• Bir kalbi kırmak, senelerce ibâdet ve zikir sevabının hepsini alıp götürür.islâmiyet öyle bir dindir ki, kâfirin dahi kalbini kırmayı yasaklamıştır. Nerde kaldı ki, Allahü Teâlâya ve Onun Peygamberine inanan, diyen bir Müslümanın kalbi kırılsın. Zira bir müminin kalbini kırmak, çok büyük günahtır, harâmdır
  • Kor ateşi tutanlar.
    (Ahir zaman da dinine sahip çıkmak kor ateşi elde tutmak kadar zordur)
    36 nasihatle mutlu ve gönlün ferah olarak yaşarsın.

    1) Güne sabah namazı ve sabah zikirleri ile başla. Allah'a tevekkül et ki kalb ferahlığı, kolaylık ve kurtuluş seni alsın.

    2) İstiğfara devam et. Çünkü o günahları siler ve rızkı getirir.

    3) Duayı kesme çünkü o kurtuluş ipidir.

    4) Unutma! Konuşmalarını melekler kaydediyor.

    5) Hayra yor. Her ne kadar fırtınanın merkezinde bile olsan.

    6) Parmakların güzelliği tesbihleri saymakladır

    7) Dertler sana yöneldiğinde kederlerin çoğaldığında 'La İlahe illallah' de

    8) Mal ile fakirin duasını miskinin sevgisini satın al

    9) Huşu ve korku dolu bir secde altın yerden daha faziletlidir

    10) Kelimeyi konuşmadan önce düşün! Çünkü bazı kelimeler katildir.

    11) Mazlumun davetine, mahrumun göz yaşına dikkat et.

    12) Kitapları, gazeteleri ve dergileri okumadan önce Kur'an'ı oku.

    13) Ailenin istikamet üzere olmasına sebep ol.

    14) İbadet için nefsinle Cihad et. Muhakkak ki nefis kötülüğü emreder.

    15) Anne babanın avuç içini öp. Rızaya ulaşırsın.

    16) Senin eski elbiselerin fakirin katında yenidir.

    17) kızma, nefret etme.  Allah'ın ulaşmayı emrettiği şeyi kesme. Hayat düşündüğünden daha kısa.

    18) Güçlülerin en güçlüsü ve zenginlerin en zengini seninledir. O muhakkak ki Allah c.c dur.  Güven ve müjdele

    19) Cevap kapısını (dua) günahla kapatma

    20)sabır ve namaz : dertlere, musibetlere ve sorumluluklarına yardım edenlerin en hayırlısıdır.

    21) Su-i Zanndan kaçın ki rahat edesin huzur bulasın

    22) Bütün dertlerin sebebi Allah'tan yüz çevirmektendir. Ona yönel.

    23) Senle beraber kabre girecek bir namaz kıl

    24) Birinin gıybet ettiğini duyarsan ona Allah'tan korkmasını söyle

    25) Mülk süresini okumaya devam etmen seni kurtarır.

    26) Mahrum o dur ki korku ve gözü yaşlı namaz kılmaktan mahrum olandır.

    27) Günahtan cahil olan inananlar peşinden gitme

    28) Muhabbetin Allah ve Rasulüne olsun. İnsanlarla güzel ahlak ile muamele et

    29) Seni gıybet edenlere musamaha göster.  Muhakkak o seni güzelliğe ulaştırmıştır.

    30) Namaz, zikir ve Kuran tilaveti senin yüzünde nur,  kalbinde inşirah ve amellerine muvaffak olmanı sağlar.

    31) kim ateşin hararetini hatırlarsa günahların sebeplerine de sabr eder.

    32) Gece sürekli değildir. Dertler geçer. Sıkıntılar  bir çıkışa, Zorluklar rahatlığa çevrilir.

    33) o şöyle dedi bu böyle dedi kelimelerini terket. Dağ gibi sorumlulukların varken.

    34) Huşu ile namaz kıl seni bekleyen  işin namazdan önemli değildir.

    35) Mushafı baş üstünde tut. Bir tek ayet okuman  dünyadan ve içindekilerden daha hayırlıdır.

    36) Hayat güzeldir ondan daha güzeli senin iman üzere olmandır.
  • Merhaba arkadaşlar, bugün sizlerle çok zorlanarak yazdığım bir incelemeyi paylaşacağım. Sabırla okuyanlara şimdiden şükranlarımı sunuyorum. Zorlanma sebebimden başlayarak incelemeye giriş yapayım.

