• Yakaladıkları her fırsatta toplumun manevi nabzını tutan, dünden bugüne Anadolu’ya manevi maya aşılayan ve insanımızın ruh dünyasının hamurunu şekillendiren tarikatlara saldırmayı vazife addedenler şimdi de başka bir yaftayla çıkıyorlar yola.

    Sözgelimi, şimdiye kadar “dini zorlaştırmak ve dinde olmayan yükümlülükleri dine sokmakla suçluyorlardı bizleri. Neden? Çünkü tek suçumuz kendileri gibi nefsin istediği bir din değil Allah (azze ve celle)’ın istediği bir dini yaşama peşinde oluşumuzdu. Dini zorlaştırma yalanı tutmayınca bu defa aksini deniyorlar şimdi.

    Neymiş efendim, tarikatler emek düşmanlığının adıymış. Tarikata giren kişiye “seni şeyhin kurtarır, hiçbir şey yapmana gerek yok” deniliyormuş ve her tarikat mensubu da bu şekilde inanıyormuş.

    Bu utanmaz arlanmazın türevlerinin de benzeri iddiaları dillendirdikleri şu günlerde meselenin iç yüzünü bilmeyen, tarikat nedir haberi olmayan fakat kalbinde hakkaniyet yatan Müslümanlar için karalıyorum bu satırları.

    Ve diyorum ki: Ben de bir tarikat mensubuyum. Şeyhim Mahmud Efendi Hazretleri (Kuddise Sirruhu) dur. Mensubu bulunduğum tarikata gönül verip intisap eden herkes de şehadet eder ki bu yola giren kimselerden ilk etapta daimi olarak istenen vazifeler şunlardır:

    – Her gün en azı bir buçuk saat süren Allah (azze ve celle)’ı zikir dersiyle meşgul olunacak. Bu süre ileriki yıllarda dört saate kadar çıkacak.

    – Her gece on- on iki rekat teheccüd namazı kılınacak. Beşer icabı bir mazeretten ötürü kalkamayanlar Hz. Peygamber ’in yaptığı gibi o günkü işrak vaktinden öğle namazına yakınki kerahet vaktine kadar kazasını yapacak.

    – Sabah namazından sonra güneşin doğmasıyla başlayan işrak vaktinde asla uyunmayacak. Takribi yarım saat- kırk dakika kadar zikrullah, hatm-i hacegân gibi vazifeler ile meşgul olunacak. Vakit çıktıktan sonra da iki rekat “İşrak namazı” kılınacak.

    – Kuşluk vakti girince dört rekat “Kuşluk Namazı” kılınacak.

    – Öğle ve yatsı namazlarının son sünnetleri dört rekat olarak kılınacak.

    – Akşam namazından sonra altı rekat “Evvâbîn Namazı” kılınacak.

    – Yatmadan önce iki rekat “Kabir Nur Namazı” oturarak kılınacak.

    – Hergün mutlaka bir kere Hatm-i Hacegan’a katılınacak.

    – Namazlar mutlaka cemaatle camide kılınacak.

    – Mutlaka ama mutlaka medrese ile bağlantılı olacak. Gücü ve takati nispetince okuyacak, okutacak, dinleyecek, sevecek…

    – Dersi belli bir seviyeye gelenler mutlaka her gün Kur’an-ı Kerim okumak zorunda.

    Bu saydıklarım her müntesipten daima yapması istenilen şeyler. Bunun dışında bir takım vazifeler de var tabi. Ve bunların hiçbirisi gizli saklı değil, yüzbinlerce insanın şehadetiyle sabit. Ne kadar beleşçi bir hayat değil mi? Dünyada yatarak ahireti garantiye almışa ne kadar da benziyorlar değil mi!

    Şimdi, ey utanmaz arlanmaz adam! Sırtını bir yerlere dayayarak konuştuğun ve tarikat denince kırmızı görmüş boğa gibi öteye beri saldıran tavrınla ağzından levsler misali cümleler fışkırttığın bu ocakları hiç mi bilmiyor, tanımıyorsun? Hiç sanmam. Senin neredeyse her meselede olduğu gibi yine niyetin başka.

