• Ve dört kitabın hiç bir incelemesinde bahsetmediğim “at” İnce Memed’in katlı atı.
    Öyle bir at ki sizinle değil ağzını açmadan tek kelime söylemeden bilinçaltınızla konuşuyor.
    Bizim gibi zihinsel anlamda melankolik olanlar, umutsuzluk anlamında söylemiyorum.
    Yaşamdan, toplumdan biraz dargın, biraz umutsuz, biraz umutlu olan. Dünyaya genelde sol’dan bakan yani “öbürleri” olan insanlar okurken her şeyi kişileştiriyoruz. Toplumla yaptığımız kimlik kavgalarını romandaki karaktere yansıtıyoruz. Kişileştiriyoruz. O kahramanları sen’lere böyleyi öğrenmek lazım, ben’lere bölmeyi öğrenmek lazım. İçindeki ben’lerine huylarına atfetmek gerekiyor. O at SENSİN…

    O at dışarda beğendiğin birini gırtlağından tutup sevmeye çalışmanı engelleyecek kalp atışı.
    O at bütün güzelliğini, bütün benliğini bırakıp ana avrat söven içindeki canavar.
    O at sana toplumun normlarını beyninden silip zihninde özgürce dilediğini yapmanı sağlıyor.
    O at koşuyor hiç durmadan, gece gündüz koşuyor. Koşuyor kocuyor koşuyor.
    Kimin yakalayacağı belli değil, nerede duracağı…
    Sana çok büyük bir günahta işletebilir, orada durabilir orada nefesi kesilebilir o atın!
    O at koşuyor, o at kaçıyor, o at kovalıyor ama kitabın tek bir yerinde bile o atın nasıl beslendiğini, ihtiyaçlarını nasıl karşıladığını yazmıyor. Nasıl beslendiğine sen karar vereceksin o atın.
    Atın ne yiyeceğine, ne yerse da düzgün koşacağına, daha çok direneceğine.
    Senin içinde aslında düşünmeyen bir kişi var. O kişi bekleye dursun, sen düşünüyorsun, inanıyorsun, özlüyorsun ve düşündüklerine göre özlediklerine göre kavradıklarına göre içindeki o kişiye hani düşünmeyen, kuralsız hareket eden güdüleriyle ona veri gönderiyorsun. Senin düşündüklerini o yiyor. Sen düşündüğün için o düşünmediklerini yapmıyor. Sen düşüne bildiğin için o kişi ahlaksızlık yapmıyor, ya da sen düşünebildiğin için o kişi cesaret edip büyük bir işi kalkışmıyor. Sen düşünerek onu dengelemeye çalışıyorsun ama o koşuyor, koşuyor…

    O at Yaşar Kemal’in kendini dizginleme hali.
    O at Yaşar Kemal’in gizlediği bir alışkanlığı.
    O at Yaşar Kemal’in yazıp yayınlamaya cesaret edemediği bir kitap.
    O at Yaşar Kemal’in ben bu dörtlemeyi bitirecem dediği büyük düş!

    Belki ata dair imgesel bir yorum bekliyordunuz? İşte bu atın kalbini kırar.
    At hiç bir zaman bir kişi olmadı, at beni kişileştirmeyin diye koşuyor zaten.
    Beni sadece Memed’in atı olarak görmeyin diyor.

    Yaşar Kemal o ata bindi, at dedi ki; Yaşar gel, yoğun bir kitap yazdın sen çok yoruldun gel bin.
    Ve Yaşar Kemal 91 yaşına kadar o atın sırtında yaşadı.
  • Dediler ki Yaşar Kemal İnce Memed diye roman yazmış, bir destan yazmış demeleri gerekiyordu oysaki.

    İnce Memed Türkiye’de meşru olanla gayri meşru olan arasındaki en net çizgidir.

    Bu kadar büyük bir destanı yazacak İnce Memed’in, tek başına bile olsa ağalık sistemine meydan okuyacak bir adamın çok bilgili olması gerektiğini söylüyor bize üstad.
    Bireysel güdülerini, bireysel dürtülerini, sadece sevdiğini kaçırmak için, annesini kurtarmak için yapılan bir isyan değil. Evet böyle başlar, ama diyor ki bize Yaşar Kemal; böyle başlarsan sadece eşkiya olursun. Ama dünyayı sorgularsan, hayatı sorgularsan, aşkı sorgularsan İnce Memed olursun.

