• Işık mı en hızlıdır, ses mi kıyasında; açık farkla galip gelir o anda, hiç hesapta yokken acı…
    Acı hızlıdır acı…
  • Yaşınız 30larda veya 30a yakınsa, 90lı yılları özlüyor ve o günlerle ilgili konuşmaktan, hatıraları anmaktan zevk alıyorsanız tam size göre bir kitap: Kime Çektim Ben Bilmem Ki...

    Türk halkının genel özelliklerini, orta sınıf vatandaşı çok iyi çözümleyen ve mizah unsurlarıyla birlikte bize tekrar sunan, çoğumuzun radyo programları sayesinde tanıdığı Zeki Kayahan Coşkun; bu kez ağırlıkla çocukluk anılarından bahsediyor biz okurlarına. Önceki kitaplarında annelerimizin özlü sözlerini, geleneksel adetlerimizin komik tarafını, tipik Türk halkını anlatmıştı bize. Bu kez bizi geçmişe, özellikle 90lı yıllara götürüyor "Zekirdek".

    Kitabın hoşuma gitmeyen 1. yanı; anı ve hikayelerin büyük bölümü çocukluk anısıyken, araya radyoculuk anıları da serpiştirilmiş. Bu da kitabın konu bütünlüğünü veya formatını bozmuş bence. Keşke tüm öyküler çocukluk anılarından oluşsaymış...

    Bu kitabın, ve Zeki Kayahan Coşkun'un diğer kitaplarında da genelde olan, beğenmediğim 2. yanı ise hikaye bitişlerinde oldukça fazla sayfa boşluğunun olması. Kitap 150 sayfa ise okuduğunuz sayfa en fazla 100 oluyor. Kitabın sayfa sayısı arttırılmak için mi, ticari amaçlı mı yapılmış bilmiyorum. "Ticari amaçlı mı acaba" sorusunu da bir kitaba veya filme yönelttiğimde ister istemez o eserden soğumaya başlıyorum. Kitap 60 sayfa olsun, bizim olsun, samimî olsun yeter ki. Yazarın samimiyeti bu kitapta da var halbuki. Bu samimiyet teknik açıdan da süslenirse daha hoş olacak, diye düşünüyorum.

    Kitabın samimiyeti kendimizden anılar, hikayeler bulmamızdan ve Zeki'nin mizahi uslubundan kaynaklanıyor tabi ki. Kitapta geçen bayram kutlama hikayesi, bire bir kendi yaşadığım bir anı olduğu için ister istemez hoşuma gitti ve gülümsetti. Sabahın körü geçtikten sonra yani saat10 gibi tanımadığım komşularla bayramlaşmaya çıkmıştım. Bayram sabahı saat 10'da hiçkimsenin uyumaması lazımdı benim çocuk aklıma göre. O yüzden uzun uzun bastım zile; ama ne açan var ne duyan. Kimse yok diye aşağı inerken atletli, biyıklı ve sinirli bir amca açtı kapıyı. "Ne var lan" diye bağırdı haliyle, haklı adam. "Bayramınız kutlu olsun" diyebildim en kısık sesimden. Buraya kadar hikayemiz neredeyse aynı ZKC ile. Benim amca biraz insaflı çıktı, "heee iyi o zaman" dedi ve pijamasının cebinden mi, fortmantodan mı, vestiyerden mi, komidinden mi hatırlayamadığım bir yerden çıkardığı 3 tane 10 kuruşu verdi bana. Bu on kuruş günümüzdekiyle aynı değerde olacakmış ki bir sakız bile alamayacağımı keskin matematiğimle hemen hesapladım. Sinirli amca kapıyı kapattıktan sonra kapının eşiğine geri bıraktım paraları. Buradan o amcaya selam olsun, kesin okuyordur şu an çünkü. Aha da rezil ettim seni amca, daha da yapmazsın artık böyle şeyler, bak önümüz yine bayram:)