    En ufak bir insaf ve vicdan taşıyorsan Allah aşkına söyle: Şu yukarıda kaydettiğim sabit vazifelerin istendiği bir mübarek çatı nasıl emek düşmanı oluyor? Dini kılı kırk yararcasına yaşamayı, ibadetlere ibadet katmayı, sünnetleri, müstehapları ve hatta edepleri dahi terk etmeyi günah gibi gören bir müessese nasıl beleşçi oluyor ve “bizi şeyhimiz kurtarır” diye inanabiliyor, söyler misin?

    Sen ve senin gibiler milyonların önünde namahrem kadınlarla programlar yaparken tarikat müntesipleri bir namahremin burnunu bile görmekten sakınmaya çalışacak. Ama yine beleşçi onlar olacak. Ve anneleriniz olan Peygamber hanımlarından bile perde arkasından onları görmeden bir şeyler isteyin diyen Ku’ran’ın tabisi ve yegane uygulayıcısı yine siz olacaksınız, öyle mi?.

    Sen ve senin gibilerin dünyasında “amel” diye bir şey gözükmeyecek ama yine de beleşçi gününün çoğu ibadet etmekle geçen “tarikat müntesipleri” olacak öyle mi?

    Birilerinin bilmem hangi kurumlarda kadrolaştıklarıyla ilgili haberler dolaşacak ama yine de çocuklarını şer’an uygun bir ortam olmadığı gerekçesiyle okullara bile gönderemeyen insanlar potansiyel Fetö tehlikesi sayılacak öyle mi?

    Yahu vasıfların en hayırlısı olarak nitelen şu “insaf” senin mahallene hiç mi uğramadı? Her iman sahibinin sadrında yatan “vebal duygusu” hiç geçmedi mi senin diyarından?

    Sen nasıl bir yalancısın Allah aşkına? Müstakbel Fetö’nün kim olacağı tuttuğu istikamet ve taşıdığı tedirginlikle gayet ortada. Bu sebeple yavuz hırsız misali ev sahibi bastırmaya çalışıyor ya…
    Allah ıslah etsin, hidayet versin. Mukadder değilse kahr eylesin.
  • Yakaladıkları her fırsatta toplumun manevi nabzını tutan, dünden bugüne Anadolu’ya manevi maya aşılayan ve insanımızın ruh dünyasının hamurunu şekillendiren tarikatlara saldırmayı vazife addedenler şimdi de başka bir yaftayla çıkıyorlar yola.

    Sözgelimi, şimdiye kadar “dini zorlaştırmak ve dinde olmayan yükümlülükleri dine sokmakla suçluyorlardı bizleri. Neden? Çünkü tek suçumuz kendileri gibi nefsin istediği bir din değil Allah (azze ve celle)’ın istediği bir dini yaşama peşinde oluşumuzdu. Dini zorlaştırma yalanı tutmayınca bu defa aksini deniyorlar şimdi.

    Neymiş efendim, tarikatler emek düşmanlığının adıymış. Tarikata giren kişiye “seni şeyhin kurtarır, hiçbir şey yapmana gerek yok” deniliyormuş ve her tarikat mensubu da bu şekilde inanıyormuş.

    Bu utanmaz arlanmazın türevlerinin de benzeri iddiaları dillendirdikleri şu günlerde meselenin iç yüzünü bilmeyen, tarikat nedir haberi olmayan fakat kalbinde hakkaniyet yatan Müslümanlar için karalıyorum bu satırları.

    Ve diyorum ki: Ben de bir tarikat mensubuyum. Şeyhim Mahmud Efendi Hazretleri (Kuddise Sirruhu) dur. Mensubu bulunduğum tarikata gönül verip intisap eden herkes de şehadet eder ki bu yola giren kimselerden ilk etapta daimi olarak istenen vazifeler şunlardır:

    – Her gün en azı bir buçuk saat süren Allah (azze ve celle)’ı zikir dersiyle meşgul olunacak. Bu süre ileriki yıllarda dört saate kadar çıkacak.

