• Azap size gelmeden önce Rabbinize dönün ve O’na teslim olun. Sonra size yardım edilmez.

    Zümer Sûresi, 54. Ayet
  • De ki: "Ey kendilerini harcayıp tüketen, kendilerine yazık eden kullarım ! Allah' ın rahmetinden ümit kesmeyin çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz O, gerçekten O çok bağışlayan çok acıyandır. Onun için ümit kesmeyin de başınıza azap gelmeden önce tövbe ederek Rabbinize yönelin, O' na yürekten boyun eğin. Eğer böyle yapmazsanız kurtulamazsınız. " (Zümer 53-54)
  •  


    Değerli kardeşlerim … ! unutmayalım ki la ilahe illallah’a imanın keyfiyeti, ne bu kelimelerin lafızlarını saymak ve ne de onu ezberlemekten ibarettir.

    Bu, anlamlı bir düsturdur. Bu yüce düstüra iman, sadece kelimelerde kalan ve manasını bilmeden, anlamadan şuursuzca söylemekle meydana gelecek bir iman değildir. 

    La ilahe illallah, kalplerin derinliğine inen bir inanç, bir his ve bir hareket haline dönüşmedikçe gerçek manasını bulmuş olamaz. Çünkü bilmeden, anlamadan yapılacak iman iddiası boştur ve yalandır. Ve hiçbir sağlam akıl da, bilinmeyen ve anlamayan bir şeye inancın geçerli olduğunu asla kabul etmez.


    Anlaşılmayan şeylerin insan zihninde inanç haline dönüşeceği, gerekleri bilinmeyen bir ifadenin insan hayatında pratik olarak yaşanabileceği hiçbir mantığa sığmaz.


    La ilahe illallah’a imanın keyfiyeti ve geçerliliği ;  Kur’an ve sünnet’ten kaynaklanan bir anlayışla anlanıp kavranmadan, geçerliliğinin şartları bilinip onları ortaya koymadan ve amel sahasında ona uygun bir hayat yaşamadan la ilahe illallah’a iman asla gerçekleşmez… Onun içindir ki basiretli bir Müslüman olmanın tek yolu,  bu tevhidi ifadenin şartlarını öğrenmekle mümkündür.

    La ilahe illallah’ın birinci ve ilk şartı … “ İlim “

    Değerli kardeşlerim … ! unutmayalım ki bu ifadenin geçerliliğinin ilk şartı  ilim’dir. Yani la ilahe illallah’ın bir  manasının olduğunu bilmektir. 


    Allah’u azze ve Celle şöyle buyurmaktadır :


    فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ


    “ İyi bilmemiz gerekir ki Allah’tan başka ilah yoktur… "  Muhammed : 19.Ay

    “ Ancak bilerek Hak için şehadette bulunanlar bundan müstesna “ 

    Zuhruf : 86.Ay

     

    “ … Allah Resulü s.a.v ise bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır : Her kim la ilahe illallah’ın manasını bilerek ölürse cennete girer. “

    Müslim : 1.c. 26.n

    İşte zikredilen bu Ayetlerden ve hadisten açıkça anlaşılıyorki bu kelimenin kendine has bir manası ve onun geçerliliği için bir takım şartlar vardır. Nasıl olmasın ki … ?


    Eğer bu kelimeyi tevhidi kabul ve ona iman, onun sadece telafuzu ve ikrarı ile biten bir iş olmuş olsaydı Allah resulü s.a.v’in müşrikler arasında bu denli söylenmesi kolay olan bir kelime için çaba sarfedip eziyet çekmesine gerek kalmazdı.


    Yani sadece ve sadece bir kelimenin telafuz edilmesi için yirmi üç sene boyunca çaba sarfetme, eziyet ve çilelere katlanma gayet mantıksız olurdu.


    Diğer taraftan ;  “ kimin  son sözü la ilahe illallah olursa cennete girer “ ifadesi sadece dil ile telafuzdan ibaret olmuş olsaydı, kızıl denizde boğulurken firavun’un sözü de geçerli olması gerekirdi. Çünkü hatırlayacağınız gibi o şöyle demişti :


      ……..”ً حَتَّى إِذَا أَدْرَكَهُ الْغَرَقُ قَالَ آمَنتُ أَنَّهُ لا إِلِـهَ إِلاَّ الَّذِي آمَنَتْ بِهِ بَنُو إِسْرَائِيلَ وَأَنَاْ مِنَ الْمُسْلِمِينَ


    “ … Fravn  boğulacağını anlayınca dedi ki : İsrail oğullarının iman ettiğinden başka ilahın olmadığına ben de iman ettim. Ben de müslümanlardanım. “

                                                                                                                                               Yunus : 90.Ay

     

    Bu kelimenin ilk muhattabı olan Mekkenin cahil insanları dahi  la ilahe illallah’ın bir manasının olduğunu ve o sözle neyin kasdedildiğini çok iyi biliyorlardı.


    Allah Rasulü s.a.v ile müşrikler arasında geçen şu vaka, bu kelimenin bir sözden ibaret olmadığını ve bunun kendisine has bir manasının olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.


    “ … Ebu Cafer ibn cerir derki : bize Ebu kureyb ve ibn veki’nin … ibn Abbas‘tan rivayetine göre o şöyle anlatıyor : ebu Talip hastalandığı zaman kureyş’ten bir grup insan yanına girdiler. Ebu cehil’de bu gurubun aralarında idi. Ebu Talibe şöyle dediler :


    - Şüphesiz senin kardeşinin oğlu bizim ilahlarımıza sövüyor şöyle şöyle söylüyor, ona birisini göndersende bundan menetsen.

    Ebu talip Peygamberimize haber gönderdi de Peygaber s.a.v geldi ve eve girdi. Onlar ile ebu Talip arasında bir kişi oturacak kadar boşluk vardı. Ebu Cehil peygamber s.a.v’in ebu Talib’in yanına oturmasından ve ebu Talib’in de ona karşı dikkatli ve yufka yürekli olmasından korkarak yerinden sıçradı ve o boş yere oturdu. Allah Resuulü s.a.v amcasının yanında oturacak bir yer bulamadı ve kapının yanına oturdu. Ebu talip kendisine :
    -- Ey kardeşimin oğlu ! Senin kavmine ne oluyorda senden şikayet ediyorlar ? senin onların ilahlarına sövdüğünü şöyle şöyle söylediğini sanıyorlar, dedi.


    Onlar tekrar peygamber s.a.v hakkında sözlerini çoğalttılar. Allah Rasulü konuşmaya başlayıp dedi ki :


    -- Ey amuca ! ben onların bir tek kelime söylemelerini istiyorum. O kelimeyi söyledikleri taktirde Araplar onlara boyun eğer ve bu kelime ile acemler kendilerine cizye verirler “


    Onlar hemen Rasulullah s.a.v’in söylediği bu söze kulak kesilerek dediler ki :


    -- Bir tek kelime mi ?  Evet baban aşkına on kelime bile olsa söyleriz, nedir o kelime ? . Ebu Talip dedi ki :


    -- Ey kardeşimin oğlu nedir o kelime ? . Allah Rasulü s.a.v :


    -- la ilahe illallah kelimesidir, buyurdu. Bağrışıp çağrışarak elbiselerini silkeleyip kalktılar ve :


    -- İlahları tek bir ilah mı yapıyor ? Doğrusu bu acayip bir şey dediler.

    Tirmizi : 5.c 3447.n – İbn kesir : 12.c 6845

    Görüldüğü gibi kelime olarak on kelime söylemeye hazırlanan mekkeliler ne zaman ki la ilahe illallah sözünü duydular, hemen o sözü söylemeye yanaşmadılar. Neden ? … Çünkü bu kelimeyle onlardan bir şeyler istendiğini ve yine onlardan bir şeylerin de inkar edilmesini anladılar.


    Yani bu kelimeyi söylemek veya onu kabullenmek, onlar için kabenin içerisinde ne kadar Allah’a yakınlaşmak için tazimde bulundukları şeyler var ise, onların iptali demekti ve onların inkar edilmesi demekti.


    Sözlerinin nihayetinden de anlaşıldığı gibi  “ … Bu kadar ilahları bir kenara koyup onları inkar ederek mi Allah’a kulluk edeceğiz,  bu gerçekten acayip bir şeydir … “ dediler.

    Yani onlar bu kelimeyle bütün ilahlaştırılan şeylerin inkar edilmesi ve onların terk edilmesi gerektiğini gayet güzel anlıyorlardı.


    İşte La ilahe illallah‘ın bir manasının olduğu, onu söyleyenin de bir çok şeylerden vaz geçmesi gerektiği  bu olayda açık bir şekilde anlatılmaktadır.


    Hulasa değerli kardeşlerim … ! sohbetin girişinde de ifade ettiğim gibi ; La ilahe illallah kelimesinin şer’i anlamı öğrenilip ona uygun hareket edilmediği sürece, bu sözün sadece ve sadece dille söylenmesi insana faide sağlamaz. Bu kelimenin kula fayda sağlaması için şartları ve gerekleri bilinip onların tatbik edilmesi ve onu bozacak şeylerden de uzak durulması gerekir.

    Diğer bir ifadeyle ; bu tevhid kelimesinin gerçekliliği için zikredilen şartlarından birisi eksik olduğunda veya onu ortadan kaldıracak bir söz veya   amelde bulunulduğunda, artık bu tevhid kelimesi gerçek manasını bulmadığı gibi bu kelimeyi söyleyenin cehennemden kurtulup cennet’e girmesi de mümkün değildir.

    La ilahe illallah’ın kemalinden olan ikinci şart … “ Yakin “

    Değerli kardeşlerim … ! La ilahe illallah’ın kemalinden olan ikinci şart Yakin’dir. Yakin, şek ve şüpheyi yok edici tereddütsüz bir iman demektir.


    Rabbimiz kerim kitabında şöyle buyurur :


    “ Mü’minler ancak Allah’a ve Resulüne iman edip, sonra da imanlarında şüpheye düşmeden Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad eden kimselerdir. İşte sadık olanlar bunlardır. “ 

    Hucurat : 15.Ay

    “ Allah'a ve ahiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten - kaçınmak için - senden izin istemezler. Allah takva sahiplerini bilendir. Senden, yalnızca Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, kalbleri kuşkuya kapılıp, kuşkularında kararsızlığa düşenler izin ister. “  

    Tevbe : 44 – 45.Ay

    “ … Ebu Hureyre r.a'dan, şöyle dedi : Resûlullah s.a.v buyurdu ki : “ … Ben Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim Allah’ın elçisi olduğuma şehadet ederim. Bu iki hususta şüphe etmeyerek Allah’a bu iki şehadetle kavuşan her kul muhakkak cennete gire. “

    Müslim : 1.c.27.n

    Öyleyse Allah’tan başka hak bir ilahın olmadığına şeksiz şüphesiz iman etmemiz, bu kelimenin bizden istediği en önemli şeylerden birisidir.

    La ilahe illallah’ın kemalinden olan üçüncü şart … “ İhlas “

    Değerli kardeşlerim … ! La ilahe illallah’ın kemalinden olan üçüncü şart ihlas’tır. Kul ihlaslı bir şekilde Allah’tan başka ilah olmadığına iman etmesi ve ibadetlerini de samimi bir şekilde Allah’a has kılması gerekir.


    Rabbimiz kerim kitabında şöyle buyurmaktadır :


    أَلَا لِلَّهِ الدِّينُ الْخَالِصُ وَالَّذِينَ  


    “ Halis din ancak Allah’ındır …  “  Zümer : 3.Ay

    وَمَا أُمِرُوا إِلَّا لِيَعْبُدُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ  


    “ Onlar dini Allah’a has kılarak ibadet etmekten başka bir şeyle emrolunmamışlardı … “  Beyine : 5.Ay

    “ … Ebu Hureyre r.a'dan. : Resûlullah s.a.v buyurdu ki : “ … Kıyamet günü halk içinde şefaatime en ziyade  mazhar olacak kişi, kalbinden ihlaslı olarak la ilahe illallah diyen kimsedir. “

    Buhari : 1.c.255.s – Ahmed : 1 / 173-174

    “ … Ebu Hureyre r.a'dan. : Resûlullah s.a.v buyurdu ki : “ Kim kapten ihlasla ve yakin bir imanla la ilahe illallah’a şehadet ederse, ateşe girmez cennete girer. “

    Ahmed : 5/236 - 21959 - Hakim : 1/503 – T. Kebir : 20/41-63 - İbni Hibban : 1/211 - 200.n

    “ … Resûlullah  s.a.v şöyle  buyurdu : “ Kul la ilahe illallah kelimesini ihlaslı olarak söyleyecek olursa, büyük günahlardan kaçındığı sürece gök yüzünün kapıları açılır ve Arş’a kadar bu devam eder. “

    Sahihu’l Cami’ : 5524.n

    “ … Resûlullah  s.a.v şöyle  buyurdu : “ Kim ihlas ile  la ilahe illallah derse cennete girer. Dediler ki : ihlasla söylemek nasıl olur ? Allah resulü s.a.v buyurdu ki : Söyleyeni Allah’ın haramlarından alıkoymasıdır. “

    Terğib ve Terhib : 364.s.5.n

    La ilahe illallah’ın kemalinden olan dördüncü şart … “ Sıdk “

    Değerli kardeşlerim ! La ilahe illallah’ın kemalinden olan dördüncü şart Sıdk’tır.  Sıdk, yalanın zıddı olan nifaka mani bir haldir.  Çünkü munafıklar dilleriyle hakkı söylemekte, fakat kalben inkar etmektedirler. Onun içindir ki imanın esası sıdk, nifakın esası ise yalandır denilmiştir.


    Rabbimiz kerim kitabında şöyle buyurmaktadır :


    “ Allah elbette sadıkları da bilecek, yalancıları da bilecek. “ Ankebut : 3.Ay

    “ Doğruyu getiren ve onu tasdik edene gelince, işte onlar sadıklardır. “

    Zümer : 33.Ay

    “ … Ebu Musa el Eşari r.a dan. Resûlullah  s.a.v şöyle  buyurdu : “ Kim sadık olarak  la ilahe illallah’a – yani Allah’tan başka ilahın olmadığına – şehadet getirirse cennete girer. “

    Ahmed : 4 / 402- 19486.n

    La ilahe illallah’ın kemalinden olan beşinci şart … “ Muhabbet “

    Değerli kardeşlerim ! La ilahe illallah’ın kemalinden olan beşinci şart ise Muhabbettir. Bu ise, Munafıkların yaptıklarının tam tesi Allah’ı ve Allah’ın sevdiklerini sevmektir. Allah’ı ve Allah’ın sevdiklerini sevmeyen akşama kadar La ilahe illallah dese neye yarar ki. Rabbimiz kerim kitabında şöyle buyurur :


    “ İnsanlardan öyleleri var ki ;  Allah’ tan gayri eşler edinerek, Allah’ı sever gibi onları severler. İman edenler ise en çok Allah’ı severler. “  

    Bakara : 165.Ay

     

    “ …  Enes r.a dan gelen bir rivayette Allah resulü s.a.v şöyle buyurmaktadır : “ üç haslet vardır ki bunlar kimde bulunursa o kimse imanın tadını almış olur: Allah ve resulünün o kimseye her şeyden daha sevimli olması. Sevdiğini sadece ve sadece Allah için sevmesi ve ateşe atılmaktan nasıl korkuyor ise Allah kendisini kurtardıktan sonra takrar küfre dönmekten de öylece korkması. ”

    Buhari  :  1.C.171.S - Müslim : 1.C.43.N - Tirmizi  :  4.C.2759.N - Nesei : 8.C.4956.N

    “ … Ebu Umame r.a dan. Allah resulü s.a.v şöyle buyurmaktadır : “ Kim sevdiğini Allah için sever, buğz ettiğine Allah için buğz eder, verdiğine Allah için verir ve men ettiğini de Allah için men ederse imanı kemale erer. “ 

     

    Ebu Davud : 5.C.4681.N

    “ … İbn Abbas r.a dan. Resulullah s.a.v şöyle buyurdular : ” İmanın en güçlü ve güvenilir kulpu, Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir. ”

    İbni Ebu Şeybe Musannef : 5.235-849 – el Albani Silsiletü’s Sahiha : 998

    La ilahe illallah’ın kemalinden olan altıncı şart … “ İnkiyad “

    Değerli kardeşlerim … ! La ilahe illallah’ın kemalinden olan altıncı şart ise İnkiyadtır. Bu ise, zahiren ve batinen emirlere imtisal nehiylerden de içtinab etmektir. Diğer bir ifadeyle ; bu kelimenin gerekleriyle amel etmektir.


    Rabbimiz kerim kitabında şöyle buyurur :


    اتَّبِعُواْ مَا أُنزِلَ إِلَيْكُم مِّن رَّبِّكُمْ وَلاَ تَتَّبِعُواْ مِن دُونِهِ أَوْلِيَاء قَلِيلاً مَّا تَذَكَّرُونَ


    “ Rabbinizden size indirilen – Kur’ana ve Sünnet – e tabi olun, O nun dışında dostlar edinip de onlara tabi olmayın. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz. “ 

    A’raf : 3.Ay

    “ Rabbinize yönelin ve O’na teslim olun. “  Zümer : 54.Ay

     

    “ Kim ihsan sahibi olarak özünü Allah’a teslim ederse, o kopmak bilmeyen bir kulpa - yani la ilahe illallah’a - yapışmış demektir. “  Lokman : 22.Ay

     

    Allah’u Azze ve Celle bizlere bu kelimeyi hakkıyla anlamayı, lazımlarını yerine getirmeyi ve onu bozan söz ve tavırlardan da uzak durmayı nasip eylesin.


    Değerli kardeşlerim … ! buraya kadar anlatılanlara rağmen - anlayış ve muhakeme hussunda problemleri olanlar, hala Allah resulü s.a.v’in mutlak ifadeli hadislerini ileri sürerek – yani sadece dili ile de olsa La ilahe illallah diyen müslümandır, cennetliktir -  iddalarını savunmaya devam ederlerse onlara söylenecek tek söz :

             “ Allah sizlere anlayış ve hidayet versin …” sözüdür .



            
  • Rabbinize dönün ve O'na (gönülden) teslim olun." (Zümer, 54)
  • 54. Ve Rabbinize dönün ve O’na teslim olun, size azap gelmeden evvel. Sonra yardım olunmazsınız.
  • Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
    1. Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah'a mahsustur. Böyle iken inkâr edenler başka şeyleri Rablerine denk tutuyorlar.

    2. O öyle bir Rab'dır ki, sizi çamurdan yaratmış, sonra (her birinize) bir ecel tayin etmiştir. (Kıyametin kopması için) belirlenmiş bir ecel de O'nun katındadır. Siz ise hâlâ şüphe ediyorsunuz.

    3. Hâlbuki O, göklerde de Allah'tır, yerde de. Sizin gizlinizi de bilir, açığa vurduğunuzu da. Sizin daha ne kazanacağınızı da bilir.

    4. Onlara Rablerinin âyetlerinden hiçbir âyet gelmez ki ondan yüz çevirmesinler.

    5. Nitekim hak (Kur'an) kendilerine gelince onu yalanladılar. Fakat alay ettikleri şeyin haberleri kendilerine ilerde gelecektir.(1)

    (1) Hicretten sonra İslâm'ın devlet olması, Bedir zaferi, İslâm'ın fütuhatı ve yayılması, o gün için hayal bile edilmiyor, İslâm alay konusu oluyordu. Âyet, önceden bu tarihî gelişmelerin haberini veriyor, İslâm'la alay edenlerin ahirette beklenmedik şekilde karşılarına çıkacak azaba da işaret ediyor.
    6. Onlardan önce nice nesilleri helâk ettiğimizi görmediler mi? Yeryüzünde size vermediğimiz imkân ve iktidarı onlara vermiştik. Onlara bol bol yağmur yağdırmıştık. Topraklarından nehirler akıttık. Sonra da günahları sebebiyle onları helâk ettik ve arkalarından başka bir nesil var ettik.

    7. (Ey Muhammed!) Eğer sana kâğıda yazılı bir kitap indirseydik, onlar da elleriyle ona dokunsalardı, yine o inkâr edenler, "Bu, apaçık büyüden başka bir şey değildir" diyeceklerdi.

    8. Bir de dediler ki: "Ona (açıktan göreceğimiz) bir melek indirilse ya!" Eğer (öyle) bir melek indirseydik artık iş bitirilmiş olurdu, sonra da kendilerine göz açtırılmazdı. (Hemen helâk edilirlerdi.)

    9. Eğer onu (Peygamberi) bir melek kılsaydık yine onu bir adam (suretinde) yapardık(2) ve onları yine içinde bulundukları karmaşaya düşürmüş olurduk.(3)

    (2) Müşrikler, melekleri kadın suretinde hayal edip böyle inanırlardı. Bu inanışın yanlışlığını vurgulamak üzere, onlara melek gönderilse bile bunun kadın suretinde temsil edilemeyeceği ifade edilmiştir. (Bakınız: Zuhruf sûresi, âyet, 19)
    (3) Kâfirlerin ısrarla istedikleri şekilde peygamber bir melek olsaydı, o melek bir insan suretinde gelecekti. Çünkü sıradan insanların meleği asıl şekliyle görmelerine imkân yoktu. Bu defa onların bu husustaki şüpheleri ve müşkülleri aynen sahnelenmiş olacaktı. Zira peygambere dedikleri gibi ona da, "Sen de bizim gibi bir beşersin, melek olamazsın" diyeceklerdi.
    10. (Ey Muhammed!) Andolsun, senden önce de birçok peygamber alaya alınmıştı da onlarla alay edenleri, alay ettikleri şey kuşatıp mahvetmişti.

    11. De ki: "Yeryüzünde gezin dolaşın da (Peygamberleri) yalanlayanların sonu nasıl olmuş bir görün."

    12. De ki: "Şu göklerdekiler ve yerdekiler kimindir?" "Allah'ındır" de. O, merhamet etmeyi kendine gerekli kıldı. Andolsun sizi mutlaka kıyamet gününe toplayacak. Bunda hiç şüphe yok. Kendilerini ziyana uğratanlar var ya, işte onlar inanmazlar.

    13. Gece ve gündüzde barınan her şey O'nundur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

    14. De ki: "Göklerin ve yerin yaratıcısı olan, beslediği hâlde beslenmeye ihtiyacı olmayan Allah'tan başkasını mı dost edineceğim." De ki: "Bana, (Allah'a) teslim olanların ilki olmam emredildi ve sakın Allah'a ortak koşanlardan olma (denildi)."

    15. De ki: "Ben Rabbime isyan edersem gerçekten, büyük bir günün (kıyamet gününün) azabından korkarım."

    16. (O günün azabı) kimden savuşturulursa, gerçekten (Allah) ona acımıştır. İşte bu apaçık kurtuluştur.

    17. Şayet Allah sana bir zarar dokundursa, bunu O'ndan başka giderecek yoktur. Fakat sana bir hayır dokunduracak olsa onu da kimse gideremez. Bil ki O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

    18. O, kullarının üstünde mutlak hâkimiyet sahibidir. O, hüküm ve hikmet sahibidir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır.

    19. De ki: "Şahitlik bakımından hangi şey daha büyüktür?" De ki: "Allah benimle sizin aranızda şahittir.(4) İşte bu Kur'an bana, onunla sizi ve eriştiği herkesi uyarayım diye vahyolundu. Gerçekten siz mi Allah ile beraber başka ilâhlar olduğuna şahitlik ediyorsunuz?" De ki: "Ben şahitlik etmem." De ki: "O, ancak tek bir ilâhtır ve şüphesiz ben sizin Allah'a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım."