    Sonuç olarak kitap eminim ki size de birçok anınızı hatırlatacaktır. Kafa dağıtmayı sağlayan, yer yer gülümseten, kısa sürede okuyacağınız eseri tavsiye ediyor, eğlenceli okumalar diliyorum...
  • Öncelikle kitabın isminden başlamak isterim. Kitabın adı Dostoyevski’nin bir sözüdür. Söz oldukça anlamlı ve güzel. Biraz düşününce bu sözün ne kadar doğru olduğunu anladım. Sizden nefret eden birine gözlerini kaçırır, âşık olan da…

    Dostoyevski ne yaşamış da bu sözü söylemiş diye düşünmedim değil. Acaba âşık olduğu kişiden gözünü kaçırmış yoksa nefret ettiği birinden mi? Veya niçin böyle bir şey yapmış? Veya o değil de çevresindekiler mi öyleymiş?

    Kitaba gelecek olursak… Kitapta “Mutluluğun Kıyısında, Beyaz Geceler, Soytarı” olmak üzere toplam 3 tane kısa hikâye var. İtiraf ediyorum, “Beyaz Geceler” i yakın zamanda okuduğum için onu okumadım.

    “Mutluluğun Kıyısında” adlı hikâyede iki ana karakter var: Vasya ve Arkadi. Bunlara iki kafadar da diyebiliriz. Çünkü çok yakın iki arkadaşlar. Vasya sevdiği kızı bulmuş, işi gücü yerinde. Ama sıkıntılı. Çünkü rahat batıyor. Mutlu olmak istemiyor, huzursuz ve endişeli olmak istiyor. Bu sırada Arkadi Vasya’yı sakinleştirmeye çalışıyor. Ama aslında Arkadi’de huzursuz. Sebep mi? Bana kalırsa yok, açıkçası dişe dokunur bir sebep göremedim. Dedim ya sadece rahat batıyor.

    Hikâyenin isminden yola çıkarak “evet, tam da mutluluğun kıyısındalar” diyebilirim. Mutluluğa atlayıp bir güzel yüzmek, ferahlamak, temizlenmek varken onların yersiz kaygıları var ve bir türlü mutluluğa eremiyorlar. Ama işin ilginç tarafı niçin kaygılandıkları da belli değil.

    Vasya’nın acil olmayan bir işi sanki acilmiş gibi bitirmeye çalışıp sıkıntıya girmesi absürtlükte son noktaydı bana göre.

    Bizim iki kafadar daha suya (mutluluğa) girmeden boğuldular. Acaba böylece bir ilki mi yaşadılar?:)) Yok ya, yaşamamışlardır.

    Absürt demişken, bu iki kafadar aklıma hemen absürt tiyatroyu getirdi. Çünkü absürt tiyatroda da iki ana karakter olur. Beckett’in “Godot’yu Beklerken” adlı oyunundaki Vladimir ve Estragon Godot’u beklerler. Yaptıkları tek şey onu beklemektir. Ama Godot gelmez, asla da gelmeyecektir. İşte aynı Vladimir ve Estragon gibi Vasya ve Arkadi’de kötü bir şey beklerler, özellikle de Vasya. Bu iki çift de bir şeyi beklerler ve bunu yaparken konuştukları, yaptıklarını sadece zaman geçsin diye yaparlar.

    AŞAĞIDAKİ PARAGRAF SPOİLER OLABİLİR!!

    Arkadi’nin Vasya’nın sevdiği kızı gereğinden çook fazla düşünmesi, hatta evinin kadını yapma düşüncesi, üçünün birlikte kalacaklarını söylemesi ve tüm bunlara Vasya’nın hiçbir şey dememesi, dememesi bir tarafa bir de bir ara gülmesi oldukça şaşırtıcıydı. Çevirmen hatası olabilir mi diye düşünmedim değil. Sanki 2 kişi değil de 3 kişi yuva kuruyormuş gibiydi. İşte bir absürtlük daha!