    – Her gece on- on iki rekat teheccüd namazı kılınacak. Beşer icabı bir mazeretten ötürü kalkamayanlar Hz. Peygamber ’in yaptığı gibi o günkü işrak vaktinden öğle namazına yakınki kerahet vaktine kadar kazasını yapacak.

    – Sabah namazından sonra güneşin doğmasıyla başlayan işrak vaktinde asla uyunmayacak. Takribi yarım saat- kırk dakika kadar zikrullah, hatm-i hacegân gibi vazifeler ile meşgul olunacak. Vakit çıktıktan sonra da iki rekat “İşrak namazı” kılınacak.

    – Kuşluk vakti girince dört rekat “Kuşluk Namazı” kılınacak.

    – Öğle ve yatsı namazlarının son sünnetleri dört rekat olarak kılınacak.

    – Akşam namazından sonra altı rekat “Evvâbîn Namazı” kılınacak.

    – Yatmadan önce iki rekat “Kabir Nur Namazı” oturarak kılınacak.

    – Hergün mutlaka bir kere Hatm-i Hacegan’a katılınacak.

    – Namazlar mutlaka cemaatle camide kılınacak.

    – Mutlaka ama mutlaka medrese ile bağlantılı olacak. Gücü ve takati nispetince okuyacak, okutacak, dinleyecek, sevecek…

    – Dersi belli bir seviyeye gelenler mutlaka her gün Kur’an-ı Kerim okumak zorunda.

    Bu saydıklarım her müntesipten daima yapması istenilen şeyler. Bunun dışında bir takım vazifeler de var tabi. Ve bunların hiçbirisi gizli saklı değil, yüzbinlerce insanın şehadetiyle sabit. Ne kadar beleşçi bir hayat değil mi? Dünyada yatarak ahireti garantiye almışa ne kadar da benziyorlar değil mi!

    Şimdi, ey utanmaz arlanmaz adam! Sırtını bir yerlere dayayarak konuştuğun ve tarikat denince kırmızı görmüş boğa gibi öteye beri saldıran tavrınla ağzından levsler misali cümleler fışkırttığın bu ocakları hiç mi bilmiyor, tanımıyorsun? Hiç sanmam. Senin neredeyse her meselede olduğu gibi yine niyetin başka.

    En ufak bir insaf ve vicdan taşıyorsan Allah aşkına söyle: Şu yukarıda kaydettiğim sabit vazifelerin istendiği bir mübarek çatı nasıl emek düşmanı oluyor? Dini kılı kırk yararcasına yaşamayı, ibadetlere ibadet katmayı, sünnetleri, müstehapları ve hatta edepleri dahi terk etmeyi günah gibi gören bir müessese nasıl beleşçi oluyor ve “bizi şeyhimiz kurtarır” diye inanabiliyor, söyler misin?

    Sen ve senin gibiler milyonların önünde namahrem kadınlarla programlar yaparken tarikat müntesipleri bir namahremin burnunu bile görmekten sakınmaya çalışacak. Ama yine beleşçi onlar olacak. Ve anneleriniz olan Peygamber hanımlarından bile perde arkasından onları görmeden bir şeyler isteyin diyen Ku’ran’ın tabisi ve yegane uygulayıcısı yine siz olacaksınız, öyle mi?.

    Sen ve senin gibilerin dünyasında “amel” diye bir şey gözükmeyecek ama yine de beleşçi gününün çoğu ibadet etmekle geçen “tarikat müntesipleri” olacak öyle mi?

    Birilerinin bilmem hangi kurumlarda kadrolaştıklarıyla ilgili haberler dolaşacak ama yine de çocuklarını şer’an uygun bir ortam olmadığı gerekçesiyle okullara bile gönderemeyen insanlar potansiyel Fetö tehlikesi sayılacak öyle mi?

    Yahu vasıfların en hayırlısı olarak nitelen şu “insaf” senin mahallene hiç mi uğramadı? Her iman sahibinin sadrında yatan “vebal duygusu” hiç geçmedi mi senin diyarından?

