Ermiş’in Aşk Mektupları bana hediye olarak geldiğinde ilk kez mektup okuyacak olmanın heyecanını yaşıyordum. Açıkçası yalnızca romantik satırlarla karşılaşacağımı düşünüyordum. Kitabı ilk incelediğimde bunun sıradan bir aşk mektupları derlemesi olduğunu sanmıştım. Ancak okumaya başladığım andan itibaren metnin sandığımdan çok daha sahici, çok daha hayatın içinden olduğunu fark ettim. Halil Cibran, sevgilisi Mary Haskell’e yazarken yalnızca duygularını paylaşmıyor aynı zamanda yaşamın anlamına; insanın iç dünyasına ve varoluşuna dair derin mesajlar veriyor. Hatta bu mektupları kaleme alırken bir gün yayımlanacağının bilincinde olduğunu ve bu yüzden yalnızca sevgilisine değil insanlığa da seslenmek istediğini hissettim. Mary’e
duyduğu aşk satırlarda yoğun bir biçimde hissedilirken hayat üzerine yaptığı benzetmeler beni sık sık düşünmeye sevk etti. Birçok yerde “Gerçekten de böyle.” dediğimi fark ettim. Benzetmelerinin derinliği ve anlatımındaki bilgelik beni en çok etkileyen yönlerden biri oldu. Bu yönüyle eser yalnızca bir aşk mektuplarını içeren bir kitap değil aynı zamanda yaşam üzerine güçlü öğütler veren bir metin. Nitekim Cibran, Ermiş’teki bilgece üslubundan pek uzaklaşmamış. Bu nedenle kitabın sadece aşkı anlamak için değil hayatı yeniden düşünmek için de mutlaka okunması gereken değerli bir eser olduğunu düşünüyorum.