• 479 syf.
    ·9/10
    “Oysa onların tek gerçek kabul ettikleri bu
    dünya hayatı sadece bir oyun ve eğlenceden
    ibarettir.”(Ankebut,64)

    Milletimizin ruhsal durumu ile ülkemizin ekonomik seviyesi aynı kategoride:”Gelişmekte olan”(yani henüz gelişmemiş). Adını koyamadığımız psikolojik problemlerimiz var. Hadi adını koyalım, ruh hastasıyız. Bir psikiyatristin koltuğuna uzanmalı ve dertlerimizi anlatmalıyız. Değerli uzmanımız insin baksın bir çocukluğumuza, ne var ne yok. Evet evet... Bu memleketin çocukluğuna inmek lazım. Bize ne yaptılar da böyle olduk. Şefkatle okşanmaya muhtaç ruhumuz hangi hoyratlıkların mağduru oldu. Mesela neşeyle koşturan bir çocuğun kaba etlerine çimdik mi atıldı? Şu zeki afacan, eğitimin ‘eğ-‘ kökünden geldiğine inanan bir sistem eliyle mi heder edildi? Tanısalar çok sevecekleri şu kızı da gecekonduda oturuyor diye mi sevmediler? Ne olmuş, ne bitmiş, hepsini anlatsa bize uzmanımız. (Rehber öğretmen bir arkadaşım şöyle demişti: “ yetişkinler çocukları o kadar hırpalıyor ki benimle temas ettiklerinde verdikleri ilk tepki şaşırmak oluyor. Çünkü ben onları azarlamıyor, dinliyorum. Onlarla sohbet ediyorum.” Bunu ilk duyduğumda gerçekten üzülmüştüm. Dinlendiği zaman şaşıran bir çocukluk üzücüdür çünkü.)
    Oğuz Atay Günlük’te “Bana öyle geliyor ki biz çocuk kalmış bir milletiz ve olayları ve dünyayı mucizelere, mythlere bağlı şekilde yorumluyoruz, en ciddi bir biçimde.” diyor. Oğuz Atay kitaplarında bize, çocuk kalmışlığımızı anlattı. Hatta denebilir ki terminolojimize kazandırdığı ‘tutunamayan’ı ondan daha iyi anlatabilen çıkmadı. Bu kitabında da yine enfes bir şekilde anlattığı bir tutunamayanla karşı karşıyayız: Hikmet Benol. Hikmet gerçek hayatla mücadelede zorlandığı için yazarlığını yaptığı oyunlara bırakıyor kendini ve biz kitabı okurken neyin oyun neyin gerçek olduğunu anlamakta zorlanıyoruz. Kendini şöyle anlatıyor kahramanımız: “ Aslında meselenin ciddiyetine dayanamadığım için durumu oyunlarla örtbas etmek istedim.” Bu, aslında çocukluğumuzda kendimizi gerçeklikten kopararak bizi mutlu edecek senaryolu oyunlara kendimizi kaptırmamıza benziyor(evcilik, doktorculuk gibi). Atay’ın bahsettiği çocuk kalmak, çocukluğunu yaşayamamakla doğrudan ilgili. Ben bu oyuna sığınma halini olumlanabilir bulmuyorum. Empati yaptığımda anlayabiliyorum ama muhatabı olduğumda hak veremiyorum.
    Tehlikeli bir oyun türü olarak evlilik
    Hikmetin oyunlara sığınmasındaki sebeplerden biri de evliliği. Kitaptan bir kaç yer aktarmak istiyorum: “ Her şeyi bir düzene koymak gerekiyor albayım. Ben bu yüzden evlendim ve bu yüzden ayrıldım.”, “ annesi rahat bir ömür sürmek gibi zararsız bir hayal uğruna sevmediği insana yıllarca katlanmıştı.”, “Hikmet II de başına gelecekleri sezdiği halde, yaşadığını görmek ve göstermek amacıyla evlendi. Hikmet I’e hiç benzememek ve herkese benzemek için evlendi.” Evlililik ile ilgili problemler kitabın pek çok bölümünde tartışılıyor. Ben de konuyu evlilik üzerinden anlatma niyetindeyim.