    Sen nasıl bir yalancısın Allah aşkına? Müstakbel Fetö’nün kim olacağı tuttuğu istikamet ve taşıdığı tedirginlikle gayet ortada. Bu sebeple yavuz hırsız misali ev sahibi bastırmaya çalışıyor ya… 
    Allah ıslah etsin, hidayet versin. Mukadder değilse kahr eylesin.
  • Zikir, fikir ve şükür.
  • Kırdığınız yerden kırılacaksınız !
    Kırılacağız…
    Ne gerek var Kalp kırmaya !
    Sonunda ölüm varsa …
    Allahü teâlâya her şeyden dahâ yakındır Kalb , Bu sebeple, küfürden sonra en büyük günah, kalb kırmaktır. 
    Kâfirin dahi kalbini kırmamalıdır. Salih bir Müslümanın korkusu, bir başkasının kalbini kırmak, onu incitmektir. 
    Dinini bilen ve bildiklerine uygun hareket eden sâlih bir Müslüman, ölü gibidir, hiç kimsenin kalbini kırmaz, incitmez. 
    Zira bir ölünün,diri ile kavga ettiği hiç görülmemiştir.

    Bir kalbi kırmak, senelerce ibâdet ve zikir sevabının hepsini alıp götürür. İslâmiyet öyle bir dindir ki, kâfirin dahi kalbini kırmayı yasaklamıştır. 
    Nerde kaldı ki, Allahü teâlâya ve Onun Peygamberine inanan, Allah diyen bir Müslümanın kalbi kırılsın. 
    Zira bir mü’minin kalbini kırmak, çok büyük günahtır, harâmdır.

    70 defa Kâbe’yi yıkmak!
    Peygamber efendimiz; mübârek elleri ile Kâbe’yi göstererek; 
    ( Ey Kâbe, sen Allahın evisin. Sen mübâreksin fakat bir Müslüman,bir mü’minin kalbini kırsa 70 defa seni yıkmaktan daha büyük günaha girer ) buyuruyor.

    Din büyükleri buyuruyor ki:
    “Her günâh, îmânı tehlikeye sokmaya sebep olabilir ama şu üç günâhın tesiri daha kuvvetlidir:

    1- İmân nimetine şükretmemek.
    2- İmânın gitmesinden korkmamak.
    3- Mü’minleri incitmek, kalblerini kırmak.

    Mevlana Ne güzel bir söz söylemiş bu konuyla ilgili ;

    Bir defa kalp kırmak , Kabe’yi alt üst etmekten daha kötüdür !
    Zira Kabe’yi Hz İbrahim inşa etti , Kalbi ise Allah yarattı !…

    Hadis-i şerifte;

    ( Kalb kırmak, Kâbe’yi yetmiş defa yıkmaktan daha kötüdür ) buyurulmuştur. iyi olsun, kötü olsun hiçbir insanın kalbini incitmemelidir. 
    Allahü teâlâyı en çok inciten, küfürden, inkârdan sonra, kalb kırmak gibi büyük bir günah yoktur…)
  • İLGİNÇ

