• 240 syf.
    ·Puan vermedi
    ““Yoo,” dedi Jehan, zekice, “tek göz, körden çok daha eksiklidir, çünkü kendinde eksik olanı bilir.” Notre Dame'ın Kamburu
    ...
    Umberto Eco ya da G.E. Henderson çirkinlik kavramına eğildiklerinde bunu akademik bir yaklaşımla, arkeoloji icra etme kabilinden gerçekleştiriyordu. Derrida’nın da dediği gibi batının hegemonyası altında teşekkül eden günümüz fikir dünyası, uzun izahatları bulunan meselelere tek cümlelik, hap cevaplar arıyor ve objektiflik fetişi bir akademik dil oluşturmuş durumda. Fakat biz sıradan insanların bu akademik dille prangalanmasını doğru bulmuyorum. Son dönemlerde hiçbir şey söylemeyen, sürekli birbirine atıfta bulunan, birbirinin kopyası olan yüzlerce makale okudum belki de. İşte çirkinlik kavramının akademik olarak şerhi de hep böyle yapılagelmiş. Söz gelimi çirkinliğe vurgu yapan bir tablonun tahlili yapılmış ya da çirkin kelimesinin etimolojik kökeni incelenmiş, bir takım anlamsız psikolojik terimlere boğulmuş makaleler. Lakin biz sıradan insanlar buradayız, hayatın içinde yoğrulup gidiyoruz ve kimse bilimsel dille konuşmuyor. Bir kafede oturduğumuzda karşımızdaki çirkin kızla göz göze geldiğimizde “ephilatesin psikanaltik irdelemesine göre mitolojide….” Falan diye zırvalamıyoruz. Göz ucuyla bakıp, milisaniyelik bir anda kafamızı çevirip yolumuza devam ediyoruz…
    Tarihin hiçbir döneminde ifşa ve görsellik bu derece egemen olmamıştı. Yaşı yetenler hatırlar, bir zamanlar hoşlandığımız insanın bir fotoğrafına ulaşmak neredeyse imkânsızdı. Birinden fotoğrafını istediğimizde, görmeyi arzuladığımızda bu durum garip karşılanırdı. İlk olarak Facebook ile bu alışkanlık kökten değişti. İnsanlar hür iradeleriyle kendi fotoğraflarını yayınlamaya başladılar. Artık herhangi bir insanın bulmak istemediğiniz kadar fotoğrafına ulaşabiliyorsunuz. İnstagram olsun, twitter olsun başka sosyal medya mecraları olsun görmek istediğiniz birini görmek oldukça kolay. Bunun da öncesini, iletişimin evrimini, Neil Postman çok güzel açıklıyor aslında. Artık çağımız görsellik çağı. Bu çağda da elbette güzellik ve çirkinlik kavramları “güç” ölçen kavramların başında geliyor. Kadim çağlardaki gibi inanç, yirminci yüzyıldaki gibi politika geçer akçe değil. Sosyal yaşantımızı etkileyen en önemli şeylerin başında instagram var mesela. Ne söylediğinizden ya da nasıl düşündüğünüzden çok ne giydiğiniz, ne yediğiniz ve güzelliğiniz önemli. Okuduğumuz kitabın içeriğinden çok onu instada paylaşırken çektiğimiz fotonun estetiği daha fazla tartışılıyor. Güzel bir kız/erkek arkadaşa sahip olmak bir prestij unsuru olarak görülüyor. Benim görüşüme göre bugün dünyayı “güzellik” ve “çirkinlik” üzerinden yorumlamak, modern insanın yaşam dinamiklerini belirleyen temel anasırın bunlar olduğunu söylemek yerinde olacaktır. Örneklendirelim ve detaylandıralım….
    Üremenin esas gaile olduğu insanlık tarihi boyunca, güzellik hiç bu kadar önemli olmamıştı dedik. Tarihin hiçbir dönemine spor salonları bu kadar dolu değildi, ya da hiçbir zaman kozmetik ürünleri bu kadar satmamıştı. Estetik cerrahinin altın çağını yaşadığından bahsetmemize gerek bile yok. Sevdiği erkek ya da kadın tarafından reddedildiği için intihar eden on binlerce genç var. Güzellik politikaya da yön verir durumda. Kanada başbakanının yakışıklılığı ya da Finlandiya kabinesinin üyeleri gündemden düşmüyor. Kilo vermek için uğraşan milyar insana hitap eden bir diyet pazarı bile var. Güzeller Roma İmparatorluğundaki patrici Hindistan’daki brahman gibiyken, çirkinler servler ya da şudralar gibi.
    Peki, çirkinlik nasıl bir beladır? Çirkin’nin hayatını ve psikolojisini etkileyen etkenler nelerdir? Çirkin nasıl bir hayat görüşü ve davranış biçimi belirlemelidir?
