• Tarihçi Yazar Mustafa Armağan'ın
    Alternatif tarih okuma listesi isteyenlere
    50 kitap tavsiyesi

    1) Kemal Tahir, Yol Ayrımı (roman)
    2) Attila İlhan, Hangi Batı
    3) Necip Fazıl, Sultan Vahidüddin
    4) Yılmaz Öztuna, Bir Darbenin Anatomisi
    5) Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye Tarihi
    6) Kemal Tahir, Notlar: Çöküntü
    7) Roger Garaudy, İsrail: Mitler ve Terör
    8) Hüsrev Gerede'nin Anıları
    9) Fahrettin Altay, On Yıl Savaş ve Sonrası
    10) Kâzım Karabekir, İstiklal Harbimizin Esasları
    11) Cemil Koçak, Tarihin Buğulu Aynası
    12) Kadir Mısıroğlu, Lozan Zafer mi Hezimet mi?
    13) Murat Metinsoy, 2. Dünya Savaşı'nda Türkiye
    14) John Lukacs, Modern Çağın Sonu (Ketebe)
    15) Ertuğrul Düzdağ, Yakın Tarihimizde Gizli Çehreler
    16) Çetin Yetkin, Türkiye'de Tek Parti Yönetimi
    17) Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması
    18) Ziya Nur Aksun, Dündar Taşer'in Büyük Türkiyesi
    19) Leslie Peirce, Harem-i Hümayun
    20) Mehmet D. Doğan, Batılılaşma İhaneti
    21) Kemal Karpat, Dağı Delen Irmak
    22) Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu: Toplum ve Ekonomi
    23) Sabahattin Selek, Anadolu İhtilali (2 cilt)
    24) Donald Quataert, Osmanlı İmalat Sektörü
    25) Yalçın Küçük, Türkiye Üzerine Tezler-5
    26) Necdet Hayta, Ege Adaları Sorunu
    27) Uğur Mumcu, Kazım Karabekir Anlatıyor
    28) İhsan Ş. Kaymaz, Musul Sorunu
    29) Robin Prior, Gelibolu: Mitin Sonu
    30) Geoffrey Lewis, Trajik Başarı: Türk Dil Reformu
    31) Mustafa Armağan, Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı (3 cilt)
    32) Kadirbeyoğlu Zeki Bey’in Hatıraları (Sebil)
    33) Nejat Muallimoğlu, Bir Türk Vatanına Döndü
    34) Nihal Atsız, Türklüğe Karşı Haçlı Seferi ve Çektiklerimiz (Ötüken)
    35) Neşe Düzel, Korkusuz Tarih (Alkım)
    36) Zafer Toprak, İnkılap ve Travma (Doğan)
    37) Onur Atalay, Türke Tapmak (İletişim)
    38) Yavuz Bahadıroğlu, Kayıtdışı Tarihimiz (Nesil)
    39) Laurence Evans, Türkiye’nin Parçalanması ve ABD Politikası (Örgün)
    40) Cengiz Yazoğlu, Osmanlı’nın Tasfiyesi (İthaki)
    41) Falih Rıfkı Atay, Çankaya
    42) Andrew Mango, Atatürk
    43) Ayşe Osmanoğlu, Babam Sultan Abdülhamid
    44) Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması
    45) Kadir Mısıroğlu, Sarıklı Mücahitler
    46) Sevan Nişanyan, Yanlış Cumhuriyet
    47) Tahirul Mevlevi, İstiklal Mahkemesi Hatıralarım
    48) Osman Yüksel Serdengeçti, Bu Millet Neden Ağlar
    49) Eşref Edip, Kara Kitap
    50) İpek Çalışlar, Latife Hanım (Doğan)