    Yazının başında sorunlarımızın kaynağını çocukluğumuza bağladım. Ama sabi sübyanın günahını almayalım. Meseleyi bir adım daha geriye götürelim: Evliliğe. Çünkü ne istediğini bilmeyen iki kişinin ortaya koyduğu bir ürünseniz, haliyle çok da sağlıklı olmanız beklenmez. Özellikle günümüzde evlilik gerçek bağlamından tamamiyle koparıldı. İnsanların hayatlarını birleştirmesi kendi başına yeterince tehlikeliyken bir de bunu saçma sapan kalıplara sokarak daha da tehlikeli bir hale getirdik. Sosyal medya aracılığı ile de iki kişi arasındaki ilişkiyi acımasız bir jürinin değerlendirmesine sunduk. Gelin güzel olacak, damat zengin. Tektaş büyük, balayı yurt dışı. Düğün gösterişli, mobilyalar altın varaklı.( Yazar burada sanki, bekar olması sebebiyle belirsiz gelecekteki evlilik masraflarının endişesini yazıya yansıtmış.) İlişkinin ruhuna dair hiçbir şey konuşulmadan başlanılan evliliğin mutluluk ve huzura varması beklenemez. Gerçi milleti boşayarak rızkını kazanan biri için fazla iddialı cümleler kurmak istemem(olmuyorsa boşanın).
    Asıl anlatmak istediğim evlilik örneği üzerinden gerçek hayatta oynadığımız tüm ‘oyun’ların manasını unutup şekliyle ilgilendiğimiz. Bu durumun sebebini de az önce anlattıklarıma bağlıyorum. Çocukluğumuzu yaşamadığımız ve çocuk kaldığımız için hayati konularla uğraşmaktan korkuyoruz. En ufak bir ciddi meseleyle karşılaştığımızda çocuk gibi oyun dünyasına kaçıyoruz. Nicelik zorumuza gittiği için niteliğin muhabbetini yapıyoruz. Korkaklığımız yüzünden şekilciliğimiz artıyor. Tehlikeli oyunlar oynuyoruz, kendimize gelelim. Hikmetin bir yerde dediği gibi “Bu düzmece oyun sona ermeli. Kendi benliğimizi bulmalıyız.”
    Testere adlı korku film serisini duymuşsunuzdur. Serinin tüm filmlerinde temel tema şudur. Kahraman kurbanlarını ölümcül bir oyuna sokar. Kurtulmanın tek yolu ise büyük bir fedakarlıkta bulunmaktır( vücudun belli bölümününden vazgeçme, bir uzvunu kaybetme gibi). Bunu göze alamayanlar oyunu kaybederler. İçindeki yoğun şiddeti bir tarafa bırakırsak, film,bu yönüyle hayata çok benzer gelmişti bana. Emek vermeden, acı çekmeden(illa bedensel olacak değil fikir sancısı diye bir şey var) büyük fedakarlıklarda bulunmadan ayakta tutabileceğimiz tek bir ilişkimiz bile yok. Din, aşk,dostluk, ebeveynlik ... Ciddi her ilişkimiz için geçerli bu. “Haa ben öyle zora gelemem, fedakarlıkmış , efendim o tip şeylermiş bana göre değil!” diyorsanız, ‘çocuk’ gibi küstüm oynamıyorum tavrı devam edecekse , sizin için son sözleri de Jigsaw söylesin:
    “Game over”
  • 724 syf.
    ·34 günde·10/10
    Tutunamayanlar