    (4) Kureyşliler, "Ey Muhammed! Senin hakkında yahudilere, hıristiyanlara sorduk, peygamberliğine dair bir haber olmadığını söylediler. Bize senin peygamber olduğuna dair bir şahit göster" demişler ve bunun üzerine bu âyet inmişti.
    20. Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu (Peygamberi) kendi öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar.(5) Kendilerini ziyana sokanlar var ya, işte onlar inanmazlar.

    (5) Çünkü Tevrat'ta ve İncil'de Resûlullah hakkında tanıtıcı bilgiler vardır. (Bakınız: Bakara sûresi, âyet, 146)
    21. Kim Allah'a karşı yalan uydurandan, ya da O'nun âyetlerini yalanlayandan daha zalimdir? Şüphesiz ki, zalimler kurtuluşa eremez.

    22. Onları tümüyle (mahşere) toplayıp da Allah'a ortak koşanlara, "Nerede, ilâh olduklarını iddia ettiğiniz ortaklarınız?" diyeceğimiz günü hatırla.

    23. Sonunda onların manevraları, "Rabbimiz Allah'a andolsun ki biz (O'na) ortak koşanlar değildik" demelerinden başka bir şey olmayacaktır.

    24. Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler ve iftira edip durdukları şeyler (uydurma ilâhları) onları nasıl yüzüstü bırakıp kayboluverdi?

    25. İçlerinden, (Kur'an okurken) seni dinleyenler de var. Onu anlamamaları için kalpleri üzerine perdeler (gereriz), kulaklarına ağırlık koyarız.(6) Her türlü mucizeyi görseler de onlara inanmazlar. Hatta tartışmak üzere sana geldiklerinde inkâr edenler, "Bu (Kur'an) evvelkilerin masallarından başka bir şey değil" derler.

    (6) Konu ile ilgili olarak bakınız: İsrâ sûresi, âyet, 46.
    26. Onlar başkalarını ondan (Kur'an'dan) alıkoyarlar, hem de kendileri ondan uzak kalırlar. Onlar farkına varmaksızın, ancak kendilerini helâk ediyorlar.

    27. Ateşin karşısında durdurulup da, "Ah, keşke dünyaya geri döndürülsek de Rabbimizin âyetlerini yalanlamasak ve mü'minlerden olsak" dedikleri vakit (hâllerini) bir görsen!

    28. Hayır, (bu yakınmaları) daha önce gizlemekte oldukları şeyler onlara göründü (de ondan). Eğer çevrilselerdi, elbette kendilerine yasaklanan şeylere yine döneceklerdi. Şüphesiz onlar yalancıdırlar.

    29. Derler ki: "Hayat ancak dünya hayatımızdır. Artık biz bir daha diriltilecek de değiliz."

    30. Rab'lerinin huzurunda durduruldukları vakit (hâllerini) bir görsen! (Allah) diyecek ki: "Nasıl, şu (dirilmek) gerçek değil miymiş?" Onlar, "Evet, Rabbimize andolsun ki, gerçekmiş" diyecekler. (Allah), "Öyleyse inkâr etmekte olduğunuzdan dolayı tadın azabı!" diyecek.

    31. Allah'ın huzuruna çıkmayı yalanlayanlar gerçekten ziyana uğramıştır. Nihayet onlara ansızın o saat (kıyamet) gelip çatınca, bütün günahlarını sırtlarına yüklenerek, "Hayatta yaptığımız kusurlardan ötürü vay hâlimize!" diyecekler. Dikkat edin, yüklendikleri günah yükü ne kötüdür!

    32. Dünya hayatı ancak bir oyun ve bir eğlencedir. Elbette ki ahiret yurdu Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?

    33. Ey Muhammed! Biz çok iyi biliyoruz ki söyledikleri elbette seni incitiyor. Onlar gerçekte seni yalanlamıyorlar; fakat o zalimler Allah'ın âyetlerini inadına inkâr ediyorlar.

    34. Andolsun ki, senden önce de birçok Peygamberler yalanlanmıştı da onlar yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine karşı sabretmişler ve nihayet kendilerine yardımımız yetişmişti. Allah'ın kelimelerini değiştirebilecek bir güç de yoktur.(7) Andolsun peygamberler ile ilgili haberlerin bir kısmı sana gelmiş bulunuyor.

    (7) Konu ile ilgili olarak bakınız: Sâffât sûresi, âyet, 171-173.
    35. Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geldiyse; bir delik açıp yerin dibine inerek, yahut bir merdiven kurup göğe çıkarak onlara bir mucize getirmeye gücün yetiyorsa durma, yap! Eğer Allah dileseydi, elbette onları hidayet üzere toplardı. O hâlde, sakın cahillerden olma.

    36. (Davete), ancak (bütün kalpleriyle) kulak verenler uyar. (Kalben) ölüleri ise (yalnızca) Allah diriltir. Sonra da hepsi O'na döndürülürler.

    37. Dediler ki: "Ona Rabbinden bir mucize indirilse ya!" (Ey Muhammed!) De ki: "Şüphesiz Allah'ın, bir mucize indirmeğe gücü yeter. Fakat onların çoğu bilmiyor."

    38. Yeryüzünde gezen her türlü canlı ve (gökte) iki kanadıyla uçan her tür kuş, sizin gibi birer topluluktan başka bir şey değildir. Biz Kitap'ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonunda hepsi Rablerinin huzuruna toplanıp getirilecekler.

    39. Âyetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklar içerisindeki birtakım sağırlar ve dilsizlerdir. Allah, kimi dilerse onu şaşırtır.(8) Kimi de dilerse onu dosdoğru yol üzere kılar.

    (8) İnsan, Allah'ı tanıyacak, iman ve İslâmla bağdaşacak fıtratta yaratılmıştır. Kişi bu fıtratı üzere yürümez; onu bozar, küfür ve sapıklığa kucak açarsa, Allah da onu şaşırtır.
    40. (Ey Muhammed!) De ki: "Söyleyin bakalım. Acaba size Allah'ın azabı gelse veya size kıyamet saati gelip çatsa (böyle bir durumda) siz Allah'tan başkasını mı çağırırsınız? Eğer (putların size yararı dokunduğu iddianızda) doğru söyleyenlerseniz (haydi onları yardıma çağırın).

    41. Hayır! (Bu durumda) yalnız O'na dua edersiniz, O da dilerse (kurtulmak için) dua ettiğiniz sıkıntıyı giderir ve siz o an Allah'a ortak koştuklarınızı unutursunuz."

    42. Andolsun, senden önce birtakım ümmetlere de peygamberler gönderdik. (Peygamberlerini dinlemediler.) Sonunda, yalvarsınlar da tövbe etsinler diye onları şiddetli yoksulluk ve darlıklarla yakaladık.

    43. Hiç olmazsa onlara azabımız geldiği zaman yakarıp tövbe etselerdi ya.. Fakat (onu yapmadılar) kalpleri katılaştı. Şeytan da yapmakta olduklarını zaten onlara süslü göstermişti.

    44. Derken onlar kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında, (önce) üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Sonra kendilerine verilenle sevinip şımardıkları sırada, onları ansızın yakaladık da bir anda tüm ümitlerini kaybedip yıkıldılar.

    45. Böylece zulmeden o toplumun kökü kesildi. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.

    46. De ki: "Ne dersiniz, eğer Allah sizin kulağınızı ve gözlerinizi alır, kalplerinizi de mühürlerse, Allah'tan başka onu size (geri) getirecek ilâh kimmiş?" Bak, biz âyetleri değişik biçimlerde nasıl açıklıyoruz, sonra onlar nasıl yüz çeviriyorlar?

    47. De ki: "Ne dersiniz, Allah'ın azabı size beklenmedik bir anda veya açıktan açığa gelse, zalimler toplumundan başkası mı helâk edilecek?"

    48. Biz peygamberleri ancak müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kim iman eder ve kendini düzeltirse onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir.

    49. Âyetlerimizi yalanlayanlara ise, yapmakta oldukları fasıklık sebebiyle azap dokunacaktır.

    50. De ki: "Ben size, 'Allah'ın hazineleri benim yanımdadır' demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size 'Ben bir meleğim' de demiyorum. Ben sadece, bana gönderilen vahye uyuyorum." De ki: "Görmeyenle gören bir olur mu? Siz hiç düşünmez misiniz?"

    51. Kendileri için Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir şefaatçi bulunmaksızın, Rab'lerinin huzurunda toplanmaktan korkanları, Allah'a karşı gelmekten sakınsınlar diye, onunla (Kur'an ile) uyar.

    52. Rab'lerinin rızasını isteyerek sabah akşam O'na dua edenleri yanından kovma. Onların hesabından sana bir şey yok, senin hesabından da onlara bir şey yok ki onları kovasın. Eğer kovarsan zalimlerden olursun.(9)

    (9) Kureyş'in ileri gelenleri Hz. Peygamber'e, "Fakir müslümanları yanından kovarsan seninle gelir otururuz" demişlerdi. Hz. Peygamber de "Ben mü'minleri kovamam" buyurmuştu. Onlar, "Bari biz senin yanına geldiğimizde onlar kalkıp gitsinler, biz çıkınca girsinler. Çünkü biz bunlarla oturmayı gururumuza yediremiyoruz," demişlerdi. Resûlullah da bu kişilerin bu sayede müslüman olabileceklerini düşünerek teklifi kabul etmek üzere iken bu âyet-i kerime inmiştir.
    53. Böylece insanların bazısını bazısı ile denedik ki, "Allah, aramızdan şu adamları mı iman nimetine lâyık gördü?" desinler. Allah, şükreden kullarını daha iyi bilen değil mi?

    54. Âyetlerimize iman edenler sana geldikleri zaman, de ki: "Selâm olsun size! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti (merhameti) yazdı. Şöyle ki: Sizden kim cahillikle bir kabahat işler de sonra peşinden tövbe eder, kendini düzeltirse (bilmiş olun ki) O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir."

    55. Suçluların yolu da açığa çıksın diye âyetleri işte böyle ayrı ayrı açıklarız.

    56. De ki: "Sizin, Allah'tan başka ibadet ettiğiniz şeylere ibadet etmem bana kesinlikle yasaklandı. Ben sizin arzularınıza uymam. (Uyarsam) o takdirde sapmış olurum, hidayete erenlerden olmam."

    57. De ki: "Şüphesiz ben, Rabbimden (gelen) kesin bir belge üzereyim. Siz ise onu yalanladınız. Sizin acele istediğiniz azap benim elimde değil. Hüküm yalnızca Allah'a aittir. O, hakkı anlatır. O, hakkı batıldan ayırt edenlerin en hayırlısıdır."

    58. De ki: "Sizin acele istediğiniz azap şayet benim elimde olsaydı, benimle sizin aranızda iş elbette bitirilmiş olurdu." Allah, zalimleri daha iyi bilir.(10)

    (10) Hz. Peygambere karşı çıkanlar, "Seni reddediyoruz, inkâr ediyoruz, ama bize hiçbir şey olmuyor. Gerçekten peygamber olsaydın, başımıza taş yağardı. Hadi hemen böyle bir azap gelsin de görelim," diyorlardı. İslâm'ın ilim ve akıl yoluyla ikna etme prensibini temel ilke olarak aldığını, zorlama ve kaba kuvvete dayanmadığını bilmiyorlardı. Zaten böyle bir azabı istemek, Peygamber'in âlemlere rahmet oluşu ile bağdaşmazdı.
    59. Gaybın anahtarları yalnızca O'nun katındadır. Onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanı da bilir. Hiçbir yaprak düşmez ki onu bilmesin. Yerin karanlıklarında da hiçbir tane, hiçbir yaş, hiçbir kuru şey yoktur ki apaçık bir kitapta (Allah'ın bilgisi dâhilinde, Levh-i Mahfuz'da) olmasın.

    60. O, geceleyin sizi ölü gibi kendinizden geçirip alan (uyutan) ve gündüzün kazandıklarınızı bilen, sonra da belirlenmiş eceliniz tamamlanıncaya kadar gündüzleri sizi tekrar diriltendir (uyandırandır). Sonra dönüşünüz yalnız O'nadır. Sonra O, işlemekte olduklarınızı size haber verecektir.

    61. O, kullarının üstünde mutlak hâkimiyet sahibidir. Üzerinize de koruyucu melekler gönderir.(11) Nihayet birinize ölüm geldiği vakit (görevli) elçilerimiz onun canını alır ve onlar görevlerinde asla kusur etmezler.

    (11) Koruyucu melekler, insanların iyi ya da kötü tüm yaptıklarını tespit eden meleklerdir. Konu ile ilgili olarak bakınız: İnfitar sûresi, âyet, 10.
    62. Sonra hepsi, gerçek sahipleri Allah'a döndürülürler. İyi bilin ki hüküm yalnız O'nundur. O, hesap görenlerin en çabuğudur.

    63. De ki: "Sizler, açıktan ve gizlice O'na 'Eğer bizi bundan kurtarırsa, elbette şükredenlerden olacağız' diye dua ederken, sizi karanın ve denizin karanlıklarından (tehlikelerinden) kim kurtarır?"

    64. De ki: "Onlardan ve her türlü sıkıntıdan sizi Allah kurtarır. Ama siz yine de O'na ortak koşuyorsunuz."

    65. De ki: "O, size üstünüzden (gökten) veya ayaklarınızın altından (yerden) bir azap göndermeğe, ya da sizi grup grup birbirinize düşürmeğe ve kiminizin şiddetini kiminize tattırmaya gücü yetendir." Bak, anlasınlar diye, âyetleri değişik biçimlerde nasıl açıklıyoruz.

    66. O (Kur'an) hak olduğu hâlde, kavmin onu yalanladı. De ki: "Ben size vekil (sizden sorumlu) değilim."(12)

    (12) Âyette şu mesaj verilmektedir: "Ben illa da sizi tasdike zorlayacak, yalanlamanızı engelleyecek, sizi Allah adına cezalandıracak, veya azap geldiği takdirde onu durduracak, sizi ondan koruyacak değilim. Ben, olmuş ve olacakları Allah'ın bana vahyettiği şekilde haber veririm."
    67. Her haberin gerçekleşeceği bir zamanı vardır. İleride bileceksiniz.

    68. Âyetlerimiz hakkında dedikoduya dalanları gördüğün vakit başka bir söze dalıncaya kadar onlardan yüz çevir, uzaklaş. Şayet şeytan sana unutturursa hatırladıktan sonra (kalk), o zalimler grubu ile beraber oturma.(13)

    (13) Konu ile ilgili olarak bakınız: Nisâ sûresi, âyet, 140.
    69. Allah'a karşı gelmekten sakınanlara, onların hesabından bir şey (sorumluluk) yoktur. Fakat üzerlerine düşen bir hatırlatmadır. Belki sakınırlar.

    70. Dinlerini oyun ve eğlence edinenleri ve dünya hayatı kendilerini aldatmış olanları bırak. Hiç kimsenin kazandığı yüzünden mahrumiyete sürüklenmemesi için Kur'an ile öğüt ver. Yoksa ona Allah'tan başka ne bir dost vardır, ne de bir şefaatçi. (Kurtuluşu için) her türlü fidyeyi verse de bu ondan kabul edilmez. İşte onlar kazandıkları yüzünden helâke sürüklenmiş kimselerdir. Küfre saplanıp kalmalarından dolayı onlara çılgınca kaynamış bir içecek ve elem dolu bir azap vardır.

    71. De ki: "Allah'ı bırakıp da bize faydası olmayan, zararı da dokunmayan şeylere mi tapalım? Allah, bizi hidayete kavuşturduktan sonra gerisingeri (şirke) mi döndürülelim? Arkadaşları 'bize gel!' diye doğru yola çağırdıkları hâlde, yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşıp şeytanların ayarttığı kimse gibi mi (olalım)?" De ki: "Hiç şüphesiz asıl doğru yol Allah'ın yoludur. Bize âlemlerin Rabbine boyun eğmek emrolundu."

    72. Bir de, bize, "Namazı dosdoğru kılın ve Allah'a karşı gelmekten sakının" diye emrolundu. O, huzurunda toplanacağınız Allah'tır.

    73. O, gökleri ve yeri, hak ve hikmete uygun olarak yaratandır. Allah'ın "ol" deyip de her şeyin oluvereceği günü hatırla. O'nun sözü gerçektir. Sûr'a üflendiği gün de mülk (hükümranlık) O'nundur. Gaybı da, görülen âlemi de bilendir. O, hüküm ve hikmet sahibidir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır.

    74. Hani İbrahim, babası Âzer'e, "Sen putları ilâh mı ediniyorsun? Şüphesiz, ben seni de, kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum" demişti.

    75. İşte böylece İbrahim'e göklerdeki ve yerdeki hükümranlığı ve nizamı(14) gösteriyorduk ki kesin ilme erenlerden olsun.

    (14) Meâldeki "hükümranlık ve nizam" ifadesi, âyetteki "melekût" kelimesinin karşılığıdır. Melekût, Allah'a özgü hükümranlık demektir. "Melekûtu göstermek" de Yüce Allah'ın kâinata koyduğu, hissedilebilen veya hissedilemeyen muazzam nizamı ve tabiat kanunlarını araştırıp anlayabilecek, inceliklerini kavrayabilecek yeteneğin verilmesidir.
    76. Üzerine gece karanlığı basınca, bir yıldız gördü. "İşte Rabbim!" dedi. Yıldız batınca da, "Ben öyle batanları sevmem" dedi.

    77. Ay'ı doğarken görünce de, "İşte Rabbim!" dedi. Ay da batınca, "Andolsun ki, Rabbim bana doğru yolu göstermezse, mutlaka ben de sapıklardan olurum" dedi.

    78. Güneşi doğarken görünce de, "İşte benim Rabbim! Bu daha büyük" dedi. O da batınca (kavmine dönüp), "Ey kavmim! Ben sizin Allah'a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım" dedi.

    79. "Ben, hakka yönelen birisi olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Ben, Allah'a ortak koşanlardan değilim."

    80. Kavmi onunla tartışmaya girişti. Dedi ki: "Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Hem sizin O'na ortak koştuklarınızdan ben korkmam; ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması başka. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?"

    81. "Allah'ın, size, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O'na ortak koşmaktan korkmuyorsunuz da, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden ne diye korkayım? Öyle ise iki taraftan hangisi güvende olmaya daha lâyıktır? Eğer biliyorsanız söyleyin."

    82. İman edip de imanlarına zulmü (şirki) bulaştırmayanlar var ya; işte güven onların hakkıdır. Doğru yolu bulmuş olanlar da onlardır.

    83. İşte kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz delillerimiz.. Biz dilediğimiz kimsenin derecelerini yükseltiriz. Şüphesiz ki Rabbin hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.

    84. Biz ona İshak'ı ve Yakub'u armağan ettik. Hepsini hidayete erdirdik. Daha önce Nûh'u da hidayete erdirmiştik. Zürriyetinden Dâvud'u, Süleyman'ı, Eyyub'u, Yûsuf'u, Mûsâ'yı ve Hârûn'u da. İyilik yapanları işte böyle mükâfatlandırırız.

    85. Zekeriya'yı, Yahya'yı, İsa'yı, İlyas'ı doğru yola erdirmiştik. Bunların hepsi salih kimselerden idi.

    86. İsmail'i, Elyasa'ı, Yûnus'u ve Lût'u da doğru yola erdirmiştik. Her birini âlemlere üstün kılmıştık.

    87. Babalarından, çocuklarından ve kardeşlerinden bir kısmını da. Bütün bunları seçtik ve bunları dosdoğru bir yola ilettik.

    88. İşte bu, Allah'ın hidayetidir ki, kullarından dilediğini buna iletip yöneltir. Eğer onlar da Allah'a ortak koşsalardı, bütün yaptıkları boşa gitmişti.

    89. Onlar kendilerine kitap, hikmet ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir. Eğer şunlar (inanmayanlar) bunları tanımayıp inkâr ederlerse, biz onları inkâr etmeyecek olan bir kavmi, onlara vekil kılmışızdır.(15)

    (15) Yani ilâhî kitaplara, onların hükümlerine ve peygamberlerin davetine uyacak mü'minler bulunacaktır.
    90. İşte, o peygamberler, Allah'ın doğru yola ilettiği kimselerdir. (Ey Muhammed!) Sen de onların tuttuğu yola uy. De ki: "Bu tebliğe karşı sizden bir ücret istemiyorum. O (Kur'an), bütün âlemler için ancak bir uyarıdır."

    91. Allah'ın kadrini gereği gibi bilemediler.(16) Çünkü, "Allah, hiç kimseye hiçbir şey indirmedi" dediler.(17) De ki: "Mûsâ'nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği, parça parça kâğıtlar hâline koyup ortaya çıkardığınız, pek çoğunu ise gizlediğiniz; (kendisiyle) sizin de, babalarınızın da bilmediği şeylerin size öğretildiği Kitab'ı kim indirdi?" (Ey Muhammed!) "Allah" (indirdi) de, sonra bırak onları, içine daldıkları batakta oynayadursunlar.

    (16) Yani Allah'ı, şanına yaraşır şekilde tanımadılar, bilemediler.
    (17) Yahudiler, Peygamberi ve ona indirilen Kur'an'ı inkâr etmek uğruna, kendi peygamberlerini ve kitaplarını inkâr etme durumuna düşmüşlerdi.
    92. İşte bu (Kur'an) da, bereket kaynağı, kendinden öncekileri (ilâhî kitapları) tasdik eden ve şehirler anasını (Mekke'yi) ve bütün çevresini (tüm insanlığı) uyarasın diye indirdiğimiz bir kitaptır.(18) Ahirete iman edenler, ona da inanırlar. Onlar namazlarını vaktinde kılarlar.

    (18) Bu sûrenin 90. âyetinde ifade edildiği üzere, İslâm evrensel bir dindir. Dolayısıyla, Mekke civarındaki insanlar ifadesi tüm dünya insanlığını kapsar.
    93. Allah'a karşı yalan uyduran veya kendine bir şey vahyedilmemişken, "Bana vahyolundu" diyen, ya da "Allah'ın indirdiğinin benzerini ben de indireceğim" diye laf eden kimseden daha zalim kimdir? Zalimlerin şiddetli ölüm sancıları içinde çırpındığı; meleklerin, ellerini uzatmış, "Haydi canlarınızı kurtarın! Allah'a karşı doğru olmayanı söylediğiniz, ve O'nun âyetlerinden kibirlenerek yüz çevirdiğiniz için bugün aşağılayıcı azap ile cezalandırılacaksınız" diyecekleri zaman hâllerini bir görsen!

    94. Andolsun, sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geldiniz. Size verdiğimiz dünyalık nimetleri de arkanızda bıraktınız. Hani hakkınızda Allah'ın ortakları olduğunu zannettiğiniz şefaatçilerinizi de yanınızda görmüyoruz? Artık aranızdaki bağlar tamamen kopmuş ve (Allah'ın ortağı olduklarını) iddia ettikleriniz, sizi yüzüstü bırakıp kaybolmuşlardır.

    95. Şüphesiz Allah, taneyi ve çekirdeği yarıp filizlendirendir. Ölüden diriyi çıkarır. Diriden de ölüyü çıkarandır. İşte budur Allah! Peki (O'ndan) nasıl çevriliyorsunuz?

    96. O, karanlığı yarıp sabahı çıkarandır. Geceyi dinlenme zamanı, güneşi ve ayı da ince birer hesap ölçüsü kıldı. Bütün bunlar mutlak güç sahibinin, hakkıyla bilenin takdiridir (ölçüp biçmesidir).

