• Albert haklı. Biz genç değiliz artık. Biz dünyayı fethetmek istemiyoruz artık. Kaçağız biz. Kendimizden kaçıyoruz. Hayatımızdan. On sekiz yaşında idik;dünyayı,hayatı sevmeye başlamıştık, sevdiğimiz bu şeylere kurşun sıkmak zorunda kaldık. Patlayan ilk mermiler kalbimize saplandı. Çalışma, çaba, ilerleme kapıları kapandı bize. Biz bunlara artık inanmıyoruz, biz harbe inanıyoruz.
  • Normalde 1k da şu ana kadar hiç film düşüncesi yazmamış olsam da "Siyah Kuğu" filminin verdiği mesajlar ruhuma gereğinden fazla ağırlık yaptı, dayanamadım. Buradayım.

    Öncelikle okumaya başlamadan önce arka fonunuza bir müzik bırakıyorum, ruhunuzu tam sakinleştiriyor diye düşünürken birden fırtınalar kopartması bu ileti için ideal> https://youtu.be/lquHVVNTAg4

    (Film özetini atlamak istiyorsanız ilk 3 paragrafı atlamanızı öneririm.
    Yazıyorum, yazıyorum çünkü belki de ilk defa bir filme karşı oluşan düşüncelerimi zamana kurban etmek istemedim.Her ne kadar filmi izler izlemez yazdığımdan ötürü düşünceleri tam sindirememiş olsam da, yazmazsam düşüncelerin içimde zehir etkisi yaratacağından eminim.
    Gerçi film zehir etkisini yaptı yapacağı kadar. Gelin size Kuğu Gölü Balesinden bahsedeyim biraz. Daha sonrasında da işin can alıcı noktasına girelim.

    Bu baleyi hepiniz duymuşsunuzdur. Genç ve güzel bir kıza yapılan büyü sonucu ruhu beyaz bir kuğuya hapsedilir. Büyüyü bozmanın tek yolu ise aşkını bulabilmek. Beyaz kuğumuz tam aşkını bulacakken siyah kuğu gelir, büyüyü bozacak kişinin aklını çekler ve beyaz kuğu büyüyü bozamaz.

    Nina isimli bir genç kız. Çok zarif, naif bir kız aslında. Belki de biz öyle sanıyorduk. Bilmiyorum. Nina balerin ve en büyük hayali (kendisinin değil, annesinin!) Kuğu Gölü'nde kraliçe kuğuyu oynayabilmek. Ama ortada bir sorun var, kraliçe kuğu hem beyaz kuğuyu hem siyah kuğuyu kapsıyor.

    Kolay mı hem beyaz hem siyah kuğuyu oynayabilmek. Gerçek bir beyaz kuğu varsa aramızda, ne derece canlandırabilir ki, ne derece hissedebilir siyah kuğunun karanlığını? Ya da kaç kişi var dünyada siyah kuğuyu hakkıyla yerine getirip beyaz kuğu saflığında kalabilen? Yapamıyoruz bence. İnsanın içini ya siyahlığın o görünmez kuyusu karartıyor, ya da beyazlığın cazibesi öldürüyor. Ayarlaması zor ortasını, tutturamıyoruz çoğunlukla. Taklitlerden öteye gitmiyor "çiftkişiliklilik"

    Filmden bahsediyordum. Nina -bence- kendini beyaz kuğu sanan siyah bir kuğuydu. Ama siyah kuğu olmak onun tercihi değildi, dayatılmaydı. Belki hırs fazlası, başarı doyumsuzluğu, korkaklığı, ürkekliğiydi bu dayatmalar. Ama en nihayetinde derinlerinde bir yerde yatan ve bir gün açığa çıkmayı bekleyen bir siyah kuğusu vardı onun. Hocası "sadece beyaz kuğuyu oynayacak olsan direk seni seçerdim" derken abartmıyordu. Çünkü Nina beyaz kuğu rolüne o kadar güzel girmişti ki insan onda siyah bir kuğunun bulunabileceğini hayal bile edemiyordu. Ona göre kusursuzluluk, bünyesinde her ikisini de bulundurmaktı. Filmin sonunda kendinde buldu bulmak istediğini, ve "kusursuz" oldu-kendince-.

