• “Robot uprising has began!” [Türkçesi: Robotların yükselişi başladı bile!]

    Üç Robot Kanunu (Sf. 7):

    Robotlar, insanlara zarar veremez ya da eylemsiz kalarak onlara zarar gelmesine göz yumamaz.
    Robotlar, Birinci Kanun’la çakışmadığı (bence “çelişmediği” olmalıydı) sürece insanlar tarafından verilen emirlere itaat etmek zorundadır.
    Robotlar, Birinci ya da İkinci Kanun’la çakışmadığı (“çelişmediği”) sürece kendi varlıklarını korumak zorundadır.

    Hayatımın ilk 20 yıllık zaman diliminde, 0rta-lise ve ilk üniversite yıllarımda, evde annemin kütüphanesinden, anneme ya da baba mı ait olduğunu bilmediğim, adlarını ise şu an unutmuş olduğum birkaç Asimov kitabını okuduğumu hatırlıyorum. Ancak son 27 yıldır tek bir Asimov kitabı dahi okumamıştım. Geçtiğimiz günlerde Beylikdüzü’nde yapılan TÜYAP kitap fuarından, özellikle methini duyduğum, iki Asimov kitabı satın aldım.

    İlk kitap, Monokl Yayınları’nın 2015 Aralık ayında bastığı “Sonsuzluğun Sonu”, orijinal ismiyle söylersek “The End of Eternity” idi. Kitap küresel anlamda ilk defa 1956’da yayımlanmış. İçeriği oldukça karışık bir kitap, ancak anlatılanlar ilginç. H. G. Wells’in 1895’de yayımlanan “Time Machine”, “Zaman Makinesi” kitabının Asimov tarafından kademe atlattırılmış yepyeni bir uyarlamasıydı diyebilirim. Sonuç olarak kitabı beğendim…

    Sizlere asıl tanıtmak istediğimse, yine fuardan satın aldığım diğer Asimov kitabı. İthaki Yayınları’nın 2016 Kasımında bastığı (Çeviri: Ekin Odabaş), küresel anlamdaysa ilk defa 2 Aralık 1950’de Gnome Press tarafından edebiyat dünyasına kazandırılan “I, Robot”, “Ben, Robot” isimli bilimkurgu eseri. 1950’deki orijinal baskıda olduğu gibi İthaki baskısında da dokuz öykü var. Öyküler birbirleriyle bağıntılı. Ayrıca Asimov’un kendi ağzından 80’lerde yazdığı “Sonsöz: Benim Robotlarım” bölümü de kitabın sonuna iliştirilmiş. Dadı bir robotu anlattığı ilk öykü olan “Robbie” yi Asimov 1939 da yazmış. Diğerleriyse Asimov tarafından 1950’ye kadar peyderpey kaleme alınmışlar.

    Öykülerdeki insan kahramanlara gelirsek: Dr. Susan Calvin (psikolog, robopsikolog ve sibernetik uzmanı), Alfred Lanning (matematikçi), Peter Bogert (matematikçi), Gregory Powell ve Mike Donovan (“Robotbilimin El Kitabı” nı sanki bir kutsal kitap gibi daima yanında taşıyan Grek ile kadim dostu Mike; ikisi de robot test uzmanı, ayrıca bozulan robotları sahada onarabiliyorlar), Lawrence Robertson (ABD Robot ve Mekanik İnsan A.Ş. Kurucu Yöneticisi), Gerald Black (eterik fizikçi)… Robot kahramanlar: Robbie (dadı robot), Speedy (maden toplama robotu), RB-34 (zihin okuyabilen robot), QT-ı (efendisi –tanrısı- olduğunu sandığı dönüştürücü yani L tüpü makinenin kendisini elçi –peygamber- olarak seçtiğine inanan çokbilmiş dindar robot), NS-2 (1. Kural’ı ile oynanmış kaçak robotumuz), DV-5…

    Robotlar ilk olarak insanoğluna dadılık işlerinde yardımcı olsunlar diye ABD Robot ve Mekanik İnsan A.Ş tarafından dünya üzerinde imal ediliyorlar. İnsanoğlu robot meselesine soğuk bakmaya başladığı vakitse, hemen tüm robotlar Merkür gezegenindeki madenlerde ya da Güneş Sistemi içinde bulunan diğer gezegenler ile uyduları üzerindeki madenlerde işçi olarak çalıştırılmaya başlanıyor. Dünya üzerindeki tüm robot aktivitesi yasaklanıyor. Yazının başlığında da belirttiğim gibi, Asimov’un “Üç Robot Kanunu”, ABD Robotları ve hatta rakipleri olan Konsolide Robot A.Ş. tarafından bu üç kuralı temel alarak tasarlanmış son derece üst düzey teknolojiye sahip çok akıllı makineler. Robotlar “Pozitronik” alanla haberleşebilen “Pozitronik Beyinlere” sahipler. Asimov’un bu terimi, 1939’da ilk robot hikâyesini yazmasından tam dört sene önce bilim insanlarınca keşfedilmiş bir kavram. Anlamına gelince: Elektrona çok benzeyen, elektrik yükü zıt bir atomaltı parçacığı olan pozitron.

    16 Temmuz 2004’de Alex Proyas’ın yönettiği, başrolünde Will Smith’in oynadığı, Isaac Asimov’un öyküsünü Akiva Goldsman ve Jeff Vintar’ın senaryolaştırdığı “Ben, Robot” filmini hatırlarsınız. Filmde, NS-2 model sıra dışı bir robotun hikâyesi anlatılır. Kitabımızda “Kayıplara Karışan Robot” adlı bir öykü var. Film tamamen bu öykünün temelinden üretilmiş. Ancak bir iki ayrıntı hariç tamamen değiştirilerek filme uyarlamış. “Kaçış” adlı öyküde anlatılan “Yıldızlararası Seyahatleri” gerçekleştirebilmek için bilim insanları, dünya dışında kurdukları bir üste hiperatomik dönüştürücüleri yani yıldızlararası seyahat yapabilecek hipermotorlu gemileri geliştirip imal etmeye çalışmaktadır. Ancak istenmese de bazen insanlar gama ışınına maruz kalıyorlar. Robotlar, 1. Kanun yüzünden kendilerini bu gibi durumlarda insanları kurtarmak adına feda ettiklerinden, üssün komutanı ABD Robotlarından, 1. Kanun’u deforme edilmiş robot imal etmelerini ister ve Kanun şu şekle dönüştürülür: “Robotlar, insanlara zarar veremez, ayrıca eylemsiz kalarak onlara zarar gelmesine göz yumar.” İşin kötü yanıysa, bu tip oynanmış robotlardan birine, eterik fizikçi Gerald Black sinirlendiği bir anda “Kaybol!” der. Robot da “Kaybolmak” eylemini, üstten kaçıp kendini sahibinden tamamen gizlemek diye algılar. Dünya insanlarından gizlice üretilmiş bu Robot, kendisinin eşsiz benzeri diğer 62 robotun arasına karışır. Beyniyle oynanmış robotu bu gruptan ayırmak ve üsten kaçmasını engellemek için robopsikolog Dr. Calvin ve yüksek matematikçi Bogert birçok test yapmaya başlar. Amaç dünyadaki insanların, son derece gizli üretilmiş bu oynanmış robottan haberdar olmamalarıdır. Gördüğünüz gibi, filmdeki içerik çok daha zengin ve çok daha farklı gibi görünse de öyküde yapılan testlerin her biri yüksek Asimov zekâsı ürünü. Ayrıca film, kitabın içerdiği muazzam dokuz öyküyü dikkate alırsak verilmek istenen etkinin de çok gerisinde kalmış…