    🚫 İLGİNÇ
    İnsan eğer 10 TL. yi sadaka verecek olsa bu miktarı çok bulur ama 10 TL ile mağazadan birşey almaya gitse alacak birşey bulamaz. 🌵
    🔹🔹🔹🔹
    🚫İlginç,
    İnsan 10 Dk. zikir edecek olsa bu zamanı çok bulur ama bir film veya maç olsa bir buçuk saatlik zaman onun için hemen geçiverir. 🌵
    🔹🔹🔹🔹
    🚫İlginç,
    Bir futbol maçının uzaması insanın hoşuna gider ama Cuma namazında hutbenin birkaç Dk uzaması hiçte hoşuna gitmez.🌵
    🔹🔹🔹🔹🔹
    🚫İlginç,
    İnsan duyduğu dedikoduya hemen inanır ve kabullenir ama kesin doğru olduğunu bildiği birşeyi inat ederek hemen kabullenmez.🌵
    🔹🔹🔹🔹🔹
    🚫İlginç,
    İnsan camide bir saat ibadet ederek vakit geçirecek olsa onun için zaman geçmek bilmez ama televizyona bakarken zaman onun için çabucak geçer. 🌵
    🔹🔹🔹🔹
    🚫İlginç,
    İnsan namaz kılarken, ibadet esnasında dünyevi konuları düşünmeyi sever ama normalde Islamiyet'i düşünmekten kaçınır.🌵
    🔹🔹🔹🔹
    🚫İlginç,
    İnsana bir sureyi veya surenin manasını okumak zor gelir ama bir romanı okumak onun için kolaydir.🌵
    🔹🔹🔹🔹
    🚫İlginç,
    İnsan konserde ilk siralarda olmak için çaba sarfeder ama camide ilk sıralarda olmak için çaba sarfetmez.
    Aksine namazin sonunda hemen çıkıp gideyim diye son sıralarda olmak ister.🌵
    🔹🔹🔹
    🚫İlginç,
    Bir Ayet yada Hadisi Şerifi ezberlemek insanın zoruna gider ama muzik listesi ilk 10'da olan şarkıların hepsini ezbere bilir.🌵
    🔹🔹🔹🔹
    🚫İlginç,
    İnsan bir dînî toplantı için zaman bulamaz ama dünyalık işler için çok zaman bulur.🌵
    🔹🔹🔹
    🚫İlginç,
    İnsan İslâmî konuları dinlemeyi ve anlatmayı zor bulur ama dedikoduları dinlemeyi ve anlatmayı çok sever.🌵
    🔹🔹🔹
    🚫İlginç,
    İnsan CENNET'e gitmeyi ister ama hiçbir şey yapmaz .🌵
    🔹🔹🔹
    🚫İlginç,
    İnsan hergün birilerinin ölüm haberini alır, ama yine de kendisinin de birgün öleceğini düşünmez.🌵
    🔹🔹🔹🔹🔹

    🌷Rabbim bizleri nefsimize uydurma ve nefsimizi terbiye edenlerden eyle.🌷
    Huşu veren bir fikir:
    Rasulullah'a 10 kere salavat getirelim.
    اللهم صل على محمد وال محمد.1
    اللهم صل على محمد وال محمد .2
    اللهم صل على محمد وال محمد .3
    اللهم صل على محمد وال محمد .4
    اللهم صل على محمد وال محمد .5
    اللهم صل على محمد وال محمد .6
    اللهم صل على محمد وال محمد .7
    اللهم صل على محمد وال محمد .8
    اللهم صل على محمد وال محمد .9
    اللهم صل على محمد وال محمد .10
    ve bunu 10 kişiye gönderelim. Meşgulum deme!
    🕙
    1 saat içinde Nebi'ye 1 milyon salat olur ve senin mizanında tartılır..
    Bu 1 miyon salat sana şafaatçı olur inşaallah..
    _*BÜNYAMIN ATLİ*_
  • Anma, anımsama, ezberleme, hatırlama. Söylenmesi tavsiye edilen hamd, sena ve dua için kullanılan sözler. Bazı alimler zikri, insana sevap kazandıran her türlü hareket olarak tarif etmişlerdir.


       Zikir, daha çok tasavvufi anlamda kullanılır. Tasavvufta da, Allah’ın yüceliğini dile getirmek ve manevî yetkinliğe ulaşmak amacıyla belli bir söz ya da cümleyi yinelemektir. Yüce Allah’ın bilinen güzel isimleri ve tevhid kelimesi (Lâ ilâhe illallah) ile yapılır.

       Zikir, “zekere” fiilinin masdarıdır. Aslı “zikr”dir. Türkçe’de zikir diye kullanılır. Zükr kelimesi ile aynı anlamdadır. Çoğulu ezkâr ve zükûr olarak gelir. Zikrâ kelimesi de, zikr’in mübalağası olup çok zikretmek demektir.

    Zikir, aynı kökten gelen kelimelerle birlikte, Kur’ân’da üç yüz’e yakın yerde geçmektedir.