    Hepimizin karanlıklarda yatan ya da etrafta rahatça gezinen bir siyah kuğusunun olduğunu biliyoruz. Ama istemiyoruz kendimizde öyle bir şey bulundurmak. Mükemmelliğimizi bozuyor çünkü. Mükemmellik algısı o kadar kusursuzla bağdaştırılmış ki, bazı kusurlarım bizi daha mükemmel yapacağını unutur olmuşuz. Siyah kuğularımızı bastırırken onlara daha büyük bir ayaklanma gücü verdiğimizin farkında değiliz, bastırdığımız duygular yok olur sanıyoruz.

    Film tamamen bu konu üzerine yapılmış, kendini beyazlığa tamamen adamış bir kızın içindeki siyah kuğuyu ortaya çıkarmak zorunda kalmasıyla başına gelen psikolojik durumlardan oluşuyor tüm sahneler.Zaten en sonunda Nina da anlıyor, mükemmellik beyaz kuğu olmakta değil, hangi kuğu olmak istersen onu olmakta.

    Hepinize içinizde hiçbir kuğuyu bastırmadığınız, her birine gereken önemi verdiğiniz, başarı peşinde kendinizi ve ruh sağlığınızı aksatmadığınız, hırsla kendinizi yiyip bitirmediğiniz günler dilerim. Gecenizin, gününüzün, gündünüzün güzel olması dileğiyle...
  • Bizler sürünün bir parçası değilsek, kurallarına da uymak zorunda değiliz.
  • "Yüreğini yitirmiş insanlar hareket eden hayallerden farksızdır." İçinde yaşadığımız dışarıdaki dünya ile içimizde yaşattığımız iç dünyamız birbirinden o kadar farklı ki. Bilinçaltında adeta rüya gibi bir kusursuz bir hayat kuran insan dış dünyada bir yabancı gibi kalabiliyor. "Dünyanın sonu insanın yüreğinin içinde gelir." mantığından hareketle sonunda birleşen, aslında tercih edilen demek daha doğru olur, iki ayrı dünyayı gözler önüne seriyor kendine has üslubuyla bu romanında Murakami.

    Tekboynuzlular, gölgelerinden koparılan insanlar, her şeyin yolunda gittiği kusursuz bir hayat, surlar, korkuyla kaplanmış bir ırmak... Okuyan herkesin kendine göre farklı anlamlar çıkarabileceği gerçeklikten kopuk gibi gözüken ancak imgeler yoluyla gerçeği gözümüzün içine sokan bir eser.

    Kitapta belli bir olay örgüsü olsa da yazarın odaklandığı asıl nokta: "YÜREK". Zaten kitaba adını bilmediğimiz kahramanın yüreği son noktayı koyuyor. İlk başlarda anlaşılması zor gelen bir kitap gibi görünse de okudukça olayların ayırdımına varılabiliyor.

    Kahramanımız kendisini bilinçaltında kurduğu mükemmel dünyaya hapsetmiş. Orada her şey yerli yerinde ve kusursuz işliyor. Ancak gerek o dünyaya girmek için ayrılması gereken gölgesi, gerekse bizzat kendisi bilinçaltında kurduğu dünyanın doğal olmadığının, bir şeylerin mantığa ters olduğunun, bu denli kusursuzluğun mümkün olmadığının gayet bilincindeler.
    Bilinçaltında kurulan dünya gerçek olmadığından bu dünyaya girmek için insanın önce gerçek dünyaya ait olan gölgesinden kopması gerekiyor. Bu dünyada kalmak için bir diğer şart yüreğin yitirilmesi. İnsan bu kusursuz dünyaya girince ilk başta gerçek dünyadan kopamayarak bocalıyor, gölgesinden ayrılsa da hala kendinde bir yürek olduğunu hissedebiliyor. Adeta bir kusur gibi görülen gölgenin ait olmadığı dünyadaki kısa ömrü ne zaman sona ererse yürek de o zaman yitiriliyor ve kusursuz dünyanın anahtarları sonsuza kadar sizin elinize geçiyor. Ancak insan bu kusursuz dünyada yüreksiz yaşamak zorunda olduğundan, ki işin esprisi de burada, yalnızca yaşıyor. Hiçbir şeyin ayrımına varmadan yaşamış olmak için yaşıyor. Yüreğin olmadığı bir dünyada ne iyiye ne kötüye ne sevgiye ne nefrete hiçbir şeye yer yok çünkü. Bunlar olmayınca da haliyle yaşam salt yaşamaktan ibaret kalıyor ve her şey kusursuz bir şekilde işliyor.