    Korku!
    Korkuyla yüzleşmek!
    Korkunun üzerine gitmek!
    İnce Memed Abdi ağadan korktuğu için kaçıyor ve İnce Memed oluyor.
    Memed kaçıp eşkiya olduğu için Abdi ağa korkuyor.
    Burada muhteşem bir imgesi var üstadın, yani eğer Abdi ağa vicdan muhakemesi yapıp “ben ne yapıyorum, ben kötü bir insan mıyım?” dedirtirse arabesk bir dram olurdu. Abdi ağa korkuyor, abartılı bir şekilde korktuğunu yansıtıyor, kabuslar görüyor. Yani bize diyor ki; Abdi ağa ne kadar kötü olduğunun farkında…

    Kitap Anadolu’nun iki bin sayfaya sığdırılmış en büyük resmidir. Nazım’ın “ O topraktan öğrenip kitapsız bilendir” dediği, bugün maalesef göremediğimiz o bilge anadolu insanlarını, Anacık Sultan’dan, Hürü Ana’dan bahsederken bu kitabın zihninizi ve ruhunuzu nasıl sardığını iliklerinize kadar hissediyorsunuz.

    Ve dört kitabın hiç bir incelemesinde bahsetmediğim “at” İnce Memed’in katlı atı.
    Öyle bir at ki sizinle değil, ağzını açmadan tek kelime söylemeden bilinçaltınızla konuşuyor.
    Bizim gibi zihinsel anlamda melankolik olanlar, umutsuzluk anlamında söylemiyorum.
    Yaşamdan, toplumdan biraz dargın, biraz umutsuz, biraz umutlu olan. Dünyaya genelde sol’dan bakan yani “öbürleri” olan insanlar okurken her şeyi kişileştiriyoruz. Toplumla yaptığımız kimlik kavgalarını romandaki karaktere yansıtıyoruz. Kişileştiriyoruz. O kahramanları sen’lere bölmeyi öğrenmek lazım, ben’lere bölmeyi öğrenmek lazım. İçindeki ben’lerine huylarına atfetmek gerekiyor. O at SENSİN…

    O at dışarda beğendiğin birini gırtlağından tutup sevmeye çalışmanı engelleyecek kalp atışı.
    O at bütün güzelliğini, bütün benliğini bırakıp ana avrat söven içindeki canavar.
    O at sana toplumun normlarını beyninden silip zihninde özgürce dilediğini yapmanı sağlıyor.
    O at koşuyor hiç durmadan, gece gündüz koşuyor. Koşuyor koşuyor koşuyor.
    Kimin yakalayacağı ve o at’ın nerede duracağı belli değil…
    Sana çok büyük bir günahta işletebilir, orada durabilir, orada nefesi kesilebilir o at!

    O at koşuyor, o at kaçıyor, o at kovalıyor ama kitabın tek bir yerinde bile o atın nasıl beslendiğini, ihtiyaçlarını nasıl karşıladığını yazmıyor. Nasıl beslendiğine sen karar vereceksin o atın.
    Atın ne yiyeceğine, ne yerse daha düzgün koşacağına, daha çok direneceğine.

    Senin içinde aslında düşünmeyen bir kişi var. O kişi bekleye dursun, sen düşünüyorsun, inanıyorsun, özlüyorsun ve düşündüklerine göre özlediklerine göre kavradıklarına göre içindeki o kişiye, hani düşünmeyen, kuralsız hareket eden güdülerinle ona veri gönderiyorsun. Senin düşündüklerini o yiyor.
    Sen düşündüğün için o düşünmediklerini yapmıyor. Sen düşüne bildiğin için o kişi ahlaksızlık yapmıyor, ya da sen düşünebildiğin için o kişi cesaret edip büyük bir işe kalkışmıyor. Sen düşünerek onu dengelemeye çalışıyorsun ama o koşuyor, koşuyor…

    O at Yaşar Kemal’in kendini dizginleme hali.
    O at Yaşar Kemal’in gizlediği bir alışkanlığı.
    O at Yaşar Kemal’in yazıp yayınlamaya cesaret edemediği bir kitap.
    O at Yaşar Kemal’in ben bu dörtlemeyi bitirecem dediği büyük düş!

    Belki ata dair imgesel bir yorum bekliyordunuz? İşte bu o atın kalbini kırar.
    At hiç bir zaman bir kişi olmadı, at beni kişileştirmeyin diye koşuyor zaten.
    Beni sadece Memed’in atı olarak görmeyin diyor.

    Yaşar Kemal o ata bindi, at dedi ki; Yaşar gel, yoğun bir kitap yazdın sen çok yoruldun gel bin.
    Ve Yaşar Kemal 91 yaşına kadar o atın sırtında yaşadı.


