• YİRMİBİRİNCİ YÜZYILIN İNSANLIK AYIBI SURİYE SAVAŞI VE KARANLIĞA İSYAN

    Rüştü Kam

    İslâm hoşgörü dinidir, barış dinidir. Kim İslâm’ın barış mesajına gölge düşürmek isterse bilsin ki o, Müslümanlardan değildir.
    İslâm öldürmek için değil, bilakis yaşatmak ve huzuru tesis etmek için gönderilmiştir. İslâm, teröre asla prim vermez.
    İslâm, adı, ırkı, dini ne olusa olsun; ister özel, isterse tüzel kişilik olsun, kılık kıyafeti nasıl olursa olsun; ister şalvarlı, ister sakallı, isterse sarıklı olsun, ister siyah giysiler içinde, isterse cübbeli olsun tüm terör örgütlerini ve o örgütlere yardım ve yataklık edenlerin hepsini şiddetle reddeder. Buyruk şöyledir: “Gerçek şu ki, inkâr edenler ve zulmedenler, Allah onları bağışlayacak değildir, onları bir yola da iletecek değildir. (Nisa Suresi, 168)
    “Allah’ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmeyin.” (İsrâ: 33)
    “Kim bir cana kıymamış, ya da yeryüzünde bozgunculuk yapmamış olan bir kimseyi öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir.” (Mâide: 32)

    Bugün İslâm alemi kan ağlıyor. Dünya Müslümanları, İslâm coğrafyasından yükselen ateşin harıyla cayır cayır yanıyor. Dumanı, İslâm coğrafyasının üzerine kara bir bulut gibi çökmüş durumda. Zifiri karanlık, kimse kimseyi görmüyor. Şii Sünniye, Sünni Şii’ye saldırıyor.

    Suriye’de, kara kara kazanlar fokur fokur kaynıyor. Sanki Cehennem kurulmuş, Zebaniler görev başında. Dünyanın gözleri önünde bebeler öldürülüyor. Çıplak ayaklarıyla topa koşarken vurulan Muhammedlerin, Esed’in attığı bombalarla yıkılan evlerinin enkazı önünde, yere çöküp ağlayan annelerin, kollarında çocuklarının cansız bedenleriyle oradan oraya koşan biçare babaların feryatları arşı âlâda çın çın çınlarken, ölümlerin, acıların, yangınların dünyasında insanlık sadece konulu filim gidi bu vahşeti seyrediyor. Sadece seyrediyor. Müslümanı da seyrediyor, gayri Müslimi de.

    Hristiyan dünyasının beş yüz yıl önce yaşadığı kanlı mezhep savaşlarını, çok daha vahşi, çok daha ilkel ve bir o kadar da insanlık dışı yöntemlerle, İslâm coğrafyasına taşıyanlar kimlerdir? Kimlerdir Suriye’de işlenen suçların birinci dereceden failleri?

    El Kaide’den IŞİD’e, Boko Haram’dan el-Nusra’ya, oradan Taliban’a kadar uzanan çizgide, Müslüman adını kullanan bir çok terör örgütü var. Bu örgütler İslâm adını kullanarak kadın, çocuk, genç, yaşlı demeden, suçsuz ve günahsız insanların boğazını kıtır kıtır kesiyorlar. Kimlerin uşaklırıdır bunlar?

    Bunlar, “Allahu ekber” diye uluya uluya, kadınlara tecavüz edip elektrik direklerine asıyorlar. “Bize ezan ile Kuran yeter” diyerek müziği, şiiri yasaklıyorlar, saz çalanların ellerini kesiyorlar, şarkı söyleyenleri boğazından hançerliyorlar, camileri, türbeleri yakıp yıkıyorlar, Allah aşkına söyleyin bana, kimdir bu caniler?
    Kimlerin uşaklarıdır bunlar, nasıl bir inançtır bunların inancı, nasıl bu hale, kanlı katil haline getirildi bu insanlar?

    Bunlar Müslüman olamazlar, böyle bir Müslümanlık yok, böyle bir İslâm yok.
    Onların mağduriyete ve ezilmişliğe olan isyanları, hangi güçler tarafından, hangi iğrenç çıkarlar, hangi pis siyasal amaçlar uğruna, çarpıtılmış ve hedefini şaşırıp kendi insanına döndürülmüştür?
    Mukaddes günlerde bile zulme, vahşete, kan dökmeye, can almaya devam eden bu meczuplar kimlerin uşaklığını yapmaktadırlar?

    Suriye alev alev yanarken, 10 milyon Suriyeli evlerini yurtlarını ölüm pahasına terkederken, lastik botlarda çoluk çocuk, genç ihtiyar, kadın kız, tüm dünyanın önünde ölümlerden ölüm beğenirlerken; bu katliam neden durdurulmaz?

    Birleşmiş milletler nerededir? Nerededir dünyanın her bölgesine demokrasi ihraç eden Amerika? İslâm ülkeleri nerededir? Nerededir demokrasi havarisi batılılar? Nerededir Avrupa Birliği?
    Ben bugün, umutsuzluğa varan bezginliğimden utanıyorum. Savaşı, zulmü, haksızlığı engellemek, bir nebze de olsa azaltmak için çırpınmakla geçen bir ömrün sonunda, büyük bir boşluk var, hiçlik var, bezginlik var, yenilgi duygusu var içimde. Bu yenilgi duygusu kahrediyor beni.