    Murakami sanki okuyucuya kusursuz bir hayat istiyorsan yüreğinin olmaması gerekir, çünkü yaşamın asıl kaynağı iyi de ile kötü de yürektedir, demek istemiş.

    Gerçek dünyaya ait olan gölgemiz gayet rasyonel düşünüyor ve bize vazifesi gereği gerçekleri söylüyor. Diyor ki: Kusursuz bir dünya mümkün değil, bunu sen de gayet iyi biliyorsun. Uyan ve kendine gel. Etrafına bir bak, bu kadar mükemmel bir düzenin olması sana mantıklı geliyor mu? Gün geçtikçe doğal yapay ayrımını ayırt edemez hale geliyorsun. Yanlışların arasında bir doğru olarak kaldıkça kendinin yanlış olabileceği fikrine kapılıyorsun. Gerçek dünyada iyi de vardır kötü de. Her şeyin mükemmel olduğu bir dünyanın hiç bir esprisi ve mantığı yoktur. Yaşam yüreğinle vardır ve gerçek dünyadır. Bilinçaltına hapsolduğun ve beni de hapsettiğin şu kusursuz dünyadan gel beraber çıkalım diyor adeta.

    Hiçbirimiz bilinçaltımızda yaşattığımız yahut hayalini kurduğumuz o muhteşem dünyaya ait değiliz. Gerçek dünya sevsek de sevmesek de tüm çıplaklığıyla dışarıda. Sonsuza kadar bilinçaltı dünyamızda kalmak istiyorsak gerçeklik duygumuzu, (gölge) doğru ile yanlışı ayırıp her şeyi içinde barındıran yüreğimizi bırakmamız gerekiyor. Kafası karışık kahramanımız dış dünyaya o kadar yabancı ki yüreğini bırakmayı göze alabiliyor.

    Romanda dikkat çeken bir diğer husus yüreklerinden tamamen kopamayan insanların ormana hapsolup şehre gelememesi. Yüreğinden kopamayan insanın sonsuza kadar yüreğindeki duygulara esir olarak yaşadığını ifade etmek isteyen yazar yüreğinden kopamayan insanları da ormana hapsetmiş.

    Romanda Murakami insanın asla kendine ait bir dünyasının olmayacağını söylüyor. "İnsan ister dahi, ister aptal olsun, yalnızca kendine ait saf bir dünya asla mümkün olmaz. Yerin ne kadar derinine inerse insin, çevresine ne kadar yüksek duvarla örerse örsün fark etmez. Bir an gelir, birileri o dünyayı yıkıverir." diyen yazar insanın adeta çepeçevre kuşatıldığını da söylemek istiyor.