    Tüm kitaplar için tek tek incelemeler:

    İnce Memed 1

    Ben nasıl anlatayım şimdi şahin gibi İnce Memedi, Nasıl başlayayım yedi canlı Abdi ağaya.
    Başlasam bile hanginiz inanır iki gündür sefalet içinde bir köyde yaşadığımı.
    Buğday tanelerini öğütüp aç karnımı doyurdum, aşkımdan deliye döndüm, sevdiğimi kaçırdım kör kurşunlara canımı veriyordum az kalsın.
    Yağmur öyle bir ıslattı ki bizi dağ başlarında, elbiselerime değil derimin altına işlemişti o sular. Adaletten mi söz ediyorsunuz siz! Dostluğun ne demek olduğunu mu biliyorsunuz! Sakın aşk hakkında bişey bildiğinizi iddia etmeyin sakın.
    Ben iki gündür öldüm öldüm dirildim. Bu topraklarda yazılmış, memleketimin insanını anlatan bu kitabı şu zamana kadar okumadığım için kendimden utandım. Ne büyük bir hazine varmış memleketimde yazılan. Beni, insanımı anlatan. Bırakacam işi gücü, tatili. Gezmiyordum zaten iyice eve kapatacam kendimi. Bu dört seriden oluşan kitabı bitirmem lazım benim. Ey İnce Memed! hoş geldin dünyama.


    İnce Memed 2

    Heeyyyy yavrum hey! 
    Abdi gider Hamza gelir. Abdi gider Hamza gelir. Abdi gider Hamza gelir.
    İyi ki diyorum; İnce Memed’i yeni keşfettim. Yoksa 14 sene nasıl beklerdim bu ikinci kitabı.
    Çok korktum ikinci kitap ilk kitabın tadını vermeyecek diye ama yok arkadaş, ilk sayfadan son sayfaya kadar soluksuz okuyorsunuz Memed’i. Betimlemeler o kadar muhteşem ki bazı yerleri iki defa okumak istiyorsunuz. Lafı hiç uzatmayacağım. Büyük bir eksikliktir İnce Memedi okumamak.


    İnce Memed 3

    Bittiii bitiii bu da bitti. Ne yapacam ben sadece bir kitap kaldı! 2 Gündür ne film izledim ne müzik dinledim ne bizimkileri aradım.
    Sabah on gibi başladım gece gözlerim yorulana kadar! Odamda, kütüphanede, gölette, dağda, bayırda gezip bu kitabı okudum. Ben sanki İnce Memed 1’i okumadım, ben sanki İnce Memed 2’yi okumadım. Ben sanki İnce Memedle ilk defa tanıştım o lezzeti ilk defa tattım. Hiç bir zaman kendini tekrar etmedi kitap.
    Olaylar, insanlar, Yaşar Kemal’in o muazzam betimlemeleri. On beş yıl kendini odaya kapattında yemedin içmedin ben nasıl bir destan yazarım mı? dedin be adam! İnsanlar bu kitabı, İnce Memedi okumadıysa ben kitap okudum demesin. Ölmeden önce yapılacak listesine ekleyin İnce Memed’i. Yarın sabah kalktığımda ilk iş dördüncü kitaba başlamak olacak.
    Altı gündür bana bu eşsiz hazzı yaşattığın için teşekkürler Yaşar Kemal!



    İnce Memed 4

    Serinin son kitabı, okurken bitmesin diye boğazınızın düğüm düğüm olacağı son kitap. Aşık olunası Memed’in okuyacağınız son satırları. Serinin her kitabına iki gün ayırıp bitirmiştim. Son kitap bitmesin diye okuyup okuyup hayaller kurdum soluklandım. Okumasam bile okula giderken yürüyüşe çıkarken yanımda gezdirdim İnce Memed’i. Üç gün hüzünle dolaştım. Bir dostumu, hatta kendimden bir parçayı bırakmak istemiyordum kütüphanenin tozlu raflarına. Yüreğim buruk, içim çok daha kötüydü. Lezzetini hiç mi yitirmez, heyecanına hiç mi alıştırmaz. Memed, Memed diye şu satırları sayfalar dolusu yazarım da büyüsü, aşkı kalbimde kalsın. Ancak okuyanlar görsün onu. Alın okuyun ama unutmayın ki kitap bitince asla ölmeyecek bir dostun hatıraları ile baş başa kalacaksınız.
  • ''Siz bilgeler, yüksek ve derin bilgili
    Sizler ki derin düşünür ve bilir misiniz
    Nasıl, nerede ve ne zaman, çiftleştiğini her şeyin
    Niçin sevişildiğini, öpüşüldüğünü?
    Siz ulu bilgeler, yüzüme söyleyin!
    Kafa patlatın bakalım, bana ne olduğuna
    Nerede, nasıl ve ne zaman,
    Niçin başıma geldiğine bunların, hadi kafa patlatın!