    97. O, sayelerinde, kara ve denizin karanlıklarında yolunuzu bulasınız diye sizin için yıldızları yaratandır. Bilen bir toplum için âyetleri ayrı ayrı açıkladık.

    98. O, sizi bir tek candan yaratandır. Sizin bir karar kılma yeriniz, bir de emanet bırakılma yeriniz var. Biz anlayan bir toplum için âyetleri ayrı ayrı açıklamışızdır.

    99. O, gökten su indirendir. İşte biz onunla her türlü bitkiyi çıkarıp onlardan yeşillik meydana getirir ve o yeşil bitkilerden, üst üste binmiş taneler, -hurma ağacının tomurcuğunda da aşağıya sarkmış salkımlar- üzüm bahçeleri, zeytin ve nar çıkarırız: (Her biri) birbirine benzer ve (her biri) birbirinden farklı.(19) Bunların meyvesine, bir meyve verdiği zaman, bir de olgunlaştığı zaman bakın. Şüphesiz bunda inanan bir topluluk için (Allah'ın varlığını gösteren) ibretler vardır.

    (19) Bu ifadeyle, meyve ve sebzelerin hayatlarını sürdürme ve gelişme kanunları açısından birbirlerine benzemelerine rağmen tad, renk, koku, yapı ve görüntü olarak birbirlerinden çok farklı oldukları vurgulanmış olabileceği gibi, başka benzerlik ve farklılıklar da kastedilmiş olabilir. Âyet-i kerimede Cenab-ı Hakk'ın yaratmasındaki muazzam inceliklere bir dikkat çekme vardır.
    100. Bir de cinleri Allah'a birtakım ortaklar yaptılar. Oysa onları O yarattı. Bilgisizce Allah'a oğullar ve kızlar da uydurdular. O, onların niteledikleri şeylerden uzaktır, yücedir.

    101. O, gökleri ve yeri örnekleri yokken yaratandır. O'nun bir eşi olmadığı hâlde, nasıl bir çocuğu olabilir? Hâlbuki her şeyi O yarattı. O, her şeyi hakkıyla bilendir.

    102. İşte sizin Rabbiniz Allah. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, her şeyin yaratıcısıdır. Öyle ise O'na kulluk edin. O, her şeye vekil (her şeyi yöneten, görüp gözeten)dir.

    103. Gözler O'nu idrak edemez ama O, gözleri idrak eder."(20) O, en gizli şeyleri bilendir, (her şeyden) hakkıyla haberdar olandır.

    (20) Allah'ın zatına bu dünya gözüyle ulaşmak, O'nun hakikatini kavramak mümkün değildir. Ahirette ise birçok gözler O'nu görecektir. Konu ile ilgili olarak ayrıca bakınız: Kıyâme sûresi, âyet, 23.
    104. Rabbinizden size gerçekleri gösteren deliller(21) geldi. Artık kim gözünü açar hakkı idrak ederse kendi yararına, kim de (hakkın karşısında) körlük ederse kendi zararınadır. Ben başınızda bekçi değilim.

    (21) Basiret, gönül gözü demektir. Kafadaki göze basar denildiği gibi, kalp ve gönül gözüne de basiret denir. Âyetteki "gerçekleri gösteren deliller" ifadesi ile, Allah Teâlâ tarafından Resûlullah'a vahyolunan âyetler ve Allah'ın birliğine, kuvvet ve kudretine delalet eden ve yukarıda geçen âyetlerde dile getirilen ibret alınacak kâinat olayları kastedilmiştir.
    105. Onlar, "Sen iyi ders almışsın" desinler diye ve bir de bilen bir toplum için onu (Kur'an'ı) açıklayalım diye âyetleri değişik biçimlerde işte böylece açıklıyoruz.(22)

    (22) Peygambere gönderilen vahyin karşısında hayretlere düşen müşrikler, "Sen ders almış okumuşsun, yoksa bu okuduğun Kur'an âyetleri ümmî birinin işi değil", diyorlardı.
    106. Ey Muhammed! Sen, Rabbinden sana vahyedilene uy. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Allah'a ortak koşanlardan yüz çevir.

    107. Allah dileseydi ortak koşmazlardı. Biz seni onların başına bir bekçi yapmadık. Sen onlara vekil (onlardan sorumlu) da değilsin.

    108. Onların, Allah'ı bırakıp tapındıklarına sövmeyin, sonra onlar da haddi aşarak, bilgisizce Allah'a söverler. Böylece her ümmete yaptıklarını süslü gösterdik. Sonra dönüşleri ancak Rablerinedir. O, yapmakta olduklarını kendilerine bildirecektir.

    109. Eğer kendilerine (başka) bir mucize gelirse, mutlaka ona inanacaklarına dair en güçlü yeminleriyle Allah'a yemin ettiler. De ki: "Mucizeler ancak Allah katındadır. O mucizeler geldiği vakit de inanmayacaklarını siz ne bileceksiniz?"

    110. Biz onların kalplerini ve gözlerini ters döndürürüz de ilkin ona iman etmedikleri gibi (mucize geldikten sonra da inanmazlar) ve yine onları azgınlıkları içinde bırakırız da bocalar dururlar.

    111. Biz onlara melekleri de indirseydik, kendileriyle ölüler de konuşsaydı ve her şeyi karşılarında (hakikatın şahidleri olarak) toplasaydık, Allah dilemedikçe yine de iman edecek değillerdi. Fakat onların çoğu bilmiyorlar.

    112. İşte böylece biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı laflar fısıldarlar. Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. O hâlde, onları iftiralarıyla baş başa bırak.

    113. Bir de (şeytanlar), ahirete inanmayanların gönülleri bu yaldızlı sözlere meyletsin, onlardan hoşlansınlar ve işleyecekleri günahları işlesinler diye (bu fısıldamayı yaparlar).

    114. "Size Kitab'ı (Kur'an'ı) hak olarak indiren O iken ben Allah'tan başka bir hakem mi arayacağım?" (de). Kendilerine kitap verdiklerimiz de onun, Rabbin katından hak olarak indirilmiş olduğunu bilirler. O hâlde, sakın şüphecilerden olma.(23)

    (23) Kureyş müşrikleri peygamberimize, "Aramızda yahudi veya hıristiyan âlimlerinden bir hakem seçelim. Senin getirdiğin din hakkında onların kitaplarında bulunanı bize haber versinler" demeleri üzerine bu âyetle onlara cevap verilmiştir.
    115. Rabbinin kelimesi (Kur'an) doğruluk ve adalet bakımından tamdır. Onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

    116. Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyuyorlar ve onlar sadece yalan uyduruyorlar.

    117. Şüphesiz senin Rabbin, yolundan sapanı çok iyi bilir ve yine O, doğru yolu bulanları en iyi bilendir.

    118. Artık, âyetlerine inanan kimseler iseniz üzerine Allah'ın ismi anılarak kesilmiş hayvanlardan yiyin.

    119. Allah, yemek zorunda kaldıklarınız dışında size neleri haram kıldığını tek tek açıklamışken, üzerine adının anıldığı hayvanları yememenizin sebebi nedir.(24) Gerçekten birçokları nefislerinin arzularına uyarak bilmeden (halkı) saptırıyorlar. Şüphesiz senin Rabbin, haddi aşanları çok iyi bilir.

    (24) Yenmesi haram kılınan şeyler için bakınız: Bakara sûresi, âyet, 173; Maide sûresi, âyet, 3; En'âm sûresi, âyet, 145; Nahl sûresi, âyet, 114-115.
    120. Günahın açığını da bırakın, gizlisini de. Çünkü günah kazananlar yaptıkları karşılığında cezalandırılacaklardır.

    121. Üzerine Allah adı anılmayan (hayvan)lardan yemeyin. Çünkü bu şekilde davranış fasıklıktır. Bir de şeytanlar kendi dostlarına sizinle mücadele etmeleri için mutlaka fısıldarlar. Onlara boyun eğerseniz şüphesiz siz de Allah'a ortak koşmuş olursunuz.(25)

    (25) Müşrikler ölmüş hayvan eti yerler ve aralarında, "Bakın, Muhammed ve ashabı kendi elleriyle kestikleri hayvanların etini yerler de Allah'ın öldürdüğü haramdır, derler" diye dedikodu yaparlardı. Âyet, müşriklerin durumuna düşmemeleri konusunda mü'minleri uyarmaktadır.
    122. Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine, insanlar arasında yürüyeceği bir nur verdiğimiz kimsenin durumu, hiç, karanlıklar içinde kalmış, bir türlü ondan çıkamamış kimsenin durumu gibi olur mu? İşte kâfirlere, işlemekte oldukları çirkinlikler böyle süslü gösterilmiştir.

    123. İşte böyle, her memlekette günahkârları oranın ileri gelenleri kıldık ki oralarda hilekârlık etsinler. Hâlbuki onlar hilekârlığı ancak kendilerine yaparlar. Ama farkında olmuyorlar.

    124. Onlara bir âyet geldiği zaman, "Allah elçilerine verilenin bir benzeri bize de verilinceye kadar asla inanmayacağız" derler. Allah, elçilik görevini kime vereceğini çok iyi bilir. Suç işleyenlere Allah katından bir aşağılık ve yapmakta oldukları hilekârlık sebebiyle çetin bir azap erişecektir.

    125. Allah, her kimi doğruya erdirmek isterse, onun göğsünü İslâm'a açar. Kimi de saptırmak isterse, onun da göğsünü göğe çıkıyormuşçasına daraltır, sıkar. Allah, inanmayanlara azap (ve sıkıntıyı) işte böyle verir.

    126. Bu, Rabbinin dosdoğru yoludur. Şüphesiz düşünüp öğüt alacak bir toplum için âyetleri ayrı ayrı açıkladık.

    127. Rableri katında selâm yurdu (cennet) onlarındır. Allah, yapmakta oldukları şeylerden dolayı onların dostudur.

    128. Onların hepsini bir araya toplayacağı gün şöyle diyecektir: "Ey cin topluluğu! İnsanlardan pek çoğunu saptırıp aranıza kattınız." Onların insanlardan olan dostları, "Ey Rabbimiz! Bizler birbirimizden yararlandık ve bize belirlediğin süremizin sonuna ulaştık" diyecekler. Allah da diyecek ki: "Allah'ın diledikleri (affettikleri) hariç, içinde ebedî kalmak üzere duracağınız yer ateştir." Ey Muhammed! Şüphesiz senin Rabbin hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.

    129. İşte biz, kazanmakta oldukları günahlar sebebiyle zalimlerin bir kısmını diğer bir kısmına böyle musallat ederiz.

    130. (O gün Allah, şöyle diyecektir:) "Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan ve bu gününüzün gelip çatacağı hakkında sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?" Onlar şöyle diyecekler: "Biz kendi aleyhimize şahitlik ederiz." Dünya hayatı onları aldattı ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ettiler.

    131. Bu (peygamberlerin gönderilmesi), Allah'ın, halkları habersizken ülkeleri haksız yere helâk etmeyeceği içindir.

    132. Herkesin amellerine göre dereceleri vardır. Rabbin onların yaptıklarından habersiz değildir.

    133. Rabbin her bakımdan sınırsız zengindir, rahmet sahibidir. Sizi başka bir kavmin soyundan getirdiği gibi, dilerse sizi giderir (yok eder) ve sizden sonra da yerinize dilediğini getirir.

    134. Şüphesiz size va'dedilen şeyler mutlaka gelecektir.(26) Siz bunun önüne geçemezsiniz.

    (26) Âyetteki "va'dedilen şeyler" ile, öldükten sonra dirilme, hesap, cennet, cehennem, iyilere iyi derece, kötülere kötü derece verileceği gibi gerçekler kastediliyor.
    135. De ki: "Ey kavmim! Elinizden geleni yapın. Ben de (görevimi) yapacağım. Ama dünya yurdunun sonucunun kimin olacağını yakında öğreneceksiniz. Şüphesiz, zalimler kurtuluşa eremezler.

    136. Allah'ın yarattığı ekinlerden ve hayvanlardan O'na bir pay ayırdılar ve akıllarınca, "Şu, Allah için, şu da bizim ortaklarımız (putlarımız) için" dediler. Ortakları için olan Allah'ınkine eklenmiyor. Allah için olan ise ortaklarınkine ekleniyor.. Ne kötü hükmediyorlar!(27)

    (27) Bu âyet, Cahiliye Araplarının yanlış ve saçma âdetlerinden birini anlatıyor: Hurma, arpa, buğday gibi ziraat ürünleriyle, koyun, keçi, deve, sığırdan Allah için bir pay ayırırlar, misafirlere, fakirlere harcarlar; kendileri bundan yemezlerdi. Bir pay da putlarına ayırır, onu istedikleri gibi putların hizmetlerine harcarlardı. Ayrıca Allah için ayırdıklarından artakalanı putlara ait fona aktarırlar, "Allah zengindir, fazlasına ihtiyacı yok. Putlar ise fakirdir", diye bir de kılıf uydururlardı. Âyette bu akılsızca uygulama kınanıyor.
    137. Yine bunun gibi, Allah'a ortak koşanların çoğuna, koştukları ortaklar, çocuklarını öldürmelerini güzel gösterdi ki; onları helâke sürüklesinler ve dinlerini karıştırıp onları yanıltsınlar. Eğer Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. Artık sen onları uydurdukları ile baş başa bırak.

    138. Bir de (asılsız iddialarda bulunarak) dediler ki: "Bunlar yasaklanmış hayvanlar ve ekinlerdir. Onları bizim dilediklerimizden başkası yiyemez. (Şunlar da) sırtları (binilmesi ve yük yüklemesi) haram edilmiş hayvanlardır." Bir kısım hayvanları da keserken üzerlerine Allah'ın adını anmazlar. (Bütün bunları) Allah'a iftira ederek yaparlar. Bu iftiraları sebebiyle Allah onları cezalandıracaktır.

    139. Bir de dediler ki: "Şu hayvanların karınlarındaki yavrular (canlı olursa) sırf erkeklerimize aittir. Karılarımıza ise haramdır." Eğer ölü olursa, o vakit onda hepsi ortaktırlar. Allah, onların bu tür nitelemelerinin cezasını verecektir.(28) Şüphesiz O, hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.

    (28) Arap müşriklerinin batıl inançları çoktu. Bunlardan biri de bir familyadan olan hayvanların bazen erkek bazen dişilerinin eti haram veya helâl sayılır, birtakım isimler altında uydurma helâl haram listeleri yapılırdı. Hâlbuki bu hayvanların deve, sığır, koyun, keçi, erkek, dişi olmaları ya da doğmuş bulunup bulunmamaları, etlerinin haram olmalarının sebebi ve illeti olamazdı. Âyet, bu mantıksızlığı açıklıyor. (Ayrıca bakınız: Mâide sûresi, âyet,103.)
    140. Beyinsizlikleri yüzünden bilgisizce çocuklarını öldürenler, Allah'ın kendilerine verdiği rızkı -Allah'a iftira ederek- haram sayanlar, mutlaka ziyan etmişlerdir. Gerçekten onlar sapmışlardır. Doğru yolu bulmuş da değillerdir.

    141. O, çardaklı-çardaksız olarak bahçeleri, ürünleri, çeşit çeşit hurmalıkları ve ekinleri, zeytini ve narı (her biri) birbirine benzer ve (her biri) birbirinden farklı biçimde yaratandır.(29) Bunlar meyve verince meyvelerinden yiyin. Hasat günü de hakkını (öşürünü)(30) verin, fakat israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.

    (29) Bakınız: En'âm Sûresi, âyet, 99 ve ilgili dipnot.
    (30) Öşür, "onda bir" demektir. Toprak ürünlerinde bu oranda verilen zekâtın özel adıdır.
    142. Yine O, hayvanlardan da irili ufaklı var edendir.(31) Allah'ın size rızık olarak verdiğinden yiyin de şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.

    (31) Âyetin bu kısmı, "O, hayvanlardan yük taşıyanları ve tüylerinden döşek yapılanları yaratandır" şeklinde de tercüme edilebilir.
    143. O, (hayvanlardan) sekiz eşi de yaratandır: (Erkek ve dişi olarak) koyundan iki, keçiden de iki. Ey Muhammed! De ki: "Allah iki erkeği mi haram kıldı, yoksa iki dişiyi mi? Yoksa iki dişinin rahimlerinde bulunan (yavru)ları mı? Eğer doğru söyleyenler iseniz bana bilerek haber verin."

    144. Yine (erkek ve dişi olarak) deveden iki, sığırdan da iki. De ki: "İki erkeği mi haram kıldı, iki dişiyi mi? Yoksa iki dişinin rahimlerinde bulunan (yavru)ları mı? Yoksa Allah size bunları haram ettiğinde, orada hazır mı idiniz!?" İnsanları bilgisizce saptırmak için Allah'a karşı yalan uyduran kimseden daha zalim kimdir? Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.(32)

    (32) Konu ile ilgili olarak 139. âyetin dipnotuna bakınız.
    145. De ki: "Bana vahyolunan Kur'an'da bir kimsenin yiyecekleri arasında leş, akıtılmış kan, domuz eti -ki o şüphesiz necistir- ya da Allah'tan başkası adına kesilmiş bir (murdar) hayvandan başka, haram kılınmış bir şey bulamıyorum. Fakat istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın kim bunlardan yeme zorunda kalırsa yiyebilir." Şüphesiz Rabbin çok bağışlayandır, çok merhametlidir.(33)

    (33) Darda kalan kimsenin, haram kılınan yiyeceklerden yiyebileceği ile ilgili olarak ayrıca, bu sûrenin 119. ve Bakara sûresi, 173. âyetlerine bakınız.
    146. Yahudilere tırnaklı hayvanların hepsini haram kıldık. Sığır ve koyunların ise, sırtlarında veya bağırsaklarında bulunanlar, ya da kemiklerine karışanlar dışındaki içyağlarını (yine) onlara haram kıldık. İşte böyle, azgınlıkları sebebiyle onları cezalandırdık.(34) Biz elbette doğru söyleyenleriz.

    (34) Konu ile ilgili olarak bakınız: Nisâ sûresi, âyet,160. Aslında bunlar haram şeyler değildi. Yahudiler bir zamanlar bıldırcın eti ve kudret helvasıyla beslenmişlerdi. Sonra saldırganlık, zulüm, hakka karşı başkaldırma, peygamberleri öldürme, faiz alma, insanları öldürmeyi helâl sayma gibi ölçüsüz davranışları sebebiyle birçok temiz rızıklardan mahrum edilmişlerdi. Sığır ve koyun gibi bazı hayvanların yalnızca iç yağlarının kendilerine haram kılındığı ve bu hayvanların onlara haram kılınan tırnaklı hayvanlar kapsamına girmediği âyetin metninden anlaşılmaktadır.
    147. Eğer seni yalanlarlarsa, de ki: "Rabbiniz geniş rahmet sahibidir. (Bununla beraber) suçlu bir toplumdan O'nun azabı geri çevrilmez."

    148. Allah'a ortak koşanlar diyecekler ki: "Eğer Allah dileseydi, biz de ortak koşmazdık, babalarımız da. Hiçbir şeyi de haram kılmazdık." Onlardan öncekiler de (peygamberlerini) böyle yalanlamışlardı da sonunda azabımızı tatmışlardı. De ki: "Sizin (iddialarınızı ispat edecek) bir bilginiz var mı ki onu bize gösteresiniz? Siz ancak kuruntuya uyuyorsunuz ve siz sadece yalan söylüyorsunuz."

    149. De ki: "En üstün delil yalnızca Allah'ındır. O, dileseydi elbette sizin hepinizi doğru yola iletirdi."(35)

    (35) Bu âyetten Allah'ın; insanların doğru yola ermelerini dilemediği anlamı çıkarılamaz. Burada vurgulanmak istenen nokta, insanların hür iradesine Allah'ın müdahale etmediğidir. İnsanlar doğru, ya da eğri yolu kendi hür iradeleriyle seçerler. Allah da bu tercihlerin aksine bir irade ortaya koymaz. Zira böyle bir şey insan iradesine baskı olurdu ki, bu taktirde insanların sorumlu olmaması gerekirdi. Buna göre Allah'ın, insanları kendi tercihlerine ters düşecek şekilde zorunlu olarak doğru yola getirmek istememiş olması, aslında onların iradelerini bu yönde kullanmadıklarının bir ifadesidir. Kısaca âyet şöyle anlaşılmalıdır: "Siz istemeseniz de Allah sizi doğru yola iletebilirdi. Ama bu sizin hür iradenizi yok saymak olurdu. Bu sebeple Allah sizin tercihinize ters düşecek şekilde doğru yola girmenizi istemedi ki iradenize baskı yapmış olmasın."
    150. De ki: "Haydi, Allah şunu haram kıldı" diye tanıklık yapacak şahitlerinizi getirin. Onlar şahitlik etseler de sen onlarla beraber şahitlik etme. Âyetlerimizi yalanlayanların ve ahirete inanmayanların arzularına uyma. Onlar Rablerine, başka şeyleri denk tutuyorlar.

    151. (Ey Muhammed!) De ki: "Gelin, Rabbinizin size haram kıldığı şeyleri okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya babaya iyi davranın. Fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi de onları da biz rızıklandırırız. (Zina ve benzeri) çirkinliklere, bunların açığına da gizlisine de yaklaşmayın.(36) Meşrû bir hak karşılığı olmadıkça, Allah'ın haram (dokunulmaz) kıldığı canı öldürmeyin.(37) İşte size Allah bunu emretti ki aklınızı kullanasınız."

    (36) Konu ile ilgili olarak ayrıca bakınız: İsra sûresi, âyet, 32.
    (37) Konu ile ilgili olarak ayrıca bakınız: İsra sûresi, âyet, 33.
    152. Rüşdüne erişinceye kadar yetimin malına ancak en güzel şekilde yaklaşın.(38) Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın. Biz herkesi ancak gücünün yettiği kadarıyla sorumlu tutarız.(39) (Birisi hakkında) konuştuğunuz zaman yakınınız bile olsa âdil olun. Allah'a verdiğiniz sözü tutun. İşte bunları Allah size öğüt alasınız diye emretti.

    (38) Yetimin malına en güzel bir şekilde yaklaşmak, onun malının çoğalmasını sağlayacak yolları araştırmak demektir.
    (39) Konu ile ilgili olarak ayrıca bakınız: Bakara sûresi, âyet, 286.
    153. İşte bu, benim dosdoğru yolum. Artık ona uyun. Başka yollara uymayın. Yoksa o yollar sizi parça parça edip O'nun yolundan ayırır. İşte size bunları Allah sakınasınız diye emretti.

    154. Sonra iyilik yapanlara nimeti tamamlamak, her şeyi açıklamak, hidayet ve rahmete erdirmek için Mûsâ'ya Kitab'ı (Tevrat'ı) verdik ki, Rablerinin huzuruna varacaklarına iman etsinler.

    155. Bu (Kur'an) da bizim indirdiğimiz bereket kaynağı bir kitaptır. Artık ona uyun ve Allah'a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.

    156,157. "Kitap, yalnız bizden önceki iki topluluğa (yahudilere ve hıristiyanlara) indirildi. Biz onların okumalarından habersiz idik" demeyesiniz, yahut, "Eğer bize kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk" demeyesiniz, diye bu Kur'an'ı indirdik. İşte size Rabbinizden açıkça bir delil, bir hidayet ve bir rahmet geldi. Artık Allah'ın âyetlerini yalanlayan ve (insanları) onlardan çeviren kimseden daha zalim kimdir!? İnsanları âyetlerimizden alıkoymaya kalkışanları, yapmakta oldukları engellemeden dolayı azabın en kötüsü ile cezalandıracağız.