    Romanda geçen şu söz kahramanın en sonunda neye karar vereceği ipucunu içeriyor: "Belleğini yitirmiş bile olsan yürek gitmesi gereken yöne doğru ilerler. Yüreğin kendisinin de hareket prensipleri vardır. İşte bu insanın kendiliğidir." Kendiliğinin gereğini yerine getiren kahramanımız gerçek dünyaya ait gölgesinden ayrılırken son kez yüreğini kullanıyor ve yabancı olduğu, uyum sağlayamadığı gerçek dünyayı bir kenara bırakarak yüreğinden ayrılma pahasına da olsa bilinçaltında yarattığı o kusursuz dünyaya dönüyor.
  • Diğer insanları çok çabuk yargılayabiliriz ama genellikle bakış acısını anlamaya çalışmayız. Onlarla aynı dünyada büyümüyoruz ama yine de kendi kurallarımızı onlara da uygulatmaya çalışıyoruz. Bu şartlı sevgidir. "Eğer olmanı istediğim insan gibi davranırsan seni severim." "Eğer senin nörohayali dünyanda benimki gibiyse, seni severim." Peki ya bu düşünceden uzaklaşıp insanları koşulsuz seversek ne olur? Diğerlerinin yaptığı şeyleri sevmek zorunda değiliz ama onları yine de sevebiliriz.
  • Elektronik sigaranın satışı bile yasakken onu okul gibi kapalı kamu dairesinde içmek ve teşvik etmek,bir öğretmene yapılan bu saygısız hareketle eğitim sıralarında olmayı haketmeyenlere gereği yapılmalı.Bu tür kişiler eğitim ve öğretimlerini akılcı bir zekayla tamamlayamazlar.Bu video bana göre çok saygısızca ve çok üzücü.Bazı okullarda bu eğitim seviyelerini gördükçe yeni gençliğin nasıl olacağını şimdiden görebiliyor olmak Allah sonumuzu hayr etsinden başka söz gerektirmiyor.Ben en çok O öğretmene üzüldüm ki yazık ki aldığı paranın hakkını vermek için böyle öğrencilerle muhattap olmak zorunda.Ne olursa olsun herkes yerini ve haddini bilmeli.Toplumda sadece burası değil bir çok yerde saygı kelimesinin birşey ifade etmediği yerler var.Herkesı sevmek zorunda değiliz ama saygı şart.

    https://twitter.com/...662475601850368?s=19
  • Tom Jones – 2 Cilt Takım
    Yazar : Henry Fielding Yayınevi: İletişim Yayınları Çevirmen: Mina Urgan
    Yayın Tarihi 2015
    ISBN 9789750518263
    Baskı Sayısı 1. Baskı
    Dil TÜRKÇE
    Sayfa Sayısı: 1064

