• Muazzam sözler var bence bi dinleyin


    Milyarlara bölünüp hayata dağılan
    Bi' yıldızın tozuyum, oyunun kozuyum
    Yalancının pozuyum ben, inancın özüyüm
    Shiva'nın gözüyüm, git diyenlere inat
    Bu gece Mevlana'nın sözüyüm
    Denizin taşıyım, karışığım ve yaşlıyım
    Yar insanların gülümsemeyi
    Unutmalarına karşıyım
    Umudun arşıyım, gecem itilaf devletleri
    Sanki ben, İstiklal Marşı'yım!

    Bi' yer düşün; yel eser, yere de serpilir
    Ve dert üşür
    Yeşert içimde Şer bütün
    Yaz meyvelerini gel düşür
    Yazarım gördüğüm her düşü
    Duyduklarım kulaklarımı kanatır bazen
    Gördüklerimi sen düşün
    Soma'da madenlerde ölmüşüm
    Aranmam da mavradan şu üç
    Vakitlik ömrümü yar yalanlarla harcamam
    Yanaşmakta kavgalar
    Beni bilirsin; sevmeyi bilirim ben, savaşmaktan anlamam!

    [Nakarat]
    Beni bana yâr etmezler
    Yanarım, acılar yetmez, gel
    Tutuşurum ama alevimi farketmezler


    Beni bana yâr etmezler
    Yanarım, acılar yetmez, gel
    Tutuşurum ama alevimi farketmezler

    [Bölüm 2]
    Bu gece alınların teriyim
    Akılların kiriyim
    Eşitlik için atılmış adımların biriyim
    Susamam
    Sesimi duyurmam gerek bu gece
    Şiddet gören bütün sessiz kadınların diliyim
    Derviş değil abayım
    Pamuk tarlasında çabayım
    Şehrin ağazı bilmem belki kabayım
    Ama yalan söz demem, bırakın öyle kalayım
    Bu gece kırsalım, bu gece üç kuruşla
    Çocuk okutan emekçi bi' babayım
    Gök kaybetmiş şevkini
    Uyan, aşalım adi engini
    Kim dengimiz?
    Biz güzel şeylere inanıyo'sak zenginiz
    Boş ver
    Önemli olan tek şey sevgimiz
    Gönlümüz bir olsun da
    Varsın farklı olsun rengimiz
    Bu gece dağıyım Hakkari'nin
    Bu gece Şemdinli loşuyum
    Bu gece bardaklarının hüzün
    Kokan temkinli boşuyum
    Hatta donuyorum, buz
    Hava yar, sevgindir gocuğum
    Bu gece sokaktayım, evsiz bi' çocuğum


    [Nakarat]
    Beni bana yâr etmezler
    Yanarım, acılar yetmez, gel
    Tutuşurum ama alevimi farketmezler
    Beni bana yâr etmezler
    Yanarım, acılar yetmez, gel
    Tutuşurum ama alevimi farketmezler

    Beni bana yâr etmezler
    Yanarım, acılar yetmez, gel
    Tutuşurum ama alevimi farketmezler
    Beni bana yâr etmezler
    Yanarım, acılar yetmez, gel
    Tutuşurum ama alevimi farketmezler
  • Bizim soframızda yiyecek olarak sadece ekmek, zeytin de bulunsa yine de biz çok zenginiz, herkesten daha çok zenginiz. Çünkü gönlümüzde Allah aşkı var. İşte hakiki zenginlik budur.
  • Eski futbolcuların birinden itiraf

    Eskiden biz oyuncular fakirdik; bir işimiz olmadığı için meşgul olmak adına futbol oynuyorduk; şimdi ise biz oyuncular zenginiz, seyircilerin büyük çoğunluğu işsiz ve parasız
  • BİZ GÜZEL ŞEYLERE İNANIYORSAK ZENGİNİZ
    BOŞ VER
    ÖNEMLİ OLAN TEK ŞEY SEVGİMİZ
    GÖNLÜMÜZ BİR OLSUN DA
    VARSIN FARKLI OLSUN RENGİMİZ
  • 224 syf.
    Evet, benim işim de konuşmak değil; yazmak. Düşüncenin mahsulü ağırlığınca bu gereklilik oldu.