    Murathan Mungan’ın da dediği gibi güzellik başlı başına bir faşizmdir. Doğal olarak çirkinler de bu faşizmin amansız baskısı altında ezilen mazlumlar oluyor. Güzel insan için hayat kolaydır, lakin buna rağmen kendilerine sorulduğunda güzellikleri yüzünden birçok belaya uğradıklarını iddia ederler. “Allah çirkin şansı versin.” benzeri zırvalarla kafa ütülerler. Açıklayayım çirkin şansı şudur: Çirkin insanlar hayatta kalabilmek ve içtimai hayatta kendilerine yer edinebilmek için farklı savunma mekanizmaları ve stratejiler geliştirirler. Bunun neticesinde tehlikelere ve saldırılara karşı hazırlıklıdırlar, siyaset ilminden anlarlar. Çirkin bir kariyer planı varsa ya da itibar görmek istiyorsa zeki ve birikimli olmak zorundadır. Çocukluğundan itibaren gözlerinin önünde kendisinden daha fazla ilgi gören insanları gözlemlemek ve bunlarla mücadele etmek zorundadır. Ergenlik dönemine geldiğinde sınıfın güzel kızına platonik olarak aşk besler mesela. Acı çeker… Ve bu acı onu pişirir. Bin bir güçlükle sevdiği insana açılmaya görsün anında reddedilir ve yıkıma uğrar. Bu yüzden eğer doğuştan gelen bir zekâsı ve öngörü kabiliyeti varsa bu hallere düşmeden durumu tetkik eder ve ona göre vaziyet alır. Eğer aptal bir insansa bu yaşadığı zorlukların çirkinliğinden olduğunu anlamaz bile… Yaşamının hiçbir safhasında ilgi görmez çirkin. İlgiyi kendi elde etmek zorundadır. Şu an ünlülere ya da zenginlere bakın mesela. Eğer bir ünlü ya da zengin çirkinse, muhakkak ekstra, diğer insanlarda bulunmayan üstün özellikleri vardır. Ya olağan dışı bir zekâya sahiptir ya ciddi bir entelektüeldir, ya da iyi bir bilim insanı falandır. Çirkin insan için hayat gerçekten zordur. İş görüşmesinde elenir, karşı cinsi elde etmesi ve üremesi zordur, çoğu şeye “razı gelmek” zorundadır, kendini geliştirmek ve savaşmak zorundadır. Davetkâr bakışları göremez, konuştuğunda kendini ilgiyle dinleyen bir kitle bulamaz, durup dururken saygı görmez… Farklı olmak ve savaşmak zorundadır…
    Buna karşın hayat güzeller için oldukça kolaydır ve güzellerin kahir ekseriyeti geri zekâlı ve cahildir. Çünkü hayat onlar için mücadele vermeyi gerektirmeyecek kadar kolaydır. Daha bebeklikten itibaren sevgiye ve ilgiye doyarlar. Dünya güzelin etrafında döner. Bir kere cinsel ilgiyle çok erken yaşlarda tanışırlar. Güzel bir kızın sadece durması, erkeklerin önünde sıraya girmesi için yeterlidir mesela. Merhamet, sevgi, iltimas güzel için sıradan şeylerdir. Her zaman popülerdirler, her daim kayrılırlar. Öğrencilik hayatında tam bir aptal değilse notları iyidir, herkes onları tanır, isimlerini bilir… Zorlanmadan iş bulabilirler, yeni girilen ortamda direkt olarak ilgi odağı olurlar. Azıcık ilgi ile tavlayamayacakları, gönlünü fethedemeyecekleri insan yoktur. Sosyal medyada bir foto paylaşır beğeniler yağmur gibi yağar… Bu da savaşmadan birçok savaşı kazanmak demektir. Haliyle güzel kendini geliştirmeye, okumaya, izlemeye düşünmeye gerek duymaz. İmkânlar önüne serilidir çünkü…
    Güzelin yeni bir bluz aldığında gördüğü ilgiyi, çirkin bizon kürkü giyse görmez. Evlilik, işe girme, sosyal çevre kurma, akademik kariyer yapma, insanların güvenini kazanma gibi konularda güzelin verdiği mücadele bir birimse çirkinin verdiği mücadele yüz birimdir…
    Gel gelelim çirkinlik kolay kabul edilir şey değildir. Çoğu çirkin kendini yakışıklı ya da güzel zanneder… Çirkinliği sebebiyle katlanmak zorunda olduğu zorlukları başkaca sebeplere bağlama eğilimindedir. Âşık olunan insan tarafından sevilmemenin, üzerine düşünülüp atılan mesajlara saatler sonra gelen tek kelimelik cevapların, arkadaş ortamında popüler olamamanın türlü türlü sebeplerini bulur kendince. Bu enteresan bir fasit dairedir, çünkü böyle düşünmenin ve kabullenememenin sonucu zaten çirkinlikle paralel giden ezikliğin daha da derinlik kazanmasıdır. Hâlbuki durumu kabullense ve stratejisini buna göre belirlese kişilik ve saygı kazanacaktır. Çirkin olduğu halde kendini güzel zanneden insan kadar eziği ve sorunlusu yoktur bu sebeple. Bu yüzden çirkin kendinin farkında olmalı ve insanlarla iletişimini bu bilinçle kurmalıdır.