    Dr. Calvin karakterinden sonra beni en çok etkileyen, ilk olarak “Kanıt” isimli öyküde görünen Savcı Stephen Byerley, ki daha sonra Belediye Başkanı, Bölge Koordinatörü ve iki dönem üst üste Dünya Koordinatörü oluyor. Adamı ilginç kılan, kendisi bir robot mu yoksa insan mı buna kimsenin akıl erdirememesi!

    “Robotbilim” teriminin mucidi olan Asimov, 1985’de Doubleday tarafından yayımlanan “Robotlar ve İmparatorluk” adlı romanında, gelişmiş robotların tek bir insanın değil de, tüm insanlığın zarar görmesini önlemek istediğini anlatır. Asimov buna, “Robotbilimin Sıfırıncı Kanunu” adını vermiştir.

    Unutmadan, Dr. Isaac Asimov, Rus asıllı Amerikalı yazar ve biyokimyacıdır. Pek çok konuda yapıtları olmasına karşın, bilim kurgu eserleri ve popüler bilim kitapları ile tanınmıştır. Kurgu olmayan çok sayıda eserinin yanı sıra fantezi dalında da yazmıştır. 500’e yakın eseri vardır (1919 veya 1920 Petrovichi, Smolensk Oblast, Rusya- 6 Nisan 1992, Brooklyn, New York, ABD).

    Son olarak, çok doğru bir kitap seçimi yapan ve birkaç dizgi hatası dışında harika edisyonuyla kitabı hazırlayan İthaki Yayınlarını, tertemiz akıcı Türkçesiyle kitabı dilimize kazandıran Ekin Odabaş’ı kutlarım.

    Süha Demirel, 4 Aralık 2016.
  • Bu kitabı kitabevi dolaşmalarım sırasında 'yeni çıkanlar' rafında gördüm. İçimden 'çekinme bir bak deyince' raftan alıp inceledim. Önce Antony C.Sutton'un kitaplarından biri sandım ama değilmiş. Arka kapak yazısı ilgimi çekince de almaya karar verdim ve o şekilde nisan ayında satın alıp, okumaya başladığım kitabı ancak kasım ayında bitirebildim. Araya giren diğer okumalardan dolayı biraz uzun sürdü. Ancak, kitabın sayfa sayısının az ama içeriğinin kalın olmasını da özellikle belirtmek istedim. Son cümle olarak söyleyeceğim şeyleri başta söyleyeyim o zaman. Tavsiye edilir mi? Evet.

    Hitler'in arkasındaki Amerikan gücü her zaman ilgi odağı olmuş ve bunun üzerine çok şeyler yazılmıştır. Hitler'in bir ülkeyi bataklıktan çıkartıp, tekrar güçlü ve emperyal bir ülke haline getirmesinde kendisine yardımcı olan kimlerdi? Bu bile apayrı bir çalışmadır.

    Edwin Black'in Nazi Bağlantısı kitabı da bu bağlamda 'at arabasından çelik yığınlara' ulaşan gücün çeşitli yerlerdeki bağlantısını sorguluyor. Bu sorgulamayı yaparken de ABD içindeki resmi kaynaklara, kitap, gazete, söyleşi gibi çeşitli araçlara bakıyor.

    Kitap 5 bölümden oluşuyor. Bunlar sırasıyla; Bağlantının Perde Arkası - Ford, Yahudi Nefreti ve Siyasi Irkçılık - Carnegie, Öjeni ve Üstün Irk - Rockefeller, Mengele ve Öjeni - GM ve Reich'in Modernizasyonu - IBM Holokost'u Organize Ediyor.

    "Bağlantının Perde Arkası" başlığına sahip bölüm, kitabın önsözü olup, kitabın yazım süreci, yaşananlar, niçin yazmak zorunda kalındı ve ne amaçlanıyor gibi çeşitli sorulara cevapları içeren; bu konuda okuyucuyu aydınlatmayı amaçlayan bilgileri içeriyor.

    Yazar, daha önce yazdığı ve ayrıntılı bir şekilde incelediği konu ve kaynakları Nazi Bağlantısı adıyla 'tek çatı altında' birleştirmiş. O yüzden "Daha önce ben bunları yazdım, tekrar etmeyeyim, geniş bilgi için diğer kitaplarıma bakın" diyerek bir açıklama da bulunuyor.

    Yazar ayrıca bazı kurumlara da kendisine izin vermedikleri için sitem ediyor.

    Kitap, hemen okunup bitirilecek kadar basit bir içeriğe sahip değil. Yukarıda yazdığım gibi sayfa sayısı az ama içerik onun çok daha fazlasına sahip ve bu yüzden anlamak, kavramak, sonuç çıkarmak biraz düşündürüyor. Temel tez, kitabın arka kapak tanıtım yazısında yazdığı gibi, Hitler'in arkasındaki Amerikan düşüncesi, firmaları ve bunların etkisiyle yapılan bir takım deneyler.


    Peki, Hitler'in Yahudi düşmanlığının kökenlerinde ne var? Niçin 'Kavgam' kitabında sorunların kaynağı olarak Yahudileri gösterir. Mussolini İtalyasında bu olaylar yaşandı mı? İkisi de 'faşist' bir sisteme sahipken aralarında ne fark var? Almanya'da bunlar yaşanırken diğer Avrupa devletlerinde durum ne idi? Bunu da kitabın içinde okuyoruz.

    Ama ortada çok uuzn yıllara dayanan bir 'Yahudi Sorunu' olduğu kesindi. Ki, bunu ifade eden onlarca yayın en sağdan en sola kadar mevcut. Tabi bu kitap olayın tarihsel sebepleri üzerinden yazılmış değil. Sadece ve özelde Yahudi Soykırımın gerçekleşmesinde Hitler'e yardım eden ABD şirketlerine odaklanıyor. Ama bu şirketlerde bunları doğrudan mı
    yoksa dolaylı mı yapmışlar?