    “Bu kitap ne ciddi kavgaların ne büyük ve yaygın sıkıntıların ne de ezilen insanların romanıdır; bu kitap, mustarip bir ruhun iç çekişlerinin romanıdır. “

    Oğuz Atay-Tutunamayanlar, 1970

    Ben de yazarın hissiyatı, kelimeleri ve bilhassa üslubuyla sizlere seslenmek istiyorum. Kitabı, anlatılmaz bir duygu ile okudum. Sahiden neye benziyordu bu kitap? Nasıl yazıya dökebilirim, en ufak bir fikrim yok. Karakterlerin tutunamayan ve kaybolup giden hayatlarını gözümün önünden silmeden, bir bakıma boş vermişlikle yazıyorum. Beni de kötü yetiştirdiler dostum! Güzeli ifade gücünden yoksun bıraktılar. Tıpkı filmlerdeki gibi diyebiliyorum ancak. Ne acıklı değil mi?

    Her insan, esasında hayata atılmakla Tehlikeli bir Oyuna atılmış oluyordu. Bu tehlikeli oyunun birilerince koyulmuş kuralları vardı elbet. Seçime zorlanıyorduk. Maskeler dağıtılmıştı. Ya gidip kurallara uyacak, istenildiği gibi yaşayacak ya da kaybolup gidecektik iç çekişlerimizle. Güzel ödüllerle aldatılıyorduk, iş, mal, mülk veya evlilik gibi aldatıcı kurumların çatısı altında seslerimiz kısılsın isteniyordu. Maskeler takıyorduk yanlarında, sevilmek başarılı olmak istiyorduk. Hırslarımız her geçen gün daha da artıyordu, yükselmek hep yükselmek istiyorduk. Hep daha fazlası diyorduk. İstemekle geçiyordu günlerimiz, aylarımız ve yıllarımız. Ta ki tutunamayanlar tarafından yargılanana dek.

    Bir anda sahne kuruldu kendimi mahkeme salonunda buldum. Sesleri çıktı, ihtimal yalnız ben duydum… Bana dediler ki; Bir gün bütün değer yargıları değişecek ve yargılananlar yargıç, eziyet edenler de suçlu sandalyesine oturacaklardır ve onlar o kadar utanacaklar, o kadar utanacaklardır ki utançlarının ve suçlarının ağırlığı yüzünden ayağa kalkamayacaklardır. Kalkamadım… Devam ettiler; Hesaplaşma günü geldi şimdiye kadar yalnız din kitaplarında yargılandınız. Biz fakirler zavallılar, yarım yamalaklar, bu kitapları okuyup teselli olurken içinizden güldünüz. Ve çıkarlarınıza baktınız. Her ne kadar bugün siz suçlu, biz yargıç sandalyesinde oturuyorsak da gene acınacak durumda olan bizleriz. Herkes bir şeyler yapabilsin diye biz, bir şey yapmamak suretiyle, hep sizler için bir şeyler yapmaya çalıştık. Bütün bunlar olurken birtakım adamlar da anlayamadığımız sebeplerle anlayamadığımız davalar uğruna yalnız başlarına ölüp gittiler. Böylece bugüne kadar iyi (siz) kötü (biz) geldik.

    Aralarında hukukçu olmadığı için söz uzatılmadı, sanık olan bana savunma izni verilmedi. Gereği düşünüldü. Sanık Anıl’ın elinden başarılarının alınmasına oybirliğiyle karar verildi.

    Hayatları, ciddiye alınmasını istedikleri bir oyundu. Tehlikeli bir oyundu. Oyunlarla yaşayan bu insanları anlamak, fark etmek fazlasıyla zordu. Zira kendilerini kolaylıkla gizleyebiliyorlardı. Kendileri ile dalga geçildiğinde içselleştirmiş olmalarına rağmen herkesle beraber gülüyorlardı. Nitekim bu hataya Selim özelinde Turgut da düşmüştü. Bu nedenle onları anlamak, fark etmek için yapılacak en kolay iş Oğuz Beyi okumaktı, ben de öyle yaptım. Oğuz Beyin anlatımı diğer yazarlara nispeten daha farklıydı, dikkatli olmak, çalışkan olmak ve anlattıklarından kopmamak gerekiyordu. Düşüncelerini dile getirirken bir iç sesin daha ona eşlik ettiğini, karşılık verdiğini fark ettim, dalgınlığa yer yoktu. Kendisi konuşuyor, iç sesi konuşuyor bir de sahnedeki diğer kişiler konuşuyordu. Sahne bir anda ev, ev bir anda sahne oluyordu. Anlatı, aniden tiyatro oyununa evirilebiliyordu. Mahkeme salonu kuruluyor, yargıçlar, sanıklar doluşuyor birileri yargılanabiliyordu. Aslında ciddiye alınması gereken oyunlar sahneleniyordu. Tutunamayanları, kaybetmemek adına ciddiye almak gerekiyordu. Kaç tutunamayanın, farkında olmayan kaç katili vardır aramızda, kim bilir… bilebilir?

