• "İnsanların zor zamanlar geçirmesi de gerekli kuşkusuz." dedim, "bu zamanların ne zaman sona ereceğini bilirsen çok daha iyi tabii."
  • Bir zamanlar gençliğin tutku ve özlemleriyle giriştiğimiz şiddetli mücadeleleri hatırlamanın, yetişkinliğin monotonluğuna boğulmuş olan bizler için nasıl da zor olduğunu gösteriyor. Yaşlı olan, genç olanın kendi ruhuyla giriştiği kavgayı kavrayamaz.
  • Acı çekeceğiz, zor zamanlar yaşayacağız, ne var ki bunlar geçici, iz bırakmayan dönemler olacaktır. ve daha sonra geriye dönüp gururla ve inançla bakacağız. 
  • I
    Bu ağaçlar katlanamaz daha basık bir göğe
    Bu taşlar katlanamaz yabancı çizmelere.
    Yalnız güneşe boyun eğer bu yüzler,
    Yalnız doğruluğa boyun eğer bu yürekler.
    Sessizlik gibi katı bu toprak
    korlaşan taşları basar bağrına,
    güneşte yetim kalmış zeytinliklerle
    bağları kucaklar.
    Dişleri kenetli.
    Su yok. Yalnız güneş.
    Güneşte yitip gidiyor yol,
    ve demirden bir gölge köyün duvarları.
    Ağaçlar, dereler ve sesler
    mermere dönüşüyor güneşin kirecinde.
    Kök, mermerin üzerinde sürçüyor.
    Tozlu fundalıklar, katırlar, kayalar. Hepsi
    soluk soluğa.
    Su yok. Hep susuzluk çekmişler yıllarca.
    Hep çiğneyip durmuşlar bir lokma gökyüzünü
    duydukları acıyı boğabilmek için.
    Gözleri kan çanağına dönmüş uykusuzluktan
    Gün batarken dağların arasında bir servi gibi
    derin bir çizgi belirmiş kaşları arasında.
    Tüfeğin bir parçası olmuş elleri.
    Tüfek ellerinin bir uzantısı.
    Elleri ruhlarının bir uzantısı.
    Dudaklarında öfke
    ve gözlerinin derinliklerinde
    tuzdan bir aylada yansıyan yıldız gibi
    dinmeyen acıları,
    Onlar el sıkıştıklarında, bütün insanlık için
    parlar güneş.
    Onlar gülümsediklerinde, küçük bir kırlangıç fırlar
    gür sakallarından.
    Onlar uyuduklarında, on iki yıldız düşer boş ceplerinden.
    Onlar öldüklerinde, onların bayrakları ve davullarıyla
    yokuşu tırmanır hayat.
    Bunca yıl hep aç kalmışlar, hep susuz kalmışlar,
    hep öldürülmüşler amansızca, karadan ve denizden kuşatılarak.
    Ateş kavurmuş tarlalarını. Tuzlu suya
    kanıksamış evleri.
    Rüzgâr kapılarını devirmiş, köklerinden sökmüş
    meydandaki leylâkları.
    Paltolarının deliklerinden gelip geçmiş ölüm.
    Servi kozalağı gibi gittikçe acılaşmış dilleri.
    Sahiplerinin gölgelerine sarınıp yok olmuş köpekleri.
    Şimdi yağmurlar dövüyor kemiklerini.
    Kalelerinde, sessiz birer kaya gibiydiler, nöbette,
    içlerine çekiyorlardı dumanı tüten at gübreleriyle geceyi,
    ayın kırılan direklerini yutan azgın denizi gözlerken.
    Artık ne ekmekleri vardı, ne cephaneleri.
    Artık toplara yalnız yüreklerini sürebilirlerdi.
    Bunca yıl kuşatılıp karadan ve denizden,
    aç kalıp kırılmışlar, gene de dayanmışlar yılmadan.
    Korudukları tepelerde bugün bile parlıyor gözleri
    ( koca bir bayrak, göz alan bir ateş)
    ve ufkun dört kapısına kanat çırparak
    binlerce güvercin havalanıyor ellerinden her şafak.
    II
    Her gün bitiminde kayanın bağrından tüten kekikle
    yalnız bir damla su vardır, çağların ötesinden sızıp
    sessizliğin iliğine işleyen;
    ve geçen yılları çağırır
    kocamış çınarın dallarına asılı bir çan.