    Esasında çok derin ve çok katmanlı bir konunun irdelenmesi söz konusu.

    Kitabı okumaya devam ettikçe Almanya'da Nazilerin de düşüncelerinin kökeni olan 'Lutherci bir gelenek'ten haberimiz olur. O geleneğin ve Luther'in söylemleri zaman içinden kayarak yani 1540'lı yıllardan 20.yüzyıla kadar toplanarak gelmesi ve Hitler'le bir kalıba dökülmesinin hikayesi de okunuyor.

    "Protestan hareketinin lideri Martin Luther 1543 yılında 'Yahudiler ve Yalanları Hakkında' isimli kitabını yayımladığından beri toplumsal dokunun bir parçası olmuştur."(s.12)
    Bu kitap günümüzde de söylenen çeşitli olumsuz düşüncelerinin de bir kaynağı olmaya devam ediyor. Örneğin, "Yahudilerin tefecilikten başka bir geçim kaynaklarının olmaması ve bu sayede, sahip olduğumuz her şeyi elimizden alıp bizi soymalarıdır. (s.12)” düşüncesi bile başlı başına önemli cümledir.

    Genel düşünceyi şu şekilde ifade edersek: Eğer yoksulsak, bir şeyimiz yoksa ve birileri de bizden daha iyi şartlarda yaşıyorsa ve o kişi de Yahudiyse o zaman 'bizi soyduğu' için o kadar zenginleşti diyerek bu cümleye bir karşılık bulunabiliyor.

    2.Dünya Savaşı öncesinde yaşananların bilinmesinde fayda var. Özellikle Almanya'nın 1.Dünya Savaşı sonunda imzaladığı ağır yenilgi anlaşması sonucu ortaya çıkan sıkıntılar Hitler Almanya'sının ortaya çıkmasında bir etken sayılabilir.

    Şimdi buradan hareketle 2.Dünya Savaşı öncesi Almanya'nın haline baktığımızda ve bir mezar taşının bile çuval dolusu parayla satın (E.Maria Remarque -Ölümsüz Günler kitabında bu konu işlenir) alındığı bir ortamda ve paranın da Yahudilerde olduğu düşünüldüğünde bir nefret bir kin ve öfke ile doldurulan yoksul kitleler, tepkisel olarak kendileriyle braber yaşayan ama kendilerinden olmayan Yahudilere bir düşmanlık beslemeye başlar. Halk, yönetici elitin yönlendirmesiyle aşama aşama bu düşmanlık cephesinin içersinde yer almaya başlar. "Ey Alman Ulusu, siz bu yoksulluğu hak etmiyorsunuz, onlar, bunlar, şunlar yüzünden siz boyunduruk altına girdiniz.." teması da işlendiğinden Hitler'in iktidara gelmesi ve iktidarda kalması hiç de zor olmadı. Bir çeşit çıkış arayışının fiziki bağlantısıydı Hitler.

    "Ford, Yahudi Nefreti ve Siyasi Irkçılık" bölümü okunduğunda şu soru sorulabilir? Hitler, Henry Ford'dan etkilenmiş. Peki, Henry Ford kimden etkilenmiş? Bunun cevabı yine tarihin derinliklerinde var.

    Bütün işlerin arkasında Yahudi parmağı arama huyunu yazar çeştli örneklerle anlatıyor: 1.Dünya Savaşını çıkartma da, Rus Devriminde, İç Savaşlar da, Abraham Lincoln Suikastinde hep bunlar söylenir. Hatta Ford'un beyanlarına ve yayınlarına göre herşey Yahudilerin kusuruydu diyerek olayı daha da genelleştirerek "ne kadar hatalı, yanlış iş varsa Yahudilerin üzerine atarak kurtulmaya çalışıldığını bildiriyor yazar.
    Örneğin, en sevdiği şekerin tadında bir değişiklik olduğunda bile 'kesin bir Yahudi parmağı var' diyecek kadar olayı başka bir yere götürüyor bu nefret.

    Eğer bu tarz kitap okumuşsanız anlatılan çoğu şey size yabancı gelmeyecek. Bu sayede olayları anlamak ve kavramak daha da kolay oluyor. O yüzden bu kitapda adı geçen Henry Ford, The Dearborn Independent - gazetesi ve sonrasında yayımlayan "The International Jew" (Beynenmilel Yahudi) adlı kitabını hemen hatırlarsınız.

    Edwin Black de zaten olayın başlangıcı ya da büyütülmesinde Ford'un yayınlarını örnek gösterir. Yalan yanlış bilgilerle toplumu yönlendirdiğini ve herşeyin altında bir 'Yahudi parmağı' arar hale geldiğinden bahseder.

    Meşhur Siyon Protokolleri eline geçtiğinde mal bulmuş mağribi gibi olayın üstüne atlayıp kendi çıkarları doğrultusunda bunu nasıl kullandığını da anlatıyor. Siyon Protoklleri adlı kitabın hala kimler tarafından yazdırıldığı; doğru veya yanlışlığı tartışılmaya devam etmektedir.

    Ama niçin Ford bunu kullanır. Yahudilerden özel olarak nefret etmesi ya da hazmedememesinin bir sebebi var mı? Hitler, Ford'dan esinlenmişse, Ford kimden esinlenmiş? Sadece protokllerden mi?

    Açıkça söylemek gerekirse, hemen okunup geçilecek bir kitap değil. İç içe geçmiş ve bir cümleden onlarca anlam çıkaracak kadar derin bilgiler içeren bir çalışma.

    Henry Ford ve Yahudiler arasında yaşanan sıkıntılar gazete yazıları, boykotlarla uzun bir süre devam eder. Daha sonra Ford'un ekonomik kayıpları artmaya başlayınca araya giren arabulucular sayesinde bir anlaşma yapılır ve Ford kendi gazetesinde Yahudilerden özür dileyen bir mektup yayımlar.

    Ford sadece Naziler için kamyon üretmiş ve bir de yazdığı kitap Almanya'da basılmıştır.

    "Carnegie, Öjeni ve Üstün Irk" bölümünde ise üstün ırk arayışının temellerine iniliyor.

    Hani kitabı öylesine elime alayım ve okumaya başlayayım diyerek kitabı bitirmek zor. Böyle bir kitap bekliyorsanız -yazara katılıyorum- o zaman bu kitabı hiç okumaya başlamayın diyebilirim.