    İstenilen sırayla okunabilir.
  • 762 syf.
    ·23 günde·Beğendi·10/10
    23 Aralık 1876’da II. Abdülhamit tarafından Kanun-i Esasi ilan edilir. İlk Osmanlı Mebusan Meclisi 20 Mart 1877 tarihinde açılmış ve çalışmalarını 14 Şubat 1878’e kadar sürdürmüştür.
    1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) gerekçe gösterilerek, açılışından 14 ay sonra yine II. Abdülhamid tarafından Mebusan Meclisi süresiz olarak kapatılmış, 33 yıl sürecek olan II. Abdülhamid’in keyfi, haksız, hukuksuz uygulamalar ve yasaklar, jurnallerle dolu zorbalık dönemi başlamıştır.
    İttihatçıların zorlamasıyla 17 Aralık 1908 tarihinde II. Abdülhamid meclisi tekrar açmak zorunda kalır fakat savaşlar, toprak kayıpları, açlık, yokluk ve imparatorluğun çöküşüyle ilgili II. Abdülhamid’e toz kondurmayan gerici kesimler “meclisin kapatılası ve II. Abdülhamid diktatörlüğünün devamı” isteği ile 31 Mart ayaklanmasını yaptılar. Fakat meclis bu defa kendi hukukuna sahip çıkacak ve 27 Nisan 1909’da II. Abdilhamid’in tahtan inmesi yönünde karar alacak, tahta Abdülhamid’in kardeşi Sultan Reşat çıkacaktır.
    Saray ve Ötesi kitabı, 1909-1912 yılları arasında Sultan Reşat’ın yaklaşık 4 yıl başkâtipliğini yapan Halid Ziya Uşaklıgil’in sarayda geçen günleri ile ilgili anılarından oluşmaktadır.
    Halaskar Zabitan Grubu Uşaklıgil’i istifaya zorlar ve yerine Ali Fuat Türkgeldi atanır. Türgeldi’de başkâtiplik günlerini (1912-1920) “Görüp İşittiklerim” adı altında padişah ve sarayı merkez alarak, Osmanlının son dönemini yazdı. Osmanlı’yı, Cumhuriyeti ve bu günü anlamak için bu kitapların yerini hiçbir eserin dolduramayacağı açıktır.
    Bu iki eser o kadar önemlidir ki, benim gibi biraz tarihe merakınız varsa, bu kıymetli eserleri okurken sanki daha önce defalarca okumuş gibi bir hisse kapılırsınız. Zira “1908-1920 yılları arası, Osmanlı tarihi büyük ölçüde bu iki eserden alınarak yazılmıştır. Ve bu kitaplar en çok alıntı yapılan, kaynak gösterilen eserlerdendir.
    Osmanlı, Cumhuriyet, Atatürk ve parlamenter sistemle ilgili o kadar yalan yanlış, hedef saptırıcı propagandalar yapıldı ki, az çok okuyan, aydın-arif sayılabilecek kesimler bile bunların etkisinde kaldı.
    Örneğin “Atatürk ve cumhuriyet gelene kadar ‘Türk’ diye bir millet yoktu. Padişahlar istediğini asar, keser, halkın parasını çarçur eder, yargı, yürütme, yasama hepsi tek adamdan sorulurdu, Atatürk her şeyi yoktan var etti, bütün bu olumsuzlukların kökünü kuruttu” vs. gibi mesnetsiz iddialara bu iki eseri okumadıysanız muhtemelen siz de inanırsınız.
    Oysa 1908’den sonra saray ve padişahların yetkileri o kadar sınırlanmıştı ki, “Anayasa, Anayasa Mahkemesi ve AHİM’ kararlarını tanımadığını” defalarca beyan eden bu günün muktediri ve günümüz sarayı ile kıyaslandığında, son dönem Osmanlı padişahları acınacak kadar yetkisizdir. Padişahlar meclisin mutlak denetimi altındadır ve sarayın zorunlu harcamalarına dahi kıt kanaat yetecek kadar bütçe tahsisini de yine hükumet ve meclis yaparken, padişah hükumet ve meclise hiçbir konuda telkinde dahi bulunamazdı.