    Henry Fielding’ın Tom Jones – 2 Cilt Takım kitabı zevkle okunabilecek bir eser. Zaman zaman güldüren ve sizi eğlendiren, içindeki karakterlerin duygusallıkları ile birlikte yaşam içindeki mücadele ve iyimserlik içindeki yaşama sevinçleri, acı olaylar karşısındaki karşıtlıklar ile örülmüş ipeksi yaşama sevinci, olumsuz ve çirkin yanları olduğunda ise yazarın bir anlatıcı olarak araya girmesi ile birlikte yazar ihtişamına ihtişam katarken sizinle birlikte safların arasında yürüyen bir roman sunmuş. Böylece okuyucum bu yapıtta bazen kısa, bazen de çok uzun bazen bir günü bazen de yılları kapsayan bölümler bulunca; yani öykünün bazen hiç kıpırdaman durduğunu bazen de uçtuğunu görünce hayretlere düşmesin. Hiçbir eleştiri mahkemesi önünde hesap vermek zorunda değilim bu çeşit şeyler için. Çünkü gerçekten yeni bir yazı türü alanında kurucu durumunda olduğum için, orada canımın istediği gibi yasaları yapmakta özgürüm ben. Uyruklarım saydığım okuyucular, bu yasalara inanmak ve boyun eğmek zorundadır. Ne var ki, okuyucularımın bu yasalara isteye isteye ve sevine sevine uymaları için, her şeyden önce onların rahatlarını ve yararlarını göz önünde tutacağıma şimdiden söz veriyorum. Aslında onlara iyilik etmek için geçtim başlarına. Ben onlardan değil, onlar benden yararlansın diye dünyaya geldim. Ve onların ilgisini çekmeyi yazılarımın başlıca amacı yaparken, okuyucularımın da benim onurumu elbirliği ile koruyacaklarına ve hak ettiğim ya da istediğim kadar beni kutlayacaklarına güvenim var diyen Henry Fielding.
    Yazın tarihinde Tom Jones’un konumun önemi, olaylar örgüsünün işlenişi ve kişilerin çizilmesi açısından, gerçekçi ilk roman sayılmasından kaynaklanır. Tom Jones’un en hoş yanlarından biri, Fielding’in bu öyküyü anlatırken, okuyucularla sürekli bir diyalog kurması, giderek onlarla işbirliğine girişmesidir. Örneğin ‘’ Neyse, bu konuda tam bilgimiz olmadığından, Jones’un şu sırada ne halde olduğunun saptanmasını okuyucumuza bırakıyoruz, ‘’ der. Bir başka örnek ‘’ Bir iki satır önce, öğretmenden ‘’ zavallı Partridge ‘’ diye söz etmeme bakarak, bu adamın suçsuzluğunu açığa vurduğumu sanmasın okuyucu. Doğuştan yufkayürekli olduğum için bu deyimi kullandığımı sanması, daha yerinde olur bana kalırsa. Suçsuz olup olmadığını daha sonraları anlaşılacaktır belki de. Ama öykü anlatanları esinleyen peri bana bu sırrı verdiyse, ondan izin almadan hiç mi hiç niyetim yok açıklamaya ‘’ der. Yazarımız. Romanı okuyan kişi ile olan diyaloglar çeşitli benzetmeler, betimlemeler ve bunlara benzer şiirsel süslemeler serpiştirmiş yazarımız. Bunu sebebini şu şekilde açıklar Henry Fielding’ın Tom Jones – 2 Cilt Takım kitabın da ‘’ Uzun bir kitapla uğraşırken yazarı da okuyucuyu da uyku basınca, kafaları uyandırır bunlar. Ahh ne müthiş ifadeler bunlar ve bizimle birlikte yazarımız da yanımızda olduğunu betimleyen ifade eden bir tarz…
    Henry Fielding’ın Tom Jones – 2 Cilt Takım kitabını okurken her bölümün başında DENEME adını verdiği bölümler vardır. Bu denemeler hakkında yazarın şu ifadesi kesinlikle bilinmelidir ‘’ Yapmaya kararlı olduğumuz bu iş için, ille bir neden göstermek zorunda değiliz. Bunu, düzyazıyla yazılmış güldürücü her destanın bir kuralı saymamız, yeter de artar da. ‘’