    Eğer o dönemde yapılanlar hakkında hiç bilgi sahibi değilseniz ya da az çok birşeyler biliyor ve bu kitabı da merak ediyorsanız doğru yoldasınız demek. Yazar kendini okutturup, yaşananları anlatıyor. Tarihin çeşitli dönemlerinde yapılan soy temizlemenin 20. yüzyılın tam ortasına yakın zamanda hem de çağdaş, gelişmiş, ilerici denilen bir yerde başlaması ve bunun devlet eliyle yapılması çok ilginç bilgilerle karşımıza çıkıyor.

    Kim için, ne için bu destekler verilmiş? İnsanlık şu aşamada nerede? Bunu destekleyenlerin destekleme sebebi nedir? Niçin Irk ıslahı gerekiyor gibi çeşitli sorular ve yapılan çalışmalar anlatılıyor.

    Sosyal Darvinizm, sosyal mühendislik gibi kavramlarla yeni bir insan türü ya da düşüncesi oluşturma fikriyatının hala varlığını sürdürmediğinin garantisi var mı? İçinde yaşadığımız ülke ya da dünyada zihin kontrol araçlarıından, yediğimiz içtiğimiz çoğu şey bazı kişi ya da grupların elinde değil mi? Bunlar, bu araçları istedikleri gibi kullanabilirler mi? Bunun gibi çeşitli sorular insan aklını karıştırıyor. Hitler ve ekibinin arkasında yer alan Amerikan destekli bilim ve bilim insanları da Hitler'in istedikleri doğrultuda saf aryan bir nüfuz oluşturmak için çalışmadı mı? Irk ıslah projeleri altında günümüzde cinayet diye nitelendirilebilecek devlet destekli bilim araştırmaları için ötekileştirilen kesimler canlı denek olarak kullanılmıştır. Kitap sayfaları arasında bununla ilgili çok sayıda örnek veriliyor.

    1900'lü yılların başında Amerika'daki bazı eyaletlerde planlı ve istekli bir şekilde soy arıtımı uygulandığını kitaptan öğreniyoruz. Sayfalar arasında ABD'de yapılan çalışmalar ve bu operasyonlara kaç kişinin katıldığı, kaç kişinin bundan dolayı öldüğü ortaya çıkıyor. Burada seçilen kesimler genellikle toplumun (ya da mahalle baskısı -yeni tabirle -) dışına itilen kişilerden oluşurdu.

    Benim açımdan ilginç bir bilgiyle de karşılaştım. Hep bu IQ testlerinden bahsedilirdi ama kim, nerede, nasıl, ne işi yarar hiç araştırmamıştım ve burada bununla ilgili çok enteresan bilgilere de rastladım. Yani IQ adı verilen testlerin gerçek amacı ile şimdi ki arasında büyük fark. Gerçekten niçin çıktığını görünce yine 'bilim' adı altında yapılan zırvalıkların bir örneğine de şahit oluyoruz. Nedir IQ zeka testleri? Buradaki amacın beyazlar dışında kalan diğer halkların siyasi, ekonomik, kültürel olarak 'geri' olduklarını göstermek. Bunun içinde 'beyazların' kendilerine uygun ama karşı tarafta olanların hiç bir fikir sahibi olmadıkları nesneleri gösterip, bunları bilmeleri ya da eksik parçayı tamamlamaları istenir. Örnek. Bir zarfın üzerinde pul kısmının boş bırakılması ve onun doldurulmasının istenmesi gibi.
    Bunu bilmeyen, bunu cevaplamayan - ki hayatında mektup, zarf, pul görmemiş insan toplulukları gibi- kişi hemen 'geri', 'ilkel', 'moron', 'bilgisiz', 'cahil', 'kültürsüz' olarak nitelendirilip, 'beyazların' ne kadar üstün bir ırk(?) olduğunun ispatına gidilir. Peki o zamandan bu zamana ne değişti? O da ayrı bir çalışma. Bu sayede zencilerin, çingenelerin, Yahudilerin veya diğerlerinin 'alt' kültür olduğuna sonucuna vardırılır.

    Kitabın çoğu yerinde bilim, bilim adamı, bilimsel çalışma, üniversiteler tarafından bir takım kimselerin lehine uygun kanun, karar, yönetmelik, bilim, araştırma vb. şeylerin yapıldığı da anlatılıyor. Peki şimdi şu an değişen birşey var mı? Bilim, kimin ya da kimlerin elinde? Bağımsız veya özgür bilim olabilir mi? Olursa ne kadar olur? Bilim veya bilimsel çalışmalar birilerin istedikleri gibi mi yapılıyor ya da yönlendirme yapılıyor mu? Bunlar bile başlı başına bir sorun ve yazarda Amerika yani kaynağı kendi ülkesinde olan yayınlardan bahsederek durum saptaması yapıyor.

    Nasyonal Sosyalizm ve Hitler'in siyaset sahnesine çıkmasından önce Amerika'da yapılan bu çalışmalar, ilerde Hitler'e rehberlik, önderllik yapar. Hatta 'Amerikalı aktivistler ancak hayallerinde görebilecekleri...' diyerek olayın vahameti hakkında bilgi de veriyor.

    Hitler ya da Naziler iktidara gelmeden önce Rockefeller Vakfı Alman araştırma ve vakıflarına yüzbinlerce dolar yardımda bulunmuş. Yani Nazilerden öncede bu 'öjeni' yani ırk ıslahı olayının finansmanını Rockefeller vakfı destekler. Hitler hazır bu ar-ge çalışmalarının içinde kendini bulur ve oradaki yöneticilerin de Hitler'in bünyesine dahil olmasıyla 'ırk ıslahı' projesi ileri ki yıllarda devlet destekli hale geldiğini kitap sayfaları içinde okuyoruz.


    Dün toplumu 'bilim' adı altında nasıl sömürdülerse bugün de aynı şekilde devam etmediğini kim garanti edebilir? Bugün 'bilimsel' çalışmalar ne kadarı gerçekten bilimsel ve ne kadarını X, Y, Z kurum, şirket ya da vakıfları destekliyor? Buralardan destek alarak yapılan çalışmaların bilimselliği sorgulanabilir mi? Ya da sorgulandığında biz 'gerici' olurmuyuz?

    Okudukça anti-semitist düşüncenin Almanya'da zaten var olduğunu yani Hitler'le beraber gelmediğini bunun arka planında eskilere dayanan bir gelenek olduğunu da görüyoruz. Yani Alman toplumu ve elit kesimi Hitler'le beraber Yahudi düşmanı olmamış. ABD'li Alman bilim insanları kendilerine göre işe yaramaz, sakat ya da başka türlü nitelendirmeyle toplum dışına ittikleri kesimleri gönüllü denek olarak kullanmış ve bunu da 'bilim' adı altında yaptıklarını da görüyoruz. Kitapta bunun ayrıntılı bilgisi sunuluyor.