    O kadar ki, padişahların başkâtip ve başmabeyincilerinin kimler olacağına, padişahın iç ve dış seyahatlerine de hükumet ve meclis karar verirdi.
    Son dönem Osmanlı padişahlarının Atatürk ve bu günkü cumhurbaşkanı kadar yetkisi olmadığı gibi, onların iktidar partisine bağlı Büyükşehir belediye başkanları kadar bile dokunulmazlıkları, harcama yetkileri, israfları olmadığı da bu eşsiz eserlerde açıkça görülmektedir.
    Demokrasi, hukuk-adalet konularında Gülhane Hattı Hümayununun bile gerisine tekrar nasıl dönüş yaptık diye bakacak olursak, İzmir’de Atatürk’e karşı bir suikast hazırlığı ve iç isyanlar bahane edilerek, yasama, yargı ve yürütmenin tekrar iktidarın, yani Atatürk’ün emrine sokulduğunu, rahatlıkla söyleyebiliriz.
    Tabi Atatürk, en az Fatih, Yavuz Sultan Selim, Kanuni kadar sorgulanamaz, yargılanamaz, hikmetinden sual olunamaz bir hükümdar olunca da bu güne kadar bütün iktidarlar “Atatürk’ün izinden hiç ayrılmadılar, göründüğü kadarıyla da sonsuza kadar da ayrılmayacaklar!!!”
    Bana göre eserin can alıcı noktası: Uşaklıgil’in Abdülhamid’in gösteriş ve israfını her yönüyle eleştirmesine, İmparatorluğun artık tamamen çöktüğünü kabul etmesine rağmen aynı bu gün olduğu gibi, başta Uşaklıgil olmak üzere yetişebilen herkesin, devletten, hazineden bir şeyler koparmaya çalışması, devlet kesesinden aylarca, yıllarca Avrupa seyahatlerine çıkmasıdır.
    Cumhuriyet daha yüz yılını bile doldurmadan, biz enkazı üstüne oturduğumuz Osmanlının akıbetine hızla ilerlerken, başta iktidar sahipleri olmak üzere, gücü yeten herkesin batan gemiden mal kaçırma sevdasına kapılmasıdır.
    Yakın tarihimizdeki pek çok bilinmeyeni birinci ağızdan ve kaynağından öğrenebilmek için aşağıdaki eserlerin mutlaka okunması, aksi halde bu konularda yeteri kadar bilgiye sahip olmadığımızın bilinmesi gerekir diye düşünüyorum.
    1- Halid Ziya Uşaklıgil’in Saray ve Ötesi,
    2- Ali Fuat Türkgeldi’nin Görüp İşittiklerim
    3- Şevket Süreyya Aydemir’in Suyu Arayan Adam
    4- Kemal Tahir’in Esir Şehir Üçlemesi (Esir Şehrin İnsanları- Esir Şehrin Mahpusu-Yol Ayrımı)
    5- Atatürk'ün Sırdaşı Kılıç Ali'nin Anıları
    Okuyarak kalın.
  • Merhum Ziya Gökalp, Türklerin ahlakta birinci olduğunu söylerken, milli bir övünme duygusuna kapılmıs değildi. Çok tarih okumus, milli maziyi öğrenmis ve düsmanlarımızın bizim hakkımızda söylediklerini belledikten sonra bu hükmü vermisti. Burada ahlakın hangi sebepler ve tesir edici seyler altında meydana geldiğini inceleyecek değiliz. Yalnız su kadar söyleyeceğiz ki, ahlakın meydana gelmesinde coğrafyanın tesiri yoktur. Bu sözümüzün en büyük