    Bu sözlerle aşkın metafiziği adlı kitabına başlangıç yapan Arthur Schopenhauer aşkı şöyle tanımlar: aşk, başta dizginlenebilir bir eğilimken sonrasında bir tutkuya tüm engelleri aşabilme gücüne ve tatmin edilmez bir duygu haline gelirse ölümü bile göze alabildiğine.

    Schopenhauer; bu konuya neden felsefik bir yaklaşım getirdiğini ise şöyle ifade eder. Madem aşkın varlığından, gücünden eminiz bütün yazar ve şairlerin vazgeçilmez konusu aşkı neden bir filozof irdelemesin. Ayrıca aşkı konu olarak ele almasının nedeninin ona öncü olan düşünürlerin tezini çürütmek olmadığını, aşk konusunun onun dünyasına nesnel olarak dayatıldığını söyler.

    Schopenhauer aşka dair düşüncelerini beş bölümde incelediği kitaba gelecek olursak;

    Birinci Bölüm:
    Bu bölümde aşk Schopenhauer 'e göre istediği kadar dünyevilikten uzak, saf tanımlansa bile o bireyselleşmiş cinsel dürtüdür. Birçok insan için zihinlerinin yarısını sürekli meşgul ettiği, en ciddi meselelerde kararları etkilediği, evrakların el yazmalarının arasına saç buklelerini yerleştirmeyi başardığı, en feci kavgaları körüklediği, bazen zenginliği bazen statü ve rütbeyi kendine kurban seçtiği, her şeyi yıkmaya çalışan, altüst eden bu tutkuyu önemli kılan tüm bu gayret ve süreçte yaşanılanlardır. Bu çabanın altında yatan neden ise cinsellik olsa da nesnel bir hayranlık olarak insana kendisini sunar. Bu bir savaş hilesidir. Tüm bu bireyler arasında uygun eşi bulma, seçme ayıklama, aşk oyunlarının amacı sadece bir şeye hizmet eder. Gelecek kuşağı (türü) meydana getirmek. Doğanın kişilere kamufle ederek sunduğu bu amaç doğrultusunda bireyler birbirlerine ne kadar uygunsa aralarındaki tutku o denli fazla, ortaya çıkacak türde o oranda sağlıklı genler taşır.

    İkinci Bölüm:
    Schopenhauer 'e göre iki cinsin inançları, düşünceleri, karakterleri ve zihinsel eğilimleri uyuşuyorsa aralarında cinsel sevgi etkisi olmaksızın bir dostluk kurulabilir. Ancak bunların evliliği çok mutsuz, doğacak çocukta zihinsel ve bedensel düzlemde uyumsuz olacaktır. Bunun tam tersi için düşünecek olursak cinsel tutku var, ancak uyum yoksa bunların evliliği de mutsuz olur.
    İnsanın doğasındaki bencillik türün devamını sağlayacak bakış açısını bir yerde engeller. Fakat bireyin aklına bir şüphe kuruntu yerleştirilirse gerçek sadece tür için en iyi olanın onun için de iyi olacağı gibi görünür. Bu kuruntunun adı içgüdüdür. Cinsel hazzın tatmininde ise türün çirkinliğine, güzelliğine bakılmaz, hiç bir bağ yoktur bu bağlamda. Seçim tamamen ortaya çıkacak yeni türün tipinin olabildiğince katıksız ve doğru korunması ile ilgilidir. Buna göre herkes en güzel bireyleri, kendi varlıklarında türün katıksız olmasını sağlayacak bireyleri şiddetle arzu edecektir. Diğer bir nokta ise bu seçimde öteki bireyde kendi kusurlarını örtecek özellikler aramasıdır. Örneğin kısa boylu erkekler iri kadınları ararlar, sarışınlar esmerleri severler vb…
    Erkek kendisine uygun güzellikteki bir kadına baktığında türün damgasını vurduğu o kadınla sürdürmek istediği türün tipinin korunmasına dayalı eğilimdir. Demek ki insanın içinde taşan hazza verdiği cevap bu çekimle ilgili değil, tür için iyiye yönelmiş bir içgüdüdür. İnsanın seçtiği kişiye ulaşmak için yaptığı tüm rezillikler şan, şöhret, para, onur vs. kaybetme pahasına katlandığı eziyetler doğanın her yerdeki bağımsız iradesine uygun olarak türe hizmet eder. Erkek ulaşmak için kırk takla attığı kadına ulaşınca türe hizmet ettiğini hissettiğinden evlilik dışı her olayda kötü yeni bir bireyin oluşumundan çoğu zaman iğrenir, engellemek ister. Ve o hazza ulaşınca aslında herhangi bir kadınla yaşayacağı hazdan farklı olmadığını görüp hezeyana uğrar. Kendisini aldatan, bireyin bilincine girmeyen türün irade gücüdür.
    Aşkta erkek ve kadının doğası belirgin farklar taşır. Erkek doğası gereği vefasız, kadın ise sürekli sadakate eğilimlidir. Erkeğin aşkı doyum bulduğunda azalırken, kadının aşkı o andan itibaren artmaya başlar. Erkeğin gözü hep başka kadınlardadır. Kadın ise tek bir erkeğe sımsıkı sarılır. Bundan dolayı erkeğin eşine sadakati yapay, kadının ki doğaldır.