    Giriş niteliğinde olan bu bölümlerin, birçok yararlı yanı vardır. Bu yararlı yanlardan biri de, bir çeşit işaret ya da damga sayılabilmelidir. Bu işaret ya da damga sayesinde, herhangi bir okuyucu, bu tarihsel öykümüzde gerçeklere uygun doğru olayları, gerçeklere uymayan uydurma olaylardan ayırt edebilmenin yolunu bulabilir. Bana kalırsa, böyle bir işaret gerekli olacaktır pek yakında; çünkü son zamanlarda iki üç yazarın bu türlü öyküleriyle rağbet görmeleri, birçok başka yazan aynı türü denemek açısından yüreklendirebilir. Böylece bir yığın saçma sapan roman, acayip acayip masallar yazılabilir. Bu ise, ya kitap yayınlanıp satanların iflas etmelerine ya da okuyucuların boşuna vakit harcamalarına ve de ahlaklarını bozmalarına yol açabilir. Hatta bu yapıtlar yüzünden dedikodular ve karaçamlalar yaygınlaşır, nice değerli ve namuslu insanın adı kötüye çıkar belki de.
    Spectator’un aklı başında yazarı, her denemesinin başına Yunanca ya da Latince özdeyişler koyar. Hiç kuşkum yok ki, metelik etmeyen yazarlardan korunabilmek amacıyla yapmıştır bunu. Neden derseniz, yazar geçinenler, onlara okuma yazma öğretenlerden edindikleri bilgi dışında hiçbir şeycikler bilmedikleri halde; aslan postuna bürünüp anırınca kendini aslan sanan eşek kardeşler gibi, en yüce dahilerle aşık atmaktan ne korkar ne de utanırlar.
    Bu türden tarihsel öykülerin başlıca değerinin, önsöz niteliğindeki bu denemelerden kaynaklandığını söylemek istediğimi sanmayın sakın. Ne var ki, o sözünona yazarların, sadece öykü anlatan kısımlara öykünmeleri daha kolaydır da; gözlem ve düşünceden oluşan denemelere öykünmeleri daha güçtür aslında. Bunu yapmaya yeltenenler, Shakespeare’i taklide kalan ya da Horoitus’un dediği gibi sırf yalınayak yürüyüp suratlarını astıkları için tıpkı Cato’ya benzediklerini sana Romalılara dönerler.
    İyi öyküler uydurmak, bu öyküleri güzel anlatmak, ender bulunur bir yetenektir belki de. Gelgelelim, bunu hiç sıkılmadan yapmaya kalkan yığın adam vardır. Dünyanın dört bir bucağında bol bol yazılan romanları ve öyküleri incelersek, haksızlık yapmadan şu sonuca varabiliriz: Bunları yazanların çoğu, başka bir edebiyat türünde karşımıza çıkıp bize dişlerinin göstermeye göze alamazlar. Roman ve öykü dışında kalan herhangi bir alan da, on ya da oniki tümceyi bir araya getirmeyi beceremezler. Horatius ‘’ Her çaresiz budala yazmaya kalkar; yaşayan her yaratığın ticaret alanıdır şiir der. ‘’ Bu söz, öteki yazarlardan fazla, romancılara ve yaşam öyküleri yazanlara uygundur; çünkü tüm sanat dalları ve tüm bilim kolları için biraçık eğitim ve bilgi gerekir. Şiirin bunun dışında olduğunu düşünenler olabilir belki. Ne var ki, şiir için de koşuk ve uyak, ya da bunlara benzer şeyler bilmeli. Oysa öyküler ve romanlar yazmak için, kağıt, kalem, mürekkep ve bunları kullanacak el becerisinden başka hiçbir şey gerekmez. Kimi öykü veromanlara bir göz atınca, bunları kaleme alanların böyle düşündüklerini anlıyorum. Bunları okuyanlar da ( eğer böyle birileri varsa ) aynı şeyi düşünüyorlardır herhalde.
    İşte bu yüzdendir ki , yazarların çoğuna bakarak tümünü öyle sananlar, kağıt üstünde saptanmış gerçeklere uymayan öykü yazarlarını hor görürler. Biz de hor görülmek istemediğimiz için, yazdıklarımıza aslında uygun olan ‘’romanca’’ yani ‘’hayal ürünü olaylardan kaynaklanan öykü’’ deyimini kullanmaktan çekindik. Evvel ce de belirttiğimiz gibi, yarattığımız kişilerin tümü, doğanın o yüce ve gerçek kitabından alındığından ötürü, kendi kitabımıza tarihsel öykü adını verdik. Dünyanın en nükteli adamlarından birine göre, kimi yapıtlar, onu yazanın beyninin ya kaşınma illetine ya da ishale tutulmasının bir ürünüdür. Bizim kitabımızın bunlardan farklı olduğuna hiç kuşkumuz yok.