    158. (Ey Muhammed!) Onlar (iman etmek için) ancak kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabbinin gelmesini(40) ya da Rabbinin bazı âyetlerinin gelmesini mi gözlüyorlar? Rabbinin âyetlerinden bazısı geldiği gün, daha önce iman etmemiş veya imanında bir hayır kazanmamış olan bir kimseye (o günkü) imanı fayda vermez.(41) De ki: "Siz bekleyin. Şüphesiz biz de bekliyoruz."

    (40) Konu ile ilgili olarak ayrıca bakınız: Furkân sûresi, âyet, 7,8,21.
    (41) Konu ile ilgili olarak ayrıca bakınız: Mü'min sûresi, âyet, 84,85.
    159. Şu dinlerini parça parça edenler ve kendileri de grup grup ayrılmış olanlar var ya, (senin) onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi ancak Allah'a kalmıştır. Sonra (O), yapmakta olduklarını kendilerine haber verecektir.

    160. Kim bir iyilik yaparsa, ona on katı vardır. Kim de bir kötülük yaparsa, o da sadece o kötülüğün misliyle cezalandırılır ve onlara zulmedilmez.

    161. De ki: "Şüphesiz Rabbim beni doğru bir yola, dosdoğru bir dine, Hakk'a yönelen İbrahim'in dinine iletti. O, Allah'a ortak koşanlardan değildi."

    162. Ey Muhammed! De ki: "Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir."

    163. "O'nun hiçbir ortağı yoktur. İşte ben bununla emrolundum. Ben müslümanların ilkiyim."

    164. De ki: "Her şeyin Rabbi O iken ben başka bir Rab mı arayayım? Herkes günahı yalnız kendi aleyhine kazanır. Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın günah yükünü yüklenmez.(42) Sonra dönüşünüz ancak Rabbinizedir. O size, ihtilaf etmekte olduğunuz şeyleri haber verecektir.

    (42) Konu ile ilgili olarak ayrıca bakınız: İsrâ sûresi, âyet,15; Fatır sûresi, âyet, 18; Zümer sûresi, âyet, 7; Necm sûresi, âyet, 38.
    165. O, sizi yeryüzünde halifeler (oraya hâkim kimseler) yapan, size verdiği nimetler konusunda sizi sınamak için bazınızı bazınıza derece derece üstün kılandır. Şüphesiz Rabbin, cezası çabuk olandır. Şüphe yok ki O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
  • Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
    1. Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da(1) eşini yaratan; ikisinden birçok erkek ve kadın (meydana getirip) yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'a karşı gelmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının. Şüphesiz Allah, üzerinizde bir gözetleyicidir.

    (1) Buradaki "ondan" ifadesi "onun türünden" şeklinde de anlaşılabilir.
    2. Yetimlere mallarını verin. Temizi pis olanla (helâli haramla) değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katıp yemeyin. Çünkü bu, büyük bir günahtır.

    3. Eğer, (velisi olduğunuz) yetim kızlar (ile evlenip onlar) hakkında adaletsizlik etmekten korkarsanız, (onları değil), size helâl olan (başka) kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâhlayın.(2) Eğer (o kadınlar arasında da) adaletli davranmayacağınızdan korkarsanız, o taktirde bir tane alın veya sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için daha uygundur.

    (2) Bu âyette yer alan "nikâhlayın" emri, gereklilik anlamı değil, ruhsat ve cevaz anlamı taşımaktadır. Bu itibarla İslâm dininde çok evlilik kural değil, gerektiğinde başvurulacak istisnaî bir durumdur.
    4. Kadınlara mehirlerini (bir görev olarak) gönül hoşluğuyla verin. Eğer kendi istekleriyle o mehrin bir kısmını size bağışlarlarsa, onu da afiyetle yiyin.

    5. Allah'ın, sizin için geçim kaynağı yaptığı mallarınızı aklı ermezlere vermeyin. O mallarla onları besleyin, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin.(3)

    (3) Bu âyette, yetimlerin mallarını ellerinde bulunduran velilere hitab ediliyor. Âyetteki "mallarınız" ifadesi ile, yetimlere ait olup velilerin elinde bulunan mallar kast edilmektedir. Ayrıca harcamalarda meşru ölçüler içinde akıllıca davranılmasına da işaret edilmektedir.
    6. Yetimleri deneyin. Evlenme çağına (buluğa) erdiklerinde, eğer reşid olduklarını görürseniz, mallarını kendilerine verin. Büyüyecekler (ve mallarını geri alacaklar) diye israf ederek ve aceleye getirerek mallarını yemeyin. (Velilerden) kim zengin ise (yetim malından yemeğe) tenezzül etmesin. Kim de fakir ise, aklın ve dinin gereklerine uygun bir biçimde (hizmetinin karşılığı kadar) yesin. Mallarını kendilerine geri verdiğiniz zaman da yanlarında şahit bulundurun. Hesap görücü olarak Allah yeter.

    7. Ana, baba ve akrabaların (miras olarak) bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır. Ana, baba ve akrabaların bıraktıklarından kadınlara da bir pay vardır. Allah, bırakılanın azından da çoğundan da bunları farz kılınmış birer hisse olarak belirlemiştir.

    8. Miras taksiminde (kendilerine pay düşmeyen) akrabalar, yetimler ve fakirler hazır bulunurlarsa, onlara da maldan bir şeyler verin ve onlara (gönüllerini alacak) güzel sözler söyleyin.

    9. Kendileri, geriye zayıf çocuklar bıraktıkları takdirde, onlar hakkında endişeye kapılanlar, (yetimler hakkında da) ürperip korksunlar. Allah'a karşı gelmekten sakınsınlar ve doğru söz söylesinler.

    10. Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, ancak ve ancak karınlarını doldurasıya ateş yemiş olurlar ve zaten onlar çılgın bir ateşe (cehenneme) gireceklerdir.

    11. Allah, size, çocuklarınız(ın alacağı miras) hakkında, erkeğe iki dişinin payı kadarını emreder. (Çocuklar sadece) ikiden fazla kız iseler, (ölenin geriye) bıraktığının üçte ikisi onlarındır.(4) Eğer kız bir ise (mirasın) yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, geriye bıraktığı maldan, ana babasından her birinin altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da (yalnız) ana babası ona varis oluyorsa, anasına üçte bir düşer. Eğer kardeşleri varsa, anasının hissesi altıda birdir. (Bu paylaştırma, ölenin) yapacağı vasiyetten ya da borcundan sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan, hangisinin size daha faydalı olduğunu bilemezsiniz. Bunlar, Allah tarafından farz kılınmıştır. Şüphesiz Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    (4) Âyette, aynı konumdaki iki kız çocuğunun hissesi açıkça ifade edilmemişse de; bunlar da, ikiden fazla olanlar gibi, üçte iki hisse alırlar.
    12. Eğer çocukları yoksa, karılarınızın geriye bıraktıklarının yarısı sizindir. Eğer çocukları varsa, bıraktıklarının dörtte biri sizindir. (Bu paylaştırma, ölen karılarınızın) yaptıkları vasiyetlerin yerine getirilmesi, yahut borçlarının ödenmesinden sonradır. Eğer sizin çocuğunuz yoksa, bıraktığınızın dörtte biri onlarındır. Eğer çocuğunuz varsa, bıraktığınızın sekizde biri onlarındır. (Yine bu paylaştırma) yaptığınız vasiyetin yerine getirilmesinden, yahut borçlarınızın ödenmesinden sonradır. Eğer kendisine varis olunan bir erkek veya bir kadının evladı ve babası olmaz ve bir erkek veya bir kız kardeşi bulunursa, ona altıda bir düşer.(5) Eğer (kardeşler) birden fazla olurlarsa, üçte birde ortaktırlar. (Bu paylaştırma varislere) zarar vermeksizin(6) yapılan vasiyetin yerine getirilmesinden, yahut borcun ödenmesinden sonra yapılır. (Bütün bunlar) Allah'ın emridir. Allah, hakkıyla bilendir, halîmdir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir.)

    (5) Burada sözü edilen kardeşler ana bir kardeşlerdir. Bunlar, İslâm hukukunda "evlâd-ı Ümm" diye anılırlar. Bunlar varis oldukları takdirde, kendi aralarında erkek kadın farkı gözetilmez. Ana baba bir kardeşler ise varis olduklarında, kendi aralarında "erkeğe iki, kıza bir" olmak üzere pay alırlar. (Ana baba bir kardeşlerin durumu için bakınız: Nisâ sûresi, âyet,176)
    (6) Bu âyetin genel ifadesinde, kendilerine vasiyet edilecek kimseler ile vasiyetin miktarında bir sınırlama yoktur. Ancak Hz.Peygamber, âyetin bu genel ifadesini, hem vasiyet edilecek kimseler açısından, hem de vasiyetin miktarı açısından sınırlandırmış; varislere vasiyet yapılamayacağını ve vasiyetin terikenin üçte birini aşamayacağını belirtmiştir. Böylece varisin vasiyet yoluyla zarara uğraması önlenmiş olmaktadır.
    13. İşte bu (hükümler) Allah'ın koyduğu sınırlarıdır. Kim Allah'a ve Peygamberine itaat ederse, Allah onu, içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlere sokar. İşte bu büyük başarıdır.

    14. Kim de Allah'a ve Peygamberine isyan eder ve O'nun koyduğu sınırları aşarsa, Allah onu ebedî kalacağı cehennem ateşine sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır.

    15. Kadınlarınızdan fuhuş (zina) yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin. Eğer onlar şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye veya Allah onlar hakkında bir yol açıncaya kadar kendilerini evlerde tutun (dışarı çıkarmayın).(7)

    (7) Zina suçu için belirlenen ve İslâm'ın ilk dönemlerinde yürürlükte olan bu evlerde alıkoyma cezası, daha sonra, 16. âyetle kınama ve azarlama cezasına çevirilmiş, nihayet bu hüküm de Nûr sûresinin ikinci âyetiyle değiştirilmiştir. Bazı müfessirler, 15. âyetin kadının kadınla cinsel ilişkisi şeklindeki fuhuş (sevicilik); 16. âyetin ise erkeğin erkekle cinsel ilişkisi şeklindeki fuhuş hakkında olduğu kanaatindedirler.
    16. Sizlerden fuhuş (zina) yapanların her ikisini de incitip kınayın. Eğer onlar tövbe edip ıslah olurlarsa, onları incitip kınamaktan vazgeçin. Çünkü Allah, tövbeleri çok kabul edendir, çok merhamet edendir.

    17. Allah katında (makbul) tövbe, ancak bilmeyerek günah işleyip sonra çok geçmeden tövbe edenlerin tövbesidir. İşte Allah, bunların tövbelerini kabul buyurur. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    18. Yoksa (makbul) tövbe, kötülükleri (günahları) yapıp yapıp da kendisine ölüm gelip çatınca, "İşte ben şimdi tövbe ettim" diyen kimseler ile kâfir olarak ölenlerinki değildir. Bunlar için ahirette elem dolu bir azap hazırlamışızdır.

    19. Ey iman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl değildir. Açık bir hayâsızlık yapmış olmaları dışında, kendilerine verdiklerinizin bir kısmını onlardan geri almak için onları sıkıştırmayın. Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmadıysanız, olabilir ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da Allah onda pek çok hayır yaratmış olur.(8)

    (8) İslâm'dan önce Araplar arasında kişi, kocası ölen dul kadına mal gibi varis olurdu. Kadın, mal, eşya gibi rızasına bakılmaksızın alınıp satılırdı. Âyet, bu haksız tasarrufu yasaklayıp kadına lâyık olduğu hakkı ve hürriyeti teslim etmiştir.
    20. Eğer bir eşin yerine başka bir eş almak isterseniz, öbürüne (mehir olarak) yüklerle mal vermiş olsanız dahi ondan hiçbir şeyi geri almayın. İftira ederek ve açık günaha girerek mi verdiğinizi geri alacaksınız?(9)

    (9) Evlilik esnasında, erkek evleneceği kadına mehir adıyla bir miktar para ya da mal verir. Mehir kadının hakkı, onun özel malıdır. Boşanma hâlinde, bu malın geri alınmaması bu âyette emrediliyor.
    21. Hem, siz eşlerinizle birleşmiş ve onlar da sizden sağlam bir söz almış iken, onu nasıl (geri) alırsınız?

    22. Geçmişte olanlar hariç, artık babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin. Çünkü bu bir hayâsızlık, öfke ve nefret gerektiren bir iştir. Bu, ne kötü bir yoldur.

    23. Size şunlarla evlenmek haram kılındı: Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren sütanneleriniz, süt kız kardeşleriniz, karılarınızın anneleri, kendileriyle zifafa girdiğiniz karılarınızdan olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız, -eğer anneleri ile zifafa girmemişseniz onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur- öz oğullarınızın karıları, iki kız kardeşi (nikâh altında) bir araya getirmeniz. Ancak geçenler (önceden yapılan bu tür evlilikler) başka.(10) Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

    (10) Âyetin bu cümlesinde, geçmişte yapılan bu tür çirkin uygulamaların affedildiği vurgulanmaktadır. Ancak âyetin hükmü gereği, yasak kapsamına giren mevcut evliliklere de son verilmesi gerekmiyordu.
    24. (Savaş esiri olarak) sahip olduklarınız hariç, evli kadınlar (da size) haram kılındı. (Bunlar) üzerinize Allah'ın emri olarak yazılmıştır. Bunların dışında kalanlar ise, iffetli yaşamak ve zina etmemek şartıyla mallarınızla (mehirlerini verip) istemeniz size helâl kılındı. Onlardan (nikâhlanıp) faydalanmanıza karşılık sabit bir hak olarak kendilerine mehirlerini verin. Mehir belirlendikten sonra, onunla ilgili olarak uzlaştığınız şeyler konusunda size günah yoktur. Şüphesiz ki Allah (her şeyi) hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    25. Sizden kimin, hür mü'min kadınlarla evlenmeye gücü yetmezse sahip olduğunuz mü'min genç kızlarınızdan (cariyelerinizden) alsın. Allah, sizin imanınızı daha iyi bilir. Hepiniz birbirinizdensiniz. Öyle ise iffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost tutmamaları hâlinde, sahiplerinin izniyle onlarla evlenin, mehirlerini de güzelce verin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa, onlara hür kadınların cezasının yarısı uygulanır. Bu (cariye ile evlenme izni), içinizden günaha düşmekten korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    26. Allah, size (hükümlerini) açıklamak, size, sizden öncekilerin yollarını göstermek ve tövbelerinizi kabul etmek istiyor. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    27. Allah, sizin tövbenizi kabul etmek istiyor. Şehvetlerine uyanlar ise sizin büyük bir sapıklığa düşmenizi istiyorlar.

    28. Allah, sizden (yükümlülükleri) hafifletmek istiyor. Çünkü insan zayıf yaratılmıştır.

    29. Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin. Ancak karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle olursa başka. Kendinizi helâk etmeyin. Şüphesiz Allah, size karşı çok merhametlidir.

    30. Kim haddi aşarak ve zulmederek bunu yaparsa, onu cehennem ateşine atacağız. Bu, Allah'a pek kolaydır.

    31. Eğer size yasaklanan (günah)ların büyüklerinden kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi güzel bir yere koyarız.

    32. Allah'ın, kiminizi kiminize üstün kılmaya vesile yaptığı şeyleri (haset ederek) arzu edip durmayın. Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır. Kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Allah'tan, O'nun lütfunu isteyin. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.

    33. (Erkek ve kadından) her biri için ana-babanın ve akrabanın bıraktıklarından (pay alan) varisler kıldık. Yeminlerinizin bağladığı (ahitleştiğiniz) kimselere de kendi hisselerini verin.(11) Şüphesiz Allah her şeye şahittir.

    (11) "Yeminlerin bağladığı kimseler" ifadesiyle kastedilen, "velâ akti" yoluyla mirasçı olanlardır. Velâ akti, nesebi belli olmayan, varisi bulunmayan bir kimsenin, ikinci bir şahsa "Ben ölürsem varisim ol. Diyet gerektirecek bir suç işlemem hâlinde de, diyetimi sen öde" demesi ve onun da bu istekleri kabul etmesiyle gerçekleşen akittir.
    34. Erkekler, kadınların koruyup kollayıcılarıdırlar.(12) Çünkü Allah, insanların kimini kiminden üstün kılmıştır. Bir de erkekler kendi mallarından harcamakta (ve ailenin geçimini sağlamakta)dırlar. İyi kadınlar, itaatkârdırlar. Allah'ın (kendilerini) koruması sayesinde onlar da "gayb"ı(13) korurlar. (Evlilik yükümlülüklerini reddederek) başkaldırdıklarını gördüğünüz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın. (Bunlar fayda vermez de mecbur kalırsanız) onları (hafifçe) dövün.(14) Eğer itaat ederlerse, artık onların aleyhine başka bir yol aramayın. Şüphesiz Allah, çok yücedir, çok büyüktür.

    (12) "Koruyup kollayıcı" diye tercüme edilen ifadenin âyet metnindeki aslı "kavvâm"kelimesidir. Erkeklere, koruyup kollama görevinin verilmiş olması, iki cins arasında bir eşitsizlik gözetilmiş olmasından değil; erkeklerin güç, kuvvet ve fizikî oluşum bakımından farklı bir yapıya sahip bulunmalarındandır. Bu durum kadını erkekten aşağı bir konuma düşürmez. Buna karşılık erkeklere, ailenin geçimini ve yönetimini sağlamak gibi ağır bir sorumluluk yükler.
    (13) Burada "gayb", eşinden uzakta bulunan erkeğin namusu, malı ve her türlü hakkı anlamındadır.
    (14) Mü'minler için en güzel örnek Hz. Muhammed Aleyhisselâmdır. Bu âyet-i kerimeyi en iyi anlayan da şüphesiz ki odur. Kesin olarak biliyoruz ki o ömründe bir defa olsun elini kaldırıp bir kadına vurmamıştır. "Kadınlarını dövenleriniz iyileriniz değildir" buyuran da odur, "İçinizden biri, karısını köle döver gibi dövüp sonra da gece onunla yatabilir mi?" diyerek karı koca ilişkilerinin sevgiye dayanması gerektiğine dikkat çeken de odur. Bilindiği gibi Peygamber Efendimiz Veda Hutbesi'nde, çok can alıcı konulara temas etmiştir. Bu hutbesinde kadınların haklarının gözetilmesini ve bu konuda Allah'tan korkulmasını özellikle vurgulamıştır. Kadının, evlilik sorumluluklarını yerine getirmemek, kocanın haklarını ihlal etmek, onun şahsiyet ve vakarını zedeleyici tavırlar sergilemek veya iffet ve namusunu tehlikeye sürükleyebilecek durumlara meyletmek gibi olumsuz davranışlara girmesi hâlinde, aile yuvasının devamını sağlamaktan birinci derecede sorumlu olan kocanın, içine düştüğü mecburiyetten dolayı bazı tedbirlere başvurması tabiidir. Bu tedbirler, zaman, mekân ve sosyal şartlara göre farklılık gösterebilir. Âyette son seçenek olarak zikredilen darp meselesi de çok istisnaî bir tedbirdir. Böyle bir tedbirin fayda getirmeyeceği, tam tersine zarar getireceği bilinen durumlarda, İslâm bilginleri, kesinlikle bu seçeneğe başvurulmaması konusunda ittifak hâlindedirler.
    35. Eğer karı-kocanın arasının açılmasından endişe ederseniz, erkeğin ailesinden bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gönderin. İki taraf (arayı) düzeltmek isterlerse, Allah da onları uzlaştırır. Şüphesiz Allah, hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdardır.

    36. Allah'a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.

    37. Bunlar cimrilik eden, insanlara da cimriliği emreden ve Allah'ın, lütfundan kendilerine verdiği nimeti gizleyen kimselerdir. Biz de o nankörlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.

    38. Bunlar, mallarını insanlara gösteriş için harcayan, Allah'a ve ahiret gününe de inanmayan kimselerdir. Şeytan kimin arkadaşı olursa, o ne kötü arkadaştır.

    39. Bunlar, Allah'a ve ahiret gününe iman etselerdi ve Allah'ın verdiği rızıktan (gösterişsiz olarak) harcasalardı, kendilerine ne zarar gelirdi? Allah, onları en iyi bilendir.

    40. Şüphesiz Allah (hiç kimseye) zerre kadar zulüm etmez. (Yapılan) çok küçük bir iyilik de olsa onun sevabını kat kat arttırır ve kendi katından büyük bir mükâfat verir.

    41. Her ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onların üzerine bir şahit yaptığımız zaman, bakalım onların hâli nice olacak!.

    42. O kıyamet günü, Allah'ı inkâr edip Peygamber'e isyan edenler, yer yarılıp içine girmiş olmayı isterler ve Allah'tan hiçbir söz gizleyemezler.

    43. Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar, bir de -yolcu olmanız durumu müstesna- cünüp iken yıkanıncaya kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta olur veya yolculukta bulunursanız, veyahut biriniz abdest bozmaktan gelince ya da eşlerinizle cinsel ilişkide bulunup, su da bulamazsanız o zaman temiz bir toprağa yönelip, (niyet ederek onunla) yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin. Şüphesiz Allah, çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır.

    44. Kendilerine Kitap'tan bir nasip verilmiş olanları görmüyor musun? Onlar sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de yoldan sapmanızı istiyorlar.

    45. Allah, sizin düşmanlarınızı çok daha iyi bilir. Allah, dost olarak yeter. Allah, yardımcı olarak da yeter.

    46. Yahudilerden öyleleri var ki, (kelimeleri yerlerinden kaydırıp) tahrif ederek onları anlamlarından uzaklaştırırlar. Dillerini eğip bükerek ve dine saldırarak "İşittik, karşı geldik", "İşit, işitmez olası!" "Râ'inâ"(15) derler. Hâlbuki onlar, "İşittik ve itaat ettik; dinle ve bize bak" deselerdi, bu kendileri için daha hayırlı olurdu. Fakat Allah, küfürleri yüzünden kendilerini lânetlemiştir. Bu yüzden pek az iman ederler.(16)

    (15) Bakara sûresinin 104. âyeti ile ilgili olarak da açıklandığı gibi, "Râ'inâ" Arap dilinde "Bizi gözet", "Bize bak" demektir. Yahudiler, bu kelimeyi İbrânice'de hakaret ifade eden bir anlama; bir başka yoruma göre ise, peygamberimize hitaben "Çobanımız" anlamına gelecek şekilde hakaret kastederek "Râ'înâ" şeklinde söylüyorlardı.
    (16) Konu ile ilgili olarak ayrıca Bakara sûresinin 104. âyetine bakınız.
    47. Ey kendilerine kitap verilenler! Birtakım yüzleri silip de tersine çevirmeden, yahut cumartesi halkını(17) lânetlediğimiz gibi onları lânetlemeden, yanınızda bulunanı (Tevrat'ı) doğrulayıcı olarak indirdiğimiz bu kitaba (Kur'an'a) iman edin. Allah'ın emri mutlaka yerine gelecektir.

    (17) "Cumartesi halkı" ifadesi ile, Hz. Mûsâ'nın dinine göre, cumartesi günü ile ilgili bazı yasakları çiğneyenler kastedilmektedir. Konu ile ilgili olarak ayrıca bakınız: Bakara sûresi, âyet, 65; Nisâ sûresi, âyet, 154; A'râf sûresi, âyet, 163-166; Nahl sûresi, âyet, 124.
    48. Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah'a şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur.