    Çölün külleri içinde uyuklar kıvılcımlar
    ve çiftçinin üst dudağındaki altın tüyü kara kara
    düşünür damlar,
    mısır püskülü kadar sarı, akşamın özlemiyle kavrulmuş
    bir tüyü.
    Meryem Ana mersinler üzerine uzanmış,
    yayılmış eteklerinde üzüm lekeleri.
    Bir çocuk ağlar dağ yolunda ve kırlardan
    ses verir kuzuları yitiren koyun.
    Gölge vurur gözenin çevresine. Fıçı buz gibidir.
    Nalbantın kızı ıslak ayaklarıyla.
    Masada kabuk ekmek ve zeytin.
    Tırmanan asmaya takılı duran akşam yıldızı.
    Ve çok yükseklerde, bir şişe geçirilmiş gibi dönen,
    sarmısak, biber ve yanık yağ kokan samanyolu.
    Daha nice yıldız dokulu ibrişim gerek çam pürlerinin
    “Bu da geçer, yahu!” sözlerini işleyebilmesi için
    yazın kavrulmuş ağılına.
    Daha nice germeli yüreğinin tellerini
    yedi oğlu boğazlanmış bu ana mezarları başında,
    daha kaç gün geçmeli ki, yeniden aydınlık ulaşsın
    ruhunun sarp yamacına?
    Bu kemik, toprağın altından çıkan bu kemik,
    bir uçtan bir uca ölçer bu toprağı.
    Ve gün battıktan gün doğana dek bu klarnet ve keman
    seslerinin yankıları
    anlatır otlara ve çamlara onların özlemleriyle
    acılarını.
    Ve lir gibi türkü çağırır kayıkların halatları.
    Ve Odysseus’un şarap kupasından acı denizi yudumlar
    denizci.
    Kim tutacak şimdi bu yolları, hangi kılıç
    yaratacak korkusuzluğu,
    ve hangi anahtar zincire vuracak yüreğini,
    ruh, iki kanadı ardına kadar açık, seyrederken
    göğün yıldız serpilmiş bahçelerini?
    Mayıs’ta, Cumartesi geceleri, gemici meyhanelerindeki gibi
    civcivli bir saat bu.
    Gece, kalaycının duvarına asılı bir tepsi gibi kocaman.
    Süngercinin masasındaki somun gibi iri söylenen türkü.
    Bak, nasıl yuvarlıyor çakılları şu Giritli ay —
    Rap! Rap! Rap! Yirmi dizi koç boynuzu çizmelerini çekmiş
    Ve işte onlar Nauplion limanının merdivenlerinden inip çıkıyorlar
    Karanlığın kaba kıyılmış tütünüyle doldurarak çubuklarını.
    Ve Rumeli’nin yıldızlara bulanmış kekiği gibi kalın bıyıkları.
    Ve çam kökleri gibi Ege’nin kayasına ve tuzuna iyice
    geçmiş dişleri.
    Onlar alevlerin ve demirin içinden geçmişler.
    Onlar oturup taşlarla söyleşmişler.
    Onlar atalarının kafataslarıyla sunmuşlar
    Ölüme ısmarladıkları rakıyı.
    Digenis’le karşılaştıkları harman yerlerinde
    yemeğe oturduklarında,
    bir zamanlar dizlerinde kırarak nasıl
    bölüşmüşlerse kara somunlarını
    onunla öyle bölüşmüşler acılarını.
    Gel kadınım, tuza bulanmış kirpiklerin,
    yılların çilesiyle tunçlaşmış elin
    ve yoksulların yakasını bırakmayan kederinle.
    Sevgi, yolunu bekliyor fundalıkta.
    Martı, mağarasına asıyor senin kararmış, azizleşmiş
    suretini
    ve saygıyla ayaklarını öpüyor küskün deniz kirpisi.
    Kara üzüm tanesinin şırası yanıyor kıpkızıl,
    yaprağını dökmeyen meşenin filizi kaynıyor.
    Ve toprakta suyu arıyor bir ölünün kökü bir çamı
    coşturmak için.
    Ve çatık kaşları arasında gizlediği bıçağını kavrıyor bir ana.
    Gel, gök gürültüsünün altın yumurtaları üstünde
    kuluçkaya yatan kadınım.