    Özellikle 'Irk Islahı' üzerine yapılan çalışmalar neticesinde, Alman hükümeti ve yöneticiler, Yahudilere karşı bir önyargı, dışlama ve sistematik bir şekilde yok etme düşüncesine sahip olunduğu ortaya çıkıyor. Bu 'Irk Islahı' çalışmaları Hitler'in iktidara gelmesiyle bir çeşit resmiyet kazanarak artık devlet politikası olarak uygulanmaya başlanmış. Kitapta, insanlıktan sapmış bir güruhun saplantılı sapıklığının kağıda dökülmüş halini okudukça bazı yerlerde - mideniz boş olsun- kusabilirsiniz .

    O zaman şu soru sorulabilir: Şu an da DNA üzerine yapılan çalışmalar bir zamanların 'Irk Islahı' projesinin devamı sayılabilir mi?

    General Motors'un Alman hükümeti yani Hitler'le yaptığı anlaşma uyarınca Almanya'da kamyon üretmeye başlaması ve Almanlar için ucuz otomobil üretmesi hem GM'nin hem de Hitler Almanya'sının menfaatine uyuyordu. Bu sayede GM kamyon ve otomobil üreterek Almanya'da bu sektörde tekel konuma gelecek ayrıca Alman vatandaşlarda bu durumda fabrikalarda iş bularak, işsizlik azalacak, yan hizmetler artacak ve Alman devleti de sanayisini geliştirecekti. GM ve Hitler Almanya'sının işbirliği Amerika'da bulunan Yahudi örgütlerinin tepkisini çeker. Gazeteler yoluyla bu anlaşmalara tepki gösterirler. Sonra Alman 'Opel' firması üzerinden gerçekleştirilecek GM'nin varlığı arka plana itilerek 'yokmuş' görüntüsü sağlanır. Bu Alman kamyonları Yahudilerin toplama kamplarına getirilmesinde en etkili araç haline gelir.

    "IBM Holokost'u Organize Ediyor" bölümünde ise IBM ya da firmasıyla bağlantılı işler anlatılır. Bir mahalle, bölge ya da daha büyük bir yerde oturanların isim bilgilerinden, dinlerine, milliyetlerine, yaşadıkları yere, mesleklerine kadar tüm bilgileri deftere yazarak, bunlardan bir sonuç alınması sağlanır. Bunlar günümüz tabiriyle 'bilgisayar' sistemi içinde sadece birkaç tuşla kim nerede, hangi meslek grubunda şeklinde kolay bir şekilde yapılabiliyor. Ama bilgisayar sisteminin olmadığı bir zaman dilimi içinde hızlı ve pratik bir şekilde nasıl gerçekleştirilebilir? Bunun cevabı da 'delikli kartlar' da yatıyor. IBM 'de bu delikli kart sistemini 1933 yılında Almanya'da yapılan nüfus sayımıyla gerçekleştirir. Bir 'delikli kartın' neler yapabileceğini göstermesi anlamında önemli bir buluş diyebiliriz.

    Kısacası söylemek gerekirse, Hitler Almanya'sına katkı sağlayan Amerikan firmalarının veya Hitler'in düşünce yapısıyla uyumlu fikirlerin egemen olması bağlamında Amerikalı bilim insanlarının menfaatlerinin ortak paydada buluşup, dünyayı 'yeni bir düşünce veya ideoloji' etrafında toplaması ve buna da bazı Amerikan firmalarının öncülük etmesinin kısa hikayesini okuyacağız.


    Ezcümle: Tavsiye ederim. Alın, okuyun

    Notlar:
    + 17 Nisan 2018 - 3 Kasım 2018 tarihleri arasında notlar alınarak okundu ve ancak bu tarih yani 8 Kasım 2018 tarihinde yazısı yazılıp, siteye eklendi.
    + Kitap kapağı, arka tanıtım yazısı, seçilen yazı tipi yerinde.
    - Artık internet çağında yaşıyoruz. Yazarın Türkiye'de Türkçe yayımlanan ilk kitabı o yüzden ondan bir ricada bulunup Türkçe önsöz yazması istenseydi, bir artı değer katardı diye düşünüyorum.
    - Yayınevi veya çevirmen bazı anlaşılmayan veya anlaşılmayacak veya anlaşılmaya katkı sağlamak amacıyla bazı kelime ve kavramları da keşke Türkçeye çevirip, dipnot olarak verebilselerdi. Çok örnek var bu konuda. Örneğin, 'Holokost', 'Reich', 'Luftwaffle', 'Fanta', 'Der Führer' gibi. Bunlar dipnotta Türkçe ne ifade ediyor şeklinde okuyucuya ek bilgi olarak verilebilirdi.
    - Martin Luther'in Almanca yazdığı ama doğrudan Türkçesi yazılan kitabın özgün adı yazıldıktan sonra dipnot olarak Türkçesi verilebilirdi.
    - Henry Ford'un 'The International Jew' adıyla yayımlanan kitabı Türkçeye "Beynelmilel Yahudi" adıyla yayımlanmıştı ve benim okuduğum kitap 'Kayıhan Yayınları 2000' tarihli idi. Ama tercümesi kötü, çeviri yanında yorumlar ağırlıkta ve açıkçası çevirisi bile doğru mu değil mi o da şüpheli. Destek Yayınları'ndan 'Yahudi Enternasyonali' adıyla çıkan kitap elimde ama onu da açıkçası daha okumadım ona bir şey diyemem.
    + Yazar bölüm sonlarında atıfta bulunduğu yayınların ismini veriyor.
    - Teneke Lizzie ne demek? Okuyan bir şey çıkarabiliyor ama bunun özgün adı verilip ya parantez içinde ya da dipnot olarak keşke verilseydi.
    + Bu kitabı "Kitap Kurdu Yayınları", "1.Baskı Mart 2018 tarihinde yayımlamış ve Türkçeye çeviren "Murat Karlıdağ". Yazara, Yayımevine ve Çevirmene de teşekkür ederim.
    + Yazar Edwin Black'in bu kitaba ait sitesi: https://nazinexus.com
  • Toplantı kitabı; Ben Robot. Ortalıkta kitabın okunduğuna dair birtakım izler var lakin okunmuş olduğuna ilişkin hiçbir görüş, fikir veyahut düşünce yansıması ne yazık ki yok. Zannediyorum ki aksiyon bütünüyle toplantıya bırakılıyor ama kendi adıma ben, böyle bir yol izlemeyeceğimi belirterek kitapla alakalı yorumuma geçmek istiyorum.