    49. Kendilerini temize çıkaranları görmedin mi? Hayır! Allah, dilediğini temize çıkarır ve kendilerine kıl kadar zulmedilmez.

    50. Bak, Allah'a karşı nasıl yalan uyduruyorlar. Apaçık bir günah olarak bu yeter.

    51. Kendilerine Kitap'tan bir nasip verilmiş olanları görmüyor musun? Onlar "cibt"e ve "tâğût"a(18) inanıyorlar. İnkâr edenler için de, "Bunlar, iman edenlerden daha doğru yoldadır" diyorlar.

    (18) "Cibt", put, sihirbaz, kâhin, Allah'ın haram kıldığı her şey ve Allah'tan başka tapılan her şey demektir. "Tâğût" ise sözlük anlamıyla haddi aşan demektir. Kur'an'da kullanıldığı şekliyle kelime, "şeytan", "nefis", "putlar", "sihirbaz" gibi çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. Kısaca cibt ve tâğût, insanları azdıran, saptıran şeylerin hepsini ifade eder. (Tâğût için ayrıca bakınız: Bakara sûresi, âyet, 256-257; Nisâ sûresi, âyet, 60,76; Mâide sûresi, âyet, 60; Nahl sûresi, âyet, 36; Zümer sûresi, âyet, 17.)
    52. Onlar, Allah'ın lânet ettiği kimselerdir. Allah, kime lânet ederse, artık ona asla bir yardımcı bulamazsın.

    53. Yoksa onların hükümranlıkta bir payı mı var? Öyle olsa, insanlara bir zerre bile vermezler.

    54. Yoksa, insanları; Allah'ın lütfundan kendilerine verdiği şey dolayısıyla kıskanıyorlar mı? Şüphesiz biz, İbrahim ailesine de kitap ve hikmet vermişizdir. Onlara büyük bir hükümranlık da vermiştik.(19)

    (19) Âyeti kerimede geçen "insanlar"dan maksat, Hz. Muhammed; ona verilen "şey" ise peygamberliktir.
    55. Böylece onlardan kimi ona iman etti, kimi de sırt çevirdi. (O iman etmeyenlere) çılgın ateş olarak cehennem yeter.

    56. Şüphesiz âyetlerimizi inkâr edenleri biz ateşe atacağız. Derileri yanıp döküldükçe, azabı tatmaları için onların derilerini yenileyeceğiz. Şüphesiz Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    57. İman edip salih ameller işleyenleri ise, içinden ırmaklar akan, içlerinde ebedî kalacakları cennetlere koyacağız. Onlara orada tertemiz eşler vardır. Onları, koyu gölgeler altında bulunduracağız.

    58. Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.

    59. Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygamber'e itaat edin ve sizden olan ulu'l-emre (idarecilere) de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resûlüne arz edin.(20) Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir.

    (20) Allah ve Resûlüne arz etmekten maksat, meselelerin Kur'an ve Sünnete göre çözüme kavuşturulmasıdır.
    60. (Ey Muhammed!) Sana indirilen Kur'an'a ve senden önce indirilene inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tâğût'u tanımamaları kendilerine emrolunduğu hâlde, onun önünde muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan da onları derin bir sapıklığa düşürmek istiyor.(21)

    (21) Münafıklardan biri, bir yahudi ile anlaşmazlığa düşmüştü. Anlaşmazlığın çözümü için yahudi, Peygamberimize başvurmayı teklif etti, münafık ise bunu kabul etmedi. Münafık, şiirleriyle Hz.Peygamberi kötüleyen Ka'b b. el-Eşref'i hakem yapmayı önerdi. Sahabilerden İbni Abbas'ın ifadesine göre, âyette zikredilen "Tâğût" ile kastedilen işte bu Ka'b'dır. Bu şahsın, Cüheyne, ya da Eslem Kabilesinden bir kâhin olduğu yorumunda bulunanlar da vardır. (Tâğût'un diğer anlamları ile ilgili olarak Nisâ sûresi, 51. âyetinin dipnotuna bakınız.)
    61. Münafıklara, "Allah'ın indirdiğine (Kur'an'a) ve Peygambere gelin" dendiği zaman, onların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün.

    62. Kendi işledikleri yüzünden başlarına bir musibet geldiği, sonra da "Biz iyilik etmek ve uzlaştırmaktan başka bir şey istememiştik" diye Allah'a yemin ederek sana geldikleri zaman hâlleri nasıl olur?

    63. Onlar, Allah'ın kalplerindekini bildiği kimselerdir. Öyleyse onlara aldırma. Onlara öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında etkili ve güzel söz söyle.

    64. Biz her peygamberi sırf, Allah'ın izni ile itaat edilmek üzere gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan günahlarının bağışlamasını dileseler ve Peygamber de onlara bağışlama dileseydi, elbette Allah'ı tövbeleri çok kabul edici ve çok merhametli bulacaklardı.

    65. Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.

    66. Eğer biz onlara, "Hayatlarınızı feda edin veya yurtlarınızdan çıkın" diye yazmış olsaydık, içlerinden pek azı hariç, bunu yapmazlardı. Eğer kendilerine verilen öğütleri tutsalardı, elbette haklarında hem daha hayırlı, hem de (imanlarını) daha çok pekiştirici olurdu.

    67. O zaman kendilerine elbette katımızdan büyük bir mükâfat verirdik.

    68. Onları elbette doğru yola iletirdik.

    69. Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle ve iyi kimselerle birliktedirler. Bunlar ne güzel arkadaştır.

    70. Bu lütuf Allah'tandır. Hakkıyla bilen olarak Allah yeter.

    71. Ey iman edenler! (Düşmana karşı) tedbirinizi alıp, küçük birlikler hâlinde, yahut topluca savaşa gidin.

    72. Şüphesiz, aranızda öyle kimseler var ki, (onların her biri savaşa gitme konusunda) hakikaten pek ağır davranır. Eğer başınıza bir musibet gelirse, "Allah, bana lütfetti de onlarla beraber bulunmadım" der.

    73. Eğer Allah'tan size bir lütuf (zafer) erişse, bu sefer de; sizinle kendisi arasında hiç tanışıklık yokmuş gibi şöyle der: "Keşke ben de onlarla beraber olsaydım da büyük bir başarıya (ganimete) ulaşsaydım."

    74. O hâlde, dünya hayatını ahiret hayatı karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse, biz ona büyük bir mükâfat vereceğiz.

    75. Size ne oluyor da, Allah yolunda ve, "Ey Rabbimiz! Bizleri halkı zalim olan şu memleketten çıkar, katından bize bir dost ver, bize katından bir yardımcı ver" diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?

    76. İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler de tâğût(22) yolunda savaşırlar. O hâlde, siz şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.

    (22) Tâğût: Şeytan, nefis, put, sihirbaz.. gibi insanları azdıran, saptıran her şeyi ifade eder. (Bakınız: Bakara sûresi, âyet, 256-257; Nisâ sûresi, âyet, 51,60,76; Mâide sûresi, âyet, 60; Nahl sûresi, âyet, 36; Zümer sûresi, âyet, 17.)
    77. Daha önce kendilerine, "(savaşmaktan) ellerinizi çekin, namazı kılın, zekâtı verin" denilenleri görmedin mi? Üzerlerine savaş yazılınca, hemen içlerinden bir kısmı; insanlardan, Allah'tan korkar gibi, hatta daha çok korkarlar ve "Rabbimiz! Niçin bize savaş yazdın? Bizi yakın bir zamana kadar erteleseydin ya!" derler. De ki: "Dünya geçimliği azdır. Ahiret, Allah'a karşı gelmekten sakınan kimse için daha hayırlıdır. Size kıl kadar haksızlık edilmez."

    78. Nerede olursanız olun, sağlam ve tahkim edilmiş kaleler içinde bulunsanız bile ölüm size ulaşacaktır. Onlara bir iyilik gelirse, "Bu, Allah'tandır" derler. Onlara bir kötülük gelirse, "Bu, senin yüzündendir" derler. (Ey Muhammed!) De ki: "Hepsi Allah'tandır." Bu topluma ne oluyor ki, neredeyse hiçbir sözü anlamıyorlar!

    79. Sana ne iyilik gelirse Allah'tandır. Sana ne kötülük gelirse kendindendir. (Ey Muhammed!) Seni insanlara bir peygamber olarak gönderdik. Şahit olarak Allah yeter.

    80. Kim peygambere itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur. Kim yüz çevirirse, (bilsin ki) biz seni onlara bekçi göndermedik.

    81. Sana "baş üstüne" derler. Fakat senin yanından çıktıklarında, içlerinden birtakımı, geceleyin; (senin gündüz) söylediklerinin aksini kurarlar. Allah, onların geceleyin kurduklarını yazmaktadır. Sen onlara aldırma. Allah'a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter.(23)

    (23) Münafıklar, İslâm toplumunu dağıtmak için akla hayale gelmedik hile ve desiselere başvurdular. Hz.Peygamberin huzurunda, "Tamam, kabul, baş üstüne" dedikleri hâlde, kendi başlarına kalınca gizli plânlar ve tuzaklar hazırlıyorlardı. Allah, onların bütün tuzaklarını boşa çıkarmıştır.
    82. Hâlâ Kur'an'ı düşünüp anlamaya çalışmıyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki bulurlardı.

    83. Kendilerine güvenlik (barış) veya korku (savaş) ile ilgili bir haber geldiğinde onu yayarlar. Hâlbuki onu peygambere ve içlerinden yetki sahibi kimselere götürselerdi, elbette bunlardan, onu değerlendirip sonuç (hüküm) çıkarabilecek nitelikte olanları onu anlayıp bilirlerdi. Allah'ın size lütfu ve merhameti olmasaydı, pek azınız hariç, muhakkak şeytana uyardınız.

    84. (Ey Muhammed!) Artık Allah yolunda savaş! Sen ancak kendinden sorumlusun! Mü'minleri de savaşa teşvik et. Umulur ki Allah inkâr edenlerin gücünü kırar. Allah'ın gücü daha üstündür, cezası daha şiddetlidir.

    85. Kim güzel bir (işte) aracılık ederse, ona o işin sevabından bir pay vardır. Kim de kötü bir (işte) aracılık ederse, ona da o kötülükten bir pay vardır. Allah'ın her şeye gücü yeter.

    86. Size bir selâm verildiği zaman, ondan daha güzeliyle veya aynı selâmla karşılık verin. Şüphesiz Allah, her şeyin hesabını gereği gibi yapandır.

    87. Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır. Andolsun, sizi kıyamet gününde mutlaka bir araya toplayacaktır. Bunda asla şüphe yoktur. Kimdir sözü Allah'ınkinden daha doğru olan?

    88. Size ne oluyor da münafıklar hakkında iki gruba ayrıldınız? Allah, onları yaptıkları işlerden dolayı baş aşağı ederek eski konumlarına (küfre) döndürmüştür. Allah'ın saptırdığını yola getirmek mi istiyorsunuz? Allah kimi saptırırsa, sen onun için asla bir çıkış yolu bulamazsın.

    89. Arzu ettiler ki kendilerinin küfre saptıkları gibi siz de sapasınız da beraber olasınız. Bu sebeple, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar içlerinden dost edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse, onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün. Onlardan ne bir dost edinin, ne de bir yardımcı.

    90. Ancak sizinle aralarında anlaşma olan bir topluma sığınmış bulunanlar, yahut ne sizinle ne de kendi kavimleriyle savaşmayı içlerine sığdıramayıp (tarafsız olarak) size gelenler başka. Eğer Allah dileseydi, onları size musallat kılardı da sizinle savaşırlardı. Eğer onlar sizden uzak durur, sizinle savaşmayıp size barış teklif ederlerse; Allah, onlara saldırmak için size bir yol (yetki) vermemiştir.

    91. Diğer birtakım kimselerin de hem sizden emin olmak, hem de kavimlerinden emin olmak istediklerini göreceksin. Bunlar küfre her döndürüldüklerinde ona atılırlar. Eğer bunlar sizden uzak durmazlar, sizinle barış içinde yaşamak istemezler, ellerini savaştan çekmezlerse, onları yakalayın ve onları nerede bulursanız öldürün. İşte bunlara karşı size apaçık bir yetki verdik.

    92. Bir mü'minin bir mü'mini öldürmesi olacak şey değildir. Ancak yanlışlıkla olması başka. Kim bir mü'mini yanlışlıkla öldürürse, bir mü'min köleyi azad etmesi ve bağışlamadıkları sürece ailesine diyet ödemesi gerekir. (Öldürülen kimse) mü'min olur ve düşmanınız olan bir topluluktan bulunursa, mü'min bir köle azad etmek gerekir. Eğer sizinle kendileri arasında antlaşma bulunan bir topluluktan ise ailesine verilecek bir diyet ve mü'min bir köle azad etmek gerekir. Bunlara imkân bulamayanın, Allah tarafından tövbesinin kabulü için iki ay ard arda oruç tutması gerekir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    93. Kim bir mü'mini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedî kalacağı cehennemdir. Allah, ona gazap etmiş, lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.

    94. Ey iman edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman, gerekli araştırmayı yapın. Size selâm veren kimseye, dünya hayatının geçici menfaatine (ganimete) göz dikerek, "Sen mü'min değilsin" demeyin. Allah katında pek çok ganimetler vardır. Daha önce siz de öyle idiniz de Allah size lütufta bulundu (müslüman oldunuz). Onun için iyice araştırın. Çünkü Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

    95,96. Mü'minlerden özür sahibi olmaksızın (cihattan geri kalıp) oturanlarla, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler eşit olamazlar. Allah, mallarıyla, canlarıyla cihad edenleri, derece itibariyle, cihattan geri kalanlardan üstün kılmıştır. Gerçi Allah (mü'minlerin) hepsine de en güzel olanı (cenneti) va'detmiştir. Ama mücahitleri büyük bir mükâfat ile kendi katından dereceler, bağışlanma ve rahmet ile cihattan geri kalanlara üstün kılmıştır. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    97. Kendilerine zulmetmekteler iken meleklerin canlarını aldığı kimseler var ya; melekler onlara şöyle derler: "Ne durumdaydınız? (Niçin hicret etmediniz?)" Onlar da, "Biz yeryüzünde zayıf ve güçsüz kimselerdik" derler. Melekler, "Allah'ın arzı geniş değil miydi, orada hicret etseydiniz ya!" derler. İşte bunların gidecekleri yer cehennemdir. O ne kötü varış yeridir.(24)

    (24) Bu âyette, hicret emrinin gelmesi üzerine, mü’minlerle birlikte hicret etmeyip Mekke’de müşriklerle beraber kalan, onlarla içli dışlı olan bazı müslümanlar kınanmaktadır.
    98. Ancak gerçekten zayıf ve güçsüz olan(25), çaresiz kalan ve hicret etmeye yol bulamayan erkekler, kadınlar ve çocuklar başkadır.

    (25) Bu âyette, Medine'ye hicret edildiğinde, hicret edemeyerek, Mekke'de müşriklerin baskısına maruz kalan müslümanlar söz konusu edilmektedir.
    99. Umulur ki, Allah bu kimseleri affeder. Çünkü Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır.

    100. Kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek çok yer de bulur, genişlik de. Kim Allah'a ve Peygamberine hicret etmek amacıyla evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse, şüphesiz onun mükâfatı Allah'a düşer. Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

    101. Yeryüzünde sefere çıktığınız vakit kâfirlerin size saldırmasından korkarsanız, namazı kısaltmanızdan ötürü size bir günah yoktur. Şüphesiz kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır.(26)

    (26) Bu âyette geçen "namazın kısaltılması" ifadesini İslâm bilginleri başlıca iki şekilde yorumlamışlardır. Bir görüşe göre namazın kısaltılması, dört rekatlı namazların yolculuk sebebi ile iki rekat olarak kılınması demektir. Diğer görüşe göre ise, âyette yolculuk hâli söz konusu olduğundan dört rekatlı namazlar zaten iki rekat olarak kılınacaktır. Burada kastedilen kısaltma, düşman korkusundan dolayı uygulanacak yeni bir kısaltmadır. Bu da seferde zaten iki rekat olarak kılınacak namazların, düşman tehlikesinin derecesine göre bazen yürüyerek, bazen de ima ile kılınması ile gerçekleşir. 102. âyette düşman karşısında durumun izin vermesi hâlinde, namazı kısaltmanın, cemaatle birlikte uygulanabilecek özel bir şekli anlatılmaktadır.
    102. (Ey Muhammed!) Cephede sen de onların (mü'minlerin) arasında bulunup da onlara namaz kıldırdığın vakit, içlerinden bir kısmı seninle beraber namaza dursun. Silâhlarını da yanlarına alsınlar. Bunlar secdeye vardıklarında (bir rekât kıldıklarında) arkanıza (düşman karşısına) geçsinler. Sonra o namaz kılmamış olan diğer kısım gelsin, seninle beraber kılsınlar ve ihtiyatlı bulunsunlar, silâhlarını yanlarına alsınlar. İnkâr edenler arzu ederler ki, silâhlarınızdan ve eşyanızdan bir gafil olsanız da size ani bir baskın yapsalar. Yağmurdan zahmet çekerseniz, ya da hasta olursanız, silâhlarınızı bırakmanızda size bir beis yoktur. Bununla birlikte ihtiyatlı olun (tedbirinizi alın). Şüphesiz Allah, inkârcılara alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.(27)

    (27) Bu durumda imam iki rekat kılmış olmakta ve namazı tamamlanmış bulunmaktadır. Birer rekat kılmış bulunan her iki grup da yine nöbetleşe olarak kalan birer rekatlarını kılıp namazlarını tek başlarına tamamlarlar. Ancak birinci grup tamamlayacağı rekatı kıraatsız olarak, ikinci grup ise kıraatte bulunarak kılar.
    103. Namazı kıldınız mı, gerek ayakta, gerek otururken ve gerek yan yatarak hep Allah'ı anın. Güvene kavuştunuz mu namazı tam olarak kılın. Çünkü namaz, mü'minlere belirli vakitlere bağlı olarak farz kılınmıştır.

    104. Düşman topluluğunu izlemekte gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı duyuyorsanız, kuşkusuz onlar da sizin acı duyduğunuz gibi acı duyuyorlar. Üstelik siz Allah'tan onların ümit edemeyecekleri şeyleri umuyorsunuz. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    105. (Ey Muhammed!) Biz sana Kitab'ı (Kur'an'ı) hak olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah'ın sana öğrettikleri ile hüküm veresin. Sakın hainlerin savunucusu olma.

    106. Allah'tan bağışlama dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    107. Kendilerine hainlik edenleri savunma. Zira Allah, hiçbir haini, hiçbir günahkârı sevmez.

    108. Bunlar, insanlardan gizlenmeye çalışırlar da Allah'tan gizlenmezler. Hâlbuki Allah, geceleyin, razı olmayacağı sözleri kurarlarken onlarla beraberdir. Allah, onların yaptıklarını (ilmiyle) kuşatmıştır.

    109. İşte siz öyle kimselersiniz (ki, diyelim) dünya hayatında onları savundunuz. Ya kıyamet günü onları Allah'a karşı kim savunacak, yahut kim onlara vekil olacak?

    110. Kim bir kötülük yapar, yahut kendine zulmeder, sonra da Allah'tan bağışlama dilerse, Allah'ı çok bağışlayıcı ve çok merhamet edici bulur.

    111. Kim bir günah kazanırsa, onu ancak kendi aleyhine kazanmış olur. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    112. Kim bir hata işler veya bir günah kazanır da sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, şüphesiz iftira etmiş, apaçık bir günah yüklenmiş olur.

    113. (Ey Muhammed!) Eğer Allah'ın sana lütuf ve merhameti olmasaydı, onlardan bir grup seni saptırmaya çalışırdı. Hâlbuki onlar, ancak kendilerini saptırırlar, sana hiçbir zarar veremezler. Allah, sana kitabı (Kur'an'ı) ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Allah'ın sana lütfu çok büyüktür.

    114. Bir sadaka vermeyi, yahut iyilik yapmayı, yahut da insanların arasını düzeltmeyi emredenleri hariç, onların aralarındaki gizli konuşmaların çoğunda hiçbir hayır yoktur. Kim bunları sırf Allah'ın rızasını kazanmak için yaparsa, biz ona büyük bir mükâfat vereceğiz.

    115. Kim, kendisine hidayet (doğru yol) besbelli olduktan sonra peygambere karşı çıkar, mü'minlerin yolundan başkasına uyarsa, onu yöneldiği yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir varış yeridir.

    116. Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındaki günahları, dilediği kimseler için bağışlar. Allah'a ortak koşan, kuşkusuz, derin bir sapıklığa düşmüştür.

    117. Onlar, Allah'ı bırakıp ancak dişilere tapıyorlar.(28) Hâlbuki (aslında) azgın bir şeytana tapmaktadırlar.

    (28) Âyetteki "dişiler"den maksat, müşrik Arapların; genellikle "dişi" (ünsâ) diye adlandırdıkları, Lât, Uzzâ, Menât gibi putlarıdır.
    118. Allah, o şeytana lânet etti ve o da, "Andolsun ki senin kullarından elbette belirli bir pay alacağım" dedi.

    119. "Onları mutlaka saptıracağım, mutlaka onları kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim de (putlara adak için) hayvanların kulaklarını yaracaklar. Yine onlara emredeceğim de Allah'ın yarattığını değiştirecekler."(29) Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı dost edinirse, şüphesiz o apaçık bir hüsrana düşmüştür.

    (29) Allah'ın yarattığının değiştirilmesi, hem maddî alanda, hem de fıtrat alanında gerçekleşebilir. Zamanımızda yeryüzünde doğal dengeyi bozucu her türlü girişimi, bu çerçevede değerlendirmek mümkündür.
    120. Şeytan onlara (birçok) vaadde bulunur ve onları kuruntulara sürükler. Oysa şeytan, ancak aldatmak için onlara vaadde bulunuyor.

    121. İşte onların barınağı cehennemdir. Ondan bir kaçış yolu bulamazlar.

    122. İman edip salih ameller işleyenleri de ebedî olarak kalacakları, içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Allah, gerçek bir vaadde bulunmuştur. Kimdir sözü Allah'ınkinden daha doğru olan?

    123. İş, ne sizin kuruntunuza, ne de kitap ehlinin kuruntusuna göredir. Kim kötü bir iş yaparsa, onunla cezalandırılır. O, kendisine Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulabilir.

    124. Mü'min olarak, erkek veya kadın, her kim salih ameller işlerse, işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.

    125. Kimin dini, iyilik yaparak kendini Allah'a teslim eden ve hakka yönelen İbrahim'in dinine tabi olan kimsenin dininden daha güzeldir? Allah, İbrahim'i dost edindi.

    126. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah'ındır. Allah, her şeyi kuşatıcıdır.

    127. Kadınlar hakkında senden fetva istiyorlar. De ki: "Onlar hakkında size fetvayı Allah veriyor." Kitapta, kendilerine (verilmesi) farz kılınan (miras)ı vermediğiniz ve evlenmek istediğiniz yetim kızlara, zavallı çocuklara ve yetimlere âdil davranmanıza dair, size okunmakta olan âyetler de bunu açıklıyor. Ne hayır yaparsanız, şüphesiz Allah onu bilir.

    128. Eğer bir kadın kocasının, kendisine kötü davranmasından, yahut yüz çevirmesinden endişe ederse, uzlaşarak aralarını düzeltmelerinde ikisine de bir günah yoktur. Uzlaşmak daha hayırlıdır. Nefisler ise kıskançlığa ve bencil tutkulara hazır (elverişli) kılınmıştır. Eğer iyilik eder ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.