    Geçenlerde İstanbul Üniversitesinde bir kız intihar etti. İnsanlar bunun sebebini fakirlik olarak gördüler. Ancak öğrenci için fakirlik olağandır. Kızın fotoğrafını gördüğümde temel sebebin çirkinlik olduğunu anladım. Dış görünüşü ile de dalga geçiyorlarmış zaten. Kız için üzüldüm gerçekten. Çirkinliğin psikolojide açtığı yaraları bilirim. Bu bahaneyle çirkin arkadaşlara iki kelam edeyim:
    Hoşlandığın insan sana ilgi göstermiyor mu? Güçlü ol ve onunla iletişim kurup egosunu şişirme. Arkadaşların sana değer vermiyor mu? Bir yere gittiklerinde seni çağırmıyorlar mı? Peşlerine takılıp kendinden iğrendirme. Kendinle vakit geçirmeye ve yalnızlığa alış. Çirkin olduğunun, hayatın senin için zor olduğunun farkına var ve bunu kabul et. Oku, izle, düşün, kendini geliştir. Bilgi ve zihinsel mesai kadar insana haz veren başka bir şey yok çünkü. İnsanlara yaranmaya çalışma, açık açık ne düşünüyorsan söyle. Öfkenle de hazlarınla da barış. Eğer bir erkeksen ve orospuya gitmek istiyorsan git, ya da bir kadınsan ve beğendiğin bir erkekle yatmak istiyorsan yat. Zaten zor bir mücadele veriyorsun, karakterini ve arzularını dizginleyip bunu daha da zorlaştırma. Her şeyden önemlisi en kıymetli hazinen olan vaktini sana değer vermeyen, seni sevmeyen insanlar için harcama. Böyle yaptığında belki hayat senin için daha kolay olmayacak lakin insanların sana daha fazla saygı duyduğunu göreceksin. Bir duruşun ve söyleyecek sözlerin olacak…
    Çağımızın köleliği olan çirkinlik üzerine sayfalarca yazabilirim. Sakın boş konuştuğumu zannetmeyin. Şu yukarıdaki fikirlerimi destekleyecek yüzlerce örnek ve akademik çalışma gösterebilirim. Hatta bir gün bir kitap yazacak olursam konusu bu olur.
    Ben bu görsellik çağında güzellik ve çirkinlik konusunun üzerinde yeterince durulmadığını düşünüyorum. İnsanların ahlaksızlıklarını yüzlerine vurmak da ayrı bir haz veriyor. Sinirliyiz çünkü çirkiniz...
  • 195 syf.
    ·2 günde·8/10
    İlk aşk deneyimi bütün bir hayatı belirler mi? Yoksa kaderimizi çizen yalnızca tarihin ve efsanelerin gücü müdür?
    “HAYAT EFSANEYİ TEKRAR EDER!”
    “ADİL OLMAYAN BABA EVLADINI KÖR EDER”
    Okuduğum ilk Orhan Pamuk kitabı. İlk başlarda gayet sürükleyici bir şekilde ilerleyen fakat ortalarında biraz sıkıldığım, sonuç kısmında ise acaba daha neler öğreneceğim diyerek okuduğum bir kitaptı.Genel anlamda sevdiğimi söyleyebilirim.Şimdi gelelim kitabın konusuna ..

    Cem İstanbulda annesi ve babasıyla yaşayan bir çocuğumuz. Babası evi terkedince üniversiteye gidebilmek için bir kitapçıda çalışmaya başlıyor ve patronu Cem’e sürekli yazar olacağını söylüyor.Annesinin istememesine rağmen daha fazla para kazanabilmek için kuyucu Mahmut Usta’nın çırağı oluyor. Cem ve ustası Öngören kasabasında zor bir arazide kuyu kazarak su bulmaya çalışıyorlar.Gün geçtikçe Cem görmediği baba sevgisini ve şevkatini ustasında hissediyor ve aralarında baba oğul ilişkisi kadar kuvvetli bir ilişki kuruluyor.Malzeme almak için kasabanın merkezine indiklerinde Cem Kırmızı Saçlı Kadın’ı görüyor ve ona aşık oluyor.Sonraki günlerde türlü bahanelerle ustanın yanından kaçıp kadını tekrar görebilmek ümidiyle meydana iniyor. Mahmut Usta sürekli Cem’ e ders alması için Kuran’da geçen efsanelerden anlatıyor.Bu durumdan sıkılan Cem bir gün ustasının canını sıkmak için ona Sophokles’in Kral Oidipus (babayı öldürmek ) ve Firdevsi’nin Rüstem ve Sührab’ından (oğulu öldürmek) bahsediyor. Günler geçmesine rağmen hala suyu bulamadıkları için Cem inancını kaybediyor. Usta kuyudayken Cem’in malzeme çektiği kova kuyuya düşüyor ve aşağıdan ses gelmeyince Cem korkarak orayı terkediyor.Kırmızı Saçlı Kadın’a giderek onunla birlikte oluyor ve tüm yaşananları onunla paylaşıyor.Sonra da İstanbul’a annesinin yanına dönüyor. Üniversiteye başladığında Ayşe diye bir kızla tanışıyor ve evleniyorlar. Ama çocukları olmadığı için Cem’in içinde hep bir burukluk oluyor.Ayşe ile birlikte sürekli kitaplarla ilgili konuşur,efsaneleri araştırır bir hale geliyorlar. Yurtdışı gezilerinden Sührab ile ilgili bir sürü şey öğreniyorlar ve bundan çok etkileniyorlar.Kurdukları şirketin ismini Sührab koyarak,Sührab bizim oğlumuz diyerek hayatlarını şirketlerine adıyorlar.Kendisinin oğlu olduğunu iddia eden birinden bir mektup alıyor.hemen avukatına danışıyor.Ve bu işin peşine düşüyor.İş nedeniyle Öngören’e gittiğinde orada Kırmızı Saçlı Kadın ile karşılaşıyor,toplantı sonrasında oğlunun orda olup olmadığını soruyor.Kırmızı Saçlı ise oğlanın babasını tanımak istemediğini söylüyor Serhat diye biriyle tanışıyor ve kendisini bir zamanlar çalışıtğı Düzlük’e götürmesini istiyor. Bir yandan da oğlu Enver ile ilgili sorular soruyor.En sonunda düzlüğe ulaşıyorlar ve Serhat ile bir diyalog geçtikten sonra kavga etmeye başlıyorlar ve silah patlıyor….