    BUNDAN SONRASI SPOİLER DEĞİL!!

    Diğer öykü “ Soytarı” da ise kendi kendine gelin güvey olan bir adamın başından geçenler anlatılıyor.

    Adamın 1 Nisan şakasının sonucuna da çok güldüm. Çok komikti gerçekten.

    Bu iki hikâyenin ortak noktası mutluluk. İlk hikâyede mutluluktan kaçan bir karakter (Vasya) varken ikinci hikâyede mutluluğu elde etmeye çalışan biri var. Sonunda ikisi de mutluluğu elde edemiyor.

    Hayatta böyle değil mi? Kimimizin mutluluğu, kimimiz için mutsuzluktur.
    Her şey yolundayken, huzur içindeyken bir şeylerden şikâyet ederiz, rahat batar veya çok istediğimiz bir şey bir türlü olmaz veya yaptığımız küçük bir şey (öyküdeki şaka gibi) tahmin edemeyeceğimiz sonuçlar doğurabilir.

    Hep rahatın batmasından bahsedince aklıma Zeki Kayahan Coşkun geldi. Vasya’yı ona götürsek de ZKC’ de rahatı battığı yerden çıkarsaydı, hiç fena olmazdı. :)

    *Önceden yazdığım “Beyaz Geceler” incelemem (spoiler içerir!)
    #26787505

    **Dostoyevski’nin hikâyelerinde biraz acemilik vardı, yok değildi. Ama şu ana kadar okuduğum tüm hikayeleri gerçekten çok güzeldi, kısa ve özdü.

    ***Bu kitabı okumama “Dostoyevski Okuma Etkinliği” vesile oldu. Bu sebeple etkinliği düzenleyen Hello and Goodbye! a çok teşekkür ederim.

    *** Absürt tiyatroyu merak edenler için #28401627
  • Soguk bir geceydi saat 12 yi gecmisti yil 2008 aylardan mart ayi yatagin icinde yorganin altinda dinledigim bir radyo programi araciligi ile kendisi ile tanismistim ZKC ile.Ogunden bu gune aralik versemde ki hayat sartlari hala dinlemekteyim matrax i.Sen cok yasa ZKC.sewgilerle...
  • ZKC nin kitabı olduğunu bende bilmiyordum. Lise zamanlarımda radyoda onu dinlerken büyük keyif duyardım gayet iyi bir gözlem sonucu bu kitabı biz okurlara sunmuş.Keyifli okumalar..
  • Radyocu, sunucu ZKC'nin böyle bir kitabı olduğunu bilmeyenlerdendim ben de. Arşivimde görünce bir bakayım dedim. Sosyal hayatta annelerin çocuklarıyla ve ev içindeki davranışlarını espritüel bir dilde anlatmış. Çoğunlukla gülerek okudum, fakat yeri geldiğinde (her bölümün son kısmında ''Meğer Annem Haklıymış'' tan önceki birkaç maddelerde) düşündürdüğünü, farklı bir duyguya kapıldığımı belirtebilirim. Bilhassa annelerimiz hayattayken değerini daha iyi bilebilmek için okunabilir.
  • Radyocu, sunucu ZKC'nin böyle bir kitabı olduğunu bilmeyenlerdendim ben de. Arşivimde görünce bir bakayım dedim. Sosyal hayatta annelerin çocuklarıyla ve ev içindeki davranışlarını espritüel bir dilde anlatmış. Çoğunlukla gülerek okudum, fakat yeri geldiğinde (her bölümün son kısmında ''Meğer Annem Haklıymış'' tan önceki birkaç maddelerde) düşündürdüğünü, farklı bir duyguya kapıldığımı belirtebilirim. Bilhassa annelerimiz hayattayken değerini daha iyi bilebilmek için okunabilir.