    129. Ne kadar uğraşırsanız uğraşın, kadınlar arasında adaleti yerine getiremezsiniz. Öyle ise (birine) büsbütün gönül verip ötekini (kocası hem var, hem yok) askıda kalmış kadın gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız, şüphesiz Allah çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir.

    130. Eğer ayrılırlarsa, Allah bol lütuf ve nimetiyle onların her birini zengin kılar (başkalarına muhtaç bırakmaz). Allah, lütfu geniş olandır. O, hüküm ve hikmet sahibidir.

    131. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah'ındır. Sizden önce kendilerine kitap verilenlere de, size de "Allah'a karşı gelmekten sakının" diye tavsiye ettik. Eğer inkâr ederseniz, (bilin ki) göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah'ındır. Allah, zengindir, övülmeye lâyıktır.

    132. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah'ındır. Vekil olarak Allah yeter.

    133. Ey insanlar! Allah dilerse sizi yok eder ve başkalarını getirir. Allah, buna hakkıyla gücü yetendir.

    134. Kim dünya sevabı (nimeti) istiyorsa (bilsin ki), dünya sevabı da, ahiret sevabı da Allah katındadır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.

    135. Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. (Onları sizden çok kayırır.) Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın. Eğer (şahitlik ederken gerçeği) çarpıtırsanız veya (şahitlikten) çekinirseniz (bilin ki) şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

    136. Ey iman edenler! Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, derin bir sapıklığa düşmüş olur.

    137. İman edip sonra inkâr eden, sonra inanıp tekrar inkâr eden, sonra da inkârlarında ileri gidenler var ya; Allah, onları bağışlayacak da değildir, doğru yola iletecek de değildir.

    138. Münafıklara, kendileri için elem dolu bir azap olduğunu müjdele.

    139. Onlar, mü'minleri bırakıp kâfirleri dost edinen kimselerdir. Onların yanında izzet ve şeref mi arıyorlar? Hâlbuki bütün izzet ve şeref Allah'a aittir.

    140. Oysa Allah size Kitap'ta (Kur'an'da) "Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze geçmedikleri müddetçe, onlarla oturmayın, aksi hâlde siz de onlar gibi olursunuz" diye hüküm indirmiştir. Şüphesiz Allah, münafıkların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.

    141. Onlar sizi gözetleyip duran kimselerdir. Eğer Allah tarafından size bir fetih (zafer) nasip olursa, "Biz sizinle beraber değil miydik?" derler. Şayet kâfirlerin (zaferden) bir payı olursa, "Size üstünlük sağlayıp sizi mü'minlerden korumadık mı?" derler. Allah, kıyamet günü aranızda hükmünü verecektir. Allah, mü'minlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir.

    142. Münafıklar, Allah'ı aldatmaya çalışırlar. Allah da onların bu çabalarını başlarına geçirir. Onlar, namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar ve Allah'ı pek az anarlar.

    143. Onlar küfür ile iman arasında bocalayıp dururlar. Ne bunlara (mü'minlere) ne de şunlara (kâfirlere) bağlanırlar. Allah, kimi saptırırsa ona asla bir çıkar yol bulamazsın.

    144. Ey iman edenler! Mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Kendi aleyhinize Allah'a apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?

    145. Şüphesiz ki münafıklar, cehennem ateşinin en aşağı tabakasındadırlar. Onlara hiçbir yardımcı da bulamazsın.

    146. Ancak tövbe edenler, durumlarını düzeltenler, Allah'ın kitabına sarılanlar ve dinlerini Allah'a has kılanlar müstesnadır. Bunlar mü'minlerle beraberdirler. Allah, mü'minlere büyük bir mükâfat verecektir.

    147. Eğer şükreder ve iman ederseniz, Allah size niye azab etsin ki? Allah, şükrün karşılığını verendir, hakkıyla bilendir.

    148. Allah, zulme uğrayanın dile getirmesi dışında, çirkin sözün açıklanmasını sevmez. Şüphesiz Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

    149. Bir hayrı açıklar veya gizlerseniz, yahut bir kötülüğü affederseniz (bilin ki), Allah da çok affedicidir, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

    150,151. Şüphesiz, Allah'ı ve peygamberlerini inkâr edenler, Allah'a inanıp peygamberlerine inanmayarak ayrım yapmak isteyenler, "(Peygamberlerin) kimine inanırız, kimini inkâr ederiz" diyenler ve böylece bu ikisinin (imanla küfrün) arasında bir yol tutmak isteyenler var ya; işte onlar gerçekten kâfirlerdir. Biz de kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.

    152. Allah'a ve peygamberlerine iman edenler ve onlardan hiçbirini diğerlerinden ayırmayanlara gelince, işte onlara Allah mükâfatlarını verecektir. Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

    153. Kitap ehli, senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar. (Buna şaşma!) Mûsâ'dan, bundan daha büyüğünü istemişler ve "Allah'ı bize açıkça göster" demişlerdi. Böylece zulümleri sebebiyle onları yıldırım çarptı. Sonra kendilerine apaçık deliller gelmesinin ardından (tuttular) buzağıyı tanrı edindiler. Biz bunu da affettik ve Mûsâ'ya apaçık bir güç ve yetki verdik.

    154. Verdikleri sağlam söz(ü yerine getirmemeleri) sebebiyle "Tûr"u üzerlerine kaldırdık ve onlara, "Tevazu ile kapıdan girin" dedik. Yine onlara, "Cumartesi (yasakları) konusunda haddi aşmayın" dedik ve onlardan sağlam bir söz aldık.

    155. Verdikleri sağlam sözü bozmalarından, Allah'ın âyetlerini inkâr etmelerinden, peygamberleri haksız yere öldürmelerinden ve "kalplerimiz muhafazalıdır" demelerinden dolayı (başlarına türlü belâlar verdik. Onların kalpleri muhafazalı değildir), tam aksine inkârları sebebiyle Allah onların kalplerini mühürlemiştir. Artık onlar inanmazlar.(30)

    (30) Âyetin son cümlesi, "onların pek azı inanır" veya "onlar pek az inanırlar" şeklinde de tercüme edilebilir.
    156,157. Bir de inkârlarından ve Meryem'e büyük bir iftira atmalarından ve "Biz Allah'ın peygamberi Meryem oğlu İsa Mesih'i öldürdük" demelerinden dolayı kalplerini mühürledik. Oysa onu öldürmediler ve asmadılar. Fakat onlara öyle gibi gösterildi. Onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, bu konuda kesin bir şüphe içindedirler. O hususta hiçbir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Onu kesin olarak öldürmediler.

    158. Fakat Allah onu kendisine yükseltmiştir. Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.

    159. Kitab ehlinden hiç kimse yoktur ki ölümünden önce, ona (İsa'ya) iman edecek olmasın. Kıyamet günü, o (İsa) onların aleyhine şahit olacaktır.(31)

    (31) Allah, Peygamberi İsa'yı yahudilerden korumuş, onu öldürmelerine imkân vermemiştir. Bu kesindir. Onu kendi katına kaldırmış bulunduğu da şüphesizdir. Ancak bunun şekli ve zamanı üzerinde farklı açıklamalar ve anlayışlar vardır.
    160,161. Yahudilerin yaptıkları zulüm ve birçok kimseyi Allah yolundan alıkoymaları, kendilerine yasaklanmış olduğu hâlde faiz almaları, insanların mallarını haksız yere yemeleri sebebiyle önceden kendilerine helâl kılınmış temiz ve hoş şeyleri onlara haram kıldık. İçlerinden inkâr edenlere de acı bir azap hazırladık.

    162. Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ve mü'minler, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler. O namazı kılanlar, zekâtı verenler, Allah'a ve ahiret gününe inananlar var ya, işte onlara büyük bir mükâfat vereceğiz.

    163. Biz, Nûh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, torunlarına, İsa'ya, Eyyüb'e, Yûnus'a, Hârûn'a ve Süleyman'a da vahyetmiştik. Davûd'a da Zebûr vermiştik.(32)

    (32) Vahiy, Allah'ın Peygamberlerine dilediğini söylemesi ve bildirmesi için seçtiği özel iletişim yoludur. Vahy, melek aracılığı ile olduğu gibi aracısız da olabilir. Vahye mazhar olan peygamber, kendisinde, Allah'tan olduğundan asla şüphe etmediği bir bilgi ve aydınlanma bulur. Vahiy, insanlık için en doğru, en sağlam bilgi kaynağıdır. Kur'an; vahyin, el değmemiş, eşsiz, benzersiz son ve tek örneğidir. Âyetteki "torunlardan" maksat, Yakub Peygamberin çocukları ve torunlarıdır.
    164. Daha önce kıssalarını sana anlattığımız peygamberler gönderdik. Anlatmadığımız (nice) peygamberler de gönderdik. Allah, Mûsa ile de doğrudan konuştu.

    165. Müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdik ki, peygamberlerden sonra insanların Allah'a karşı bir bahaneleri olmasın. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    166. Fakat Allah, sana indirdiğini kendi ilmiyle indirmiş olduğuna şahitlik eder. Melekler de buna şahitlik eder. Şahit olarak Allah yeter.

    167. Şüphesiz inkâr edenler, insanları Allah yolundan alıkoyanlar derin bir sapıklığa düşmüşlerdir.

    168. Şüphesiz inkâr edenler ve zulmedenler (var ya), Allah onları asla bağışlayacak ve doğru yola iletecek değildir.

    169. (Allah onları) ancak içinde ebedî kalacakları cehennemin yoluna iletir. Bu ise Allah'a çok kolaydır.

    170. Ey insanlar! Peygamber size Rabbinizden hakkı (gerçeği) getirdi. O hâlde, kendi iyiliğiniz için iman edin. Eğer inkâr ederseniz bilin ki, göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah'ındır. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    171. Ey Kitab ehli! Dininizde sınırları aşmayın ve Allah hakkında ancak hakkı söyleyin. Meryem oğlu İsa Mesih, ancak Allah'ın peygamberi, Meryem'e ulaştırdığı (emriyle onda var ettiği) kelimesi ve kendisinden bir ruhtur. Öyleyse Allah'a ve peygamberlerine iman edin, "(Allah) üçtür" demeyin.(33) Kendi iyiliğiniz için buna son verin. Allah, ancak bir tek ilâhtır. O, çocuk sahibi olmaktan uzaktır. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O'nundur. Vekil olarak Allah yeter.

    (33) Hıristiyanlar, Allah'ın "baba", "oğul" ve "ruhu'l-kudüs" gibi üç unsurdan oluştuğuna inanmaktadırlar.
    172. Mesih de, Allah'a yakın melekler de, Allah'a kul olmaktan asla çekinmezler. Kim Allah'a kulluk etmekten çekinir ve büyüklük taslarsa, bilsin ki, O, onların hepsini huzuruna toplayacaktır.

    173. İman edip salih ameller işleyenlere gelince, (Allah) onların mükâfatlarını eksiksiz ödeyecek ve lütfundan onlara daha da fazlasını verecektir. Allah'a kulluk etmekten çekinenlere ve büyüklük taslayanlara gelince; (Allah) onları elem dolu bir azaba uğratacaktır ve onlar kendilerine Allah'tan başka bir dost ve yardımcı da bulamayacaklardır.

    174. Ey insanlar! Size Rabbinizden kesin bir delil (Hz. Muhammed) geldi ve size apaçık bir nur (Kur'an) indirdik.

    175. Allah'a iman edip ona sımsıkı sarılanları ise (Allah), kendisinden bir rahmet ve lütfa kavuşturacak ve onları kendisine varan doğru bir yola iletecektir.

    176. Senden fetva istiyorlar. De ki: "Allah, size "kelâle" (babasız ve çocuksuz kimse)nin mirası hakkında hükmünü açıklıyor: Çocuğu olmayan bir kişi ölür de kız kardeşi bulunursa, bıraktığı malın yarısı onundur. Eğer kız kardeşi ölür ve çocuğu da bulunmazsa, erkek kardeş ona varis olur. Eğer kız kardeşler iki iseler, (erkek kardeşin) bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer kardeşler erkekli kızlı iseler, o zaman (bir) erkeğe, iki kızın hissesi kadar (pay) vardır. Sapmayasınız diye Allah size (hükmünü) açıklıyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
  • Dini yaşamada ihlas ve şirkin sınırları konusunda Zümer Suresi derslerimizden hareketle söylediklerimize aşağıdakileri de ilave edip konuyu bitireceğiz.

    “Yoksa onlar Allah’ın dışında şefaatçiler mi ediniyorlar. De ki, onlar hiçbir şeye sahip olmasalar ve akılları bir şeye ermese bile böyle mi yapıyorsunuz?” (43).

    Âyetin muhatabı elbette müşriklerdir, ama müşrikler ve her çeşidiyle kâfirler için söylenenler müminler için de bir hatırlatma ve bir derstir. Yani bakın, bu vasıflar onların vasıflarıdır, siz de sakın böyle olmayın denmiş olmaktadır. Ayrıca burada ‘şefaatçiler’in cansız putlar kalıbıyla değil de, insanlar kalıbıyla verilmiş olması düşündürücüdür. Yani belli kişilerin de şefaatçi olarak düşünülüp onlara güvenilmesi de aynen böyledir. Şefaatin var olduğu gerçeği ayrı bir şeydir, birilerini şefaatçi bilme ve onlara güvenme ayrı bir şeydir. Bu konuyu daha önce yazdık. Bu âyetin işaret ettiği gerçek, birilerinin şefaatine güvenmenin şirke götürebileceği gerçeğidir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle:

    “De ki, şefaat tamamen Allah’ındır. Çünkü göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Sonunda siz O’na döndürüleceksiniz” (44).

    Yani Allah’tan başka kimseden kurtarma beklemeyin. Allah kime şefaat etme izni verirse ancak o şefaat edebilir. Bunu da siz bilemezsiniz. O halde hiç kimsenin şefaatine güvenmeyin. Kendinizi kurtarmaya bakın. Göklerin ve yerin mülkü O’nun iken şefaat verme yetkisi O’nun olmaz mı?

    Ve şu âyet müminler için de çok uyarıcıdır:

    “Allah tek olarak anılsa ahirete iman etmeyenlerin kalplerinde nefret belirir. Ama O‘nun dışındakiler anılsa hemen yüzleri güler” (45). Evet, bu çok ilginçtir ve müminleri de yakından ilgilendirir. Kendisi de tasavvufa meyilli olan Allame Alusî bu âyeti tefsir ederken şöyle bir hatırasını anlatır:

    “Hal böyle iken ölülerden imdat isteyen ve bu konuda asılsız hikâyeler anlatan sufiler vardır. Ölülerin tasarrufta bulunabileceğine inanırlar… Bir gün bir sıkıntı anında ölmüş gitmiş birisinden imdat dileyen ve ‘ey fülan, bana yardım eyle’ diye yalvaran birisine dedim ki, ya fülan diye kuldan isteyeceğine, ya Allah diye Allah’tan istesene! O buyurmuyor mu ki, ‘kullarım beni sana sorarlarsa bilsinler ki, ben çok yakınım, dua edenin duasına hemen icabet ederim’ (Bakara 186). Evet, aynen yukarıdaki ayette söylendiği gibi, adam bana kızdı. Sonradan duydum ki, benim için, ‘bu herif evliyayı inkâr ediyor. Oysa ben veli birisinden duydum, imdada koşmakta evliya Allah’tan daha süratlidir’ demiş. Bu sözün küfür olduğu açıktır, böyle bir sapkınlıktan ve hadsizlikten Allah’a sığınırız” (Alusî).

    Zümer Suresi’nden devam edelim:

    “Size azap gelmeden ve artık yardım görme imkânınız kalmadan önce ta içinizden Rabbinize dönün ve O’na tam teslim olun” (54). Yani dini sadece O’na has kılın, duanız tek O’na olsun.

    “De ki, ey cahiller, siz bana Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz?” (64). Demek ki, dua ve ibadet anlamına gelebilecek bir davranışı Allah’tan başkasına göstermek şirke götüren bir cahilliktir. Müşriklerin Resulüllah’ı engelleme çarelerinden biri de ona; biraz biz senin ilahına kulluk edelim, biraz da sen bizim ilahlarımıza kulluk et demeleriydi.

    “Ey Muhammed! Vakıa, sana da senden öncekilere de vahyedilen şudur: Eğer şirk koşarsan amellerin kesinlikle boşa gider ve kesin kaybedenlerden olursun” (65). Yani olmaz ama farz edin ki, (hâşâ) Resulüllah şirk koştu; onun bile bütün yaptıkları boşa gider.

    “Hayır, sen sadece Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol” (66). Demek ki, kulluğun esası olan ibadetler aynı zamanda şükürdür.

    “Onlar Allah’ı hakkıyla takdir edemediler. Oysa Kıyamet günü yeryüzü bütünüyle onun avucunun içinde, gökler dürülmüş halde elindedir. O münezzehtir, koştukları şirklerden beridir ve yücedir” (67).

    “Sübhanellah/ O münezzehtir”, yani hakkında düşünülen yanlış kanaatlerden, O’na ortak sanılan şeylerden beridir, yücedir, uzaktır. Bütün genişliğine rağmen gökler de dünya da Kıyamet günü avucunun içi gibi O’nun tasarrufu altındadır. O halde dünyada başkalarından neden tasarruf bekliyor ve medet umuyorsunuz?

    “Allah’ı hakkıyla bilemediler” yerine, “Hakkıyla takdir edemediler” denmesi de dikkat çekicidir. Çünkü Allah mahiyeti itibariyle hakkıyla bilinemez, ancak takdir edilebilir. Yarattıklarına ve verdiği nimetlere bakılarak ne kadar yüce ve ne kadar güçlü olduğu anlaşılır.

    Evet, bizim ilk defa dikkatimizi çekti, Zümer Suresi şirke düşmekten böyle ağırlıklı bir şekilde sakındırıyor.
  • *NÜZUL SIRASINA GÖRE KUR’AN’DAKİ EMİRLER VE YASAKLAR* *(207 Madde)*