    Ne zaman gelecek o deniz mavisi gün, peçeni indirip
    yeniden silahlanacağın,
    Mayısta yağan doluların alnına çarpacağı,
    güneşin bir nar gibi alacalı urbanın kucağında
    parçalanacağı.
    ve o nar tanelerini birer birer on iki yetimine dağıtacağın,
    ve denizin nisanda yağmış kar gibi, öç almaya susamış
    bir kılıç gibi, donuk donuk parlayacağı,
    ve kaya yengecinin gizlendiği delikten çıkıp
    kıskaçlarını kavuşturarak güneşleneceği.
    III
    Burada gözümüzün yağını azaltmaz hiç gökyüzü.
    Bu ülkede, sırtımızda taşıdığımız kayanın
    yarı ağırlığını, yüklenir güneş.
    Damlar sessizce çatlar öğle sıcağının dizinde
    ve gölgeleri önünde sıçrayıp gider insanlar
    Skiaothos kayıklarıyla yarışan yunuslar gibi.
    Sonra bir kartala dönüşür gölgeleri
    kanatlarını batan güneşin rengine bulayan
    ve onlar kızıl-kara salkımlar arasında uzanırlarken
    güneşli yamaçta
    yıldızları düşünmek için başlarına tüneyen.
    Bu ülkede, üç bin yıllık bir ad yazılıdır her kapıda
    Bir ermişin kızgın gözleri ve keçeleşmiş saçları
    bir resim çizer her kayada.
    Her erkek kırmızı bir denizkızı döğdürmüştür koluna
    ve her genç kız, eteğinin altında bir avuç tuzlanmış
    ışık taşır.
    (Ve çocukların yüreklerinden acılarının küçük haçları
    sarkar
    martıların ikindi üzeri kumsalda bıraktıkları izler gibi).
    Hatırlamak gerekmez. Biliyoruz bunları.
    Yukarı Harman Yerine çıkıyor bütün yollar.
    Orada daha sert eser rüzgâr.
    Güneşin Minos’tan kalma duvar resimleri solunca
    ve kıyıdaki tınazın alevi söndüğü zaman,
    kayaya oyulmuş basamaklardan ta buraya kadar
    tırmanır yaşlı kadınlar
    ve oturup Koca Kayaya yün eğirirler gözleri
    denize dönük.
    Oturur yıldızları sayarlar, atalarından kalma
    gümüş takımları sayarcasına,
    sonra ağır ağır inerler
    torunlarını Missolongi’den gelme barutla doyurmaya.
    Gerçekten, ne kadar hüzünlü elleri, zincirler içinde,
    bu Yazgılı Prens’in,
    gene de, uçurumun ucunda sallanan bir kaya gibi,
    acılı gözünün üstündeki kaşı.
    Denizin derinliklerinden geliyor yalvarmalara
    aldırmayan bu dalga
    ve göğün en yüksek tavanından gelen bu rüzgâr
    sakızlı damarı çalılı ciğeriyle güdüyor.
    Bırak bir kere essin rüzgâr anıların portakallarını
    unutturmak için.
    Bırak iki kere essin dinamit kapsülü gibi kıvılcım
    çıkarmak için demir kayadan.
    Bırak üç kere uğuldasın Liakura’nın sedir ormanlarını
    çıldırtmak için
    ve yumruğuyla paramparça etsin her türlü zulmü.
    Gökte bir tef gibi duran ayı çalarak
    boynundan sürüklesin geceyi, köy meydanında ayı
    oynatır gibi
    uykularından uyanan çocuklar ve Sulili analar
    adanın balkonlarına koşuşurken.
    Büyük Koyaktan bir haberci gelir her sabah.
    Terleyen güneş parlar yüzünde.
    Kolunun altında Yunanlıların Destanını tutar
    sımsıkı
    kilisede kasketini kavrayan işçi gibi.
    “Vakit geldi,” der, “Hazır ol.
    Artık bizim yaşanacak her saat.”
    IV
    Açlığı bilen insanların gururuyla
    şafağa yöneldiler.
    Bir yıldız billûrlaştı kararlı bakışlarında.
    Yaralı yazı taşıdılar omuzlarında.
    Buradan geçti birlikler, bayrakları gövdelerine yapışmış,
    kararları buruk bir ahlat gibi dişleri arasında.
    Ayın kumları dolmuş çizmelerine,
    gecenin kömürü tıkamış kulaklarıyla burunlarını.