    delili de, aynı coğrafya alanında yasamıs olan eski Romalılarla yeni İtalyanların ahlakça birbirinin hemen her alanda zıddı olmalarıdır. Ahlakın meydana gelmesinde en önemli sebep soydur. Bir toplumun ahlakı, soyunun karısması ile değisebilir.

    Türk ahlakı en eski çağlardan beri toplumcudur. Yani Türklerde toplumun menfaatı insanlarınkinden üstün

    tutulur. Bununla beraber kuvvetli sahsiyetler daima saygı görmüsler ve topluma faydalı olmuşlardır. Ferdiyete değer vermeyen Türk ahlakı, sahsiyete saygı göstermistir. Milattan önceki yüzyıllarda Kunlar, çocuklarını, topluma faydalı olabilecek bir terbiye ile yetistirirlerdi. Topluma faydası dokunamayacak kadar yaslanmıs olanlar ise intihar ederlerdi. Askeri ruh, hayatın her yerinde hakimdi. Savasta ölmekten gurur duyarlar, yatakta ölmekten korkarlardı. Bu ihtimalle benizleri sararırdı. İslamiyetten önceki Türklerde İslamlığın cenneti gibi bir vaad yoktu. Böyle olduğu halde, seref saydıkları için, savasta ölmek isterlerdi. Bir milletin yükselmesi için birinci sart olan disiplinde esleri yoktu. Meshur Mete (=Motun), sadakatlarını denemek istediği askerlerine, sevgililerine ok atmayı emrettiği zaman, bu buyruğu hepsi yerine getirmişlerdi. Doğru sözlü idiler. Kunların bas düsmanı olan Çinliler bile onların çok doğru sözlü olduklarını, o kadar ki, verdikleri sözün yeter olduğunu yazarlar. Açık sözlü idiler. Dalkavukluğun ne olduğunu bilmezlerdi. Vicdani kanaatlarını hiç çekinmeden söylerlerdi. Hükümdarlar da bu sözleri hiç kızmadan dinlerler ve doğru bulurlarsa uygularlardı. Milattan önce II:Yüzyıl'da Kun yabgusu Türkleri Çin medeniyetine sokmak istediği zaman, baş vezir buna siddetle karsı koymus ve sözlerini hükümdara kabul ettirmisti. Miladın VIII.Yüzyıl'ında Bilge Kağan, Buda dinini kabul etmek istediği zaman, meshur Bilge Tonyukuk kabul etmemis, deliller sayarak hükümdarı caydırmıstı. Yine VIII.Yüzyıl'da Bögü Kağan, Manihaizmi devlet dini olarak kabul etmek istediği zaman, tarkanlar, yani bakanlar, avam dini olarak gördükleri Manihaizmin kabulüne siddetle karsı durmuşlardı. Her ne kadar Bögü Kağan tarkanları dinlemeyerek millete yeni dini kabul ettirmis ise de, tarkanlar dönmemişler, prensip sahibi olduklarını ispat etmişlerdi. Mohaç meydan savasından sonra, savas alanını gezen Kanuni Sultan Süleyman'ın bir sorusuna bir sancak beğinin verdiği cevap da doğruluk ve açık sözlülüğün güzel bir örneğidir. Türk beğleri dalkavukluğun ne olduğunu bilmedikleri,devsirmeler ise bunda pek usta oldukları için, II. Murad çağından sonra memleketin yüksek mevkilerine devsirmeler gelmeye baslamıs ve milli ahlakın bozulmasına sebep olmuşlardır. Türkler, en eski çağlardan beri kımız, sarap ve rakı içerek sarhos olurlar, fakat ciddiyetlerini, vakarlarını asla bozmazlardı. Ziya Pasa'nın XIX. Yüzyılda yazmıs olduğu: Bed-maye olan anlasılır meclis-i meyde İsret, güher-i ademi temyize mihektir. Beytini sanki hepsi biliyordu. Değil sarhos olup cıvımak, sendelemek bile ayıptı. Cengiz Han'ın oğlu Çağatay, bir gün, küçük kardesi olup büyük kaanlık mevkiinde bulunan Ögedey ile birlikte çok içerek ciddiyete aykırı sayılabilecek bir harekette bulunmus, ertesi gün Ögedey'e giderek bir gün önceki hareketinden dolayı kendisinin cezalandırılmasını istemisti. Aksak Temür'ün de günlerce süren toylarda boyuna sarap içtiği olur, fakat ne neseye kapılır, ne kimsenin gönlünü kırar, ne de devlet işlerinde aksaklık yapacak bir buyruk verirdi. Türklerin cinsi ahlakları da yüksekti. Yuva, aile ve evdes muhterem sayılırdı. Evli bir kadına taarruzun cezası idamdı. Kadın hürdü. Kocası uzak yolculuğa gitmis olsa bile eve gelen yabancı erkeği konuklardı. Kendisine saygı gözü ile bakıldığı için bundan bir kötülük de doğmazdı. Anadolu Yörüklerinde ve Türkmenlerinde, Türkistan'ın göçebelerinde bu adet hala vardır. Eski Türklerin ahlak ve adetlerinin büyük bir kısmını aynen saklamıs olan Türkistan Kazaklarının bazılarında söyle bir adet vardır: Bir genç erkek evlenmek istediği kızın çadırına üç gece gizlice girer. Kızla birlikte yatarlar, kızın babası ve anası bunu sezseler bile ses çıkarmazlar. Üç gecede erkek, kendisiyle evlenmesi için kızı razı edebilirse dördüncü günü babasına giderek kızı ister. Kandıramazsa çekilir, gider. Fakat bu üç gecede en ufak bir uygunsuzluk olmaz. Erkek ve kız, birbirlerine karsı hiçbir kötü düsünce beslemez Bu da gösteriyor ki, Türkler hem ahlaklı, hem de iradeli bir millettir. Zaten bu ikisi, çok kere birlikte bulunur. Yasayıp yükselmek, ahlaklı ve iradesi sağlam milletlerin hakkıdır.