    Aslında uzun uzun anlatmak istediğim bir kitap ama burdan sonrası o kadar spoiler içerir ki o yüzden devam ettirmek istemedim. Kitabın son kısmı Kırmızı Saçlı Kadın’ın ağzından yazılmış,bütün olayalrın çözüme ulaştığı bir bölüm.
    Şiddetle okumanızı tavsiye ediyorum
  • 520 syf.
    Merhaba öncelikle kitabı genel hatları ile incelediğimizde başlangıç ilgi çekici şekilde giriş yapıyor, Martin'in kendini geliştirme çabaları ve pes etmeden yoğun bir şekilde çalışma süreci ve aşkı güzeldi kitapta, orta kısımlara geldiğimizde Martin'in yazdığı kitapları kabul ettirme çabaları çok uzatılmış o bölümler insanı sıkıyor hatta kitap nasıl 9 puana yakın aldı diyip şaşıracak, kitabı kenara bırakmamak için kendinizle savaşabilirsiniz, ama sabırlı olursanız son 60-70 sayfa gerçekten güzel bağlanıyor , bu kısmı okurken gerçekten keyif aldım, Kitapta gerçek hayat gibi, zaman zaman müthiş mücadele gerektirip, bazen tüm kapılar kapanıp, herşey sıkıcı olmaya başladığında herşey bitti derken başlar ya tüm güzellikler , bunu sonuna kadar yaşatıyor. Martin'in mücadeleciliği bence hepimize örnek olmalı, bittim dediğim anda aslında yeni başlıyorum hayata misali. Gerçekten uğraştığımiz hakkını verdiğimiz bir hedefin veya yolun inişleri ve çıkışlarında taşlar ve dikenlere rağmen er ya da geç karşılığını almadık mi ? Yeter ki sonuna kadar kapıyı aralayalim , en iyi şekilde elimizden geleni yapalım, başarı işte o zaman sonuna kadar yanımızda olacaktır . Martin'in zor günlerinde yanında olan destekçi ve köstekçilerine verdiği cevaplar da benim çok hoşuma gitti. En son Lizzie ile evlenip yuva kurmasini çok isterdim ama beklemedigim farklı bir sonla bitirdi Jack London. Sabırla ve sıkılmadan okursaniz , bazı bölümleri hızlı okuma tekniği ile geçerseniz bence okumaya değer bir kitap. İyi günler iyi çalışmalar dilerim.
  • 335 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Merhaba :) Kıymeti Kitap, Abdülhamidhan ’in o gizemli adam, güçlü lider, Ulu Hakan yüzünü bizlere gösteren, duygusal ve bir o kadar da etkileyici bir dille yazılmış.Bilhassa diktatör ve kızıl sultan olarak tanimlayanlara karşı bir cevap niteliğinde kitap gerçekleri gün yüzüne çıkarıyor tekrardan.

    Efendim eser beş bölümden oluşmakta; Abdülhamidhani anlamak, şahsiyeti, kurtlarla dans, bir proje adamı, babalar ve oğullar…

    Abdülhamidhanı anlamak, onu tüm bilinmeyenleri ile çözmenin gerçekten zor olduğunu bu bölümde anlıyoruz. Kendi ağzından ‘Beni evhamlı sanıyorlardı… Hayır! Ben Sadece gafil değilim, o kadar!’ gerçekten Abdülhamid devrinde anlaşılamamış, çözülememiş ve onun misyon ve vizyonunun idrakine varılamamış bir lider.

    Abdülhamidhan devrinin emperyalizme karşı direnen son kalesidir. Onu bu şekilde tanımlayanlar onu doğru anlayıp idrak edenlerdir. Abdülhamidhanı doğru anlayanlarında yanlış idrak edenlerinde çözüldüğü bir cümle vardır.’Bana Abdülhamid’ini söyle senin kim olduğunu söyleyeyim’ Bu cümlede son padişah için ne söylenmesi gerekiyor ise söyleyen kişinin tüm hayat felsefesi ortaya çıkmakta.
    Abdülhamidhan yakın tarihin son kilididir. Çünkü onu devrinde anlayan çözen pek fazla kimse yoktur. Ustad Necip Fazıl’ın deyişi ile ‘Abdülhamid’i anlamak her şeyi anlamak olacaktır’ devri itibari ile bu böyledir.

