Sümbül Yanardağı'nın talanında bulunmuş paramparça bir cerendi, ipekten damıtılmış lacivert sevdanın çok çocuk öldürdüğü bir hatayı anlayarak başladı aşka ve süreğen bir tutkuyla kısalttı sevişmeleri.
Bu yakası paçası darmadağın kentin girişinde mutsuz bir adam, mutsuz bir hayat, yaşanmamış bir deniz yolculuğu, bir tür... bir tür...
Nereye gizleyeceksin kendini (çocuklar sırlarını aynaların arkasına saklarlar ya),
nereye sokacaksın başını, kanayan göğsüne hangi yüzü banacaksın; hangi in, hangi zula sona dek taşıyacak sana ait olan diğerini? Gelmiyor işte beklediğin mektup, çalmıyor sevdiğin kapını!
Bu hüznü kimse ilhak etmez.
Nereye sokacaksın başını,
Kanayan göğsüne hangi yüzü banacaksın;
Hangi in, hangi zula sona dek taşıyacak
Sana ait olan diğerini,
Gelmiyor işte beklediğin mektup
Çalmıyor sevdiğin, kapını!
Bu hüznü kimse ilhak etmez
... nereye gideceğini bilmiyordu. Artık ne küçük sopalar diyarı ne Bill ne de Dease Nehri kenarında ters dönmüş kanonun altındaki zula umurundaydı. Ona sadece "yemek" fiili yükleniyordu. Açlıktan delirmek üzereydi.