    Biz bu Türk ahlakına tam olarak sahip bulunduğumuz zamanlarda yükseldik. Yabancıların ahlakını alarak bozulduğumuz zaman düsüp geriledik. Yükseldiğimiz zamanlar bu toprak, büyük milli davalar için kendilerini feda eden; yalan, iki yüzlülük bilmeyen, vicdanını satmayan insanlarla dolu idi. Niğbolu'da

    60.000 Türk, birlesik Avrupa'yı yenerken; Yavuz, korkunç çölleri asarken; Kanuni, boy ölçüsmek için Charles-Quint'in ordusunu ararken böyle yıkılmaz ruhlu bir topluma dayanıyordu. Ahlak, millet yapısının temelidir. O olmadan hiçbir sey olmaz. [V. Karl ya da Şarlken, Kutsal Roma İmparatoru, İspanya Kralı, Habsburg Hollandası Lordu ve Burgonya Kontu. Şarlken, 24 Şubat 1500 tarihinde Belçika'nın Gent şehrinde doğdu, babası Habsburg Hanedanından Yakışıklı Felipe, annesi ise Kastilya ve Aragon Prensesi Kastilyalı Deli Juana'ydı]

    ( Çınaraltı, 7 Sayı, 20 Eylül 1941 )
  • 600 syf.
    Kitabın başında ülkede Kürt sorununa başlıca yaklaşımlara kısaca değinilmiş. Bunlar kısaca:
    ● Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır.
    ● Kürt sorunu vardır ancak bu bir kimlik sorunu değil, ekonomik temelli bir sorundur.
    ● Kürt sorunu vardır. Bu bir kimlik sorunudur.

    şeklinde özetlenebilir.

    Devam eden bölümde Kürtlerin dili, folkloru vb, bulundukları coğrafya ve tarihi hakkında bilgiler verilmiş.

    *

    Yazarın ısrarla üzerinde durduğu önemli olay, Yavuz Sultan Selim zamanında Şah İsmail'e karşı Osmanlı ile Kürtler arasındaki ve Kürtlere özerklik tanıyan bir anlaşmaya varılmasıdır. Bu ittifak sayesinde önce Şah İsmail'in mağlup edildiğini ve akabinde de Osmanlı'nın güneye doğru genişlemesini sürdürebildiğini ifade etmiş.

    Kürtlere tanınan haklar Tanzimat sürecinde yapılan yeni idari ve ekonomik düzenlemeler neticesinde zarara uğradığını ve bölgedeki Kürt aşiret reisleri tarafından olumsuz karşılanmış. Çıkan isyanlari bastıran Osmanlı, bölgede Diyarbakır merkezli Kürdistan Eyaletini kurmuş. Sultan Abdülmecid'e de heyeti vala tarafından Kürdistan Fatihi unvanı verilmiş.

    Bu dönem isyanlarin ulusalcı nitelikte olmadığı vurgulanmış. Daha çok ve asıl olarak devletin merkezileştirme çabalarına tepki olarak isyanlarin çıktığı söylenmiş. Bununla birlikte de 19. yy ın ortasında mevcut merkezi ve ulusalcı devletler akımı sonucunda yüzyıllardir devam eden Kürt beylikler döneminin sonlandığı söylenmiş.

    Abdülhamid zamanında Ermenilere ve Kürtleri Kürtlerle kontrol altında tutmak amacıyla Hamidiye Alaylarinin kurulduğu söylenmiş ve bu alaylarin Abdülhamid'in genel siyaseti olan İslamcı temelde oluşturulduğu ifade edilmiş. Dini duyguları halihazırda kuvvetli olan Kürtlerin bu dini duyguları daha da kuvvetlendirilerek ulusalcı akımlardan korunmak istenmişler. Sultan Hamid hakkında eleştiriler olsa da genel olarak Kürtlerin bir kesimin de unvanının 'Kürtlerin Babası' olduğu da ilginç bir noktaydı.

    Hamid'den sonra yönetimi bir süreç akabinde eline alan İttihatçilarin başlarda 1913'te ana dil serbestisini savunmalarina karşın sonraki zamanlarda imparatorluğun bünyesindeki azınlıkların birer birer bağımsızliklarini kazanıp ayrılmalari neticesinde partide hakim olan temel politikanın değiştiğini ve Türkçülük yani ulusalcı havanın arttığını söylemiş yazar.