    Yüce Allah Kur’ân’ın çeşitli âyetlerinde Allah’ı zikretmeyi emretmiştir. Bu âyetlerden birinin meâli şöyledir: “Öyle ise beni anın ki, ben de sizi anayım. Bana şükredin, nankörlük etmeyin” (el-Bakara, 2/152).

    Yüce Allah bu âyette zikir ile şükrü bir arada anmıştır. Zikir de şükür gibi üç çeşittir. Bunlar, dil, kalb ve beden ile yapılan zikirlerdir. Dil ile zikir, Yüce Allah’ı güzel isimleri ile anmak, O’na hamdetmek, tesbihte bulunmak, Kur’ân’ı okumak ve dua etmektir. Bu çeşit zikri dile getiren birçok âyet vardır. Bu âyetlerden bazılarının meâli şöyledir:


    “İşte bu (Kur’ân) da, bizim indirdiğimiz bir zikirdir (öğültür). Şimdi onu inkâr mı ediyorsunuz?” (el-Enbiyâ, 21/50).


       Kalb ile zikir de, Yüce Allah’ı gönülden anmaktır. Bu bir nevi tefekkürdür.

    Beden ile zikir ise, vücudun bütün organlarının Allah’ın emirlerini yerine getirmeleri ve yasaklarından sakınmaları ile olur. Bu da kişinin kendi vücudunun organlarını Allah’ın yolunda bulundurması ile mümkündür (el-İsfahânî, el-Müfredât, İstanbul,1986 259 vd.; Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1971, 659).

       Yukarıda meâli sunulan âyette geçen, “Siz beni anın ki ben de sizi anayım” ifadesi, alimler tarafından çeşitli manalar için yorumlanmıştır. Bu yorumların şöyle özetlenmesi mümkündür:

       “Siz beni ibâdet ve itâatla zikredin ki, ben de sizi rahmetimle zikredeyim. Beni dua ederek zikredin, ben de sizin dualarınızı kabul edeyim. Benim verdiğim nimetleri hamd ve senâ ile zikredin, ben de size nimetlerimi artırayım. Siz beni dünyada zikredin, ben de sizi ahirette zikredeyim… Beni, varlık ve refah içinde olduğunuzda zikredin ki, ben de sizi belâ, musibet ve sıkıntılarınız zamanında zikredeyim… Beni, benim yolumda cihâd ederek zikredin ki, ben de sizi hidâyetimle zikredeyim. Beni sıdk, samimiyet ve ihlas ile zikredin, ben de sizi sıkıntılardan kurtarmak ve bilgi ile ihtisasınızı artırmakla zikredeyim. Beni Rabbiniz olarak bilip kulluğunuzla zikredin ki, ben de sizi sevdiğim kullarımdan kabul edip sonunda bağışlamakla zikredeyim” (er-Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, Mısır 1937, IV,143 vd).

    Zikrin önemini bildiren ve zikir hakkında emir ve tavsiyelerde bulunan diğer bazı âyetlerin meâli şöyledir:

    “Onlar ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah’ı zikrederler (anarlar). Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler: “Rabb’imiz (derler), bunu boş yere yaratmadın, sen yücesin, bizi ateş azabından koru!…” (Alu İmrân, 3/191).

    “Onlar ki, inanmışlardır ve kalbleri Allah’ı zikretmekle (anmakla) yatışır. İyi bilin ki ancak Allah’ı zikretmek (anmak)la kalbler yatışır” (er-Ra’d, 13/28).

    Âllah’ın emrine uyan müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, tâata devam eden erkekler ve taata devam eden kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, mütevâzi erkekler ve mütevâzi kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve ırzlarını koruyan kadınlar, Allah’ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar; işte Allah, bunlar için bir mağrifet ve büyük mükâfat hazırlamıştır” (el-Ahzâb, 33/35).


    “Ey inananlar, Allah’ı çokça zikredin ve O’nu sabah akşam tesbih edin” (el-Ahzâb, 33/41, 42).