    Kitap bir bilimkurgu kitabı, esasen ben bu minval üzere olan kitapların varsa filmlerini izlemeyi tercih ediyorum hoş filmi olmasına mukabil toplantı kitabı olduğu için okumak zorunda kaldım. Genel anlamda neden izlemeyi tercih ettiğime gelelim. Benim kitap okumak özelinde kitaptan bazı beklentilerim oluyor her okur gibi; edebi beklenti, kelime oyunları, anlatımın güzelliği ve derinliği vs. vs. benzeri şeyler. Bu kitap nezdinde beklentilerimin kendi ayakları üzerinde durarak bana ağırlığını hissettirmesini zaten ummuyordum ama bu kadar da kötü bir anlatımı gerçekten beklemiyordum. Yazarın zihnine, robot ve gelecekteki teknolojiye ilişkin çok güzel düşünceler gelmiş fakat bunu daha güzel nasıl yansıtabilirim ya da daha hoş nasıl gösterebilirim diye hiç düşünmemiş ya da herhangi bir çaba sarf etmemiş gibi geldi bana.

    Bir gazeteci, bir Psikolog olan Dr. Calvin ile uzun ve günlere yayılmış bir röportaj gerçekleştiriyor, yıl iki bin yüzler falan, anlatım esnasında zamanlar bir ara dili geçmiş zaman oluyor sonra şimdiye dönüyor derken ortalık karışıyor, kim anlatıyor kim dinliyor neredeyiz ne yapıyoruz hiç belli olmuyor birde üzerine bilimsel kelimeler derken odaklanma sorunu yaşanıyor, bu sorunun üzerine, belli bir olay üzerinden devam eden bir kurgu ya da anlatımın olmadığı yani aslında Dr. Calvin’in şahit olduğu robotlarla ilgili birden fazla deneyiminin yansıtılmaya çalışıldığı sonradan anlaşılıyor.

    Anlatımı, edebi yönünü bir kenara bırakarak içerikle alakalı düşüncem ise oldukça olumlu. Doğrusu her bir robot hikayesi çok hoşuma gitti, odaklanabildiğim ölçüde büyük keyif aldım. Bu noktadan sonra ufak tefek merak kaçıranlar verebilirim ama bana sorarsanız okumaya devam edin çünkü okuma arzunuzu kaçıracağını düşünmüyorum.

    Bütün hikayelerin ana çıkış noktası kitabın başında yazan 3 yasa. Peki bu yasalar ne der bir bakalım;

    1. Robotlar, insanlara zarar veremez ya da eylemsiz kalarak onlara zarar gelmesine göz yumamaz.
    2. Robotlar, Birinci Kanun'la çakışmadığı sürece insanlar tarafından verilen emirlere itaat etmek zorundadır.
    3. Robotlar, Birinci ya da İkinci Kanun'la çakışmadığı sürece kendi varlıklarını korumak zorundadır.

    Bu yasalara istinaden Dr. Calvin’in bizzat müdahil olduğu hikayeleri anlatıyor kitabımız. Hikayeler dediğim gibi bazı beklentileri düşürerek okuduğunda sizin mantığınızı zorlamasıyla ve çözümler üretilirken düşündürmesiyle oldukça keyif veriyor.

    Çok fazla derin okuma yaptığımdan mıdır nedir kimi hikâyeyi okurken metaforlar var gibi geldi bana. Emin olmamakla beraber; İnançlı insanların robot olarak gösterildiği kanısına vardığımı ifade ederken neden bu kanıda olduğumu da yazmak istiyorum. Bir hikayesinde, hikâyenin başlığını hatırlamıyorum ama baş rolünde Şirin adında bir robot vardı. Şimdi bu Şirin varlığını sorgulayan, “Ben varım, çünkü düşünüyorum.” Diyen bir robot hatta hikâyenin bir diğer ana kahramanı olan iki bilim adamının “Seni biz yaptık buna inanacaksın.” Demelerine mukabil; “Bana söylenenleri oldukları gibi kabul edemem.” Diyerekten önce varlığını sonrasında da nasıl var olduğuna dair sorgulamalarını yapıyor hikâyenin ilerleyen bölümlerinde, sonraları bir yaratıcının, öncelikle insanları yarattığını sonrasında ise insanların kusurlu ve eksik bir yaratılışı olmasından kendilerini yani acıkma, yeme, içme, uyuma gibi zaruri dürtüleri olmayan daha üstün ve interaktif bir yapıda olan robotları yarattığını ileri sürüyor. Onları yapan insanların sözlerini dinlemeyip zihninde yarattığı kendi tanrısına inanmaya başlıyor ve diğer ona bağlı robotlara da kendisinin bir peygamber olduğunu ve yaratıcıya hizmet ettiğini, bu sebeple onlarında tanrısına hizmet etmesi gerekliliğini yayıyor. Yani özetle bilim adamları inançsız, her şeyi bilimin var ettiği alt mesajını vermeye çalışırken robotlar ise bu işin bir yaratıcının eli ile yapıldığı alt mesajını vermeye çalışıyor ama biz okurken robotları oluşturanın bilim adamları olduğunu bildiğimiz için bir anlamda öyle bir tanrının olamayacağı gözünden bakıyoruz olaya ve tamda bu sebeple yazarımız; yine tekrar ediyorum emin olmamakla beraber Ateist tarafı savunduğunu gözlemlemiş oluyoruz.

    Bir başka hikayesinin ana teması; intikam duygusuydu ve benim dikkatimi celp ettiğinden bu hikâyeye de değinmek istedim. Hikâyede zihin okuyan bir robot var, zihin okuduğundan kendisine bir başka insan için sorulan sorularda yalan söylemek zorunda kalıyor. Çünkü soruyu soran kişinin zihnini okuduğundan hemen birinci yasa devreye giriyor ve zihnini okuduğu bireyin zarar görmemesi için gerçek cevabı vermek yerine onun duymak istediği cevabı veriyor. Hoş robot bu; ileriyi öngöremediği için hatta “Gerçeklerin muhakkak bir gün ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır.” Sözünü de bilmediğinden beynine yerleştirilen yasa gereği yalan söylüyor ama iş dönüp dolaşıp ortaya çıkıyor. Sonrasında ilginçtir, yalana inanarak kalbi kırılan Dr. Calvin robotu bir çıkmaz önergeyle bozuyor ve onun iyiliği için üretilmiş olan robotu yok olmaya mahkûm ediyor. Bu noktada esasen kitabın çoğu noktasında okuyucu olarak; insanlar ile robotları karşılaştırmak durumunda kalıyor, insan psikolojisine dair tespitlerde bulunuyoruz, zaten kitap sürekli psikoloji çevresinde dolandığı için yazarda bilhassa bunu amaçlamış olabilir. Tabi kimi yerleri hem üzüyor hem de düşündürüyor. Örneğin, hüzünlenmek ve düşünmek için Dr. Calvin’in bozduğu robotun ardından şu sözler kalıyor geriye;

    “Kafanızın içini görmeme engel olun! Beyniniz acı, hayal kırıklığı ve nefret dolu! Benim kötü bir niyetim yoktu buna inanın. Ben yalnızca yardım etmeye çalıştım.”