    Ağaçtan ağaca, taştan taşa dünyadan geçtiler.
    Dikenden yastıklarda uykudan geçtiler.
    Kavrulmuş elleriyle hayat ırmağını getirmekteydiler.
    Attıkları her adımda gökten pay kazanıyorlardı —
    dağıtmak için,
    Nöbet yerlerinde yanık ağaçlar gibi dimdiktiler
    ve köy alanında horona durduklarında,
    tavanlar titrer, fincanlar şangırdardı raflarda.
    Nasıl bir türküydü o dorukları titreten!
    Dizleri arasına alıp ayı bir tepsi gibi yemek yerlerdi.
    Yüreklerinin kerpeteniyle bükerlerdi acının belini
    Kalın tırnaklarıyla bit kırar gibi.
    Kim getirecek şimdi size yumuşak körpe yaprağı
    düşlerinizi beslemek için gecede?
    Kim bekleyecek zeytinlerin gölgesinde susmasın diye
    ağustosböceği, ona eşlik ederek?
    Öğle saatinin yanan kireci ufkun ağılını dört yandan
    lekeleyip
    onların yiğit adlarını sildiğine göre?
    Bu toprak ki kokular içindeydi şafakta,
    bu toprak ki onlarındı, bizimdi.
    Kanları- nasıl kokular içindeydi toprak!
    Nasıl oldu da kapandı kapıları bağlarımızın?
    Nasıl karardı damların, ağaçların üstündeki aydınlık?
    Kimin dili varır demeye? Neden toprak altında yarısı?
    Yarısı prangaya vurulu?
    Bak nasıl iyi günler diliyor güneş sayısız yapraklarla
    ve uçuşan bayraklarla dolu gökyüzü,
    gene de prangaya vurulu kimi, kimi toprakta.
    Dinleyin! çanlar çaldı çalacak.
    Bu toprak hem onların, hem bizim.
    Toprağın altında çapraz elleri
    kavramış çanların iplerini.
    “Bekliyorlar saati”, uyumuyorlar.
    Diriliş çanlarını çalmayı bekliyorlar.
    Bu toprak hem onların, hem bizim.
    Hiç kimse alamaz elimizden!
    V
    Oturup zeytinlerin altına ikindi saatlerinde
    külrengi ışığı elediler nasırlı parmaklarından.
    Yüklerini yıkıp düşündüler
    nice ter döküldüğünü gecenin yolunu yürümek için,
    ebegümeci saplarında nice acılık,
    bayraklarını dalgalandıran yalınayak çocuğun gözlerinde
    nice yiğitlik olduğunu.
    Koyaktaki son kırlangıç da süzüldü
    güzün kolunda kara bir şerit gibi havada kendini
    tartarak.
    Hiç bir şey kalmadı bunun dışında.
    Sadece yakılan evlerin dumanları tütüyor.
    Taşların altındakiler, sırtlarında yırtık gömlekleri
    ve yıkılan kapıya asılı duayla, az önce ayrıldılar
    yanımızdan.
    Kimse ağlamadı. Vaktimiz yoktu. Yalnız sessizlik
    koyulaştı gitgide.
    Tam yerli yerindeydi kıyıdaki ışık, öldürülen kadının
    hamaratlığı gibi.
    Şimdi ne olacak onlara, yağmur boşanınca toprağa
    ve çürüyen çınar yapraklarına?
    Ne olacak onlara, bir köylünün çarşafında ezilmiş
    tahtabitini andıran güneş kururken bulutlarda,
    ya da kar, mumyadan bir leylek gibi,
    yerleşince gecenin bacasına?
    Ateşe tuz serpiyor yaşlı analar. Saçlarına toprak
    serpiyorlar.
    Bir kara üzümün bile tadına bakamasın diye düşmanlar
    söküp bozmuşlar Monovazya’nın bağlarını.
    Sofra takımlarıyla aynı torbaya koyup kaldırmışlar
    dedelerinin kemiklerini.
    Ve yurtlarının dışındaki kalelerde kök salacak bir yer
    arıyorlar gecede.
    Zor olacak şimdi tatlı sözler bulmak,
    daha az güçlü, daha az sert sözler.