    Türkçülük akımında iki kolun olduğu ve bunlardan Ziya Gökalp'in temsil ettiği kolda, İslamcılığın birleştirici unsurunun da dikkate alındığı ve Türk-Kürt birliğinin tarih boyu büyük kazanımlar sağladığı söylenmiş. Diğer koldaki Yusuf Akçura Türkçülüğünün ise bu topraklara biraz yabancı olduğu ve daha radikal bir Türkçülük olduğu ifade edilmiş. Ziya Gökalp'in 1924'te erken ölümüyle Akçura tarafının fikirlerinin giderek güçlendiği ve Cumhuriyet zamanındaki politikaya da bunun hakim olduğu söylenmiş.

    Paris Barış Konferansına Kürtlerden bir kesimin Ermeniler ile birlikte başvurduğunu ancak diğer Kürt kesiminden gelen tepkiler neticesinde bunun geri çekildiğini söyleyen yazar, yaşadıkları topraklar üzerinde bir Ermeni devletinin planlanması nedeniyle Kürtlerin Sevr'e karşı çıktıklarını ve Kurtuluş Savaşı sürecinde de din kardeşi olarak gördükleri Türklerle birlikte hareket ettiklerini söylemiş. Bu safhada Mustafa Kemal'in bölgede ileri gelen Kürt aydınlarına veya aşiret reislerine bazı güvenceler(hakların tanınması) verdiği iddia edilmiş. Cumhuriyet öncesi zamanda ulusalcı ve ayrılıp bir devlet isteyen Kürt kesimin çok azınlıkta kalan bir kesim olduğu da vurgulanmış.

    *

    Cumhuriyet zamanında hakların verilmemesi ve bunla birlikte laik temelde ve dine karşı İnkılap ve düzenlemelerin yapılması neticesinde Kürtlerin rahatsızlığının arttığını ifade eden yazar, Şeyh Sait isyaninın da bu temelde çıktığını ve iddia edildiği gibi İngiliz desteği almadığını İnönü'nün sonraki zamanlarda verdiği bir demeciyle ve İngiliz yetkililerin hilafetin kaldırılmasını Musul meselesinde kendilerinin işine yarayan bir icraat olarak değerlendirmelerini kendisine dayanak olarak kullanmış.

    Şeyh Sait isyaninin akabinde gelen Şark Islahat planı kapsamında Kürtlerin bölgelerinden zoraki iskanı ve Kürtcenin kullanılmaması, kullanilmasinin cezalandırılması önlemlerinin alınması ve isyana destek vermeyen asiretlerin de cezalandirildigini ve İnönü'nün kendi raporunda Kürt meselesinin kabul edildiği ancak siyasi olarak sindirildiginin altı çizilmiş. İnönü'nün bir açılışta "Biz açıkça milliyetciyiz. Milliyetçilik bizi birleştiren tek nedendir... Her ne pahasına olursa olsun ülkemizde yaşayanları Turklestirecegiz, Türklere ve Türklüğe karşı çıkanları yok edeceğiz..." ve 1930 yılında halen adalet Bakanı iken "Benim fikrim ve kanaatim şudur ki, dost da düşman da bilsin ki, bu memleketin efendisi Türk'tür. Türk olmayanların Türk vatanında bir bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmaktır, köle olmaktır..." diyen M.E. Bozkurt sözlerinin devlete hakim olan fikrin bu olduğunun ve artık İslam'ın birleştirici unsur olmasından vazgecilip, birleştirici unsurun Türk vatandaşlığı ve Türk milleti kavramları olduğunu söylenmiş. Bununla birlikte Atatürk'ün bilerek 'Ne mutlu Türk olana demeyip', 'Ne mutlu Türküm diyene' dediğini ancak devamında işleyen süreçte fiiliyatin farklı işlediği anlatılmak istenmis.

    Xoybun adında milliyetçi bir Kürt örgütün kurulduğunu ancak Ankara'nın genel af ilanından sonra örgütten çokça ismin ayrılıp ülkeye döndüğü söylenmiş. Devam eden süreçte Ağrı İsyanınin(1927-1930) yaşandığı sonrasında yine bir affın geldiği söylenmiş. Bu affın üzerine Celadet Ali Bedirhani'nin Atatürk'e meselenin çözümünün resmi olarak Kürdistan'in varlığının ve Kürtlerin tarihi, ırkı, harsi haklarının taninmasindan geçtiğini ifade etmiş ama olumlu yanıt almamış.

    Şeyh Sait isyanina nasıl Alevi Kürtler destek vermediyse Dersim İsyanına da Sünni Kürtler destek vermemiş. Kürtlerin birbirleri içinde oldukça karmaşık ve sorunlu ilişkileri olduğunun altı çizilmiş.