    1) Kur’an okuyun! (Alak, 1)
    2) Kulluk görevlerinizi yerine getirmenizi engelleyenlere itaat etmeyin! (Alak, 19)
    3) Secde edin! (Alak, 19)
    4) İnkârcılara itaat etmeyin! (Kalem, 8-15)
    5) Sabırlı olun! (Kalem, 48)
    6) Geceleri değerlendirin! (Müzzemmil, 2-4)
    7) Allah'ın adını anın ve tüm benliğinizle O'na yönelin! (Müzzemmil, 8)
    8) Yalnız Allah'a dayanıp güvenin! (Müzzemmil, 9)
    9) Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun! (Müzzemmil, 20)
    10) Namaz kılın! (Müzzemmil, 20)
    11) Zekâtı verin! (Müzzemmil, 20)
    12) Allah'tan af dileyin! (Müzzemmil, 20)
    13) İnsanları uyarın! (Müddessir, 2)
    14) Her türlü pislikten uzak durun! (Müddessir, 4-5)
    15) Allah ile kul arasına girmeyin! (Müddessir, 11)
    16) Allah'ın adını yüceltin! (A'la, 1)
    17) Kur'an'la öğüt verin! (A'la, 9)
    18) Yetimi horlamayın! Yetimin hakkına dokunmayın! (Duha, 9)
    19) Bir şey isteyeni hor görmeyin! (Duha, 10)
    20) Dilenciyi azarlamayın! (Duha, 10)
    21) Allah'ın nimetlerini dile getirin! (Duha, 11)
    22) Sürekli faaliyette olun, çalışkan olun! (Inşirah, 7)
    23) Allah'ı anmaktan yüz çevirenden yüz çevirin! (Necm, 29)
    24) Dünya hayatından başka bir şey istemeyenden yüz çevirin! (Necm, 29)
    25) Kendinizi temize çıkarmayın! (Necm, 32)
    26) Rabbinizden size indirilene uyun! (A'raf, 3)
    27) Allah'tan başka dostlar edinip peşlerinden gitmeyin! (A'raf, 3) 5
    28) Dini yalnız Allah'a özgüleyerek dua edin! (A'raf, 29)
    29) İbadethanelerde temiz ve güzel giyinin! (A'raf, 31)
    30) Nimetlerden faydalanın ama israf etmeyin! (A'raf, 31)
    31) Dualarınızı yalvara yakara, gizlice ve yapın! (A'raf, 55)
    32) Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın! (A'raf, 56)
    33) Allah'a güzel isimleriyle dua edin! (A'raf, 180)
    34) Affetmeyi esas alın! (A'raf, 199)
    35) İyiyi ve güzeli emredin! (A'raf, 199)
    36) Cahillerden yüz çevirin! (A'raf, 199)
    37) Şeytandan Allah'a sığının! (A'raf, 200)
    38) Kur'an okunduğu zaman susun ve dinleyin! (A'raf, 204)
    39) Allah'ı benliğinizin içinden anın! (A'raf, 205)
    40) Allah'ı sesinizi yükseltmeden anın! (A'raf, 205)
    41) Allah'tan başkasına dua etmeyin! (Cin, 18)
    42) Allah'ın üzerinizdeki nimetlerini anın! (Fatir, 3)
    43) Şeytanı düşman bilin! (Fatir, 6)
    44) Namaza sabırla devam edin! (Taha, 132)
    45) Ailenize namazı emredin! (Taha, 132)
    46) Günahkârların nasıl bir sona uğradıklarına bakın! (Neml, 69)
    47) Yeryüzünü gezip dolaşın! (Neml, 69)
    48) Allah'tan başka hiçbir varlığa kulluk etmeyin! (Isra, 23)
    49) Anne ve babaya çok iyi davranın! (Isra, 23-24)
    50) Akrabaya yardımcı olun! (Isra, 26)
    51) Düşküne yardımcı olun! (Isra, 26)
    52) Yolda kalmışa yardımcı olun! (Isra, 26)
    53) Harcamalarda orta yoldan ayrılmayın! (İsra, 29)
    54) Geçim kaygısıyla çocuklarınızı öldürmeyin! (Isra, 31)
    55) Zinaya yaklaşmayın! (Isra, 32)
    56) Cana kıymayın! (Isra, 33) 6
    57) Ahde vefalı olun! (Isra, 34)
    58) Ölçü ve tartıda dürüst olun! (Isra, 35)
    59) Hakkında bilginiz olmayan şeyin ardına düşmeyin! (Isra, 36)
    60) Kibirlenip böbürlenmeyin! (Isra, 37)
    61) Namaz sırasında sesinizi ne yükseltin ne de kısın! (Isra, 110)
    62) Göklerde ve yerde neler var araştırın! (Yunus, 101)
    63) Zalimlere eğilim göstermeyin! (Hud, 113)
    64) Hak dostlarını horlamayın! (En'am, 52)
    65) Dünya hayatının aldattığı kişilerden uzak durun! (En'am, 70)
    66) Dinlerini oyun ve eğlence haline getirenlerden uzak durun! (En'am, 70)
    67) Diğer dinlere ve inananlarına sövmeyin! (En'am, 108)
    68) Üzerine Allah'ın adı anılan şeylerden yiyin! (En'am, 118)
    69) Günahın görüneninden de görünmeyeninden de kaçının! (En'am, 120)
    70) Adil olun! (En'am, 152)
    71) Dini Allah'a has kılın ona kulluk edin! (Zümer, 2)
    72) Allah'tan ümit kesmeyin! (Zümer, 53)
    73) Kötülüğü en güzel tavırla savın! (Fussilet, 34-35)
    74) İhtilaflarla karşılaştığınızda hükmü Allah'a bırakın! (Şura, 10)
    75) Dinde ayrı düşüp fırkalara ayrılmayın! (Şura, 13-14)
    76) Dosdoğru olun! (Şura, 15-16)
    77) Resulullah’a ve ailesine sevgi, saygı gösterin! (Şura, 23)
    78) Allah'a kaçıp sığının! (Zariyat, 50)
    79) Gelecek hakkında kesin hüküm vermeyin! (Kehf, 23-24)
    80) Müminlerin yanlarında bulun! (Kehf, 28)
    81) Bilmediklerinizi bilenlere sorun! (Nahl, 43)
    82) Allah'ın emsallerini aramaya kalkmayın! (Nahl, 74)
    83) Yeminlerinizi bozmayın! (Nahl, 91-94)
    84) Nimetlere şükredin! (Nahl, 114)
    85) Uydurma haramlar icat etmeyin! (Nahl, 116) 7
    86) Hz. İbrahim'in dinine uyun! (Nahl, 123)
    87) Allah'ın yoluna çağrıyı hikmetle, güzel öğütle , güzel tartışmayla yapın!(Nahl, 125)
    88) Haksızlığa karşılık verirken ölçülü davranın! (Nahl, 126)
    89) Kendi ellerindeki parça parça bilgileri tek doğru sananlardan uzak durun!(Müminun, 52-54)
    90) Yalan sözden uzak durun! (Hac, 30)
    91) Allah uğrunda, O'na yaraşır biçimde cihâd edin! (Hac, 78)
    92) Sabır ve namaz ile yardım dileyin! (Bakara, 45)
    93) Sürüye dönüşmeyin! (Bakara, 104)
    94) Hayırlarda yarışın! (Bakara, 148)
    95) Kâbe'yi kıble edinin! (Bakara, 150)
    96) Helal yiyeceklerden yiyin! (Bakara, 168)
    97) Temiz yiyeceklerden yiyin! (Bakara, 168)
    98) Kısası uygulayın! (Bakara, 178-179)
    99) Ramazan ayını oruçlu geçirin! (Bakara, 183-185)
    100) Mescitlerde ibadete çekilmiş olduğunuz zamanlarda kadınlarla birleşmeyin! (Bakara, 187)
    101) Birbirinizin mal varlığını haksız yoldan yemeyin! (Bakara, 188)
    102) Rüşvete bulaşmayın! (Bakara, 188)
    103) Sizinle çarpışanlara karşı meşru savunma hakkınızı kullanın! (Bakara, 190-194)
    104) Sahip olduğunuz nimetleri Allah yolunda paylaşın! (Bakara, 195)
    105) Yaptığınızı güzel yapın! (Bakara, 195)
    106) Kendinizi tehlikeye atmayın! (Bakara, 195)
    107) Barışı hep birlikte gerçekleştirin! (Bakara, 208)
    108) Şeytanın adımlarını izlemeyin! (Bakara, 208)
    109) Müşrik kadın ve erkeklerle evlenmeyin! (Bakara, 221)
    110) Hayızlı(Adetli) kadınlarla cinsel temas kurmayın! (Bakara, 222)
    111) Kadınlara cinsellik için yaklaştığınızda Allah'ın size emrettiği yerden gidin! (Bakara, 222)
    112) Yeminlerinizi bahane ederek iyilikten kaçmayın! (Bakara, 224)
    113) Namazlara özellikle orta namaza devam edin! (Bakara, 238)
    114) Dinde zorlamaya yapmayın! (Bakara, 256) 8
    115) Yaptığınız iyilikleri başa kakmayın! (Bakara, 264-266)
    116) Beğenip almayacağınız şeyleri başkalarına vermeye kalkmayın! (Bakara, 267-268)
    117) Faizden uzak durun! (Bakara, 275-280)
    118) Borçlanma işlemlerini yazıya geçirin! (Bakara, 282-283)
    119) Borçlanma işlemlerinde şahit bulundurun! (Bakara, 282-283)
    120) Alışverişlerinizde şahit bulundurun! (Bakara, 282-283)
    121) Şahitlikten kaçınmayın! (Bakara, 283)
    122) Allah'ın elçisine itaat edin! (Enfal, 1)
    123) Savaştan kaçmayın! (Enfal, 15-16)
    124) Allah'a ve Resulüne hıyanet etmeyin! (Enfal, 27)
    125) Cihatta, gösteriş yaparak yurtlarından çıkan ve Allah yolundan alıkoyanlar gibi olmayın(Enfal, 47)
    126) Düşmanı savaştan caydırıcı önlemler alın! (Enfal, 60)
    127) Barış eğilimlerine olumlu karşılık verin! (Enfal, 60-61)
    128) İnananları bırakıp kâfirleri dost edinmeyin! (Ali Imran, 28)
    129) Hacca gidin! (Ali İmran, 96-97)
    130) Hayra çağıran, iyiliği emreden, kötülüğü engelleyen ekipler oluşturun! (Ali İmran, 104)
    131) Üzülüp gevşemeyin! (Ali Imran, 139)
    132) Yönetimde istişareyi esas alın! (Ali İmran, 159)
    133) Allah'tan korkun! (Ali Imran, 175)
    134) Savaşa hazırlıklı ve uyanık bulunun! (Ali İmran, 200)
    135) Kendinizi sürekli hesaba çekin! (Haşr, 18)
    136) Cuma namazı kılın! (Cuma, 9-10)
    137) Evlatlıklarınızı öz babalarına nispet ederek çağırın! (Ahzab, 5)
    138) Peygamberinizin şanını yüceltin! (Ahzab, 56)
    139) Mümin kadınlar başörtülerinizi takın! (Ahzab, 59)
    140) Mallarınızı aklı ermezlere (reşit olmayanlara) vermeyin; onları besleyin, giydirin, onlara güzel söz söyleyin.(Nisa , 5)
    141) Yetimleri kollayıp gözetin! (Nisa, 6)
    142) Kadınlarınızdan eşcinsellik yapanlara karşı dört şahit getirin! (Nisa, 15) 9
    143) Homoseksüellik yapan erkeklere eziyetle karşı çıkın! (Nisa, 16)
    144) Size haram kılınan kadınlarla evlenmeyin! (Nisa, 22-24)
    145) İntihar etmeyin! (Nisa, 29-30)
    146) Birbirinizin nimet ve imkânlarına göz dikmeyin! (Nisa, 32)
    147) Başkaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve nihayet onları evden uzaklaştırın! (Nisa, 34)
    148) Araları açılan eşlerin barışmaları için iki hakem tayin edin! (Nisa, 35)
    149) Su bulamadığınız yerde teyemmüm ile ibadet edin! (Nisa, 43)
    150) Sarhoşken namaza yaklaşmayın! (Nisa, 43)
    151) Cünüpken namaza yaklaşmayın! (Nisa, 43)
    152) Emanetleri ehil olanlara verin! (Nisa, 58)
    153) Müslüman idarecilere itaat edin! (Nisa, 59)
    154) Zulme uğrayan insanlar için savaşın! (Nisa, 75)
    155) Şeytan dostları ile savaşın! (Nisa, 76)
    156) Selama kesinlikle karşılık verin! (Nisa, 86)
    157) Size selam verenlere "Sen mümin değilsin!" demeyin! (Nisa, 94)
    158) Hainlerin savunucusu olmayın! (Nisa, 105-107)
    159) Allah'a iman edin! (Nisa, 136)
    160) Peygamberlere iman edin! (Nisa, 136)
    161) İndirilen kitaplara iman edin! (Nisa, 136)
    162) Meleklere iman edin! (Nisa, 136)
    163) Ahiret gününe iman edin! (Nisa, 136)
    164) Allah'ın ayetleriyle inkâr ve alay edildiğinde orada oturmayın! (Nisa, 140)
    165) Zina eden kadın ve erkeği dövün! (Nur, 2)
    166) Zina edenler ancak zina edenlerle ya da müşriklerle nikâhlansın! (Nur, 3)
    167) İffetli kadınlara iftira edenleri dövün! (Nur, 4)
    168) İffetli kadınlara iftira atanların şahitliğini bir daha asla kabul etmeyin! (Nur, 4)
    169) Başkalarının evlerine izinsiz ve selamsız girmeyin! (Nur, 27-29)
    170) Bakışlarınızı denetim altında tutun! (Nur, 30-31)
    171) Irzınızı koruyun! (Nur, 30-31) 10
    172) Mümin kadınlar başörtülerinizi takın! (Nur, 31)
    173) Mümin kadınlar ziynetlerini yakınlarından başkasına göstermesinler! (Nur, 31)
    174) Hepiniz Allah'a tövbe edin! (Nur, 31)
    175) Evlenme durumuna gelenleri evlendirin! (Nur, 32)
    176) Hz. Peygambere hitabınız birbirinize hitabınız gibi olmasın! (Nur, 63)
    177) Mallarınızın Allah'ı anmanıza engel olmasına izin vermeyin! (Münafikun, 9)
    178) Çocuklarınızın Allah'ı anmanıza engel olmasına izin vermeyin! (Münafikun, 9)
    179) Mescitlerde, meclislerde yeni gelenlere yer açın! (Mücadile, 11)
    180) Allah'ın emirlerini tanımayanların getirdiği haberleri iyice araştırın! (Hucurat, 6)
    181) Müminler arası çekişmelere müdahale ederek barışı sağlayın! (Hucurat, 9-10)
    182) Müminler arası çekişmelerde şiddeti başlatan tarafla savaşın! (Hucurat, 9-10)
    183) Birbirinizle alay etmeyin! (Hucurat, 11)
    184) Birbirinize kötü lakaplar takmayın! (Hucurat, 11)
    185) Birbirinizde ayıp aramayın! (Hucurat, 11)
    186) Zandan, önyargılardan kaçının! (Hucurat, 12)
    187) Sizi alakadar etmeyen şeyleri araştırmayın! (Hucurat, 12)
    188) Birbirinizin gıybetini yapmayın! (Hucurat, 12)
    189) Kendinize ve ailenize sahip çıkın! (Tahrim, 6)
    190) Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olabileceklere karşı tedbirli olun! (Teğabun,14-15)
    191) Yapmayacağınız, yapamayacağınız şeyleri söylemeyin! (Saff, 2-3)
    192) Allah'ın yardımcıları olun! (Saff, 14)
    193) İyilik ve takva üzere yardımlaşın! (Maide, 2)
    194) Düşmanlık üzere yardımlaşmayın! (Maide, 2)
    195) Haram etleri ve kanı yemeyin! (Maide, 3)
    196) Av hayvanları üzerine Allah'ın adını anın! (Maide, 4)
    197) Namazdan önce abdest alın! (Maide, 6)
    198) Cünüp olduğunuz zaman boy abdesti alın! (Maide, 6)
    199) Allah'a giden yol arayın! (Maide, 35)
    200) Hırsızın elini kesin! (Maide, 38-39) 11
    201) Zorda kaldığınızda Yahudi ve Hristiyanlara sığınmayın! (Maide, 51)
    202) Allah'ın helal bıraktığı şeyleri haram ilan etmeyin! (Maide, 87-88)
    203) İçkiden, uyuşturucudan, kumardan, putlardan, şans oyunlarından uzak durun!(Maide,90-91)
    204) Kâfirlerle olan nikâhlarınızı bitirin! (Mümtehine, 10)
    205) Allah'ın gazap ettiği bir toplulukla dostluk etmeyin! (Mümtehine, 13)
    206) Savaş sırasında bir müşrik size sığınırsa buna izin verin! (Tevbe, 6)
    207) Allah rızası için inşa edilmeyen mescitlerde bulunmayın! (Tevbe, 107-109
  • 1.Abese : “Yüzünü ekşitti.”
    2.Adiyat : Nefes nefese koşanlar
    3.Ahkaf : Yer adı
    4.Ahzab : Hizipler, gruplar, kabileler
    5.A’la : Yüce, büyük, kutlu
    6.Alak : Embriyo, ilgi, pıhtı
    7.A’li İmran : İmran ailesi
    8.Ankebut : Dişi örümcek
    9.A’raf : Cennetle cehennem arası bölge
    10.Asr : Çağ, asır, zaman
    11.Bakara : İnek
    12.BELED : Belde, kent, bölge
    13.BEYYİNE : Kanıt, belge, aydınlık
    14.BÜRUC : Burçlar
    15.CÂSİYE : Çöken, oturan
    16.CİN : Cin, görünmeyen varlık
    17.CUM’A : Cuma, toplanma, topluluk
    18.DUHA : Kuşluk vakti
    19.DÜHÂN : Duman, sis, pus
    20.EN’AM : Hayvanlar, davarlar
    21.ENBİYA : Peygamberler
    22.ENFÂL : Ganimetler, gelirler, vergiler
    23.FÂTIR : Yaratan, varlığın ilkelerini koyan
    24.FÂTİHA : Açılış, açan, özetleyen
    25.FECR : Şafak vakti
    26.FELAK : Tan yeri, yarılma, açılma
    27.FETİH : Fetih, açılış
    28.FİL : Fil
    29.FURKAN : Işıkla karanlığı, doğruyla eğriyi ayıran
    30.FUSSİLET : “Ayrıntılı yaptı”
    31.ĞAŞIYE : Bürüyen, örten, kuşatan
    32.HAC : Ziyaret
    33.HADİD : Demir
    34.HÂKKA : Geleceği kuşkusuz olan şey
    35.HAŞR : Haşir, toplama, diriltme
    36.HİCR : Bir topluluğun adı
    37.HUCURÂT : Hücreler
    38.HÛD : Hûd Peygamber
    39.HÜMEZE : Alaycılar, gıybetçiler
    40.İBRAHİM : Hz. İbrahim
    41.İHLÂS : Samimiyet
    42.İNFITÂR : Açılma, yarılma, parçalanma
    43.İNSAN (Dehr) : İnsan(Zaman)
    44.İNŞİKAK : Yarılma, ayrılma, kopma
    45.İNŞİRAH : Gönül ferahlığı, iç açılması
    46.İSRA : Gece yürüyüşü
    47.KAARİA : Şiddetle çarpan
    48.KADİR : Kadir Gecesi
    49.KAF : “Kaf” harfi
    50.KÂFİRUN : Kafirler
    51.KALEM : Kalem
    52.KAMER : Ay
    53.KASAS : Peygamberlerin hayat hikayeleri
    54.KEHF : Mağara
    55.KEVSER : Kevser havuzu, yoğun güzellik ve iyilik
    56.KIYAMET : Kıyamet
    57.KUREYŞ : Kureyş Kabilesi
    58.LEYL : Gece
    59.LUKMAN : Hz.Lokman
    60.MÂİDE : Sofra
    61.MÂÛN : Kamu hakkı, zekât, vergi
    62.MEÂRİC : Miraçlar, yükselme noktaları
    63.MERYEM : Hz. Meryem
    64.MUHAMMED : Hz.Muhammed
    65.MUTAFFİFÛN : Ölçü ve tartıda hile yapanlar
    66.MÜCÂDİLE : Hakları için savaşan kadın
    67.MÜDDESSİR : Örtüsüne bürünen
    68.MÜLK : Mülk , yönetim
    69.MÜMIN (Ğafir) : Mümin, (Affeden)
    70.MÜMINÛN : Müminler
    71.MÜRSELAT : Görevle gönderilenler
    72.MÜMTEHİNE : İmtihan eden
    73.MÜNAFİKÛN : İkiyüzlüler
    74.MÜZZEMMİL : Örtüsüne bürünen, köşesine çekilen
    75.NAHL : Balarısı
    76.NÂS : İnsanlar
    77.NASR : Yardım
    78.NAZİÂT : Çekip koparanlar, yay çekenler
    79.NEBE : Haber
    80.NECM : Yıldız
    81.NEML : Karınca
    82.NİSA : Kadınlar
    83.NÛH : Hz. Nûh
    84.NUR : Işık
    85.RA’D : Gök gürültüsü
    86.RAHMAN : Rahmeti bol olan
    87.RUM : Bizanslılar
    88.SÂD : “Sâd”harfi
    89.SAFF : Saf tutmak
    90.SAFFÂT : Saf bağlayanlar
    91.SEBE : Sebâ ülkesi
    92.SECDE : Secde
    93.ŞEMS : Güneş
    94.ŞUARA : Şairler
    95.ŞÛRA : Şûra, toplu denetim
    96.TÂHÂ : “Tı” ve “Ha” harfleri
    97.TAHRİM : Haramlaştırma, yasaklama
    98.TALÂK : Boşama, boşanma
    99.TÂRIK : Târık yıldızı, tokmak gibi vuran
    100.TEBBET : “Eli kırıldı.”
    101.TEĞABÜN : Aldatış ve aldanış
    102.TEKÂSÜR : Mal ve evlat çokluğunda yarış
    103.TEKVİR : Büküp dürme
    104.TEVBE : Tövbe
    105.TİN : İncir
    106.TÛR : Tûr dağı
    107.VÂKIA : Olan, ortaya çıkan
    108.YÂSİN : “Ya” ve “Sin” harfleri
    109.YÛNUS : Hz.Yûnus
    110.YÛSUF : Hz. Yûsuf
    111.ZÂRIYÂT : Tozutup savuranlar
    112.ZILZAL : Zelzele
    113.ZÜHRUF : Süs-Püs
    114.ZÜMER : Zümre
    NOT: Sureler harf sırasına göre yazılmıştır.
  • Siz cansız iken size can veren Allah'ı nasıl inkâr edersiniz? Sonra sizi öldürecek, tekrar sizi diriltecek ve sonunda O'na döndürüleceksiniz.
    Bakara : 28
    Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek birini mi yaratacaksın? dediler. Allah da onlara: Sizin bilemiyeceğinizi herhalde ben bilirim, dedi.
    Bakara : 30
    Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren O'dur. O'ndan başka ilâh yoktur. O mutlak güç ve hikmet sahibidir.
    Âl-i İmrân : 6
    Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.
    Nisâ : 1
    Sizi bir çamurdan yaratan, sonra ölüm zamanını takdir eden ancak O'dur. Bir de O'nun katında muayyen bir ecel (kıyamet günü) vardır. Siz hâla şüphe ediyorsunuz.
    En'âm : 2
    O, sizi bir tek nefisten (Âdem'den) yaratandır. (Sizin için) bir kalma yeri, bir de emanet olarak konulacağınız yer vardır. Anlayan bir toplum için âyetleri ayrıntılı bir şekilde açıkladık.
    En'âm : 98
    Andolsun sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere, Âdem'e secde edin! diye emrettik. İblis'in dışındakiler secde ettiler. O secde edenlerden olmadı.
    A'râf : 11
    Sizi bir tek candan (Âdem'den) yaratan, ondan da yanında huzur bulsun diye eşini (Havva'yı) yaratan O'dur. Eşi ile (birleşince) eşi hafif bir yük yüklendi (hamile kaldı). Onu bir müddet taşıdı. Hamileliği ağırlaşınca, Rableri Allah'a: Andolsun bize kusursuz bir çocuk verirsen muhakkak şükredenlerden olacağız, diye dua ettiler.
    A'râf : 189
    Andolsun biz insanı, (pişmiş) kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattık.
    Hicr : 26
    Hani Rabbin meleklere demişti ki: «Ben kupkuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan bir insan yaratacağım.»
    Hicr : 28
    O, insanı bir damla sudan yarattı. Fakat bakarsın ki (insan) Rabbine apaçık bir hasım oluvermiştir.
    Nahl : 4
    Allah size kendi nefislerinizden eşler yarattı, eşlerinizden de sizin için oğullar ve torunlar yarattı ve sizi temiz gıdalarla rızıklandırdı. Onlar hâla bâtıla inanıp Allah'ın nimetine nankörlük mü ediyorlar?
    Nahl : 72
    Düşünmediler mi ki, gökleri ve yeri yaratmış olan Allah, kendilerinin benzerini yaratmaya da kadirdir! Allah, onlar için bir vâde takdir etti. Bunda şüphe yoktur. Ama zalimler, inkârcılıktan başkasını kabullenmediler.
    İsrâ : 99
    Sizi ondan (topraktan) yarattık; yine sizi oraya döndüreceğiz ve bir kez daha sizi ondan çıkaracağız.
    Tâhâ : 55
    Ey insanlar! Eğer yeniden dirilmekten şüphede iseniz, şunu bilin ki, biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan (aşılanmış yumurtadan), sonra uzuvları (önce) belirsiz, (sonra) belirlenmiş canlı et parçasından (uzuvları zamanla oluşan ceninden) yarattık ki size (kudretimizi) gösterelim. Ve dilediğimizi, belirlenmiş bir süreye kadar rahimlerde bekletiriz; sonra sizi bir bebek olarak dışarı çıkarırız. Sonra güçlü çağınıza ulaşmanız için (sizi büyütürüz). İçinizden kimi vefat eder; yine içinizden kimi de ömrün en verimsiz çağına kadar götürülür; ta ki bilen bir kimse olduktan sonra bir şey bilmez hale gelsin. Sen, yeryüzünü de kupkuru ve ölü bir halde görürsün; fakat biz, üzerine yağmur indirdiğimizde o, kıpırdanır, kabarır ve her çeşitten (veya çiftten) iç açıcı bitkiler verir.
    Hac : 5
    Andolsun biz insanı, çamurdan (süzülüp çıkarılmış) bir özden yarattık.
    Mü'minûn : 12
    Sonra nutfeyi alaka (aşılanmış yumurta) yaptık. Peşinden, alakayı, bir parçacık et haline soktuk; bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratışla insan haline getirdik. Yapıp-yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.
    Mü'minûn : 14
    Ve O, sizi yeryüzünde yaratıp türetendir. Sırf O'nun huzurunda toplanacaksınız.
    Mü'minûn : 79
    Sudan (meniden) bir insan yaratıp onu nesep ve sıhriyet (kan ve evlilik bağından doğan) yakınlığa dönüştüren O'dur. Rabbinin her şeye gücü yeter.
    Furkân : 54
    Ölüden diriyi, diriden de ölüyü O çıkarıyor; yeryüzünü ölümünün ardından O canlandırıyor. İşte siz de (kabirlerinizden) böyle çıkarılacaksınız.
    Rûm : 19
    Sizi topraktan yaratması, O'nun (varlığının) delillerindendir. Sonra siz, (her tarafa) yayılan insanlar oluverdiniz.
    Rûm : 20
    Sizi güçsüz yaratan, sonra güçsüzlüğün ardından kuvvet veren ve sonra kuvvetin ardından güçsüzlük ve ihtiyarlık veren, Allah'tır. O, dilediğini yaratır. O, hakkıyla bilendir, üstün kudret sahibidir.
    Rûm : 54
    Kıyamet vakti hakkındaki bilgi, ancak Allah'ın katındadır. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Yine hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır.
    Lokmân : 34
    O (Allah) ki, yarattığı her şeyi güzel yapmış ve ilk başta insanı çamurdan yaratmıştır.
    Secde : 7
    Sonra onu tamamlayıp şekillendirmiş, ona kendi ruhundan üflemiştir. Ve sizin için kulaklar, gözler, kalpler yaratmıştır. Ne kadar az şükrediyorsunuz!
    Secde : 9
    Allah sizi (önce) topraktan, sonra meniden yarattı. Sonra sizi çiftler (erkek-dişi) kıldı. O'nun bilgisi olmadan hiç bir dişi ne gebe kalır ne de doğurur. Bir canlıya ömür verilmesi de, onun ömründen azaltılması da mutlaka bir kitaptadır. Şüphesiz bunlar, Allah'a kolaydır.
    Fâtır : 11
    Yerin bitirdiklerinden, insanların kendilerinden ve henüz mahiyetini bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah'ı tesbih ve takdis ederim.
    Yâsîn : 36
    İnsan görmez mi ki, biz onu meniden yarattık. Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş.
    Yâsîn : 77
    Şimdi sor onlara! Yaratma bakımından onlar mı daha zor, yoksa bizim yarattığımız (insanlar) mı? Şüphesiz biz kendilerini yapışkan bir çamurdan yarattık.
    Sâffât : 11
    Rabbin meleklere demişti ki: Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım.
    Sâd : 71
    Yalnız İblis secde etmedi. O büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.
    Sâd : 74
    Allah sizi bir tek nefisten (Âdem'den) yarattı, sonra ondan da eşini yarattı. Sizin için hayvanlardan sekiz eş meydana getirdi. Sizi de annelerinizin karınlarında üç katlı karanlık içinde çeşitli safhalardan geçirerek yaratıyor. İşte bu yaratıcı, Rabbiniz Allah'tır. Mülk O'nundur. O'ndan başka tanrı yoktur. Öyleyken nasıl oluyor da (O'na kulluktan) çevriliyorsunuz?
    Zümer : 6
    Yeri sizin için yerleşim alanı, göğü de bir bina kılan, size şekil verip de şeklinizi güzel yapan ve sizi temiz besinlerle rızıklandıran Allah'tır. İşte Allah, sizin Rabbinizdir. Âlemlerin Rabbi Allah, yücelerden yücedir.
    Mü'min : 64
    Sizi topraktan, sonra meniden, sonra alakadan (aşılanmış yumurtadan) yaratan sonra bebek olarak çıkaran, sonra sizi güçlü kuvvetli bir çağa erişmeniz, sonra da ihtiyarlamanız -ki içinizden daha önce vefat edenler de vardır- ve belli bir vakte ulaşmanız için sizi yaşatan O'dur. Umulur ki düşünürsünüz.
    Mü'min : 67
    Sizin yaratılışınızda ve (Allah'ın) yeryüzünde yaydığı canlılarda, kesin olarak inanan bir toplum için ibret verici işaretler vardır.
    Câsiye : 4
    Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız.
    Kâf : 16
    Şurası muhakkak ki (rahime) atıldığında nutfeden, erkek ve dişiden ibaret olan iki çifti O yarattı.
    Necm : 45
    Sizi biz yarattık. Tasdik etmeniz gerekmez mi?
    Vâkıa : 57
    Onu siz mi yaratıyorsunuz yoksa yaratan biz miyiz?
    Vâkıa : 59
    Oysa, sizi türlü merhalelerden geçirerek O yaratmıştır.
    Nûh : 14
    Allah, onda geniş yollar edinip dolaşabilesiniz diye, yeryüzünü sizin için bir sergi yapmıştır.
    Nûh : 19
    O, (döl yatağına) akıtılan meninin içinden bir nutfe (sperm) değil miydi?
    Kıyâmet : 37
    Ondan da iki eşi, yani erkek ve dişiyi var etmişti.
    Kıyâmet : 39
    İnsanın üzerinden, henüz kendisinin anılan bir şey olmadığı uzun bir süre geçmedi mi?
    İnsân : 1
    Gerçek şu ki, biz insanı katışık bir nutfeden (erkek ve kadının dölünden) yarattık; onu imtihan edelim diye, kendisini işitir ve görür kıldık.
    İnsân : 2
    (Ey insanlar!) Biz sizi dayanıksız bir sudan yaratmadık mı?
    Mürselât : 20
    İşte o suyu, belli bir süreye kadar sağlam bir yere yerleştirdik.
    Mürselât : 21
    (Peygamber), âmânın kendisine gelmesinden ötürü yüzünü ekşitti ve çevirdi. (Resûlüm! onun halini) sana kim bildirdi! Belki o temizlenecek, yahut öğüt alacak da o öğüt ona fayda verecek.
    Abese : 1
    Allah onu neden yarattı?
    Abese : 18
    İnsan neden yaratıldığına bir baksın! Atılan bir sudan yaratıldı. (O su) sırt ile göğüs kafesi arasından çıkar. İşte Allah (başlangıçta bu şekilde yarattığı) insanı tekrar yaratmaya da kadirdir.
    Târık : 5
    İnsan neden yaratıldığına bir baksın! Atılan bir sudan yaratıldı. (O su) sırt ile göğüs kafesi arasından çıkar. İşte Allah (başlangıçta bu şekilde yarattığı) insanı tekrar yaratmaya da kadirdir.
    Târık : 7
    İncire, zeytine, Sina dağına ve şu emîn beldeye yemin ederim ki, biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik.
    Tîn : 1
    İncire, zeytine, Sina dağına ve şu emîn beldeye yemin ederim ki, biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik.
    Tîn : 5
    Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir aşılanmış yumurtadan yarattı.
    Alak : 1
  • Türkçede “bilgisizlik” anlamında kullanılan bu sözcüğün Arapçası “ جهل cehl, cehalet”tir. Kur’an’da türevleriyle birlikte 24 kez geçer.