    Unutmaz tarlalardan, dağlardan, denizin diplerinden
    arta kalan bu eller,
    zor olacak bizim için onların ellerini unutmak,
    zor olacak tetiklerde nasırlaşan o ellerin
    bir papatyayı incitmeden diz çökmeleri
    ya da soru sormaları kitap üzerinde yemin ederek yıldız
    aydınlığında
    gönül borcu ödemeleri.
    Buna zamanla alışılacak. Ve bizim susmamız gerek
    onlar ekmeğe ve haklarına kavuşuncaya dek.
    Kumlara çakılı iki kürek, şafakta, kıyı döven fırtınada.
    Tekne nerede?
    Toprağa saplanmış bir saban ve esen rüzgâr. Toprak
    kavrulmuş.
    Çiftçi nerede?
    Zeytin ağacı, asma ve ev küller içinde.
    Bir köylünün çorabındaki paralar gibi yıldız
    biriktiriyor gece.
    Kuru defne dalları ve bir parça kekik duvardaki
    orta sürgüde -ateş nasılsa oraya erişememiş.
    Ocakta isli bir tencere -ve hâlâ kaynıyor içindeki su,
    kapısı sürgülü evde.
    Yemeğe oturacak vakitleri olmamış.
    Ormanın damarları eşiklerinin tüten yıkıntısı üzerinde.
    Damarlarda dolaşan kan.
    Dinleyin! Yabancı değil bu ayak sesi. Kim var orda?
    Yamaçta yankılanan o bildik kabaralı adımlar.
    Köklerin belirmesi taşların arasından. Yaklaşan biri var.
    Parola. Geç. Bizden biri. İyi akşamlar!
    Işık böyle bulacak ağacını,
    ağaç böyle bulacak meyvesini.
    Hâlâ su ve ışık var ölünün matarasında.
    İyi akşamlar, kardeş. İyi akşamlar!
    Batan gün, o yaşlı nine, iplik ve baharat satıyor
    kulübesinde
    Ama alacak hali yok kimsenin. Dağlara çıkmış herkes.
    Kolay olmayacak bir daha inmeleri.
    Kolay olmayacak anlatmak tırmandıkları yükseklikleri.
    Yiğitlerin bir gece yemek yedikleri harman yerlerinde
    zeytin çekirdekleri kalmış,
    ayın kurumuş kanı ve tabancalarının
    dillere destan on beş hecesi.
    Ertesi gün serçeler yemiş yerde kalan kara ekmeğin
    kırıntılarını.
    Çocuklar oyuncak yapmış cıgaralarını ve yıldızların
    çalılarını yaktıkları kibrit çöplerinden.
    Ve ikindiüstü zeytinlerin altında oturup
    denize baktıkları bu taş –
    bu taş yarın kirece dönüşecek fırında.
    Öbür gün evlerimizi ve manastırın merdivenlerini
    badana edeceğiz o kireçle.
    Ve ondan sonraki gün tohum ekeceğiz uyudukları yere.
    Ve çocukların ilk gülüşü gibi bir nar fışkıracak
    gün ışığının göğsünden.
    Ve sonunda yüreklerini okumak için o taşın üstüne
    oturacağız
    bütün insanlığın tarihini o yüreklerde okurcasına.
    VI
    Güneş denize vurduğu zaman günün karşı kıyısını
    beyaza boyayıp,
    yeniden çekilir kuşatmaların acısı, susuzluğun sancısı.
    Yeniden kanar eski yara.
    Ve kapı önüne serilmiş soğanlar gibi kavrulur yürek.
    Zamanla daha çok toprağa benzer elleri.
    Zamanla daha çok göğe benzer gözleri.
    Küpteki yağ tükenmiş. Tortusu kalmış yalnız. Bir de fare
    ölüsü.
    Ananın sabrı tükenmiş, testiyle sarnıçtaki su gibi.
    Kekremsi bir tat kalmış çölün damağında barut
    dumanından.
    Nereden bulacaksın şimdi ermişlerin kandilinde yakacak
    yağı?
    Nerede ikindinin yaldızlı suretine
    buhurdanla sunacağın nane?
    Nerede yıldızdan çalgısını kapında çalacak
    dilenci kadına akşam vereceğin bir lokma ekmek?
    Adanın tepesindeki kalede birer hortlağa dönmüş
    incir ağaçlarıyla çiriş otları.
    Topçu ateşi ve mezarcılar sürmüş toprağı.
    Ağzı açık bakıyor yağmalanmış hükümet konağı
    gökyüzüyle yamalı.