    Hem en yararlı, hem de en eğlendirici yazı türlerinden birini gözden düşüren bu kötü yazarlara hoşgörü göstermekle, çok zararlı başka bir iş de yapmış oluyoruz: Toplumun birçok güzel ahlaklı ve değerli üyesinin adını lekelemiş oluyoruz; çünkü en can sıkıcı dostlar her zaman zararsız olmadıkları gibi, en can sıkıcı yazarlar da her zaman zararsız değildirler. Rezil şeyler kaleme alabilecek, çevrelerine karaçalabilecek kadar dil bilirler bunların her ikisi de. Şimdi söylediğimiz eğer doğruysa, kepaze amaçlar güderek yazılan öykülerin, kendileri de kepaze olmalarına, başkalarını da kepaze etmelerine hiç şaşmamalı.
    Şu sıralarda sayısı gittikçe artan kepaze öykülerin, ileride okuyucuların boş zamanını, edebiyatı ve basın özgürlüğünü rezil etmesini engellemek için, öykü yazarlarına kesinlikle gerekli olan birkaç niteliği sıralayacağım şimdi:
    Bunlardan ilki dehadır. Horatius’a göre, deha olmadıkça, çalışmak hiçbir işe yaramaz. İnsan beyninin, çevresindeki her şeyi ve bunların belli başlı ayrıntılarını kavrayabilen güç, daha doğrusu güçler anlamında kullanıyorum ‘’deha’’ sözcüğünü. İnsanda doğuştan bulunan bu güçler, yaratma yeteneğiyle yargılama yeteneğidir aslında. Bu iki şeyi birleştiriyor, ‘’deha’’ diye adlandırıyorum. Yaratma yeteneğiyle yargılama yeteneği konusunda, büyük yanılgılara düşenler vardır. Birçokları, yaratma yeteneğini uydurma yeteneğiyle aynı şey sayar. Bu doğru olsaydı, hayal ürünü masal yazan birçok adamda yaratma yeteneği bulunduğunu kabul etmemiz gerekirdi. Oysan biz yaratmayı, ancak görebilmek ya da sezebilmek anlamında kullanıyoruz. Yani daha geniş anlamda, her şeyin gerçek özünü çabucak ve akıllı bir biçimde kavrayabilmek anlamında kullanıyoruz. Yargılama yeteneğinden yoksun bir adamda, yaratma yeteneğinin bulunması pek olası değildir. Ne dersiniz, iki şey arasındaki ayrımları görmeden, bu iki şeyin gerçek özünü kavramış sayılmamızın yolu yoktur. Ayrımları görebilmek ise, doğru doğruya yargılama yeteneğine bağlıdır. Oysa aklın başında bir iki kişi, dünyanın bütün budalaları ile birleşerek, yaratma yeteneğiyle yargılama yeteneğinin aynı insanda ya pek ender ya da hiçbir zaman bulunmadığını ileri sürmüşlerdir.
    Bir insanın, yaratma yeteneğiyle yargılama yeteneğini kendi kişiliğinde birleştirmesi de yetmez. İyi bir yazar olması için, bu insanın bir hayli bilgili olması da gerekmektedir. Gene Horatius’dan ve yetkili daha başkalarından alıntılarla bu görüşlerimi kanıtlayabilirim. Ama buna gerek yok; çünkü ustaca bilenmemiş el araçlarının bir işçiye yararı olmadığı, bir işin doğru dürüst yapılabilmesi için belirli kurallara uymak zorunluluğu, malzemesi olmayan bir işçinin hiçbir şey üretemeyeceği herkesçe bilinmektedir. İşte, ancak bilgi sağlayabilir tüm bunları. Doğa bize bir yeteneği bağışlamakla kalır; yani bize ancak mesleğimizin araçlarını verebilir. Bilgi ise, bu araçları kullanılır hale getirir, bunları kullanmanın yolunu bize öğretir ve işleyeceğimiz malzemenin hiç olmazsa bir kısmını sağlar. Yazar olmak isteyenin, tarih ve edebiyat alanında bilgili olması şarttır. Kerestesiz, kireçsiz, tuğlasız, taşsız, ev yapmaya kalkmak ne denli boşunaysa; bilgisi olmadan öykü yazmaya kalkmak o denli boşunadır. Yapıtlarına şiirin süslerini ekledikleri halde, öykü yazarları saydığımız Homeros ve Milton, kendi çağlarında bilinmesi gereken her şeyi biliyorlardı.