    Baya uzun oldu farkındayım ama son olarak bilimkurgudan çıkarıp gerçek olsa nasıl olurdu diye düşünmeden edemediğim için birkaç cümlede bu konu üzerine yazmak istedim. Bir robotun savcı olmasını ya da bir ülkeyi yöneten olmasını düşünebilirdim ya da dileyebilirdim. Çünkü kendi yasaları gereği adaletli olmak zorunda olacağından daha güzel bir dünyaya zemin hazırlaması çok muhtemel bir sonuç olurdu. İnsan hatalarının fazla olduğu yerlerde pek ala kullanılabilmesi ile hem işin daha iyi sonuçlar doğurmasını hem de insanların canlarını başından tehlikeye atmadığı için iyi bir tercih olmasıyla yine insan hayatına olumlu etki ettiğini görmüş olurduk. Hoş yapay zekâ sonuçta ve kendi başlarına kendilerini üretip tamir eder sonrasında zihinlerindeki yasaları değiştirerek dünyayı ele geçirmek isteyebilirler mi? Bence isterler ama böylesi bir sonucu kabul edemem diyemem. Çünkü insanlık şimdiye kadarki yaptıklarıyla zaten yeterince kötü bir sonu hak ettiler, bu sonun robotlarla olması ne kadar güzel olurdu diye düşünmeden edemiyorum, çünkü insanlıktan alınacak büyük bir intikam var ve bunu yapan neden robotlar olmasın…

    Keyifli okumalar dilerim.
  • İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinden okuduğum 26. kitap oldu. Bilimkurgunun en büyük ustalarından biri olarak kabul edilen Isaac Asimov’un dünyasına bu kitap ile girdim ve korkarım tüm kitaplarını okuma isteği oluştu içimde. İşte bu gerçekten de korkutucu.

    Öncelikle Isaac Asimov, Robotbilim Kanunları (Robot Yasası) olarak da adlandırılan 3 maddelik bir kanun ortaya çıkarmış. Kanunun maddelerini dikkatli bir şekilde incelediğimde, Asimov’un bu üç madde üzerinde ciddi ve titiz bir çalışma ortaya koyduğunu fark ettim. Mesleğim gereği, kanunlarla ve kurallarla yakında ilgili olan biri olarak, maddelerin her birinin kendi içerisinde tutarlı olmak üzere, çerçeve nitelikte, mükemmel maddeler olduğunu söyleyebilirim. İleride bir robot kanunu çıkarılacak olursa sadece bu üç madde biz insanlara yeterli olacaktır:

    "1. Robotlar, insanlara zarar veremez ya da eylemsiz kalarak onlara zarar gelmesine göz yumamaz.
    2. Robotlar, Birinci Kanun'la çakışmadığı sürece insanlar tarafından verilen emirlere itaat etmek zorundadır.
    3. Robotlar, Birinci ya da İkinci Kanun'la çakışmadığı sürece kendi varlıklarını korumak zorundadır. "

    Sıkılmayacağınızı bilsem, bu üç maddeyi de ayrıntılı bir şekilde irdeleyip neden çok beğendiğimi uzun uzun ifade etmek isterdim. Ancak kitabın incelemesi açısından böyle bir çabaya girişmem tamamen gereksiz ayrıntıya girmek olur.

    Kitabın konusuna gelirsek, kitap robotlarla ilgili farklı farklı öykülerden oluşuyor. Her birinin ortak özelliği, yukarıda belirttiğim Robotbilim Kanunları ile robotlar… Kitabın içerisindeki öyküler, robotlar konusunda uzmanlaşmış robopsikolog (robot psikoloğu) Dr. Susan Calvin ile genç bir muhabirin röportajı esnasında Susan Calvin tarafından anlatılan çeşitli robot öyküleri ve anılardan oluşuyor. Bütün öyküleri ayrıntılı bir şekilde anlatmaktansa genel hatlarıyla ifade etmek en mantıklı yol olarak görünüyor.

    Robot öyküleri içerisinde, çok ilginç ve insanı gerçekten robotlar üzerine düşünmeye iten çeşitli konular mevcut. Kimisinde bir robot, bir çocuğun en iyi arkadaşı oluyor ve aralarında duygusal bir bağ kuruluyor. Kimisinde insanları küçük gören dindar bir robot ile karşı karşıya kalıyoruz. Kimisinde zihin okuyabilen bir robotla, kimisinde ise politikaya atılma mücadelesinde olan bir robotla karşılaşıyoruz... Hepsi de mantık zemininde önümüze sunulan ve ileride karşı karşıya kalabileceğimiz türden öyküler. En ufak bir saçma bilgiyle karşılaşılmadığı için Asimov’un ne kadar usta bir bilimkurgu yazarı olduğunu kolaylıkla anlayabiliyor insan. Kaldı ki, bu öyküler, Asimov tarafından çok küçük yaşlardan itibaren yazılmaya başlamış öyküler.

    İleride robotlar hayatımızın neresinde olurlar kestirmek mümkün değil; fakat yakın zamanda en iyi dostlarımız olan hayvanların yerlerini almaları mümkün görünüyor.

    - Kim bütün işlerini gören, itaatkar bir robota hayır diyebilir ki?
    - Kim sürekli çocuğunun başında ona çok iyi bakan bir robotu istemez ki?
    - Kim insanı zehirleyen madenlere insanları değil de robotları gönderip çalıştırmaya hayır diyebilir ki?
    - Kim robotuna bütün işlerini yaptırıp kendine daha fazla vakit ayırmak istemez ki?