    Üçüncü Bölüm:
    Bu bölüm Schopenhauer ‘in aşkta bireylerin seçimlerinin altında yatan nedenleri incelemesini içermekte. Ona göre seçimlerde öncelikle yaşa bakılır. Doğurganlıktan dolayı 18-28 yaş arası idealdir. Güzellikten yoksun gençliğin gene de çekici olduğu ancak gençlikten yoksun güzelliğin çekici olmadığını ifade eder. İkinci bakılacak unsur sağlıktır. Sağlıklı olmayan bireyler hastalıklarını türe aktaracağı için tercih edilmemelidir. Üçüncü unsur iskelet yapısıdır. Kemik yapısı türün tipinin temelidir. Bu yüzden önemlidir. Dördüncü etken kadının belirli bir dolgunlukta olması ceninin beslemesi açısından önemlidir. Beşinci etken ise yüz güzelliğidir.
    Kadınlar ise erkek güzelliğine çok az önem verirler. Erkeğin kuvveti buna bağlı cesareti cesur bir koruyucusu olması açısından önemlidir. Kadınlar kendi güzelliklerini aktaracakları için çoğunlukla çirkin erkekleri severler. Bir kadının bir erkeğin kültürüne, entellektüelliğine aşık olması gülünç bir iddiadır. Bir annenin çocuğuna güzel sanatlar vs. eğitimi vermesinin sebebi ise güzel kalça ve dolgun göğüsleri yapay yollardan destekleyen bir zekayı ortaya çıkarmaktır.
    Ayrıca tüm bu etkenlere bakılırken her bir birey bedeninin her bir uzvundaki eksiklik ve zaafları karşı cinste düzeltilmesini kovalar, üstelik söz konusu parça ne kadar önemliyse bu arayışta o kadar kararlı ve ısrarlı olur.
    Eğer bir adam çok çirkin bir kadına aşık olursa cinsellikten kaynaklıdır ve kendini eksik görmediği için türe aktarılacak özellikleri kendi tamamlayacağını düşünür ve bu çok üst mertebede aşıklık halidir.

    Dördüncü Bölüm:
    Eğer aşk bir kişiye yönelmiş ise bu kişiye kavuşamama durumunda dünyanın bütün nimetleri hatta hayatın kendisi bile değerini kaybedip intihara kadar gidebilir. Tür bireyden daha önemlidir. Bu yüzden sevenler çokça çabalar ve bu çabayı yüce ve haklı görür. Aşkın çoğu zaman kişiyi trajik, komik durumlara sokmasının nedeni aşık erkeğin ruhunu türün ele geçirmiş ve hakimiyeti altına almış olmasıdır. Türün istediği gerçekleşince kaybolup giden, geride kalan nefret edilen bir eşin mantığı böyle açıklanabilir. Çoğu zaman aklı başında bir erkeğin canavar ruhlu bir kadınla evliliği buna örnektir. Eskilerde bunu aşkın gözü kördür diye nitelendirir.
    Aşk evliliğinde de uyumsuzluklar çıkınca yine mutsuzluk gelir. Bir İspanyol atasözü der ki ‘’ Aşk nedeniyle evlenen acılar çekerek yaşamak zorundadır. ‘’ Anne baba tavsiyesi ile evlilikte de değerlendirilmiş yönler başta mutlu etse de sonrasında sorunlu bir mutluluk olarak kalır. Bu durumda bir evlilik ya ortaya çıkacak türe ya da sadece bireyin çıkarlarına ters düşer.