    Kitabı bir kaç yıl evvel Türkçe çevirisinden okumuştum ve çok beğenmiştim. Önüme bir değil, bir çok yol sunarak kendime ayrı bir yol çizmem konusunda yardımcı olmuştu. Ancak bu sefer elime Arapçası geçti, tekrardan okuma fırsatı buldum. Arapçasından ya da kendi çevirilerimden alıntılar paylaşmak istemediğim için incelememde sıkça alıntıya yer vereceğim. Umarım sıkmam.

    Öncelikle kitabın başlığı hakkında ufak bir açıklama yapayım. 'El-munkîz Mined Dalal' Delâletten Hidayete anlamına geliyor. (Delaletten Çıkış Yolu diye de çevrilebilir.) Yani İmam Gazalî'ye göre kişinin taklîdi imana mensup olduğu hayat dönemleri 'delalet', tahkîkî imana ulaşıp kendi doğrularını oluşturduğu dönem ise 'hidayet' olarak adlandırılıyor.

    Kitabın içeriğine ve yazılış amacına gelecek olursak, kitapta ki tarife göre (ki bu tarife ben de katılıyorum o yüzden aynen aktaracağım), İmam Gazalî'nin derin şüphelerinin ve fikri bunalımların eşlik ettiği, gerçeği arama serüvenini özetlediği otobiyografik bir eser niteliğinde. Yani inançlarını sorgulamaya başlayan, "neden Allah'a inanıyorum, neden namaz kılıyorum, neden ibadet ediyorum, neden büyüklerimden gördüğüm bu dine mensubum, doğru bildiklerim ne kadar doğru?" diye düşünmeye başlayan İmam Gazalî birden kendini uzun süren bir sorgu yolculuğunun içinde buluyor. Çeşitli duraklarda ulaştığı sonuçları bizlerle paylaşıyor. Ben de incelememde elimden geldiği kadar bu sonuçlara kısa kısa yer vermeye çalışacağım.

    Gazalî'ye göre;
    İnsanların farklı din ve mezheplere ayrılması; din alimlerinin, anlayış ve yöntemleri, birbirinden değişik birçok fırkalara ayrılarak çeşitli mezhepler meydana getirmeleri, içinde pek çok insanın boğulduğu derin bir okyanustur. Her fırka kurtuluşun sadece kendisi olduğunu iddia etmektedir. Fakat hangisi doğru bilgiye sahip? İşte tam da bu sorunun cevabını aramak için İmam Gazalî derin bir okyanusa dalıyor.

    Öncelikle duyular ile edindiği bilgilerin doğruluğunu sorguluyor. Fakat, uyurken gördüğü rüyaların ne kadar gerçekçi olduğunu, uyandığında ise gerçek olmadığını anladığı için duyuların onu mutlak doğruya götürmeyeceğine inanıyor. Bu ilk sorgu durağında şöyle bir sonuca ulaşıyor:

    "Dünya hayatı, ahiret hayatına giren uyku olmalıdır. İnsan öldüğünde ona her şey şimdi göründüğünden farklı görünür."

    Daha sonra tıpkı kendisi gibi gerçeği arayan belli gruplar olduğunu görüyor ve dışardan onları araştırarak değil, ancak onların aralarına girip onlardan birisi olarak onların görüşlerine hakim olabileceğini düşünüyor.

    Gerçeği arayan o kimseler şunlardı;
    1-Kelamcılar
    2-Batınîler
    3-Filozoflar
    4-Mutasavvıflar

    "Eğer dördünde de gerçeği bulamazsam bir daha bulmama ümit yoktur. Zira taklidi bıraktıktan sonra tekrar ona dönmeye imkân yoktur." diyor ve devam ediyor:
    "Zira taklidin şartlarından biri de taklit eden kimsenin, taklitçi olduğunu bilmemesidir. Bunu bildiğinden onun taklidi, bir şişe gibi parçalanır. Kırık cam parçalarını ateşte eritip tekrar kalıba döküp yeni bir ürün ortaya çıkarmadıkça bir daha birleştirme imkânı yoktur."