    Meâlleri verilen âyetlerde görüldüğü gibi, Yüce Allah zikir ehli olan kadın ve erkekleri, müslüman, mü’min, tâat ehli, doğru, sabırlı, oruç tutan, hayır ve sevap ehli, iffetli ve namuslu kişilerle beraber anmıştır.


    Hazreti Muhammed (s.a.s) de, “Zikrin en faziletlisi, Lâ ilâhe illallah ve duanın en faziletlisi de elhamdu lillah’dır” (İbn Mâce, Edeb, 25) diyerek, tevhid kelimesi ile zikirde bulunmanın islâm dinindeki önemini ifade etmiştir. Bilindiği gibi zikirde esas unsur, diğer varlıkları unutarak, hatta yok sayarak Allah’ı anmaktır. Onun için Allah’ın varlığını ve birliğini ifade eden tevhid kelimesi, en güzel zikir olarak kabul edilmiştir. Tevhid kelimesi bir bütün halinde, “La ilâhe illallâh Muhammedürrasûlüllah” şeklindedir. Zikirde söylenen la ilâhe illallah, tevhid kelimesinin ilk yarısıdır. O da iki kısmıdır. Birinci kısmı, cümlenin ilk yarısı olan “La ilâhe”dir. Manası, “hiç bir ilâh yoktur” demektir. Bu olumsuz kısma “nefy” adı verilir. İkinci kısmı ise, “illallah”dır. Manası,”ancak Allah vardır” demektir. Bu kısmın adı ise, “isbat”tır. Tevhidin bu kısmına tehlil de denir (Necmüddin Kübra, Tasavvufi Hayat, trc. Mustafa Kara, İstanbul 1980, 59 vd).


    Tasâvvuf ehline göre, Hz. Muhammed (s.a.s) dört halifeye ayrı ayrı zikri öğretip tavsiye etmiştir. Hz. Ebu Bekir (r.a)’a hafî (gizli) zikri, Hz. Ömer ve Hz. Ali’ye’cehrî (sesli) zikri ve Hz. Osman’a da kalbî zikri öğretmiştir (Mehmet Ali Aynî, Tasavvuf Tarihi, 1340,198 vd). Bizim silsilemiz de Hz.Ebubekir(r.a)’den gelmektedir…


    Peygamberimiz (s.a.s) başka bir hadiste de zikir hakkında şöyle buyurmuştur:

    “İnsanlar bir araya gelip Allah’ı zikrettikleri zaman, melekler onları kuşatır, rahmet onları kaplar ve Allah onları kendisine yakın olan kişilerden kaydeder. “


    Ebu Hüreyre (r.a) bir gün çarşıya gider ve oradakilere şöyle seslenir: “Hz. Muhammed (s.a.s)’in mirası camide taksim edildiği halde, siz buralardasınız!..” Çarşıdaki insanlar hemen camiye giderler. Fakat miras diye bir şey göremezler. Ebu Hüreyre’ye gidip şöyle söylerler: “Yâ Ebu Hüreyre, camide taksim edilen herhangi bir miras görmedik.” Ebu Hüreyre onlara; “Neyi gördünüz?” diye sorar. Onlar; “Allah’ı zikreden ve Kur’ân okuyan insanları gördük” derler. O zaman Ebû Hüreyre “İşte peygamberin mirası odur” der (el-Gazzalî, el-İhyâ, Beyrut t.y., I, 296).


    Peygamberimiz (s.a.s)’in zikrin fazileti ve onun çeşitli günahların affına vesile olduğuna dair söylemiş olduğu daha hayli hadisler vardır (bk. Muhammed b. Allan, Delilu’l-Fâlihîn, Mısır 1971, IV, 210 vd.).


    Meâl ve açıklamaları sunulan bütün bu ayet ve hadislerden anlaşıldığı gibi zikir, insanı Allah’ın dışındaki varlıkların her türlü kötülüklerinin tesirinden muhafaza eder, Allah’a bağlılığını sağlar ve her nevi tevhidi muhafaza eder. Bununla beraber, insanın gönlüne huzur verir, dünya ve ahiretin mutluluğuna kavuşturur.