    Beşinci Bölüm:
    Bu bölümde ‘’oğlancılığı ‘’ ele alan Schopenhauer oğlancılığı yolu sapmış içgüdü olarak tanımlar. Hem doğaya aykırı hem de tiksinti uyandırıcı bu içgüdü yozlaşmış insanların yapacağı tek tük rastlanacak eğilimken aksine dünyanın hemen hemen her yerinde yaygın ve modadır. O dönemin filozof ve yazarları ozanları da bu işe bulaşmışlardır. Platone ve stoacılar bu aşktan başka aşk tanımazlar. Asya ‘da Galliler ‘de hatta islam toplumlarında, hint çin toplumlarında da yaygın olan bu sapkınlığı ölüm cezasına çarptırılarak durdurmaya çalışılsa da gizli saklı varlığını korumaya devam etmiş.
    Schopenhauer ‘e göre oğlancılık insanın doğasından kendiliğinden doğmakta fakat doğaya aykırı olarakta bir paradoks oluşturmaktadır. Bu paradoksu Aristotales ‘in çok genç ya da çok yaşlı kişilerin çocuklarının zeka ve bedenen geri olacağını bu yüzden çocuk yapılmaması gerektiği tezi üzerinden açıklamaktadır. Yaşlı erkeklerin çocuk meydana getirmemesi için var olan cinsel dürtülerinin genç oğlanlara yönelimi zayıf, çelimsiz, olgunlaşmamış türlerin meydana gelmesini önler. Yani doğa kendince böyle bir çözüm yolu bulur. Doğa iki kötüden daha az kötü olanı tercih eder ve yine türe hizmet etmiş olur.
    ‘’ Doğa sadece fiziksel olanı bilir ve tanır ahlaki olanı değil ‘’ … (syf 86)


    Etkinlik kapsamında bu kitabı okuyarak Arthur amcayla tanışmamı sağlayan Quidam ‘a çok teşekkür ediyorum. Schopenhauer ‘in aşka dair felsefesini ince bir kitabı dört günde okuyarak, yürek çatlatan uzunluktaki incelememi de iki günde yazarak özümsediğimi düşünüyorum :)) Kitapta yer alan fikirlerin bir çoğuna katılmasam da Arthur amcanın akıl yürütmelerine hayran kalmamak elde değil.
    Felsefe severlere keyifli okumalar...
  • Herhangi bir olumsuz düşüncenin, sürekli anımsanmakla gerçek bir zihinsel canavar haline geleceği, kişinin kendine olan güvenini yıkacağı ve ciddi psikolojik zorluklara neden olacağı açıktır.
  • Filme uyarlanmış bir eseri okuma konusunda nasıl bir yöntem izlenmelidir? Bana soracak olursanız, eğer eserin uyarlanmış olduğu filmi, eserin kendisini okumadan önce izlerseniz bu zihninizde bir tür kısıtlamaya sebebiyet veriyor. Kitaptaki karakterlerin filmdeki aktörler olmadığının farkında olsanız dahi istemeden o karakterleri filmdeki oyuncularıyla anımsamaya başlıyorsunuz. Bunun insanda zihinsel olarak oluşan, okuma esnasındaki o hayali yapıya yararlı mı zararlı mı olduğu konusu eserin kendisini konu almadan önce dahi kafama takıldı. Eğer Dövüş Kulübü'nü, filmini izlemeden önce okusaydım ve sonrasında filmi izleseydim, filmdeki oyuncularla benim kafamda oluşan karakterler arasında onlarca farklılık olacaktı. Aslında buna bir kısıtlama adını vermek ne kadar doğru emin değilim ama bunun hayret edilesi bir durum olduğundan şüphem yok. Şöyle ki, benim varsaydığım durumu bir başkası aynı şekilde yaşamış olsaydı onun da kafasında o karakterler hem filmden farklı hem de benim kafamda oluşanlardan çok çok farklı olacaktı. Bu konuyu bu kadar uzatarak aslında bir nevi hayranlığımı dile getirmeye çalışıyorum mazur görün beni. İnsan zihni dünyadaki her şeyden bile daha özgün. İnsan zihninin bu özelliğine ve bu özelliği tetikleyen şeylerden birine; kitaplara hayran oluyorum her seferinde. Değişkenler olmayan bir denizde dahi, rüzgarın tersi yönünde gidebilecek bir kapasiteye, güce sahip insan aklına hayran kalmamak elde değil.