    İlk olarak kelamcıların arasına giriyor. Zamanının en zeki, çalışkan ve ezber gücü yüksek olan insanlarından biri olarak bilinen ve aynı zamanda öğretmen olan Gazalî çok kısa bir sürede onların okuduğu tüm kitapları okuyor ve onların ulaştığı tüm bilgilere hâkim oluyor. Ve ulaştığı sonuç şu şekilde:

    1- Kelam İlmi
    Bu ilim; ehlisünnet inancını muhafaza etmeyi ve bidatçıların onu bozmasından korumayı amaçlıyordu. Fakat daha sonra şeytan bidatçıların vesveselerine sünnete aykırı bir takım düşünceler karıştırdı. Onlar da bu düşünceleri yaydılar ve böylelikle neredeyse Müslümanların hak inançlarını bozacaklardı.

    2- Felsefe
    İkinci durağı ise Felsefe oluyor. Ve bu dala mensup filozofları ise dört gruba ayırıyor. Onlar ile ilgili görüşleri ise şu şekilde.

    a) Materyalist Filozoflar
    Evrenin bu yapı üzere öteden beri kendiliğinden var olduğunu, onun bir yaratıcının olmadığını iddia eder ve yaratıcıyı reddeder.

    b) Natüralist Filozoflar
    Canlıların organlarını inceleyen anatomi ilmi ile çok meşgul oldular. Bu yüzden her şeyi mükemmel yaratan bir hikmet ve kudret sahibi olan yaratıcı olduğunu itiraf etmek zorunda kaldılar. Ancak ölen kişinin bir daha var olamayacağını düşündüler. Böylelikle ahiret, cennet, cehennem, haşir ve kıyameti inkâr ettiler.

    c) İlahiyatçı Filozoflar
    Öncüleri Aristo, onun hocası Eflatun ve onun da hocası Sokrattır. Kendinden önce gelen felsefecileri reddetmiştir.

    Tüm bu görüşlere ulaştıktan sonra ise hiç birinde kendini bulamıyor, kalbini mutmain edecek bir sonuca ulaşamıyor ve hakikati arama yolculuğuna devam ediyor...

    Kitapta bu arayış esnasında şöyle bir soruya yer veriliyor. Cevabı oldukça hoşuma gitti. Ben de bu görüşteyim. Ancak okuma sürecimde hiç alıntıya yer vermediğim için bunu da paylaşmamıştım, buraya iliştirmek istiyorum bu alıntıyı.

    "Soru: Hükmünü öğretmenden duymadığınız bir meselede nasıl hüküm verirsiniz?

    Elcevap: Ayet veya hadis varsa bunlar ile, ayet veya hadisin olmadığı durumda da içtihadı ile hükmederiz. "İçtihatta yanılana bir, isabet edene iki sevap vardır."

    - "İçtihad, içtihada konu olan meselelerde yapılır. İnanç esaslarında İçtihad yapılamaz. Çünkü inanç esaslarında yanılan kimse mazur değildir. İnanç esasları, Kur'an'ı Kerim ve hadisi şeriflerde bildirilmiştir. Esasların dışında kalan ayrıntılarda gerçek, 'kıstas-ı müstakim' (doğru ölçü) ile anlaşılır."

    Ve Gazalî'nin doğrularını bulduğuna inandığı nihai durak...

    "Tasavvuf Yolları"

    -Bu ilmin özü, nefsin yokuşlarını aşmak ve nefsi kötü huylardan ve çirkin vasıflardan temizlemektir diyor ve onların özel hallerine, öğrenmekle değil, ancak bizzat yaşayarak ve insana özgü vasıfları değiştirerek ulaşabileceğini söylüyor. Bu konu üzerinde oldukça ayrıntıya yer veriyor ve son olarak doğru bulduğu bu yol için şunu söylüyor:

    "Ahirette mutlu olmak, ancak takva üzere yaşamak, haramlardan uzak durmak ve nefsi kötü arzu ve isteklerinden alıkoymakla mümkündür."

    İmam Gazali tüm bu ilimlere hakim olduktan sonra kendini sorguluyor ve dünyanın cazibesine kapılıp ahiret için çok eksik olduğunun farkına varıyor. Sabahları dünya zevklerinden şan, şöhretinden vazgeçip, ahiret arzusuna kapılıyor. Ancak akşamları kapıldığı vesveseler sonucu yine eski haline dönüyor. Bu tereddütlü hali uzun bir süre devam ediyor. Ve bir gün hastalanıp öğretmenlik yapamaz hâle geliyor. Bu sürede ahirete yönelmesini Allah kolaylaştırıyor. Bu süreç içerisinde kararını veriyor ve Şam için yola çıkıyor fakat herkese Mekke'ye gideceğini söylüyor. Çünkü öğretmenliği bırakıp din için gideceğini yaşadığı yerdeki insanlar kabul edemiyor ve onu eleştiriyorlar.