    Ancak, tüm bu acı tabloya rağmen, güzel şeyler de olmuyor değil dünyada: 4 milyon mülteciye kucak açan, onların yaralarını sarmaya çalışan Türkiye var, 800 bin mülteci alacağını söyleyerek Almanya’da yaşayan 4 milyon Müslümanın yüreğine su serpen ikinci vatanımız Almanya var. Tebrik etmek, alkışlamak lazım.
    Ey Türkiye, ey Almanya; o zulüm altında inim inim inleyen, feryatları arşa dayanan o biçare insanlara kucak açtınız ya, onlara ekmek verdiniz, aş verdiniz ya, göz yaşlarını sildiniz ya, umut oldunuz ya onlara, bu yaptıklarınız tarihe not düşüldü, şimdiki nesiller kadar gelecek nesiller de sizleri minnetle anacaktır.

    Yazımı, Oya Baydar’ın notuyla bitiriyorum; “1990’ların başında, Birinci Körfez savaşı günlerinde, arkasında kısacık bir not bırakarak intihar eden yaşlı, saygın bir Alman savaş muhabirinin o notuyla bitiriyorum. “Artık yazacak tek bir satırım kalmamıştı.”
  • İstanbul'un manevi mimarlarından olan Yahya Efendi (1494-1571), müderris, şair, alim ve mutasavvıftır ama O'nun adını tarihe yazdıran asıl özelliği Hakkı söylemekteki dirayeti ve şecaatidir. Süt kardeşi olması hasebiyle Kanuni, onun hatırını sayar.

    Osmanlı'nın cihanı titrettiği dönemde, Kanuni Sultan Süleyman'ın, “acaba bir/bu devlet ne zaman yıkılır” sorusunu “Nemelazım!” diye cevaplayıp ardından bunu adeta manifesto gibi izah ettiği şu cümleleri herkesin malumudur:

    “Bir devlette zulüm yayılsa, her tarafta haksızlık alıp yürüse, işitenler de “neme lâzım” deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa. Fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin, feryadı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle bir vaziyetten sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halkta emanet ve güven duygusu yok olur. Çöküş ve yıkılış da böylece mukadder hâle gelir...”

    Bir defasında medreseye derse giderken karşılaştığı papaz, “Siz alimsiniz, dininizde ölmüş bir gayr-i müslimden devletin vergi alması caiz midir?” diye sorar. “Hayır caiz değildir” der ve hakikaten ihmalle veya başka saiklerle, işgüzar memurların ölen gayrimüslimlerden bile vergi aldığını öğrenince, hemen Kanuni'ye ulaştırılmak üzere şu mektubu yazar:

    “Ey cihân sultanı Süleymân Han! İmdi sana hükümdarlık haram oldu. Senin zulmün ölen şahıslara kadar uzandı demek. Halbuki böyle bir zulmü senin ecdâdın yapmamıştı. Bu mudur din gayreti? Bak, müminleri bir kâfir susturuyor, çâresiz bırakıyor.”

    Sorun, bu sert mektubun ardından çabucak çözülür.  

    Haksızlığı gördüğünde buna kayıtsız kalmak, el, dil ve kalple engel olmamak mademki imanın yokluğuna delildir, o zaman zulüm ve eziyete uğrayan kimse, değil Müslüman, bir papaz bile olsa takınılacak tavır Şeyh Yahya Efendi'nin tavrıdır.

    Bu anlamda hangi siyasi cenahta yüründüğü de önemli değildir.

    Birisinden bahsedilirken; “ibadetine düşkün ancak, çevresindeki zulme müdahale etmez, işlenen melanetlere sesini çıkarmaz” deniliyorsa ya o haberde ve habercide ya da sözü edilen kişide ciddi bir problem vardır.

    Siyaset de eğer bunun için yapılmıyorsa, onun şerrinden Allah'a sığınmak erdemdir. 

    Ve madem ki, hem ıslah etmemek duaların kabulüne engeldir hem de birbirlerini kötülüklerden alıkoymayan israiloğulları, Ayet-i kerimelerin ifadesiyle lanetlenmişlerdir o halde, sırf menfaat hesabına, korkudan, zarardan güvende olmak adına vicdanı tatil etmek insanlıkla bağdaşmaz.

    Bir de bunun için yola çıkanları, kurumlar oluşturanları, ter dökenleri, maddi manevi türlü türlü fedakarlıkta bulunanları alkışlamak gerekirken ve onlara destek olmak gerekirken küçümseyip tahkir etmek de çok büyük bir talihsizliktir.

    Ne diyor koca Yunus:

    “Yol odur ki doğru vara
    Göz odur ki Hak'kı göre
    Er odur alçakta dura
    Yüceden bakan göz değil”

    On bir ayın Sultanı da veda ederken herhalde aynı şeyi söyledi: “Ben şeytanı zincire vurdum. Siz de, şeytanlara, şeytanlıklara karşı susmayın ki, Kur'an sizi kadir kıymet ehli kılsın.”

    Alıntı - Doğruhaber