    İşte Dövüş Kulübü de tam da insanların bu bahsini ettiğimiz akıllarının gücünü ve kapasitesini unutmaya (unutturulmaya) başladığı (başlandığı) bir zamanda geçen bir roman. Bu öyle bir zaman ki, insanlar asla ulaşamayacakları ideallerin peşinde kendi istekleriyle koşuyorlar, bundan sonra kendilerince memnun oluyorlar ve içlerindeki huzursuzluğu da bu asla ulaşamayacakları ideallerin o pembe hayaliyle ezmeye, yok etmeye çalışıyorlar. Bana soracak olursanız oldukça tanıdık gelen bir çağ bu, sizce? Asla ulaşılamayan idealler kavramı üstünde durmak istiyorum. Bu anlatılan zaman dilimindeki insanlar bir şeylere elbette ki ulaşıyor, istedikleri şeyleri aylarca süren iş emeği karşısında elde edebiliyorlar, buraya kadar bir sorun yok. Sorun, o elde ettiği şeyden sonra tekrar elde edilecek bir şeyin, bireyin önüne çıkarılması ve bireyin de bunu içtenlikle onaylaması. Yani hedeflerin sonsuzluğu, bununla da bireyin tatminsiz, aç gözlü bir canavara dönüşmesi. Bu canavarlığı da kendine yakıştırması ve bunu kendince normalleştirmesi.

    Neden canavar olsun ki insan? Bir insan, bir birey nasıl canavara dönüşebilir? İnsanın en çok korktuğu canavarlar yine insanın bizzat kendisidir. Çünkü insan böyle olmayı kendi seçebileceği ve bundan memnunluk duyabileceği bir hale getirilmektedir bu çağda. Mesela bir yüzüğü elde etme yolunda aylarca çalışabilecek bir bireyin fiziksel çabanın yanında bunun için gerekli olan zihinsel çabayı gösterebilecek potansiyeli varken, örneğin o yüzüğün yapım aşamasında insanların yaşadığı zorlukları anlatan bir belgesel izlese dahi aklındaki o yüzüğe ulaşma fikrinin tatlı hayali (ya da tatlılaştırılmış mı demeliydim?) aklından çıkmamakta, o değerli madenin bulunmasında ve çıkarılmasında çok büyük zorluk çeken insanlar bu sayede aklına gelse ve onlar hakkında düşünebilmek için gerekli olan zihinsel potansiyele sahip bile olsa bunu ötelemekte ya da bunu düşünmeyi o yüzüğe ulaşma düşüncesinden daha öne atamamaktadır, işte yazarımız böyle bir çağı ele almış. Eğer bir isim koyacak olsaydım böyle bir çağa, 'normalleştirilmiş normaldışılıkların bulunduğu bir çağ' diyebilirdim.

    İşte roman da tam buradan başlıyor aslında. Asla ulaşamayacağı ve ulaşamamaktan bıkmayacağı idealleri olan bir ‘iş adamı’ bir anda anlatmaya başlıyor kendini. Ama o andan değil, çok uzaklardan geriye dönerek anlatıyor kendisini. Bir şeyleri aşmış, kendi deyimiyle kendisinin ‘aydınlanmış’ olduğu bir zamandan. O da herkes gibi normalleştirilmiş normaldışılıkların dünyasına kapılıp gidiyor. Evine özel bir seri mobilya ya da çeşitli tabak setleri almak için aylarca çaba gösteriyor. Tam "her şeye ulaştım, artık bir şeye ihtiyacım yok" yalanına geçici olarak inanmaya başlayacağı sırada başına bir felaket geliyor ve sonrasında ise Tyler ile tanışıyor.

    Tyler ile değişen hayatında günler geçtikçe normalleştirilmiş normaldışılıkların kabul ettirilmiş dehşetini fark edip bunu yaşamaya başlıyor. Bu dehşeti fark ettikten sonra insan, bunu fark ettiği için memnun olamaz hale geliyor. Çünkü gerçek bir dehşet hissetmeye başlıyor ve o alıştırılmış olduğu yapay mutluluktan çıkınca bir süre neye karşı mutluluk hissedeceğini şaşırır hale geliyor. İşte romanın bundan sonraki gidişatında, karakterimizin içinde bulunduğu ruh hali bunun genişletilmiş şekli sayılabilir zannımca. Farkına varılmış bir dehşet ve bunun dallanıp budaklanmış hali.