    Gazalî kararlı bir şekilde yaşadığı yeri terk edip, istediği yolculuğa çıkıyor; Şam'da ve Kudüs'te kendini camilere kapatıyor. İtikafa çekiliyor. Vaktinin her anını Allah'ı tefekkür ve zikir ile geçiriyor. Ancak beldesinden gelen bir mektup sonucu, kendi ulaştığı ilmin yalnızca onda kalmasının ona artı bir fayda sağlamayacağını, bildiklerini başkalarına da anlatması gerektiğinin farkına varıyor ve tekrar beldesine dönüyor. Ulaştığı nihai sonuç olan tasavvuf yolu üzerine şunları söylüyor:

    "Kesin olarak şunu anladım; Mutasavvıflar yüce Allah'ın yolunu tutmuş kimselerin ta kendileridir. Onların tavırları en güzel tavır, yolları en doğru yoldur."

    Ancak tasavvufta yanlışa düşen insanların da olduğunu, herkesin hakiki mutasavvıf olamayacağını şu sözlerle ifade ediyor:

    "Yükselme hâli yüce Allah'a yakınlaşma bakımından öyle bir noktaya gelir ki; bazıları Allah'ın kendilerinin bedenlerine sızdığını (hulûl), bazıları Allah ile birleştiklerini ( vahdet) ve bazıları da Allah'a kavuştuklarını (vuslat) zannetmişlerdir."

    İncelememin bu kısmına kadar tamamen İmam Gazalî'nin hakikati bulma serüveninde ulaştığı sonuçlara yer verdim. Kimseyi bu tasavvuf yoluna yöneltmeye çalışmamakla birlikte yalnızca bir arayış yolculuğuna kendinden örnekler vererek, her bir bireyin kendi doğrusunu bulmaya çalışma yolunda fikir sahibi olmasına yardımcı oluyor. Ben kendi doğrumu tasavvufta değil, daha farklı bir yolda buldum. Ama bu yolculuğa çıkmama vesile olan şey; bir kaç yıl önce ilk kez okumuş olduğum bu kitaptı.

    Gazalî'nin de dediği gibi, taklîdi imana sahip olduğunun farkına vardığın zaman, taklit bozulur. Eğer taklitten tahkîkîliğe doğru derin bir yolculuğa çıkmak isteyen varsa, bu kitap çok güzel bir yoldaş olacaktır.

    Anlayarak, bir yoldaş bilerek okumanız dileklerimle.
  • ... 8 yıl kaldığı küçücük ev artık bir dershanedir. Nur dershanesi...

    Budershanenin altında sürekli olarak akan bir çeşme yanında, çok kalın bir gövde üzerinde üç kol halinde semaya yükselen muhteşem bir çınar ağacı... Ağacın kalın dalları arasına bir kulübecik yerleştirilmiştir. Bu kulübe, Bediüzzaman'ın sıcak mevsimlerde kapanıp kendisine ibadet ve istirahat köşesi olarak seçtiği ve bir nevi itikâfa çekildiği yer...

    Barla'lılar ve Üstadın talebeleri, sabahlara kadar kulübeden gelen teşbih ve zikir seslerini dinlemekte... Bu devamlı ruhî faaliyet dışarıdakilere adetâ hayret hissi vermekte...
  • Hadis-i Şerifte Buyuruldu ki:

    Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki: "Namaz, oruç ve zikir Allah yolunda infak üzerine yedi yüz misli katlanır."

    Kaynak : Ebu Davud, Cihad 14, (2498)

    Açıklama :
    1- Allah yolunda infak üzerine tabiri, Allah yolunda maddi harcama demektir. Şu halde hadis, zikr'in Allah yolunda yapılacak maddi harcamalardan çok kereler üstün olduğunu ifade etmektedir



    2- Burada geçen zikrden murad, tesbih, tehlil, tahmid, tekbir, Kur'an tilaveti gibi taabbüdlerin hepsidir. Hadis, cihad esnasında bunlardan hasıl olan sevabı Cenab-ı Hakk'ın yüzlerce kere katlayacağını ifade etmektedir. Münâvî bu katlanmanın miktarının, kişinin izhar edeceği niyetteki ihlas ve huşuya bağlı olduğunu belirtir. Bu katlanmaya, ihlastan başka, ferdin içinde bulunduğu fizik ve şartlar da müessir olacaktır. Kışta, soğuk gecede, ölüm tehlikesi içinde icra edilen bir cihadla, daha hafif şartlar içerisinde icra edilen bir cihadın sevabı da aynı olmayacağı açıktır.



