“Oblomov birden parladı:
-Hayır hiç de değil. Hırsızı, düşmüş bir kadını, bir budalayı anlatın, anlatın ama insanı da unutmayın. Sizin için insan diye bir şey yok mu? Yalnız kafanızla yazmak istiyorsunuz. Düşünmek için kalpsiz olmak gerekir sanıyorsunuz. Hayır düşünmeyi besleyen sevgidir. Düşen adama el uzatın, mahvolan bir adamın haline ağlayın, onunla alay etmeyin. Sevin onu! Onda kendinizi görün ona kendinizi şanslı gibi bakın.
.
.
.
-insanı yalnız insanı anlatın bana, insanı sevin.
Penamın coştu:
Faizciyi sevelim, Sofrayı sevelim, budala ya da hırsız memuru sevelim, değil mi? Laf mı bu? Edebiyatla uğraşmadığın belli. Hayır bu adamları cezalandırmalı, toplumdan kovmalı...
Oblomov birdenbire peygaöber tavrıyla:
- toplumdan kovmalı ha? Dedi. Bu bozulmuş çamurda yüksek bir prensip olduğunu, bu düşmüş insanın gene de insan, yani kendin olduğunu unutuyor Musun? Onu kovmalı mı dedin? Ama ne yapsan, onu insanlıktan, tabiattan ve Tanrı’nın rahmetinden dışarı kovabilir misiniz?