    Haşarı çocuklar vardır, her şeyi kurcalayan, sorgulayan ve hep eğlencesinde olan çocuklar. Oğuz Bey de tıpkı otuzlarında olan haşarı bir çocuk gibiydi. Deşeleyen aynı zamanda toplumu, sabit düşünceleri ve bireyleri sorgulayan, tespitlerde bulunan fazlasıyla zeki, nüktedan bir çocuk ruhu taşımaktaydı. Türk toplumuna fazla bir eğlencesi vardı, gülümseten ve sevecen bir dili en çekici yanıydı. İroniktir ki karakterleri eğlenceden yoksundu. Mayaları tutmamıştı. Kendisi de tutunamayan karakterlerini çok yerinde simgesel anlatımlarla okuruna yansıtıyordu. O muhteşem simgesel anlatı şöyledir;

    Sürekli akan çeşmenin yanına geldi. Selim, böyle çeşmelerde her tarafını ıslatırdı; suyu da içemezdi istediği kadar. Oysa, bazı insanlar vardır; en çamurlu yerlerden bile kolalı beyaz gömleklerini ve açık renk pantolonlarını kirletmeden çıkarlar. Böyle adamlar hayatta başarıya ulaşırlar Olric. Selim nereye tutunacağını bilemezdi. Bir eliyle çeşmenin duvarına dayanmaya çalışırken, öbür elini suya uzatır: dengesini bulamaz bir türlü. Ayakları çamura batar, dudakları suya yetişmez. Islanırız, gene kururuz; ne yapalım? derdi.

    O, toplumda bir hücreydi, “Anarşist Hücre” tıpkı Bay C. gibi fakat yazarından farklı olarak Oğuz Beyin beyninde gerçek bir anarşist hücre vardı!.. 43 yaşında 34. Ağır Ceza Mahkemesince yargılanması sonucu aramızdan ayrıldı.

    Şimdi tekrardan bana sesleniyorlar.

    - Bizler için kapı kapı dolaşıp bizleri anlatma yetkisini sana kim verdi Anıl?
    - (Onlar gibi cevap vermeliyim!) Ruhsatsız çalışıyorum beyler!

    İstediği gibi yaşayamayıp istediği gibi ölenlere,
    Tutunamayanlara,

    12.01.2020
  • 224 syf.
    ·Beğendi·10/10
    "İnsanlık, kendini öldüren ilk insan tarafından ihânete uğramıştır." “Gelecek, geçmişin merhametine kalmıştır ve insan, ikisinin arasında bir kurbandır.” 'Türk Yeraltı Edebiyatı'nın kötü-kara çocuğu ☻
    ~Yeraltı Edebiyatı~nın mihenk taşlarından, kelimeleri yazan değil kusan adamı, yani Hakan Günday'ı ne zaman okusam kendimi bir anda Zeki Demirkubuz'un film sahnelerinde buluyorum. Zirâ Günday benim için Demirkubuz'un edebiyat dünyasına tezâhürü gibi. Aynı zamanda ~Kaybedenler Kulübü~ tadında olan bu karanlık eserden bir alıntı ile taçlandırmak istiyorum. "Piçlik bir ideolojidir. Piç, bir tespittir. Piç, sürrealitedir. Bir Salvador Dali resmidir. Piç, mübalağa sanatıdır. Çünkü realitede herkesin babası bir şekilde bellidir.
    Piçlerin çocukları olmaz.
    Piçler, âşık oldukları kadınların kendilerini kurtaracaklarını düşünür. Oysa hiçbir kadın dünyaya bir piçi kurtarmak için gelmemiştir.
    Piçlere sır verilebilir. Ölümleriyle son bulan sırdaşlıkları vardır. Piçlerin bedenleri ve akılları, diğer insanlarınkilerin aksine nasırlaşmaz. Onların nasırlaşan tek yerleri ruhlarıdır.
    Piçler sadece kendi aşklarına saygı duyarlar. Piçlerin babalarıyla olan ilişkileri mezar taşı kadar soğuk, yeni dökülmüş kan kadar sıcaktır.
    Piçler insan öldüremedikleri, ağır suçlar işleyemedikleri, korkak ve hain oldukları için yaşadıkları yerleri zorunlu olmadıkça terk edemezler.
    Piçin davranış ve tercihlerini sadece bir başka piç kabul edilebilir olarak değerlendirir ve ''neden ?'' diye sormaz. ''neden'' sorusu piçliği yok eder."