    Gelelim eserin ismi nereden geliyor ona. Karakterimizin bir kurtarıcı, bir Mesih olarak gördüğü Tyler’ın söylediğine göre insan bu çağda peşinde koşmaktan bıkmadığı ideallerden ve bunların vermiş olduğu sahte güven ve güç hissinin vermiş olduğu uyuşukluktan dolayı insanların kendi özlerini unuttuklarını, sahte mutluluklarla acılarını unutmaya çalışmaları yerine gerçek acıyı yeniden yaşayarak acının tekrar farkına varıp ancak bundan sonra insanın saf acı kavramından kurtulabileceğini söylüyor. Bunun için de Dövüş Kulübü adlı mekanda insanlar birbirleriyle dövüşüp kimi unutulmuş duygularını böylelikle açığa çıkarabilir hale geliyorlar, Tyler bunu biliyor, o da biliyor... Ve karakterimiz bu tasvir edilen dünyadaki kimi haksızlıkları ve saçmalıkları görür hale geliyor. İşte bu görür hale gelme hikayesini anlatıyor Dövüş Kulübü.

    Buradan sonra kitap hakkında daha çok bilgiye giriyorum, bilginize.

    Bana soracak olursanız Tyler’ın insanlık boyunca süregelmiş bir kurtuluş umudu olduğunu düşünüyorum. Çünkü biz insanlar bazen böyle davranırız, bir sorun olduğunda kurtarıcı birini isteriz kimi zaman. Buna gereksinim duyduğumuzu zannederiz. Evet “zannederiz” kitabımızın yazarı bundan bahsediyor bence. Tyler’ın kendi kişiliğinin bir yansıması olduğunu anladığı zaman ana karakterimiz, bunun kurtarıcı bir üst-insan olmadığını, bunun kendi olduğunu anlıyor. Bu anlamda Chuck Palahniuk belki de insandaki en büyük gücün yine kendisinde olduğunu söylemeye çalışıyor bizlere. Bir kurtarıcı ikonu, belki de sadece çaresizce sarıldığımız (belki de istemsizce sarılmak zorunda bırakıldığımız) bir hayal sadece. Bu anlamda kendimizi yine ancak kendimiz kurtarabileceğimizi, bu ikona ya da kurtarıcıya bel bağlayarak asla kurtulma imkanımız olmayacağını ifade ediyor bir anlamda.

    Bu yönden, kitapta bahsedilen, uygulanan şeylerin doğru olduğunu bunları yapmamız gerektiğini, bizlerin de bir Kaos Projesi ortaya koymaya ihtiyacımız olduğunu söylemiyorum. Demeye çalıştığım, insandaki gücün farkına varılması dahilinde çok büyük şeyler yapılabileceği. Ama bu anlamda da Chuck Palahniuk bizlere bunun zorluğunu da belirtiyor bizlere belki de: Çünkü Tyler bir hastalık, bir kişilik bozukluğu. Bu olumsuzluklara sahip biri bunun, yani bu gücün ayırdına bir anlamda istemsizce varıyor ise bizler bunun nasıl farkına varacağız/varmalıyız?
    Bunun yanı sıra Palahniuk'un alternatif bir evrenden günümüz modern dünyasını ve bu modern dünyanın dehşet verici ‘normalleştirilmişliğini’ tüm gerçekliği ile dile getirmesi, insanın içini titreten soğuk bir ayaz gibi, okurları buz gibi bir dehşete düşürüyor.

    Dövüş Kulübü, yaşanması gereken bir dehşet...
  • Zihinsel engelli çocuğun annesi olmak gerçekten zor. Sokağa çıktığım zaman insanların, canımdan çok sevdiğim yavruma acıyarak bakması, parktaki çocukların, canavar görmüş gibi kızımdan kaçması beni çok üzüyordu. Bu sebeple sokağa çıkarken moralim bozuluyor, hiçbir yere gitmek istemiyordum.
    Vahdettin Yaşar
    Sayfa 135 - Elit Kültür Yayınları
  • Büyük ihtimalle erkek arkadaşlar ve de oyun dünyası ile yakın teması bulunan arkadaşlar bu ismi çok yakından tanıyacaklar. Witcher(efsunger) ; uzun bir eğitim süreci, acımasız bir fiziksel ve zihinsel şartlandırma ve gizemli ritüeller sonrası yeteneklerine kavuşan kiralık canavar avcısıdır. Karakterimiz Rivialı Geralt ile ilk maceramıza başlıyoruz. Fantastik severlerin görmek isteyecekleri, efsungerimizin ekmek parası olan; ejderhalar, vampirler ve türevleri, kurt adamlar, böceksi yaratıklar, hayaletler gibi envai çeşit yaratık, büyücüler ve ilginç efsaneler bulunmakta. Gayet akıcı bir kitap olmuş. Ama ilk kitap olması nedeniyle biraz durgun gibi gelebilir size. Ben karakterleri ve dünyayı oyunlarından bildiğim için ağzım sulana sulana okudum. Bence bir şans verin, pişman olmazsınız :)