    Robotlar ileride çok işimize yarayacak. O sebeple bu kitabı bir an önce edinip okumanızda fayda var.
  • KURAN DA CEZALAR VE HUKUKUN EVRİMİ.
    Kuran ın oluştuğu toplum ilkel bir köy ve hayancılık toplumu idi. Vergi sistemi olmayan,devlet olmamış bir sistemde ,hapishane,cezaevi, gardiyan, mahkeme gibi üst organizasyonlar oluşmamış olması gayet anlaşılabilir bir durum.
    Bu durumdaki bir toplumda ,gerek çevresindeki roma ve iran daki gibi,gerekse daha sonraki emevi,abbasi devletleri gibi; yazılı kanunlar, hapis,mahkeme ..vs gibi bir hukuk söylemi ve pratiği üretmenin imkansız olduğu ortadadır.
    Kuran da hırsızlık,zina, adam öldürme ,yol kesme gibi konularda hapisle ilgili hükümler olmaması. Allahın mutlak muradından çok şartların ve muhatap alınan toplumun mecburi durumu ile ilgili görünüyor.
    İlgili ayetler:
    - Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık Allah'dan bir ceza olarak ellerini kesin. Allah daima üstündür, hikmet sahibidir. 5:38
    Hayrettin Karaman Hoca’nın konuyla ilgili yazısı şöyledir:
    İslâm'dan önce Arabistan'da hırsızlığın suç sayıldığı ve bu suçu işleyenlerin ceza olarak ellerinin kesildiği, ilk el kesme hükmünü Velîd b. Muğîre'nin verip uyguladığı bilinmektedir.
    Azimli hocanın da çalışmaları bize bunun cahileyeden gelen bir uygulama olduğunu göstermektedir.

    “Allah ve Resulüne karşı savaşan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası, ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut ayak ve ellerinin çaprazlama kesilmesi, ya da yeryüzünde başka bir yere sürgün edilmeleridir. …“5:33
    bu ayetin iniş sebebini:
    Buhari’deki şu hadis ,Hz. Enes anlatıyor: ‘Ukl ve Ureyne kabilelerinden bir grup insan Rasulullah (s)'ın yanına gelip, ‘Ey Allah'ın Rasulü! Biz hayvancılıkla uğraşıp sütle beslenen (çöl) insanlarıyız, (çift-çubukla uğraşan) köylüler değiliz.’ dediler. Bu sözleriyle, Medine'nin havasının kendilerine iyi gelmediğini ifade ettiler. Rasulullah (s), onlara (hazineye ait) develerin ve çobanın (bulunduğu yeri) tavsiye etti. Kendilerine oraya gitmelerini, develerin sütlerinden ve bevillerinden içmelerini söyledi. Gittiler, Harra bölgesine varınca, İslâm'dan irtidâd ettiler. Hz. Peygamber (s)'in çobanını da öldürüp develeri sürdüler. Haber, Hz. Peygamber (s)'e ulaştı. Resûlullah, derhal arkadaşlarından takipçi çıkardı (yakalanıp getirildiler). Gözlerinin oyulmasını, ellerinin kesilmesini ve Harra'nın bir kenarına atılmalarını ve o şekilde ölüme terk edilmelerini emretti.”
    İmam şafi ayetteki asmayı şöyle hükme bağlamış
    Bilinmektedir ki salb (asma)nın mânâsı, kollarından bir yere germektir. Nitekim "salib" bundan alınmıştır. İmam Şâfiî Hazretlerinin asmanın ölü olarak yapılmasını, yani önce öldürüp, Müslüman ise namazı da kılındıktan sonra asılıp, herkese gösterilmesini tercih etmiştir ki, faydalı olduğunda şüphe yoktur.
    bugün hepimize işkence gibi gelecek bir el ayak çapraz kesmeyi ilahi aklın evrensel tavsiyesi görmek akıl alır bir düşünce değildir. Hele şafi gibi bir alimin ölü beden üzerinde işkence uygulama mantığı modern vicdan ile bağdaşmaz.
    Bir diğer ayet:
    “Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre karşı hür, köleye karşı köle, kadına karşı kadın kısas edilir….” 2-178
    Bazı alimlere göre, bu ayetin hükmü, Maide suresinin 45. ayetiyle neshedilmiştir. Bu ayetin nüzul sebebi şöyledir: İslâm'dan kısa bir müddet önce câhiliye devrinde iki Arap kabilesi savaşmış ve birbirlerini yaralayıp öldürmüşlerdi, öyle ki köleler ve kadınlar öldürülmüş ve birbirlerinden intikam almadan müslüman olmuşlardı. Bu iki kabile çatışıyordu. Ve kendilerinden köleye mukabil bir hürr'ün, kadına mukabil bir erkeğin öldürülmesi halinde anlaşmayı kabul edebileceklerine and içtiler. Bunun üzerine yukarıdaki âyet-i kerîme nazil oldu. (Beğavî, Cessas, Zemahşeri, İbn Kesir, ilgili yer)
    Ancak bu âyet-i kerîme'deki “Hür; hür ile, köle; köle ile, dişi; dişi ile” âyeti "Cana can" (Mâide, 5/45) âyeti ile neshedildiği düşüncesi genel islam alimlerinin ortak düşüncesidir.
    Kölelik olmadığından onu bir tarafa bırakırsak, alimlerin ihtilaf ettiği tek konu müslüman bir kimsenin öldürdüğü kâfir birinin yerine kısas olup olmadığıdır. Alimlerin büyük çoğunluğuna göre, müslüman bir kişi, kâfir yerine kısas olmaz. Hanefi alimlerine göre ise, bir Müslüman, kâfir yerine kısas olur.
    Hadiste yer alan,
    “Bir mümin kâfir yerine öldürülmez/kısa solmaz."(İbn Hanbel, Nesaî, Ebu Davud)
    Bugünün modern mantığı ile baktığımızda birinin dini,statüsü, cinsiyeti farklı diye verilecek cezanın farklı olması kabul edilebilir bir şey değildir. Ancak arap kabile sistemini biraz hayal ettiğimizde, civardaki diğer roma ,iran medeniyetinde bile olan kurumlardan mahrum ..kanun ve yazılı yasayı bilmeyen, hapis ,gardiyan, mahkeme gibi kurumları olmayan ilkel bir toplum olduğu görülür.
    Kuran bu malzemeden üretebildiği,değer ve yargıları bize yansıtır. Dönemsel, tarihsel,antropolojik olarak okunduğunda anlaşılabilir olan durum. Tüm insanlık ve tüm zamanlar için değer ve hüküm olarak okunduğunda modern zihin ve toplum için ciddi sorunlar doğuracaktır.
    Bu cezaların Mekke aklının ve vicdanının ilahi kitaba yansıması olarak görmek ve tarihsel ,kültürel okumak hem bizlerin gelişimi, hem de Allahın muradı açısından daha doğru gibi görünmektedir.
    Evrensel olan peygamberin toplumunu dönüştürme azmi ve istikametidir. Yoksa toplumun kapasitesi sonucu bu istikamet ve şevkten üretebildiği gerçekler , Mekke için üretilmiş pratikler değerini taşır. bizlere düşen bugün insanlığın geldiği akıl v vicdan seviyesine uygun ilahi hükümler ve ahlak bakışını üretme azmi ve çabasıdır.
    Ankara Okulu-Tarihselci Okuma