    Abdülhamidhan kimdir? Yakın tarihimizin en büyük bilmecelerinden biri. Aynı zamanda gücünü gizin de saklayan, onu çözmeye, anlamaya çalışanları etkileyen tarihin en gizemli lideridir.
    Bir lider düşünün kendisini sarayına kapatıyor ancak tüm imparatorluğu elinde tutuyor, dünyada olup biteni takip ediyor, izlediği politikalar ile parçalanmakta olan bir imparatorluğu 33 yıl ayakta tutuyor.
    Abdülhamid görünmeden var olma prensibi ile Osmanlı coğrafyasında, İslam aleminde ve Batıda kendinden söz ettiren bir lider.

    Abdülhamidhan ulu hakan çatırdayan imparatorluğun çatırtısını kesiyor ve yeniden fetih politikası yürütmeye başlıyor. Yenilikleri çok yakından takip ediyor batıda gerçekleşen bilimsel çalışmalara ayrı bir önem veriyor.
    Abdülhamid’in sadece devlet adamlığı yok aynı zamanda entelektüel bir kişiliği var. Roman ve Victor Hugo hastası, polisiye romanlarına çok düşkün, Sherlock Holmes serisini çok okuyor.
    Kitap okumayı ve kütüphanede vakit geçirmeyi çok seviyor. Bunun yanında çömlekçilik gibi bir hobisi marangozculuk ta mesleğidir.
    Abdülhamidhanin kurtlarla dansı o kadar ustaca o kadar dengelidir ki çatırdayan bir imparatorluğun sanki son hamleleri değil de gücünü ispatlayan bir imparatorluktur. İzlediği Ermeni, Siyonist, İngiliz, Çin, Rus, İngiliz, Japon ve Amerika politikaları onun vizyon ve misyonunu göstermektedir. Onun Japonya ile attığı dostluk adımı günümüzde de tüm sıcaklığı ile devam etmektedir.
    Suikaste uğradığında koruduğu o soğuk kanlılığı onun nasıl bir devlet adamı olduğunu göstermiş ve ona bunu reva görenlerin dudaklarını uçuklatmıştır.
    Abdülhamidhan Yahudilere kesinlikle karşı olmadığını izlediği politika ile göstermiş ancak Avrupa da başlayan Siyonist hareketin ülkesine sıçramasına asla izin vermemiş. Yahudilerin toprak taleplerini reddetmiş verilen rüşveti yüzlerine çarpmıştır. Çünkü o biliyordur Siyonist hareketin dünyanın başına bela olacağını.

    Abdülhamidhan i karalayanlar onun batıya dönük yüzünü görmezden gelerek ona yargısız infazda bulunmuş ve devrinde onu batıdan vurmuşlardır.

    Abdülhamidhan devrinde birçok düşünür, devlet adamı, yazar, çizer tarafından anlaşılamamıştır. Bu yanlış anlaşılmalar o tahttan indikten; döneklerin, iki yüzlülerin, Siyonist desteği ve Ermeni oyunu ile yönetime geçenlerin kan kusturması, devleti ve milleti satmaları ile gün yüzüne çıkmıştır.
    O tahttan indirildikten sonra doğrular söylenmeye onun hakkı teslim edilmeye başlanmıştır ama iş işten geçmiştir. Kitap ta Atatürk’ün ve birçok düşünürün Abdülhamid hassasiyetini de göreceksiniz.
    Kitapta Abdülhamid’i tüm politikaları iyilikleri, kötülükleri, ihtirasları, gizemi ve gücü tüm yönleri ile anlatılmaktadır.

    “Onu yakından görmüş ve sözde dostluğunu kazanmış olan Yahudi asıllı casus-Türkolog Arminius Vambery, Sultan hakkında şunları anlatıyor:
    “Sultan Doğuda rastlanan en kibar, en şefkatli, nazik ve değerbilir prenslerden biridir. Aşırı derecede mütevazı ve gösterişsiz davranışı, yumuşak sesi, uysal ve hatta yumuşak bakışı bir elçiye güçlü bir padişah, 30 milyon insanın hâkiminden çok, zavallı bir ikinci sınıf efendi intibaını verir.” (sf/65)

    Benim kitaptan çıkarımda bulunduğum, çözümleme toplam 5 sayfadan oluşmakta fakat buraya bir sayfa yazıyorum, çünkü onu anlamak ve anlatmak gerçekten çok zor belki onun hakkında en az 10 kitap okuduktan sonra bende bir şeyler yazabilirim incelemem yetersiz.

    Kitabı kesinlikle okumanızı tavsiye ederim. Kitap içerisindeki bazı konular aslında başlı başına bir kitap konusu. İçeriği çok geniş ve etkileyici bölümleri var. Bu konulardan birkaç tanesi kesinlikle sinemaya aktarılmalı

    "Yatağından taşan bir nehre benziyoruz... Biz hiç de can çekişen bir millet değiliz. Canlı, kuvvetli bir milletiz. Bizi zinde tutabilecek yegane kuvvet, İslamiyettir."(sf/322)

    Ismail ünlü hocanin yazısından faydalandım.
