojik baskılara dayanamayıp kabul etmiş. “Başında kukuleta olacak, seni tanımayacaklar bile” demişler ve başına geçirmiş o ölümün elçisi kukuletayı. Korkak adımlarla avluya çıkmış. Darağacında hazır bekleyen kişi, onun can dostu olan Halil. Yapamam demiş geri kaçmış, yakalamışlar. İstemeye istemeye karşısına geçmiş. Biliyormuş artık, geri dönüşü yok. Göz göze gelmiş Halil ile. Kendisini tanıdığını sanıp apar topar tekme atmış iskemleye. Halil’in canını almış. Avluda bulunan insanlar ölüm sessizliğine gömülmüş. Gidip parasını almış doğru meyhaneye, attığı tekmeyi unutmak için. İçmiş içmiş ama zerre sarhoş olmamış. Can alma diye nasihatte bulunan dostunun canını almış Çingene Abdurrahman.

    Sabah olmuş, hala içiyormuş. Polisler gelip onu almış, çünkü yine infaz var. Artık değişmeye başlamış Abdurrahman. Daha fazla para istemiş, sıkı pazarlığa girmiş. Adamı asmış parasını almış, yine meyhane yine sabaha kadar içki. Artık kendinde beliren gücü ve pişmanlığı onu bambaşka bir Abdurrahman yapmış. Önceden yüzüne dahi bakılmayan bir çingene olan adam, artık ölümü cebinde taşıyan bir ölüm meleği oluvermiş. Aldığı parayı da iki gün içinde İzmir’de ezerek tam takır kuru bakır dönmüş.

    Aradan zaman geçmiş, yine gecenin bir vakti kapısı çalınmış. İnfaz var. Gitmiş, pazarlık yapmış, kukuletayı geçirmiş ve tekmeyi basmış. Ancak tekmeyi tabureye savurmasıyla beraber Abdurrahman’ın son iki haftadır altüst olan sinirleri boşalmış ve taburenin havada dönerek uçması bu esnada da mahkumun oracıkta boynunun kırılarak ölmesi Abdurrahman’a çok komik gelmiş. Kontrolsüzce kahkahalarla gülmeye başlamış. Avluda ölüye kesmiş bir sessizlik, herkesin yüzünde bir korku. Olanlara dayanamayan yaşlı gardiyanın Abdurrahman’a attığı tokat bölmüş geceyi. Daha sonra parayı alıp eve gitmiş. Annesi bu paraların nereden geldiğini sorunca da yaptığı işi anlatmış. Annesi önce korkmuş ama para tatlı, sonra “vatana hizmet” adı altında yapılan bu işe saygı duymuş. Hatta kendi elleriyle kolalı bir kukuleta dikmiş, oğlunu tanımasın idamlıklar diye.

    ilerleyen günlere 3 kişiyi peş peşe asan Abdurrahman artık bu işte ustalaşmış. Aldığı para yine eriyip gitmiş. Bir daha da onu ne arayan olmuş ne soran.

    Bir gün meyhanede bir adam yerde ölü bulunmuş. Üzerinde birazcık para, birkaç filtresiz sigara ve kimlik: Abdurrahman B.

    Üzerini örtmüşler gazete ile. Daha sonra kimsesi olmadığı için belediye bir çukura gömmüş. Çünkü hiç bir sağ yakını kalmamış o zaman.

    Peki Abdurrahman’ın ölümü böyle mi olmalıydı? Bunun sorumlusu o muydu? Bu onun seçimi miydi?

    ----------------------------------------------------

    Biraz araştırma neticesinde öğrendiklerim:

    Cellatlar ekseri çingene ve hırvatlardan seçilirmiş. Osmanlı döneminde ise cellat olmanın şartları arasında sağır ve dilsiz olmak varmış. Dilleri kesilirmiş işe alınan insanların. Öldükleri zaman ardında ne bir iz kalırmış ne de bir seda. Mezarlarının yerleri bile bilinmezmiş çoğu zaman. Çünkü üzerlerinde bir şey yazmazmış ve ayrı bir yere, halktan uzaklara gömülürlermiş.

    İstanbul’da iki yerde cellat mezarlığı olduğu bilinmektedir, Haldun Hürel.”İstanbul’u Geziyorum Gözlerim Açık” adlı eserinde bunlardan birinin, Edirnekapı’dan Ayvansaraya inen kara surlarının Eğrikapı civarında olduğunu yazar. Diğer bir cellat mezarlığı da Eyüp’te, mezarlıklar arasından dar bir yokuşla çıkılan, Fransız yazar Pierre Loti’nin bir müddet yaşadığı, evin önünden gidilerek çıkılan, Karyağdı bayırında, Karyağdıbaba tekkesinin biraz ilerisindedir.

    Siz de İstanbul’da mezarlıklarda isimsiz bir taş görürseniz, orada dilsiz ve sağır bir cellat yatıyor olabilir.

    Kellesi koltukta gezmek deyimi nereden geliyor? Osmanlı döneminde kellesi uçurulan insan müslüman ise, bedeni sırt üstü yatırılır ve kellesi koltuğunun altına konurmuş. Müslüman olmayanlarda ise, beden yüz üstü yatırılır ve kellesi kıçlarının üzerine konurmuş. Bu durum hasebiyle üst düzey görevliler arasında “kelle koltukta gezmek” deyimi sıkça kullanılmış.

    3. Mehmed de 19 kardeşini bu sağır dilsiz cellatların ellerine bırakmıştır.

    Topkapı sarayı önünde bulunan bir çeşme var ki ona cellat çeşmesi veya siyaset çeşmesi denirmiş. Yani mahkumların kelleleri kesilince, kelle teşhir edilir, cellatlar ise aletlerindeki ve ellerindeki kanları yıkarlarmış burada.

    TC’de infazlar sabaha karşı, mahkumun haberi olmadan hatta yatağından alınarak yapılırmış. Hapishanedeki herkesten olabildiğince gizlenirmiş infaz vakti. Avluya bakan pencereler ise seyran yeri olurmuş.

    Kitaba gelelim. Edebi olarak vasatın biraz üstü ama zaten edebi kaygı ile yazılan bir şey değil. Anıların öyküleştirilmesi. Beni çok değişik duygulara sürükleyen bu öyküye binaen ben de öykü yazmıştım bundan aylar evvel.

    Gece gece içinizi kararttım affola. Bu kitabı okumak isteyen “hala” varsa kolaylıklar dilerim. Zira gece uyutmayan cinsten bir öykü. Herkeslere güzel günler, keyifli okumalar.