    Demokrat Parti'nin lanse edildiği gibi CHP'den çok da farklı bir politika izlemedigini resmi ideolojiyi devam ettirdigini ve dönemlerinde 49lar olayının yaşandığını söylenmiş. Bu olaydan sonra Kürt hareketinin sol zemine taşındığı ifade edilmiş.

    60 ihtilalinde de Doğu ve Güneydoğu'da DP'li veya ona yakın 485 Kürt aga, Şeyh ve aydinin göz altına alındığı; bunlardan 55inin sürgün edildiği söylenmiş. Darbeden sonra Cumhurbaşkanı olan Cemal Gürsel'in "Bu memlekette Kürt yoktur. Kürdüm diyenin yüzüne tükürürüm" dediği iddia edilmiş. Dışarıya karşı Kürt meselesi yoktur politikası izlenmis. 18 Nisan 1961'de Bakanlar Kurulu toplantısında DPT'nin hazırladığı 3 nisan 1961 tarihli raporun 1108 sayılı kararla kabul edildiği ve bunun akabinde şunların yapılmasının planlandığı söylenmiş:

    ● Doğunun Türk tarihi(Bir üniversiteye bağlı derhal bir Türkoloji Enstitüsü kurularak kendini Kürt sananlarin menşelerinin Türk olduğunun ispat olunarak yayınlanması..)
    ● Kürtlerin aslında Türklerin bir kolu olduğu ve uzakta yaşadıkları için zamanla kendilerini ayrı bir millet veya halk sanmaya başladıkları ve aslında onların Dağlı Türk olduğu savı
    ● Menşelerinin Turan olduğu gibi maddelerin olduğu ifade edilmiş.

    Kürtlerin 61 anayasasinin akabindeki süreçte İşçi Partisi ile yakınlık kurduğu ancak 71 darbesi ile buraya ait çokça insanın tutuklandıgi ifade edilmiş.

    *

    75-80 arasında başlıca üç kol olduğu:

    ● Ecevit: Eşitlik temelli söylemler. (Kürtlerin çoğunluğu burayı desteklemis)
    ● Erbakan -siyasal İslamcilik(Dindar Kürtler burayı desteklemis)
    ● Demirel(Kürt feodalleri burayı desteklemis)

    Kürt sol kitlelerinin 75'in ikinci yarısından itibaren CHP'den ayrılmaya başladığını özellikle Ecevit'in Diyarbakır mitinginde "halklara özgürlük sloganina" "Türkiye'de halklar yoktur, halk vardir" cevabının, CHP'nin bölgedeki sonunun başlangıcı olduğu ifade edilmiş.

    *

    PKK 78'de kurulmuş ve ilk zamanlarda diğer Kürt oluşumlarla iktidar mücadelesi vermiş. Özünde Marksist leninist bir anlayışla bağımsız birleşik Kürdistan hedeflemis ancak bu hedefin zaman ve süreç içinde sürekli değiştiğini duruma göre söylem ortaya koyuldugu vurgulanmış. Öcalan'ın da örgüt içinde diktatörlük kurduğu ifade edilmiş. PKK'nin yarattığı sosyolojik doku yirtilmasi sonunda:

    ● Daha önce belli dar bir alanla sınırlı olan Kürtlük bilinci ve Kürt milliyetçiliğinin çok geniş ve yaygın bir zeminde taban bulduğu ve 19., 20. yy da Kürtler arasında zemin bulamayan Kürt ulusalcılıginin ciddi bir taban bulduğu,
    ● Sınırsız güç kullanımı ve faili mechullerin devlet ile millet arasındaki fay hattını derinlestirdigini ve biz öteki ikiliginin halkta yer etmeye başladığı,
    ● Kürt kent yoksulları sınıfının oluştuğu ve PKK'nin özelikle ana zeminin burasi olduğu,
    ● İslam karıştı Kürt kesimin oluştuğu,
    ● Batıya göç eden veya ettirilen Kürtlerin dilinden uzaklamasi vb ile bir Kürt asimilasyonun yaşandığı,

    ifade edilmiş.