    İlk iki bölüm Kur'an'ın nüzul dönemi ve sahabeler döneminde anlama ve yaşantılama hususlarını ayrıntılarıyla ele alıyor. Reform'un makes bulduğu (yansıdığı) imparatorluğun dönüşümünün okuyucuya aktarıldığı sayfalar (üçüncü bölüm) bizi diğerlerinden, yani ilk iki kısımdan daha ziyade alakadar ediyor. Müellifin tabiriyle "modern muhataplar" biz oluyoruz. Tanzimat, Islahat ve İnkılab dönemlerinin Osmanlı münevverleri nezdinde zaman içerisinde bulduğu karşılığın Osmanlılığı yaşatmak için muktazi (gerekli) oluşu desteklenmiş. Bilhassa Namık Kemal'in öncülüğüyle geleneksel Osmanlı edebiyatında daha önce bulunmayan nesir mefhum ve türlerinin dönem içerisinde (Tanzimat Dönemi'nde) yaygınlık kazanması yani gazete, roman ve dergi gibi türlerin neşriyatında meydana gelen artış, dili sadeleştirmek ihtiyacını doğurmuş. İşlenen süreç, Reform (dolayısıyla matbaa) derken işte burası! Merakla devam edilir okumaya. Tabii okuduğum İttihat ve Terakki izlekli makalelerin sıçraması burada göz ardı edilemez.

    Olanı, olanca eğip bükmeden... Olan'ca... Sıhhatli cehd (çalışma) içerisinde acizliğini inkâra kalkışma hakkını kendinde göremeyen zatların semeresi hiç değilse içine dışından daha hakim bir seviyeden yaşantılar giyinmekle doğrulmadır. Eğilmenin, eğilme olduğundan da eğitimin (zihnî ve kalbî bilhassa) doğrulmaya giden yolda ne denli büyük bir fonksiyon edindiğini, gelişimin ve illâ gelişimin insanı taşıdığı noktalar arasındaki geçişler münasebetiyle varlığı idrak için büyük nimet vesilesi sayılması açık.

    Çok zenginiz çok. Görebilsek! Bu eser de zenginliği, karanlıktan kurtararak belirgin kılan Dücane Bey'in kalesinden yansımaları ihtiva ediyor. Kur'an ve onu anlamayı tarih perdesi ve bağlam unsurlarıyla dönemlere göre değişiklik arz eden cihetiyle bize sunan eser, verimlilik için alt yapıyı mutlak lüzumlu sayan türden. İmam Hatip'ten kalan bilgilerimin toparlayıcılığı devreye girmese kitabın sonunu getirmek gereğinden fazla uzun sürebilirdi.

    Birçok Arapça ve Farsça kökenli sözcük, dağarcığa aktarılmak suretiyle kayıt altına alındı. Sakın üşenmeyin, sakın! Biz öğreneceğiz, biz hatırlayacağız! Oturduğumuz yerden değil!
  • Mektubunuzu okurken, madam, vicdan azabı duyar gibi oldum. Hikâyelerimin hep böyle kasvetli şeyler olmasından ötürü kendi kendime içerledim. Ve bugün size neşeli, hem de çılgınca neşeli bir masal anlatmayı aklıma koydum.

    Öyle ya canım, ne diye kederli olacakmışım! Paris'in sislerinden bin fersah uzakta, misket şarabıyla dümbelekler ülkesinde, günlük güneşlik bir tepenin üzerinde yaşıyorum. Değirmenimin etrafında güneşle müzikten başka bir şey yok. İskete kuşlarından orkestralarım, su çulluklarından bandolarım var. Sabah oldu mu, kurli kuşları ‘kurlu kurlu' diye öterler, öğleyin, sıra ağustosböceklerinindir. Sonra, fifre çalan çobanlar mı istersiniz, yoksa bağlardan kahkahaları gelen esmer güzelleri mi?.. Doğrusu burası, kara düşüncelere dalınacak yer değil. Hanımlara asıl tozpembe şiirler ile sepet sepet sevda hikâyeleri göndermeliydim.

    Ama olmuyor! Hâlâ Paris'ten kurtulamadım. Her gün, çamlarımın arasında bulunduğum zamanlar bile, Paris'in dert çirkefinden kendimi koruyamıyorum. Hatta şu satırları yazdığım anda bile, zavallı Charles Barbara'nın sefalet içinde öldüğünü haber aldım. Bütün değirmen, matem içinde... Kurli kuşlarıyla ağustosböceklerine Allahaısmarladık!.. Neşeli şeyler düşünecek halim yok... İşte madam, bundan ötürü, size yazmayı tasarladığım o güzelim sevda hikâyesi yerine, yine acıklı bir masal göndereceğim.