    Ölüleri gömecek yer kalmamış artık.
    Acının durup saçını öreceği yer kalmamış.
    Mermer bir denize çevirmiş fersiz gözlerini
    yağmaya uğramış evler.
    Kurşunlar saçılmış her duvara
    serviye bağlı ermişin kaburgalarındaki bıçaklar gibi.
    Bütün gün güneşte yatıyor ölüler.
    Ancak gün kavuşunca sürünerek ilerliyor askerler
    isli taşların üzerinde
    ölümün üzerine çöken havayı koklayıp
    ayın bir yana atılmış kunduralarını arayarak,
    bir kösele parçası çiğneyip
    biriken suyu çıkarmak için bir kayanın yüzünde
    yumruklarını paralayarak.
    Oysa kof, kayanın öbür yanı
    ve bir kez daha duyuyorlar denizde patlayan
    mermilerin gümbürtüsünü
    ve bir kez daha duyuyorlar kapıların önünde
    haykıran ölüleri.
    Hangi yola sapacaksın şimdi? Çağırıyor yoldaşın.
    Gece yabancı gemilerin gölgeleriyle kuşatılmış.
    Yollar yıkılan duvarlarla tıkanmış.
    Bir yol var, o da dağlara çıkıyor.
    Bu yüzden gemilere sövüp dillerini ısırıyorlar
    daha kemiğe dönmemiş sancıyı duyabilmek için.
    Siperlerde ölü komutanlar koruyor kaleleri.
    Etleri kaputları içinde çürüyor
    Daha yorulmadın mı kardeş?
    Çiçek açtı yüreğine saplanan kurşun.
    Beş sümbül filizlendi kayanın koltukaltından.
    Her solukta bu masalı anlatıyor kokusu. Hatırlamıyor
    musun?
    Sana hayatı anlatıyor yaraya saplanan her bıçak.
    Ve sana anlatmak için dünyanın güzelliğini
    şifalı bir ot yeşeriyor tırnağının kirinde.
    Tut elimden. Bu el senin. Deniz suyuyla beslenmiş.
    Bu deniz senin. Acı özsuyu damlıyor incir dalından,
    nerede olursan ol, gökyüzü seni görüyor, sen bir tel saç
    koparırken sessizliğin başından.
    Akşam bir cıgara sarar gibi sarıyor ruhunu parmaklarıyla.
    Sen de böyle tüttürmelisin ruhunu orada uzanıp yatarken
    sol elin yıldızların ışltısına batmış,
    sağ elin yavukluna sarılır gibi tüfeğini kavramış.
    Ve sakın unutma göğün de seni unutmadığını
    onun buruşuk mektubunu cebinden çıkarıp
    yaralı ellerinle ayışığının yapraklarını açarak
    erkekliği ve zaferi okuduğun zaman.
    Tırmanacaksın adanın tepesindeki ileri karakola
    ve bir yıldızı dinamit gibi ateşleyerek surların
    ve direklerin üstünden,
    vurulmuş bir asker gibi eğilen dağbaşlarından
    bir el silâh sıkacaksın havaya
    kovup kaçırmak için hortlakları gölgelerin
    karanlık örtüsüne.
    Bir kurşun sıkacaksın göklerin merkezine, arayarak
    gökmavisi hedefi
    yarın senin çocuğunu emzirecek kadının gömleği içindeki
    memeyi ararcasına,
    yıllarca sonra, baba evinin kapısındaki
    mandalı ararcasına.
    VII
    Ev, yol, atlasçiçeği, avluda güneşin kabuklarını
    gagalayan tavuklar-
    Bunları tanıyoruz.
    Onlar da bizi tanıyor.
    Burada yaban gülleri arasında sarı derisini
    dökmüş yılan.
    Karıncanın yuvasını, eşekarısının burçlu kalesini
    bulacaksın burada.
    Aynı zeytin ağacında, geçen yılki cırcır böceğinin
    kabuğu ile
    bu yılki cırcır böceğinin sesi.
    Sonra katırtırnaklarına vuran gölgen, nicedir yaralı,
    sadık bir köpek gibi seni izleyen.
    Öğle üzeri, topraksı uykunun yanıbaşına oturup
    acı defneleri koklayan,
    geceleri, ayakucuna kıvrılıp bir yıldızı gözetleyen
    gölgen.