    Resmi teze göre PKK'ya da yer verilmiş:

    ● Türkiye'yi bölüp parçalamaya yönelik, ASALA'nin imhasindan sonra dış güçlerin kurduğu bir örgüt
    ● PKK, Türk derin Devleti tarafından artan Kürt hareketlerini kontrol altına almak ve bastırmak için kuruldu.
    ● Musul'un alınması için kuruldu.
    ● ABD tarafından kuzey irak'taki planlarını Türkiye'ye kabul ettirmek için koz olarak kuruldu.
    ● Türkiye'nin bütünlüğüne aykırı değil bilakis Kürtlerin asimilasyonu için kuruldu.

    *

    PKK'nin özellikle Diyarbakır Cezaevinde yaşanılan işkencelerin insanlarda yarattığı tahribattan çok faydalandigi ve 84te burada çıkan çokça insanın doğrudan dağa çıktıkları söylenmiş ve cezaevindeki işkencelerin neler olduğuna da kitapta yer verilmiş.

    PKK konusunda özetle yazar, PKK'nin bir neden değil Kürt sorunun bir sonucu olduğunu demiş.

    *

    Türk milliyetçiliği ve Kürt sorunu başlığı altında da:

    ● Kürt varlığını inkar edenler: Türkeş'in başını çektiği MHP'nin resmi görüşü. Kürt diye ayrı bir millet yok, Kürtler Türklerin bir koludur. Dağlı Türkturler.
    ● Kürtlerin varlığını kabul eden ama düşman olarak görenler: H. Nihal Atsız'in başını çektiği etnik milliyetçi ekol.
    ● Kürtlerin varlığını bir alt kültür olarak kabul eden ve Kürtleri Türk vatandaşligi üst kimliği içinde asimile etmek isteyenler: Bahçeli

    (Başlıklar bana ait değil, yazar böyle tasnif etmiş.)

    *

    Türkiye solunun ellilere kadar pek farkında olmadan Kürt sorunuyla tanıştığı, altmislarda bu meseleyle büyük bir buluşma gerçekleştirdiği, seksenlere doğru Kürtlerden ayrılmaya başladığı ve sonrasında kopusun geldiği ifade edilmiş.

    *

    İslamcı çizgide özellikle Said Nursi'yi önemli bir nirengi noktası olarak gören yazar, Said Nursi'nin İslam birliği temelindeki fikirlerinin sorunun çözümünde dikkate alınması gerektiğinin altını çiziyor.

    Erbakan'a destek verildiğini ancak Erbakan'ın Türkeş'le ittifakinin Kürtlerde olumsuz karşılandigini, halen ise (kitap 2009da yazılmış) Kürtlerin AKP'ye çok destek verdikleri ifade edilmiş.

    Bununla birlikte de Özal'ın genel olarak soruna tutumunun diğer siyasetcilere göre en iyisi olduğu söylenmiş.

    *

    Yazarın çözüm önerileri:

    ● Etnik bir federasyonun uygun olmadığı coğrafi bir federasyonun olabileceği.
    ● Din, mezhep, etnisite, dil vb farklılıkların anayasal teminat altına alınması
    ● Anayasadaki 'Herkes Türk'tür' ifadesinin ve Vatandaşlık tanımının değiştirilmesi
    ● Kürtçe ana dilde eğitimin yolunun açılması(Resmi dil Türkçe olacak)
    ● Değiştirilen bölge, şehir vb isimlerinin orijinallerinin iade edilmesi
    ● Genel af ilan(öncesine dağa çıkışlarınin nedenlerinin tespiti ve buna yol açan etmenlerin çözümü)
    ● Ekonomik sorunların çözümü
    ●Irak'ta bir Kürdistan olmasına karşı cikilmamasi, bunun aksine olumlu manada kullanılması

    *

    Yazar kitapta özellikle din birliğinin önemine vurgu yapıp, din temelinde bir birliktelik öngörmüşe benziyor. Kürtlerin çoğunluğunun ayrılmaktan taraf olmadığıni, zaten dünyanın yeni konjukturunde AB, Şangay beşlisi örneğinde olduğu gibi birliklerin olduğu ve daha genel manada da dünyada herkesin ve her yerin birbirleriyle daha birlikte bir halde olduğunu bunların akabinde de ayrilmanin mantıksız olduğunu demiş ve sorunun çözümünün demokratik adımlar olduğunu söylemiş.

    *

    Bu bir inceleme ve fark edeceğiniz üzere benim fikirlerimden veya yorumlarimdan oluşmuyor. Yorum yapacaksaniz bunu göz önünde bulundurarak yorum yapmanızı tavsiye ederim.


    İyi okumalar...