    İbnu'l-Kayyim bu babta gelen başka rivayetleri de değerlendirdikten sonra der ki: "Bu meselede üç mertebe var:



    Birinci mertebe: Hem zikir ve hem de cihad. Bu, en yüce mertebedir. Ayet-i kerimede (mealen): "Ey iman edenler, düşman bir grupla karşılaştınız mı sebat edin ve Allah'ı zikredin, Ola ki, felâha erersiniz" (Enfal 45) buyurulmuştur.



    İkinci mertebe: Cihad etmeksizin zikretmek. Bu önceki mertebeden düşüktür.



    Üçüncü mertebe: Zikretmeden cihad etmek. Bu, her ikisinden de düşüktür. Zakir olan bundan hayırlıdır. Çünkü, cihad, zikir sebebiyle vazedilmiştir. Cihaddan maksad Allah'ın zikri ve ibadetin sadece Ona yapılması, O'nun bir bilinmesi, O'nun zikri, O'nun mabud kılınmasıdır. Zikir, mahlukatın yaratıldığı gayeyi teşkil etmektedir."



    Bu yorumda İbnu'l-Kayyim rahimehullah'ı teyid etmemek mümkün değildir. Çünkü, İslam açısından cihad, öncelikle Müslümanların ibadet hürriyetini kulluk hüriyetini garantilemek için meşrudur. Zira kafir işgali altında din hürriyeti yoktur. Kafir işgalinin girdiği yerde ilk tahrip edilen yerler mabedler olmaktadır. Tarihi veya mimari değeri sebebiyle korunanlarda kapılar kilitli, minareler suskundur. Balkanların hali böyledir. Eskiden yüzlerce camisiyle büyük bir İslam merkezi olan Sofya'da bugün tek cami kalmıştır. Yugoslavya'nın meselâ Mostar'da ayakta kalanların kapıları kilitlidir. Yurdumuzda, Birinci Cihan Harbi'nin sonunda İstanbul ve İzmir'in işgalleriyle başlayan kafir hakimiyetinin ızdırabı, daha ziyade ibadet edenler nezdinde canlı olarak hissedilmiştir.Mezkur işgali müteakip tahrip edilen, minaresi yıkılan, depo olarak kullanılan, tamamen yıkılıp yok edilen mabedlerimizin binleri geçen kesin sayısını bugün kimse bilmiyor. Bir yerde İslam hakimiyetinin en bariz alemi zikirhaneler ve mabedlerdir. Hürriyetin alemi de zikir hürriyeti ve hayatın farz zikirlere göre tanzimidir. Hür olan Batı milletleri tatillerini dini günlerine göre ayarlamışlardır. Fatih İstanbul'u fethedince, Ayasofya'yı cami yapmıştır. İspanyollar Endülüs'ü fethedince Kurtuba Camii'nde ezanı susturmuşlar, içine kilise inşa etmişlerdir. Bu açıdan Ayasofya Camiinin mabedlikten çıkarılışı fevkalâde manidardır.



    Ebu'd-Derdâ hazretlerinin bir rivayetinde geldiğine göre Resûlullah şöyle buyurmuştur:



    "Size, amellerinizin en hayırlısını, melikiniz Rab Teala nezdinde en temizini ve derecenizi yükseltmede de en önde gelenini ve sizin için altın ve gümüş bağışından, hatta düşmanla karşılaşıp sizin onların boyunlarını veya onların sizin boyunlarınızı uçurmasından daha hayırlı olanını haber vereyim mi?"



    "Evet, ey Allah'ın Resûlü!" dediler.



    "Zikrullahtır!" buyurdular."



    Bir başka rivayette, Resûlullah (Aleyhissalâtu Vesselâm)'a sorulur:



    "Kıyamet günü Allah nezdinde en hayırlı ibadet hangisidir?"



    Resûlullah şu cevabı verir: "Allah'ı çok zikredenler!"



    Hadisin ravisi Ebu Said der ki: "Ey Allah'ın Resulü, Allah yolundaki gazilerden de mi?" diye sordum. Aleyhissalâtu Vesselâm şu cevabı verdi:



    "Gazi, kırılıncaya ve kana bulanıncaya kadar, kılıcını kafir ve müşriklerin boyunlarına indirse de, Allah'ı zikredenler, derece itibariyle ondan üstündür."