    Okumanızı tavsiye ederim.
    https://akademyadergisi.com/...din-kurtlarla-dansi/

    Iyi okumalar:)
  • Bir ilaç içsem bari diye düşündüm,
    Biraz kolonya sürünsem,
    Ferahlasam, pencereyi açsam.
    Şöyle bir şey yazdım sonra:
    Yağmur, çamurlu bir elbise dikiyor şehre
    Sıkılıyoruz hepimiz bu çamurlu giysinin içinde.
    Berbattı,
    Bir şiire böyle başlanmazdı.İç ses diye söylendim,
    Ardından Yıldırım Gürses...
    Aptal aptal güldüm bir de buna.
    Ayşecik vazoyu kırıyor
    Ve ‘tamir et bakalım’ diyordu babasına.
    Yapıştırsam da parçalarını hayatımın
    Su sızdırıyordu çatlaklarından.
    Karnabahar kızartmıyordu asla
    Başrolde kadınlar.Güçlü bir el silkeledi beni sonra
    Sanırım Tanrı’nın eliydi.
    Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan.
    Binlerce yeşil gözü olan bir zeytin ağacı gibi,
    Çok şey görmüşüm gibi,
    Ve çok şey geçmiş gibi başımdan,
    Ah...dedim sonra
    Ah! İç ses, diye söylendim
    Çocukken şöyle dua ederdim Tanrı’ya:
    Tanrım bana hiç erimeyen,
    Kırmızı bir bonbon şekeri yolla.
    Eski tül perdelerden gelinlik biçerdik
    Kardeşimle kendimize durmadan,
    Olmayan çayları,
    Olmayan fincanlardan içerdik.
    Olmayan kapıları açardık,
    Olmayan ziller çaldığında.
    Siyah papyonlu olurdu mutlaka
    Resim defterimizdeki damat.
    Yedi günde yarattığımız dünya
    Mutlu olurduk pastel koksa.Ve şimdi şöyle dua ediyorum Tanrı’ya:
    Olanlar oldu tanrım
    Bütün bu olanların ağırlığından beni kolla! Kaybolmak istemiştim bir zamanlar
    Kapının arkasında yokum demiştim
    Ve divanın altında da.
    Bulamazsınız ki artık beni,
    Hayatın ortasında.
    Kaybolmak istemiştim bir zamanlar
    Beni kimse bulamazdı
    Tanrı’nın arkasına saklansam.
    O Kocamandı, en kocamandı o.
    Bir kız çocuğunun hayalleri kadar.Bir zamanlar kendimi
    Bulunmaz Hint kumaşı sanmıştım.
    Kaç metredir benim yokluğum?
    Benden daha çok var sanmıştım.
    Benim yokluğumdan dünyaya
    Bir elbise çıkar sanmıştım.
    Dünyanın çıplaklığına bakmaya utanmadan
    Sonunda ben de alıştım.
    Ah...dedim sonra,
    Ah! Güzin Ablası kitaplar olan bir kızdım,
    İçim sıkılmasa o kadar
    Tek bir satır bile okumazdım.
    Taş bebeğim ters çevrilince ağlardı
    Bir derdi var derdim.
    Derdimi demeyi ben taşbebeğimden öğrendim.
    Ninni derdim, ninni bebeğim!
    Cam gözlerini kapardı, naylon kirpiklerini.
    Plastik gözkapaklarının ardında,
    Bilirdim rüyaları yoktu bebeğimin,
    Gözyaşları da.
    Ağladıkça tükürüğümden sürerdim gözaltlarına.
    Bu kadar kolay harcamazdım rüyalarımı,
    Kırmızı çantamda bayram harçlıklarım olmasa.İnsan çıtır ekmeği ısırdığında,
    Kırıklar dolar kucağına,
    İşte orası umudun tarlasıdır.
    Ve orada başaklar ağırlaştığında,
    Sayısız ah dökülür toprağa.İç ses, diye söylendim
    Ve ah dedim sonra,
    Böyle ah demeyi beli bükük bir ahlat ağacından öğrendim.Dallarına salıncak kurardı çocuklar,
    Hızlı yaşanan bir hayatın şarkılarıydı salıncaklar.
    Meyveleri tatsızdı
    Eski bir lanetten dolayı
    Herkes dişlerdi acı meyvelerini,
    Ve herkes söverdi ona.
    İsmini yazardı herkes onun bağrına,
    Ah derdi o. Ah! Bıçağın ucundaydı insanların hafızası
    ‘İnsan unutandır
    ve insan unutulmaya mahkum olandır.’
    Tanrı şöyle derdi o zaman:
    Ah! Ne çok dikeni vardı ahlat ağacının tanrım,
    Ulaşılamazdı,
    Sen sarılmak istesen ona,
    O sana sarılmazdı.
    Ne çok dikenin vardı Tanrım!
    Ne çok isterdim,
    Sana sarılamazdım.
    Ve şöyle derdim o zaman:
    Ah! Ahlat ahların ağacıydı,
    Yaşlanmaya başlayanların,
    İtiraf edilememiş aşkların,
    Evde kalmış kızların.