    Türün dünya edebiyâtında elbette muadili vardır lâkin Türk edebiyâtı skalasında oldukça azdır. Hayatta insanlar bazen kazanır bazen kaybeder, kazandıklarını fark etmeyenler kıymet bilmezlerdir ve kaybetmeye mahkûm olurlar. Günday da sıfırdan hayatlarını yaratmış insanların hikâyeleri kadar değerli gördüğü ~hayatlarından koca bir sıfır yaratmış olanların~ gösterişini konu edinir. Hatta bu temel düsturla kaleme aldığı eserleri için şöyle der. "Yolunda giden herhangi bir şeyin üzerine yazmak aklıma bile gelmedi." Ezcümle Sevgili Hakan Günday, birtakım parametrelerin çok ötesinde bazı insanların hayattan çürük raporlu doğduğuna inanır. Kitaplarının temelinde bu insanlar ve yaşamları vardır.
    İnsanların bencillikleri, vurdumduymazlıkları ve kaybettikçe yaşadıkları o hedonist-mazoşizm kitabın temel yapı taşlarını oluşturur. Türe uzak olanlara minik bir tavsiyede bulunmak istiyorum. Yeraltı edebiyâtı okudukça insan kendinden uzaklaşmıyor aksine kendine-kendi "id" lerine geri dönüyor. Bir nevi herkes içindeki "piç"i keşfediyor. Bu keşif bende direkt olarak Dostoyevski'nin ~Öteki~ Bay Golyadkin'ini ve "İnsan doğası gereği kötü ve bencildir" diyen Hobbes'u akla getirdi diyebilirim. Eser içindeki en hoşuma giden metaforlardan biri de domino taşı teorisi oldu. Sizlerle aynen paylaşmak istiyorum. "Bir kitap okumuştum. Adını hatırlamıyorum. İçinde bir domino teorisi vardı. Domino taşlarını bilirsin. Önce özenle dizilirler sonra tek bir fiskeyle hepsi teker teker yıkılır. Ancak romandaki hikâyede domino taşlarından oluşmuş zincirin iki tarafına da aynı anda dokunuluyor ve zincir aynı anda iki taraftan yıkılmaya başlıyor. Zincirdeki domino taşı sayısı tek. İki uçtan birbirini yıkarak ilerleyen taşlar tam ortadaki taşın iki yanına da aynı anda çarpıyor. Ortadaki taş aynı anda, aynı güçte iki darbeyi, iki tarafından aldığı için ayakta kalıyor. Domino taşlarından oluşmuş zincirin bir ucu geçmiş, diğer ucu gelecek. Yıkılıyorlar teker teker ve şimdi ki zaman kalıyor ayakta. Geçmiş ve gelecek sıkıştırdığı için, ayakta kalan sadece şu an. Şimdiki zamana mahkûm olmuş insanlar. Hareket edemeyen o domino taşı gibi felç geçirmiş insanlar. Geçmiş, anılarla zihnimde, gelecekse tahminlerimle zihnimde. Hepsi acı dolu. Hepsinde kırılan hayaller var. Her saniye içimde hissettiğim geçmiş, şimdiki zaman ve gelecekle dolu aklımla donup kaldığımı görüyorum. Bütün heykeller gibi ben de sadece zaman içinde hareket ediyorum. Yani yaşlanıyorum. Elimden başka bir şey gelmiyor. Tabii her ânın içinde üç zamanı da yaşayarak yaşlanıyorum ve bu beni delirtiyor. İnsanın üç zamanlı bir canlı olmasından nefret ediyorum. Aynı anda geri, park ve ileriye takılmış otomatik vitesli bir arabanın motoru ne gürültü çıkarabilirse, bin katını ben her saniye aklımda duyuyorum."
    ☻Dört kafadarın (piçin)"kopuk-bohem" yaşamlarının anlatıldığı bu eser, ironi-ince mizah-derin analiz ve muazzam metaforlarla kurgulanmış bir eserdir. "Meğer etrafımda ne çoklarmış" diyerek okumamı sonlandırdım. Belki de en korkunç şiddet buydu dedim. Durmak... İnsan kaçarken başkasının, dururken kendi kanında boğulur. İnsanın kendine biçtiği cezadan daha acı olanı yoktur. İnsanın kendine verdiği cezaların ilki, kendine işlediği suçtur. İşte böyle başladı her şey.