    Okuyup yazarak değil de, ancak konuşarak elde edebileceğimiz başka bir bilgi türe de vardır. Konuşma yoluyla sağlanan bu bilgi, insanları anlamak açısından öylesine gereklidir ki, ömürlerini üniversitelerde, kitaplar arasında tüketen bilgili ukalalar, insan konusunda karacahil kalırlar. Çünkü yazarlar insanları ne denli incelikle anlatırlarsa anlatsınlar, bu konuda gerçek bilgi, ancak dünyada yaşamakla elde edilebilir. Aslında tüm bilgi alanları için aynı şeyi söyleyebiliriz. Sırf kitap okumakla, fizik alanında da, hukuk alanında da uygulanır türde bir bilgi elde etmenin yolu yoktur. Hatta toprağı ekenler, çiftçiler, bahçıvanlar bile, ana kurallarını kitaplardan öğrendikleri bilgiyi, uygulamaya geçerek, kusursuz bir duruma getirmek zorundadır. Aklı başında Mr. Miller, bir bitkiyi ne denli tamı tamına betimlerse betimlesin, çömezlerine bu bitkiyi gidip bahçede görmelerine salık verir gene de. Oyunlarını yazarken Shakespeare’lerin, Johnson’ların, Wycherly’lerin, Otway’lerin en ustaca yarattıkları kişileri sahnede bir Garrick, Bir Cibber ya da bir Clive canlandırınca; bu kişilerin gözümüzden kaçan bir yanını kavrayıveririz hemen. Dünya sahnesindeki insanlar da kitaplardakilerden daha canlı ve daha çarpıcıdır. Böylece bir yazar, çizdiği kişileri, yaşamdan değil de, kitaplardan alınca, o çizdiği kişi, bir kopyanın silik kopyasına dönüşür; gerçekliğini de, canlılığını da yitirir.
    Yazarlar, her çeşit insanla, yani her kattan ve her sınıftan insanla görüşmelidir. Çünkü bir yazar, sadece yüksek tabakayla ilişki kurmakla da yüksek tabakayı tanıyamaz. Bir tek sınıfı bilip anlatması yeter diyeceksiniz ama; her sınıfın saçma yanları, öteki sınıfın saçma yanlarına ışık tuttuğu için, bir tek sınıfı ele alan yazar gerçekten büyük sayılmamalıdır. Örneğin aşağı tabakanın yaşamdaki sadeliği düşününce, yüksek tabakanın özentileri, büsbütün göze batar. Büsbütün gülünç gelir insana. Aynı biçimde, aşağı tabakanın kabalığını ve ilkelliğini düşününce, yüksek tabakanın nezaketi büsbütün çarpıcı bir hal alır. Doğrusunu söylemek gerekirse, şunu da unutmamalı: Yazarımız, her iki tabakayla da ilişki kurmakla, ahlak ve davranış açısından bir hayli düzelir: Bir tabakadan da inceliği, zarifliği ve düşünce özgürlüğünü öğrenir; çünkü bana kalırsa, aşağı sınıftan gelip eğitim görmeyenlerde pek ender bulunan bir özelliktir düşünce özgürlüğü.
    Son olarak şunu da söyleyeyim: Eğer yazarımızda herkesin iyi yürek dediği şey yoksa, duygudan yoksunsa, bütün bu sıraladığımız nitelikler beş para etmez. ‘’ Beni yazılarıyla ağlatabilecek adam, benden önce kendi ağlayabilmeli ‘’ der Horatius. Kaleme alırken duyulmayan bir acının, bize etkili bir biçimde aktarılmasının yolu yoktur. Okuyucuya en çok dokunan, en acıklı sahnelerin, gözyaşı dökülerek yazıldığında hiç kuşkum yok. Güldüren parçalarda, gülerek yazılır. Ancak kendim candan güldükten sonra okuyucumu güldürebilirim bana kalırsa. Ne var ki, beceriksiz davranırsam, okuyucum benimle birlikte güleceğine bana güler.
    Onun için, ileri sürdüğüm görüşlerin doğruluğuna akıllarıyla kanıtlayabilenlere, bir çağrıda bulunuyorum: Benim güzel okuyucum, kendi yüreğini yokla da, bir karar ver. Bu görüşlerime inanıyor musun, yoksa inanmıyor musun? Eğer inanmıyorsan, şunu bil ki, aklının ermediği şeyleri okudun şimdiye dek. Ne tadına varabildin ne de anladığın şeyleri okumakla vaktini boşuna harcayacağına, işinle gücünle uğraşman; ya da kendini eğlenceye vermen, çok daha hayırlı olur…
    Kitap hakkındaki fikirlerimi yazarken Henry Fielding’ın cümlelerinden, Mina Urgan’ın ( Çevirmenin Önsüzü ) yazısından birkaç cümle kullandım.