Şu garip yeryüzünde anlaşılmaz ömrümüz...
Gelip yanıbaşıma boynunu büken öksüz,
Evladı gitmiş ana, siyah yeldirmeli dul,
Son kalan eşyasını mezada veren yoksul.
Fakirin iççekişi, zenginlerin usancı.
Gurbete düşmüş yolcu, yolcu bekliyen hancı
Şu anda yeraltına günahıyla gömülen.
Büyük tımarhanede kahkahalarla gülen.
Ölü, ölü yıkayıcı, hasta, hastabakıcı,
Allahım, cümlemize acı!..
Allahım! bizler, dünyanı dolduranlar.
Gülen, ağlayan, türlü türlü konuşan.
Birbirini yemek için boğuşan
Biz, insanlar...
Dudaklarının ucunda yalanları,
Damarlarında kan, etlerinde şehvet.
Kin, garez, hirs, hiddet...
Allahım! Sen yaratmadın insanları
İlk defa bakıyorum, Rabbim, her şeye.
Yeryüzünü yeniden görür gibiyim
Bakıyorum renkler var: mavi, yeşil, mor,
Gökyüzünde bulutlar uçup gidiyor.
Yollarda insanları, kuşu, köpeği,
Öğreniyorum yeni baştan sevmeyi.
Şu âlem, ayân ettiğin bize,
Ağaç, yol, yaprak, meğer her şey mucize! Anlıyorum her bir işte meramını,
Sevmeyi, ölmeyi, ömrün devamını.
Anlıyorum, şu kuş neden yuva yapıyor. Anlıyorum, Allahım, kalbim niçin çarpıyor.
Bütün kaybolmuşların bir gün beraberinde,
Görecek miyim tekrar yirmi yaş baharını?
Hiçbir şey yokolmamış, her şey yerli yerinde,
Rabbim, verecek misin o bitmeyen yarını?
Ne dertler çektin başım şu yalancı dünyada,
Kulağım, neler duydun, gözlerim, neler gördün!
Belki ölüm geçecek bir yemyeşil rüyada,
Ve sonunda, kim bilir, uyanacağız bir gün.
O gün ilk iş olarak mezarıma eğilip,
Kalan kemiklerimi bir bir toplayacağım.
O hayata yepyeni bir vücutla dirilip,
Zavallı kafatasım, seni okşayacağım.