    İnsan kendini öğrendi. İnsan paradan önce harcamayı öğrendi. Sonra harcayacağı bir şey kalmadı "kendini" harcadı. Ve bir İnsanın başına kendisinin getirdiği en büyük felâket olan Heba dönemi başladı. Piçler kendilerini, diğerleriyse hayatlarını heba ettiler. Her birinin ayrı hikâyesi vardı. Ve her biri ayrı dramdı. Ezcümle okuyun okutun asla pişman olmayacaksınız Kitap ve sevgiyle kalın.
    1.#dipçem #yeraltiedebiyati özgürlük ve başkaldırı edebiyâtı olarak da adlandırılır. Yaşamda uzaklaştığımız ya da uzaklaştırıldığımız, genel kurallara uymayan ve ötelenen insanların yaşamlarına odaklanır.Bunu yaparken bireylerin hayal dünyası ve gerçekliği arasında gidip gelir. Edebiyatımızda türün ilk nüvelerini veren Oğuz Atay, K. Güner, M. Kaçan ve Küçük İskender'e selam olsun.🖑 Hakan Günday'ın kalemi daim olsun.
  • Ölümünü izleyen günlerde Sakallı Celâl’le ilgili olarak yayımlanan yazılar günlük gazetelerle sınırlı kalmamış, haftalık dergilerde sayfalarını onun hâtırasına cömertçe açmıştı. Bunlardan ikisi yıllanmış mizah dergisi Akbaba ile 27 Mayıs 1960 devriminin getirdiği özgürlük ortamında yayın hayatına atılan Yön idi.
    Ozan ve yazar Yusuf Ziya Ortaç, başarıyla yayımladığı haftalık mizah dergisi Akbaba’nın 20 Haziran 1962 tarihli sayısında şunları yazıyordu:
    Sakallı Celâl’in cenazesine gidemedim. İnsan, kendi tabutunun arkasından yürüyebilir mi.?
    Onu tanıdığım zaman benim yaşım yirminin bir iki yıl üstündeydi. Onunki otuzun bir iki yıl altında. Benim bıyığım yoktu, onun sakalı vardı: Güzel, uzun, altın kıvılcımlı, kumral ışıklı bir sakal.! Celâl’in sakalsız yüzünü bilen yoktur. Sakallı mı doğmuştu acaba.?
    İlk tanışıklığımız İzmit’te başlamıştır: Ben edebiyat hocasıydım, o Fransızca.. Mektepte sevdiğim, sevebildiğim iki kişi vardı: öğretmen kadrosunda Celâl, öğrenci kadrosunda Remzi Oğuz Arık (Düşünce ve siyaset adamı, arkeolog Profesör, 1899-1954). Birincisini geçen hafta toprağa verdik. İkincisi, bir uçak kazasında, kafa ve gönül çapında yükseklerden düştü.. Celâl ile dostluğumuz, aralıksız, küskünlüksüz, tam yarım yüzyıllıktır. İçimde sık sık özlemini duyduğum acı çeşnideki tek insandı..
    Fransızca öğretmeni Sakallı Celâl, lise müdürü Sakallı Celâl, gitti, Denizyolları’nın bir gemisinde ateşçi oldu.. Gitti, bir incir kooperatifinde işçi oldu.. Gitti.. Hayır, hiçbir yerde rahat yoktu ona; artakalan maaşını dört çocuklu yarı aç arkadaşına verince, çalıştığı işte bilgisini artıracak kitap getirtip okuyunca damgayı vurdular: komünist.! Ama Celâl, Fikret’in çelik kılıcı yapısında adamdı: ‘’Kıran da olsa kırıl sen, fakat bükülme sakın.!’’ Dediği adam.. Onu hiçbir şey bükemezdi; açlığın dayanılmaz gücü bile.!
    En zeki, en ışıklı Türkçe’yi Ahmet Haşim’le konuşurlarken dinlerdim; ne güzel, ne acı, ne insafsız hicvederlerdi birbirlerini.. Kızdığı zaman ise mitolojinin ilâhları gazaba gelmiş sanırdınız. Yobaz kafa karşısında Celâl sahiden ‘’celâllenirdi’’..
    Yusuf Ziya Ortaç, Sakallı Celâl’in son günlerindeki beden ve umut yorgunluğunu yazısının sonundaki birkaç satırlar ne güzel özetliyordu:
    Bir gün bu ‘’dev adam’’a Bâb-ı Âli yokuşunda rastladım. Hıçkırığa benzer bir gülüşle, ‘’Biliyor musun Ziya’’ dedi, ‘’eskiden bu yokuşu çıkarken şimdi inerkenki kadar yorulmazdım..’’ Tutumumuzu ve gidişimizi hiç ama hiç beğenmiyordu. Kırgındı, kötümserdi ama gene de gülebiliyordu. Sanırım, ağlamaktan utandığı için. Soyadı ‘’Yalnız’’dı Celâl’in. Ölümünden sonra ben de yalnızım. Her zamankinden daha yalnız..
  • 204 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    5 ....
    KANUN NAMINA 5 ...