    Ahlat ahların ağacıydı,
    Cezayir nasıl cezaların ülkesiyse,
    Öyleydi işte.Ve etimoloji Eti’lerden kalma
    Bir zaman birimiydi yanılmıyorsam.
    Ve yanılmıyorsam yalnız insanların,
    Kahvaltı edip ağladıkları pazar sabahları yokmuş o zaman.
    Mesela o zamanlar
    Mutsuz olduğunda insanlar,
    Yok olurmuş bazı dakikalar.Gülümsedim o sıra,
    Bazen sevinirim,
    Sevinmek nedense hep yedi yaşında
    Ve ah... dedim sonra,
    Ah! Bazen ah diyorum durmadan,
    Şimdi ben ahlatın başında,
    Otuz iki yaşımda.
    Ahlar ağacı gibi.
    Rengarenk çaputlar bağladım yıllarca dallarıma,
    Mavi, mor, kırmızı ve yeşil,
    İstedim, hep istedim,
    Sen iste derdim, iste yeter ki
    Vereyim.
    Her istediğimi verdim.Arttım, fazlalaştım,
    Eksikli yaşamaktan.
    Ahlar ağacıyım, gibisi fazla.
    Başka bir şey istemem
    Artık beyazlaşan üç-beş tel saçıma,
    Hesabımı vermekten başka.Vasiyetimdir:
    Dalgınlığınıza gelmek istiyorum
    Ve kaybolmak o dalgınlıkta.At arabasıyla kağıt toplardı
    Her sabah çingene kadınlar.
    Üst üste yığılırdı buruşuk kirli kağıtlar
    Şaşırırdım
    Kadınların mı yoksa kağıtların mı memeleri kocaman? Bir zamanlar öfkem beni zora koşardı.
    Kızıl yelelerim yapışırdı terli alnıma
    Ne eğere gelirsin ne de semere derledi bana, Yeniden doğmuş olurdum oysa,
    Öldüğümü sandıklarında,
    Yalnızca kağıtlarda iyi koşan bir at olarak.Vasiyetimdir:
    En güçlülerinden seçilsin
    Beni taşıyacak olanlar.
    Ahtım olsun,
    Yükleri ağırlaşsın diye iyice,
    Tabutumun içinde tepineceğim.2-
    Bir göl vardı evimizin karşısında,
    Mavi gözleri olan,
    Kara yağız bir şehirde yaşamışım meğer yıllarca.Ya siz,
    Nasıl bilirdiniz çocukluğunuzu ey cemaat?
    Nasıldı
    Öldürdüğünüz birinin cenaze namazını kılmak? İlk üç vişneyi verdiğinde bahçedeki ağaç
    Annem sevindiydi hatırlarım.
    Ah demişti.
    Ah!
    Üç küçük kırmızı dünya verilmişti sanki ona.
    Annem çok sevinmelerin kadınıydı.
    Bazen sevinince annem gibi,
    Rengarenk reçeller dizerim kalbimin raflarına.
    Annem çok sevinmelerin kadınıydı,
    Sıcak yemeklerin.
    Başına diktikleri o taş,
    Ne zaman dokunsam soğuktur oysa.
    Ben okşadığımda ama, ısınır sanki biraz.İç ses!
    Bu bahsi kapa! Mutfağa gidip domates çorbası pişirdim.
    Çoktandır öksüz olan mutfakta
    Buğulandı ve ağladı camlar,
    Gözyaşlarını kuruladım perdelerin ucuyla.
    Çoktandır öksüz olan dünyaya baktım,
    Allah babasıyla baş başa kalmış insanlara,
    Poşetin tamamını beş bardak suya boşaltınca,
    Sanki biraz rahatladım.
    Kazanlar dolusu çorba kaynatsam sanki,
    Artık kimse mutsuz olmayacaktı.
    Ah...dedim sonra,
    Ah!
    İç sıkıntımla çektirdiğimiz bu fotoğrafta,
    Aynı vampir gibi çıkacağız.
    Kırmızı çorbama ekmek doğrayınca,
    Sanki biraz ferahladım.
    Karıştırdım ve iç ses diye fısıldadım:
    Hala aç mısın? Bir tren geçti yine tam o sıra
    Ustura gibi kara,
    Düdük çala çala,
    Geçti şiirimin ortasından.
    Kes şunu dedim, kes artık!
    Oldu olacak,
    Kan kardeşi olsun ruhumla yollar.
    Merak ederdim,
    Kesik başları ve sarı ışıklarıyla
    Nereye gider bu insanlar?
    Raylar uzanırdı içimde kilometrelerce
    Bir kara yılan gibi,
    Bilemezdim menzil neresi? Ah...dedim sonra
    Ve acilen makas değiştirdim.
    İç ses, diye söylendim,
    Raydan çıkma bundan sonra.Kuyruk sallardı,
    annemden kalma maaşım
    her üç ayın sonunda.
    Sevinirdi,
    Kocaman bir kara kediyi okşamış gibi ellerim.
    Sarımsak kokulu fötr şapkalı amcalarla,
    Muhabbet ederdik kuyrukta.
    Bizler sarımsak kokan uzun bir dizenin,
    Fötr şapkalı kelimeleriydik,
    Çürük dişlerimizle bizler,
    Dökülmüş harfler gibi kelimelerden,
    Saf ve pembe gülümserdik.