    Yazın oyluklarında beliren bir armut sessizliği var,
    keçiboynuzlarının köklerinde bir durgun su uyuşukluğu-
    İlkyazın kucağıda uyuyan yedi öksüz
    ve gözlerinde can çekişen bir kartal.
    Tâ yukarılarda, çam ormanından ötede,
    geniş dut yaprağında toza dönüşen serçe pisliği gibi
    güneşte kuruyor Ayi Yannis kilisesi.
    Çapraz değneklerle arşınladım tarlalarımızı
    toprağın iliğine ve yüreklerimize işleyen çok eski
    bir yağmurla
    ve yaralarla dolu güneşin derisi.
    Gocuğuna sarınmış bu çobanın
    kurumuş bir ırmak var her bir kılında.
    Kavalının her deliğinde, fışkıran meşe ormanları
    ve Hellespont’un sularına değen ilk küreğin
    budaklarıyla pürüzlü değneği.
    Hatırlaman gerekmez. Çınarın damarları
    senin kanını paylaşıyor çirişotlarının, gebrelerin
    damarlarıyla.
    Dilsiz kuyunun bağrı kara cam ve ak rüzgârdan
    yuvarlak bir ses yankılıyor öğle üzeri,
    eski şarap küpleri gibi yuvarlak, onlar kadar eski-
    yarın maviye ve kızıla dönüşen o sesle sesleneceksin
    dağlara.
    Ve gökyüzü çivit rengiyle duruluyor kayaları ve
    gözlerimizi.
    Her gece, kırlarda, ay sırtüstü çevirip ölüleri
    donmuş parmaklarını gezdiriyor yüzlerinde
    ve çenesindeki yara izinden, çatık kaşından
    bulmaya çalışıyor oğlunu.
    Ceplerini arıyor. Her zaman bir şeyler bulur o ceplerde.
    Her zaman bir şey buluruz aradığımızda.
    Kutsal Haçtan bir parçaya bağlanmış bir muska.
    Ezik bir cıgara. Bir anahtar. Bir mektup. Yedide durmuş
    bir saat.
    Yeniden kurarız saati. Ve ilerlemeye başlar zaman
    Üst üste yığılmış kunduraları daha ad vermediğimiz
    bir dağ gibi.
    Üstlerinde ne varsa çürüyüp yok olduğu zaman,
    göğün yaz yıldızları arasında kalan parçaları
    ve defneler arasında kalan dereler
    ve ilkyazda limon ağaçları arasındaki dağ yolları gibi,
    kaputlarının düğmeleri arasında serilmiş yatarlarken
    çırılçıplak,
    belki de bulacağız künyelerini,
    belki de, “Seviyorum!” diye bağıracağız o zaman.
    Hem sonra, belki biraz fazla uzak, biraz fazla yakın
    olabilir bunlar,
    nasıl ki, karanlıkta selamlaşmak için birinin elini
    tuttuğun zaman,
    baba evine dönen sürgünün o acı sezgisini duyarsın.
    Nasıl ki, en yakınları bile, tanıyamamışlardır onu-
    çünkü o hayattan önce ve ölümden sonra gelen hayatla
    karşılaştığı gibi,
    yüz yüze gelmiştir ölümle.
    Ama o tanır onları. Kırgın değildir kimseye. Yarın, der
    ve Tanrının gönlüne varan en kısa yolun
    en uzun yol olduğuna kesindir inancı.
    Ve ay onu hüzünle yanağından öptüğü zaman,
    deniz yosunu, saksı, hasır iskemle, taş merdiven
    iyi akşamlar dilerler ona,
    dağlar, şehirler ve gökyüzü ona iyi akşamlar
    dilerler
    ve işte o zaman silkerek cıgarasının külünü
    balkonun korkuluğundan,
    ağlayabilir duyduğu bu güvenlik içinde.
    Ağlayabilir ağaçların, yıldızların ve kardeşlerinin
    verdiği bu güvenlik içinde
    Yannis Ritsos
    Atina, 1945-1947
    Çeviri :Cevat Çapan
  • Zor zamanlar geçiriyoruz...
    Pek çok insan fazlasıyla talihsiz.
  • "Dünyayı değiştirmenin ne kadar zor olduğunu öğrendim. İnsanların, benim bir zamanlar düşündüğümden daha kötü olduğuna karar verdim."