    Bir varmış bir yokmuş, altın beyinli bir adam varmış. Evet, öyle madam, hem de som altından bir beyin. Dünyaya geldiği zaman başı o kadar ağır, kafatası o kadar kocamanmış ki, hekimler, bu çocuk yaşamaz, demişler.

    Demişler ama çocuk yaşamış, güneşte boy atan güzel bir zeytin fidanı gibi gelişmiş. Yalnız kocaman kafası, hep ağır basarmış. Yürürken sağa sola toslaması pek acınacak şeymiş... Sık sık düşermiş de. Bir gün sahanlıktan yuvarlanmış ve alnı mermer bir basamağa çarpınca, kafatası, bir maden külçesi gibi, tınnn! etmiş, öldü sanmışlar. Ama çocuğu yerden kaldırdıkları zaman, kumral saçlarında donmuş iki üç altın damlasıyla hafif bir yaradan başka bir şey bulamamışlar. İşte, anasıyla babası, oğullarının altından bir beyni olduğunu böylece anlamışlar.

    Bu iş o kadar gizli tutulmuş ki, zavallı çocuk bile işin farkına varamamış; vakit vakit, komşu çocuklarıyla kapı önünde oynamasına neden izin verilmediğini sorarmış; annesi dş ona:
    - Sonra seni çalarlar, elmasım! diye yanıt verirmiş.

    Çocukcağız, çalınmaktan pek korkarmış, hiç ağzını açmadan, yalnız başına oynamaya gidermiş, bir odadan öbür odaya, tıpış tıpış, dolaşır dururmuş...

    Ancak onsekizine basınca anası babası, kendisine kaderin bahşettiği o olağanüstü nimeti anlatmışlar; bu yaşa kadar besleyip büyütmelerine karşılık, altınından birazcık istemişler. Çocuk hiç duraksamamış, hemen o anda, nasıl, neyle, beyninden ceviz büyüklüğünde bir altın külçesi kopararak, böbürlene böbürlene, annesinin ayakları altına atıvermiş... Sonra kafasında taşıdığı bu zenginlikten, gözü kamaşmış, binbir istekle deliye dönmüş, kendi gücünden mest, baba evinden ayrılmış ve diyar diyar dolaşarak hâzinesini harcamaya başlamış.

    Hadsiz hesapsız altın harcayarak sürdüğü şahane hayata bakılırsa, beyni bitip tükenmeyecekmiş gibi gelirmiş... Ama beyin tükenmekteymiş, beyin tükendikçe de gözlerinin feri sönmekte, yanakları çukur çukur olmaktaymış. Nihayet günün birinde, çılgın bir hovardalığın sabahında, zavallı genç, ziyafetin döküntüleri ve sararıp solan avizeler arasında yapayalnız kalınca, altın külçesinde açtığı kocaman gediği görüp ürkmüş, artık uslu oturmak zamanının geldiğini anlamış.

    O andan itibaren, yeni bir hayata başlamış. Altın beyinli adam, artık dokunmak istemediği bu uğursuz zenginliği unutmaya çalışarak, şeytana uymaktan korkan bir cimri gibi vesveseli, yapayalnız, bir köşeye çekilip yaşamış... Ne çare ki, sırrını öğrenmiş olan bir dostu, yalnızlığında da peşini bırakmamış.

    Bir gece zavallı adam, müthiş bir baş ağrısıyla sıçrayarak uyanmış, şaşkın şaşkın doğrulmuş

    ve ay ışığında, arkadaşını, paltosunun altında bir şeyler gizleyerek kaçarken görmüş...
    Demek beyninden bir parça daha çalmışlar.. Bundan bir süre sonra altın beyinli adam âşık olmuş ve bu sefer büsbütün hapı yutmuş... Bütün kalbiyle sarışın bir kadını sevmiş, o da onu seviyormuş ama süsü, tüylü şapkaları, o güzelim püsküllü potinleri daha çok severmiş.
    Bu yarı bebek, yarı kuş, miniminnacık hatunun ellerinde altının eriyip gitmesi hatun için bir zevkmiş. Türlü türlü hevesleri varmış, adam da hiçbir zaman 'Olmaz!' diyemezmiş; hatta kendisini üzmemek için, zenginliğinin o hazin sırrını sonuna kadar gizlemiş. Kadın ona:
    - Biz çok zenginiz, değil mi? diye sorunca, zavallı adam:

    - Elbette çok zenginiz! dermiş. Sonra da, kafatasını masum masum kemiren bu minik kuşuna sevgiyle gülümsermiş. Ama bazan korkar, hasis davranmak istermiş. Ne var ki, tam o sırada kadıncağız, kırıtarak kendisine yaklaşır ve:

    - Kocacığım, dermiş, bu kadar zenginsin, bana pahalı bir şeyler alsana!..
    Adam da ona pahalı bir şeyler alırmış.

    Böylece iki yıl sürmüş bu, nihayet bir sabah kadıncağız, nedeni bilinmeden, kuş gibi ölüp gidivermiş... Hazine de suyunu çekmek üzereymiş. Zavallı adam, ne kalmışsa onunla sevgili karısına mükemmel bir cenaze töreni düzenlemiş. Çanlar çalınmış, cenaze arabası siyahlara bürünmüş, atlar süslenmiş, kara kadifelere gözyaşı gibi gümüşten süsler asılmış. Adamcağız, ne yapıldıysa, az görmüş. Altına artık kim bakar ki! Kiliseye vermiş, cenazeyi götürenlere vermiş, çelenk satanlara vermiş; hiç pazarlık etmeden, her isteyene vermiş... Öyle ki, mezarlıktan dönüşte, bu olağanüstü beyin hemen hemen boşalmış, kafatasının dibinde birkaç zerre altın kalmış sadece.

    O zaman, kendisini sarhoş gibi ellerini uzatarak, yalpa vura vura, sokaklarda dolaşır görmüşler. Akşam olup da mağaza vitrinleri aydınlanınca, top top kumaşlarla türlü türlü süslerin ışıklar içinde pırıl pırıl yandığı bir camekânın önünde durmuş. Kenarlarında kuğu tüyleri bulunan mavi satenden bir çift kadın ayakkabısına hayran hayran bakakalmış. Kendi kendine ‘Bunlar, bizimkinin hoşuna gider!’ diyerek gülümsemiş. Karıcığının öldüğünü unutarak, ayakkabıları satın almak için mağazaya dalmış.

    Satıcı kadın, dükkânın arka tarafındayken, müthiş bir çığlık duymuş ve hemen koşmuş. Bir de ne görsün? Bir adam, ayakta, tezgâha dayanmış, ıstırap içinde, alıklaşmış bir tavırla kendisine bakıyor. Bir eliyle kuğu tüylü mavi ayakkabıları yakalamış, kan içinde olan öbür eliyle de, tırnaklarının ucuna yapışmış birkaç altın zerresini uzatıp duruyor.
    İşte, madam, altın beyinli adam masalı.

    Peri masallarına benzemesine rağmen bu masal, başından sonuna kadar gerçeğe uygundur... Bu dünyada beyinlerini harcayarak yaşamaya mahkûm öyle zavallılar vardır ki, en küçük ihtiyaçlarını bile, öz cevherlerinin ve iliklerinin o halis altınıyla öderler. Bu, onlar için her günkü bir acıdır. Sonra bir gün, acı çekmekten bıkıp usanınca da...
  • 1960’tan beri iki atom savaşı başlattık ve ikisini de kazandık. Yurdumuzda çok eğlenerek dünyayı unuttuğumuz için mi yoksa? Biz çok zenginiz ve dünyada geri kalanlar yoksul, biz onlara yalnızca aldırmadığımız için mi? Söylentiler duydum; dünya açlıktan ölüyormuş, fakat biz iyi besleniyoruz. Dünyanın ağır şartlarda çalıştığı ve bizim eğlendiğimiz doğru mu? Bu yüzden mi bizden bu kadar nefret ediyorlar? Nefret konusunda da bir zamanlar, yıllar önce, söylentiler duymuştum. Niçin biliyor musun? Ben bilmiyorum, bu kesin!
    Ray Bradbury
    Sayfa 75 - İthaki Yayınları