    Bizler her üç ayın sonunda yeniden doğan bebeklerdik.
    Neden ilerlemiyor bu kuyruk derdik,
    Neden hep aynı yerdeyiz,
    Hayattan söz edilirdi,
    Zor denirdi,
    Ve ardından susulurdu mutlaka.Fötr şapkalı amcalardan biri
    Ah derdi sonra,
    Ah!
    Kuyruk öfkeyle kıpırdanırdı o zaman.3-
    “Bir Arap şairi şöyle demiş,
    Savaşta yenilen halkına,
    Ağlamayın, ağlamayın, acınız azalır”Uzun bir dize dayardı hayat her sabah karnıma
    Şiir için düelloya gelmiş bir sevgili gibi,
    Sorardı:
    Daha yazacak mısın?
    Hayır derdim,
    Artık yazmayacağım.
    Ama şöyle denir:
    Kılıç çeken kılıçla ölür.
    Ama şöyle denir:
    Kaderden kaçılmaz.Ama yazgısını yaldızlı çokomel kağıtları gibi,
    Tırnaklarıyla düzeltemiyor insan.
    Yıllarca biriktirdim
    rengarenk çokomel kağıtlarını kitap aralarında.
    Aşık olduğumda,
    Çikolata kokardı kırmızı yazgım.
    hayatıma hayat diyemem artık.
    sarı yazgım her sonbahar onu
    biraz daha fazla, ömür yaptı.
    Maviye de, yeşile de dili dönmez ömrümün artık.Kara yazgımı şimdi kim bilir
    Hangi kitabın arasında saklıyorsun tanrım?
    Ah.. dedim sonra
    Ah! İç ses, diye söylendim,
    Başımda rüzgar vardı
    Başımda uğultular...
    Kalbim usulca kıpırdardı
    Ve ses çıkarırdı dokununca
    Çan çiçeğiyle karıştırırdı onu belki
    Bir başkası olsa.
    Başımda rüzgar vardı,
    Yine esiyordum
    Hızla dönmeye başladı kalbim
    Rüzgargülüyle karıştırırdı onu belki
    Bir başkası olsa.
    Başımda uğultular...
    Fırtına çıktı sonra,
    Yaşadığını anladı kalbim,
    Böyle yaşanamaz derdi
    Bir başkası olsa.Bir zamanlar meydan okumak isterdim.
    Kaç meydanını okudum da bu hayatın.
    Yalnızca iki harfini öğrendim:
    A
    H! Ah benim nergis kokulu cehaletim...
    Ruj lekeleri bıraktın bardaklarda
    Anlatmak isterdin kendini durmadan
    Bir bardağa bile olsa.
    Ne diyecektin, ne söyleyecektin
    Şairlerin şahı olsan,
    Bir AH’dan başka.
    Ah benim nergis kokulu cehaletim
    Bana yıllarca, bunca sözü boşa söylettin.
    AH! Güçlü bir el silkeledi beni sonra
    Sanırım tanrının eliydi,
    Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan,
    Çok şey geçmiş gibi başımdan
    Ah dedim sonra,
    Ah! İç ses, diye söylendim.
    Gel!
    Ahlar ağacından sen de biraz meyve topla.Vasiyetimdir:
    Bin ahımın hakkı toprağa kalsın...
  • 511 syf.
    ·10/10·
    Büşra Küçük yazar genç olmasına rağmen bence kelimeleri kullanışı ve olay örgüsünü kullanışı gayet güzel , akıcı insan sıkılmıyor.
    Kimine göre ergence saçma vb olabilir zaten böyle düşünen insanlarıda anlamış değilim bir kitap size etki ediyorsa sizi birazda olsa hayattan acılardan uzaklaştırıyorsa okurken sıkılmıyorsanız bunlar yeterli. Sırf lise aşkı yada erkek sırf psikopat tarzı olduğu için ergence olmuyor bu kitabın 20-30 yaş aralığındada okucusu olduğunu biliyorum .
    Neyse kitap zengin ve her istediğini yapabilen her kızın hayali ve aşkı olan Meriç Tuna ile küçük yaşta babası tarafından terk edilen Kayla nın aşkını anlatır Kayla 17 yaşına kadar zor şartlarda annesi tarafından büyütülür yıllar sonra babası geri döner ve Kaylayı yanına alır tabi Kayla ondan nefrer eder Babası zengin olduğundan Kayla'yı bir koleje yazdırır zaten Meriç ile de orda tanışırlar babasının terk etme sebebi ise korkması nasıl bakarım çocuğa falan demiş neden evlendiyse o zaman neyse .Meriç onu her zaman takıldığı bir yere götürür ama sorun şudur Meriç sadece kendi kızlarını oraya götürürmüş birlikte olduğu kişilere benim kızım der tabi Kayla ona karşı çıkar ve ben senin kızın değilim der tabi Meriçte zor hayat yaşıyor annesini aldatan babası sonrasında sinirden felç geçirir kitap böyle 4 seriden oluşuyor Tolgahan Sarıtaşın oynadığı filmi de var izlemenizi tavsiye ederim.