    Alper Kamu...
    Anaokuluna gitmeyi reddeder çünkü o “kestane, gürgen palamut” diye yırtanmak yerine Shostakovich dinlemeyi istemektedir.

    Yaşıtları “Ali’ye topu at “ arken o
    Dostoyevski, Oğuz Atay ve çerez niyetine de Nietzsche okumaktadır.
    Kendisini Lucifer’in ilham kaynağı bir cehennem cücesi olarak görmektedir.

    Bir cinayete tanık olduğu anda dedektifliğe soyunur ve tüm soğukkanlılığı ile savcının bile çözemediği cinayeti çözer.

    Gazoz yerine rakı yudumlayan
    İflah olmaz bir filozof olmasına rağmen tekinsiz bir çocuktur o.

    Hayat onun doğasına terstir...
    Kalbi doğru ve yanlış arasında gidip gelen bir sarkaçtır adeta...
    Anneye öfkeli...
    Babaya hayran...
    Baudelaire hayranı...
    Hasılı hayatı kötü bir komedi filmi gibi acıklıdır.
    Çocuk kalpli...
    Yetişkin beyinli...
    Tanrı’yla kavgalı...
    Atraksiyona meyilli...
    Babasıyla boktan bir pantolon reklamının kahramanları gibi uyumlu 5 yaşında bir çocuk...

    Afili Filinta Alper Canıgüz’ün buluşları orijinal gerçekten, kahramanları aracılığı ile rüya, bilinçaltı, kodlama, psikanaliz konularını aralara serpiştirerek bu konuda altyapısı olduğunu da ispatlıyor.

    Saf ve masum, mağdur ve hüzünlü çocuklar yerine entelektüel, esprili, zeki, cin gibi bir kahraman yaratmasını sevdim. Canıgüz’ün biçemini daha önce Tatlı Rüyalar’da da beğenmiştim. Duru bir anlatım, mizahi yaklaşım, farklı bakış açısı ile özgün bir yazar.
    Okunabilir hatta okunur ve hatta hatta yazara devam da edilir.

    Kitaptan alt mesaj : Sürekli kavga eden, birbirini sevmeyen, “çocuklar için” evliliklerini devam ettiren anne babalar; ruhları hasarlı, mutsuz, intihara meyilli, hırçın çocuklar yarattıklarının farkına varmalılar. Çocuklar kavga, gürültü içinde değil huzurlu büyümeli !..
  • Zeki Müren plaklarının üzerine "Aşıksanız Dinlemeyiniz!" yazmalılardı...
    Tüketici hakları diye bişey var!