    Kur’an’daki kavramlar konusunda büyük bir otorite kabul edilen Ragıb el-İsfehanî, “cehl” sözcüğüne, Kur’an’a dayanarak üç anlam vermiştir:

    Birinci anlam: Nefsin bilgiden boş olmasıdır.

    İkinci anlam: Gerçeğin dışında bir şeye inanmaktır.

    Üçüncü anlam: Bir konuda yapılması gerekenin veya hakkın tersini yapmaktır. Bu anlamlara göre, İslâm’ın kastettiği cahillik [bilmezlik], kişinin okuryazar olmaması veya fizik, kimya, tarih, coğrafya gibi konularda bilgili olmaması değil, kişinin gerçeğin dışında bir şeye inanması, hakkın tersini yapmasıdır. Nitekim Kur’an, kendinden önceki dönemin inanç ve davranışlarına [atalar dinine] saplanıp kalmaya “cehalet” demiş, peygamberimiz de cehaletten kurtarmak için insanlara fizik, kimya ve benzeri şeyleri değil, gerçeği, gerçeğe inanmayı ve gerçeği yaşamayı öğretmiştir.

    Kur’an’da cehaleti tanıtan ayetler şunlardır: A’râf/138, 199, Hud/29, 46, Neml/55, Ahkâf/23, En’âm/35, 54, 111, Bakara/67, 273, Yusuf/33, 89, Zümer/64, Kasas/55, Ahzab/33, 72, Nisa/17, Nahl/119, Hucurat/6, Âl-i Imran/154, Maide/50, Fetih/26.

    Kur’an’ın kendisinden önceki dönemin inanç ve davranışlarını cehalet olarak nitelemesinin istisnası, o dönemdeki toplumlarda yaşamış olup da gerçeği görmüş ve sadece Allah’a kul olmuş kimselerdir.
  • Takvâ sözcüğünün anlamında “korku” ve “korkmak” unsurları bulunmasına rağmen,takvâ’nın sadece “korku” olarak anlaşılması doğru değildir. Fakat ne yazık ki, birçok meal ve tefsir, takvâ ve ittikâ sözcüklerini sadece “korkmak” anlamıyla açıklamıştır. Takvâ veittikâ sözcüklerinin ifade ettiği korunma ve sakınmanın Arapça’da havf, mehâfet, rehbet gibi sözcüklerle ifade edilen “basit korku” sebebiyle korunmak ve sakınmak ile aynı anlama gelmediği yukarıda görülen İnsan/10, 11. ayetlerden de açıkça anlaşılmaktadır.

    Takvâ, içerdiği “korku” unsuru da belirtilerek “Kişinin korktuğu şeylerden kendini korumasıdır” şeklinde de tanımlanabilir. Ancak bu önemli kavramın basitçe “Allah korkusu” olarak ifade edilip geçiştirilmesi bize göre son derece yanlıştır.

    Çünkü Rabbimiz, “Allah korkusu” anlamına gelen haşyet sözcüğü ile ittikâ [takvâlı davranış] sözcüğünü aynı âyet içinde zikretmek sûretiyle, bu sözcüklerin farklı anlamlara geldiğini bizlere göstermiştir:

    52.Ve kim Allah’a ve Elçisi’ne itaat eder, Allah’a saygı, sevgi ve bilgiyle ürperti duyar ve O’nun koruması altına girerse, işte onlar başarıya ulaşanların ta kendileridir.

    (Nûr/52)

    Kur’ân’daki bu açık belirlemeye rağmen takvâ sözcüğü ve tüm türevleri “korkmak” anlamında anlaşılarak Müslümanlar arasında tam bir korku furyası oluşturulmuştur. Bunun sonucu olarak da, Allah ile kul arasındaki ilişkiler sevgi, saygı ve rahmetten çok korku üzerine kurulmuş, ortaya birçok yanlış ve olumsuz anlayış ve davranışlar çıkmıştır. Oysa ne takvâ ve ittikâ “haşyet” [Allah korkusu] demektir, ne de haşyet “havf”, “mehâfet”, “rehbet” gibi sözcüklerle ifade edilen basit “korku” anlamındadır.

    Konunun önemine binaen bu bahsi ayrı bir başlık altında ayrıntılı olarak tahlil etmeyi uygun buluyoruz.

    KORKU ve ALLAH KORKUSU: “Korku” insanın fıtratında olan bir duygudur. Bu nedenledir ki insan, karşısında aciz kaldığı her şeyden korkma eğilimindedir. Buna karşılık “ümit” de fıtrattandır ve korkuyu dengeleyen bir duygudur. İnsanın “korku” ve “ümit” duyguları arasında bir denge kurabilmesi, insanı hayata bağlayan, ona huzur ve güven veren bir durumdur. Eğer insan bu fıtrî duygularını iyi yönlendirmez de korkularını giderecek ümitten ya da ümidin vereceği gevşekliği önleyecek korkulardan uzak kalırsa, hayatı gereği gibi denge içinde götürebilecek ruhsal donanımdan mahrum kalmış olur. Ancak bu duyguların birbiriyle dengelenmesi kadar, nelerden korkulup nelerin ümit edilmesi gerektiğini doğru bilmek de önemlidir. Çünkü yanlış ve batıl korkular da, temelsiz ve boş ümitler de insanı hüsrana götürür. İnsan asıl korkulması gerekli olandan gerektiği gibi korkmaz ve asıl sığınılması gerekli olana gerektiği gibi yönelmezse, hayatındaki dengeler alt üst olur ve bir sürü sahte otoritenin önünde boyun eğer hâle gelir. Nitekim insan, tarih boyunca lüzumsuz korkular yüzünden sayısız tanrı edinmiştir: Doğa güçlerinden korkmuş; ateşi, gökleri, karanlıkları ilâh edinmiştir. Firavunlardan, diktatörlerden korkmuş; onları ilâh edinmiştir. Açlıktan korkmuş; ekmek ve maaş verenleri ilâh edinmiştir. Yalnızlık ve sahipsizlikten korkmuş; putları veya başka şeyleri ilâh edinmiştir. Kısacası insanoğlu boş ve temelsiz korkuları yüzünden sığınacak güvenli kucaklar aramış, umutla sarıldığı kucaklar çoğu zaman onu daha da tehlikeli ve acınası durumlara düşürmüştür.

    İnsanın bariz şekilde zararına yol açan korkular, aslında ona dayatılan korkulardır. Bu dayatma, insan hayatında çok önemli olan iki konuda yapılmaktadır: Eğitim ve din.

    EĞİTİMDE KORKU: Eğitim uzmanları tarafından kabul edilen evrensel gerçek şudur ki, baskı ve korku ile ne verimli bir eğitim yapılabilir, ne de yararlı bir disiplin sağlanabilir. Çünkü baskı ve korku sonucu ancak ikiyüzlü, samimiyetsiz, tutarsız, çıkarcı, âsi ve anarşist bireyler meydana gelebilir. Baskıcı ve korkutucu ana-babanın çocukları, baskıcı ve korkutucu öğretmenin öğrencileri, baskıcı ve korkutucu işverenin işçileri, baskıcı ve korkutucu devletin yurttaşları hep ikiyüzlü, samimiyetsiz, tutarsız, çıkarcı, âsi ve anarşist yapıdadırlar. Böyle bir insan tipi amaçlanamayacağına göre, salt baskı ve ceza korkusu altında yapılan bir eğitimin verimsiz neticeler elde etmekle sonuçlanacağı iyi bilinmelidir. Baskı ve korku ile hiçbir yere varılmadığı gibi, disiplin de sağlanamaz. Baskı ve korku ile sağlanmış gibi gözüken bir disiplin asla kalıcı değildir. Bireyler üzerindeki baskı ve korkunun biraz gevşediği ya da bireyler tarafından kanıksandığı an, ortaya telâfi edilmesi mümkün olmayan zararlı sonuçların çıkması kaçınılmazdır.

    Bilimsel gerçek bu olmasına rağmen ne yazık ki toplumumuz korku ile disiplin sağlama yolunu seçmiş ve bu seçiminin en bariz göstergesi olarak “Kızını dövmeyen dizini döver”, “Öğretmenin vurduğu yerde gül biter”, “Dayak cennetten çıkmadır” gibi baskıyı ve şiddeti olumlayan birçok ifadeyi “atasözü” hâline getirmiştir.

    DİNDE KORKU: İnsan fıtratında var olan “korku” ve “ümit” dengesi, diğer konularda olduğu gibi “inanç” konusunda da insan davranışlarını yönlendirmektedir. Bu konuda da insanlara sadece korku aşılamak, yani ümitlerin bağlanması gereken yegâne varlık olan Allah’a karşı sevgi yerine korku beslemeye yol açacak telkinlerde bulunmak çok yanlış bir tutumdur. Hele hele aklı gelişmemiş, reşit olup mümeyyiz duruma gelmemiş, henüz sabî çağındaki çocukların eğitmenleri [ister ana-babaları, ister öğretmenleri] tarafından “Allah seni taş yapar”, “Allah senin gözünü kör eder”, “Allah seni cehennemde yakar”, “Allah seni çarpar” şeklindeki ifadelerle terbiye edilmeye çalışılması son derece zararlı bir davranıştır. Çünkü din ve iman sorumluluğunu üstlenmek erişkin ve yetişkin kimselerin işidir. Yüce Allah çocukları hiçbir konuda mükellef tutmamaktadır. Eğer çocuklara Allah tanıtılmak isteniyorsa, doğru olan tanıtma O’nu celâl [kâfirleri kahreden, cezalandıran] sıfatları ile değil, cemal [kullarını seven, koruyan, affeden] sıfatları ile tanıtmaktır.

    Rabbimiz, evrendeki her şey gibi insanın da programlayıcısıdır. Yaratılış özelliklerini çok iyi bildiğinden dolayı insanı en uygun yaşayış tarzına yönlendirmiş, indirdiği hidâyet rehberi Kur’ân’da da ona en uygun bir kulluk programı hazırlamıştır. Gerçekten de Kur’ân’da insandaki korku ve ümit duyguları fıtrata en uygun biçimde değerlendirilerek lüzumsuz korkuları ayıklanmış, insanın kimden ve niçin korkması gerektiği ile kimden ve neyi ümit etmesi gerektiği açıkça ortaya konmuştur.

    İnanç eğitimini Kur’ân’dan alan müminler, tabiatlarından gelen sıradan korku ve ümit duygularının çerçevesini Kur’ân’ın verdiği bilgilerle doğru olarak belirlemeli, belirledikleri bu duyguları Kur’ân’ın önerdiği şekilde geliştirip derinleştirmeli, bu fıtrî duyguları yerli yerinde kullanmayı öğrenerek onları manevî yücelmenin yolunu açan birer anahtar hâline dönüştürmelidirler. Bunu başarmak, bazılarının bilgisizce “korku” diye tanımladığıtakvâ denen manevî donanımı kazanmak demektir. Takvâ sıradan bir korku değil, korku duygusunu da içine alan bir saygı, çekinme ve korunma güdüsünü bir ahlâk olarak yaşanan hayata aktarma özenidir. Korku duygusu, takvâ sahibi bir insanda başka nitelikler kazanmış, yaratılıştaki ham halini kaybederek bir korunma ahlâkı, bir sorumluluk bilinci hâline gelmiştir. Doğru yönlendirilmiş ümit duygusu ise takvâ sahibi insanın sadece Allah’a yönelen ve sadece O’na sığınan bir insan olmasını sağlamıştır. Dolayısıyla, insanın yaratılışında en basit şekliyle var olan bu duygular, takvâ sahibi insanda övülen sıfatlar hâline dönüşmüş, bu da o insana yücelme faaliyetinin kapılarını açmıştır.

    İslâm dininde خوف/havf veمخافة /mehâfet sözcükleriyle ifade edilen basit korku anlamında bir “Allah korkusu” kavramı yoktur. Kur’ân’da bu sözcüklerle ifade edilen korkuların hiçbiri kesinlikle “Allah korkusu” ile ilgili değildir. Böyle olmasına rağmen, sözcüklerin anlam farklılıkları göz ardı edilmek sûretiyle havf veya mehâfet denilen basit anlamdaki korku, “Allah korkusu” olarak Müslümanların dinî terminolojisine de girmiştir. Hatta bu konuda رأس الحكمة مخافة الله [re’sü’l-hikmeti mehâfetullâh=Hikmetin başı Allah korkusudur] diye Peygamberimizin ağzından bir de hadis uydurulmuştur. Bu rivayet öylesine meşhur olmuştur ki, hat sanatlarının icra edildiği değişik tablolar hâlinde resmedilerek camilerin iç duvarlarına asılmış, dindar evlerinin salonlarına kadar girmiştir. Oysa bu ifade, araştırmak isteyenlerin kolayca bulabilecekleri gibi, Kitab-ı Mukaddes’in Süleymân’ın Meselleri’ndeki 1:7 cümlesidir.

    Elbette ki en geniş ve kapsamlı koruma, rahmet sıfatına sahip olan ve bütün yaratılmışları koruyan Allah’ın korumasıdır. Bu nedenle inanan insan, kendisine zarar verecek şeylerden korunmak için Allah’a yönelir ve işlediği kötü fiillerden dolayı da sadece kendisini koruyabileceğine inandığı Allah’tan korkar. Ancak buradaki korunma isteği, işlenen kötü fiillerin sonuçlarından dolayı duyulan korkudan kaynaklanır. Bu korku “ceza korkusu”dur. Nitekim Kur’ân’a bakıldığında, birçok yerde havf sözcüğü kullanılarak insanlara korkmaları ihtar edilmiştir. Ancak bu ifadelerin hepsi de Allah’ın kendisinden değil, “suç işlendiği takdirde Allah’ın azabından, Allah’ın vaîdinden korkulması gerektiği” yönündedir.

    27-29.Onlara iki Âdemoğlunun haberini de hakkıyla oku. Hani her ikisi birer kurban sunmuşlardı da birinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. O: “Seni kesinlikle öldüreceğim” dedi. Diğeri: “Allah, yalnız Kendisinin koruması altına girmiş kişilerden kabul eder. Sen, beni öldürmek için elini bana uzatsan da, ben, elimi, seni öldürmek için uzatacak değilim [ben, elimi seni etkisiz kılmak için uzatırım]. Şüphesiz ben, âlemlerin Rabb’i Allah’tan korkarım. Şüphesiz ben, isterim ki sen, beni öldürmen nedeniyle oluşacak günahı ve kendi günahını yüklenip de Ateş’in ashâbından olasın! Şirk koşarak, küfrederek yanlış; kendi zararlarına iş yapanların da cezası budur!” dedi.

    (Mâide/28)

    15.De ki: “Ben kesinlikle, eğer Rabbime isyan edersem, büyük bir günün azabından korkarım.”

    (En’âm/15)

    13,14.Ve kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenkimseler, elçilerine: “Ya sizi kesinlikle yurdumuzdan çıkaracağız, ya da kesinlikle bizim dinimize/ yaşam tarzımıza döneceksiniz!” dediler. Rableri de elçilerine: “Biz şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanları kesinlikle değişime/ yıkıma uğratacağız ve onlardan sonra sizi kesinlikle o yere yerleştireceğiz. Bu, makamımdan ve tehdidimden korkan içindir” diye vahyetti.

    (İbrâhîm/14)

    175.Şüphesiz ki o şeytan/kötü niyetli insan, kendi yakınlarını korkutur. Onlardan korkmayın, eğer mü’min iseniz Benden korkun.

    (Âl-i İmrân/175)

    Bu konu için ayrıca; Hûd/3, 26, 84, 103; Rahmân/46; Nâziât/40; Mâide/64, 69, 94; En’âm/48; A’râf/35, 54; Enfâl/48; Yûnus/15, 62; Meryem/45; Zümer/13; Ahkâf/13, 21; Haşr/16; Âl-i İmrân/170; Kâf/45; Müddessir/53; İnsan/7,10; Nahl/49-50; İsrâ/57; Nûr/37; Zâriyât/37;Bakara/37, 62, 112, 262, 274, 277; Zuhruf/68′e de bakılabilir.

    Görüldüğü gibi, Kur’ân’da havf sözcüğü ile dile getirilmiş olan “korku”, “Allah korkusu” değil, Allah’ın adaleti gereği âhirette suçlulara vereceği “ceza korkusu”dur. Allah’ın adaletinden, yani suça karşı vereceği cezadan korkma konusu, birçok âyette de yine mutlak basit korku anlamını ifade eden rehb sözcüğü ile dile getirilmiştir. Rehbsözcüğünün Kur’ân’da bu anlamda kullanıldığını görmek isteyenler A’râf/116, 154; Bakara/40; Nahl/51; Enfâl/60; Kasas/32; Haşr/13; Enbiyâ/90′a bakabilirler.

    Havf sözcüğü ile “ceza korkusu”nu ifade eden Rabbimiz, iman eden, sâlihâtı işleyen ve Allah’ı Rabb edinip istikâmetini düzenleyenlerin, yani Allah’ın yakını ve yardımcısı olanların Allah’tan korkmalarına hiç gerek olmadığını da yine havf sözcüğü ile ifade etmiştir:

    262.Allah yolunda mallarını bağışlayan, sonra verdiklerinin arkasından başa kakmayan ve incitmeyen şu kimselerin mükâfâtları Rablerinin yanındadır. Onlar üzerine hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.

    (Bakara/262)

    277.Şüphesiz iman eden ve düzeltmeye yönelik işler yapan, salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumlarını oluşturan-ayakta tutan] ve zekâtı/vergiyi veren kişilerin Rableri katında mükâfâtları vardır. Ve onlar üzerine hiçbir korku yoktur, onlar üzülmezler de.

    (Bakara/277)

    62,63.Açın gözünüzü! Allah’ın yakınlarına, yardımcılarına –ki onlar inanan ve Allah’ın koruması altına girmiş kimselerdir– kesinlikle kaygı yoktur. Onlar üzülmeyecekler de.

    (Yûnus/62)

    13.Şüphesiz işte şu: “Rabbimiz Allah’tır” deyip, sonra da dosdoğru olan kişiler üzerine hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.

    (Ahkâf/13)

    Bu konudaki diğer âyetler şunlardır: Bakara/62, 112, 274; Mâide/69; En’âm/48; A’râf/35; Fussılet/30.

    İslâm dininde, خشية [haşyet] vardır, خشية الله [haşyetullâh] vardır. Haşyet; bilgi, idrak neticesinde oluşan hayranlık ve saygının doğurduğu hasret kalma, uzak düşme korkusudur. Bu sözcüğü, yukarıda açıkladığımız basit “korku” anlamındaki havf sözcüğü ile eş anlamlı olarak Türkçeye çevirenler büyük bir yanlış içindedirler.

    Çünkü haşyet ile havf sözcüklerinin farklı anlamlara geldiği, bizzat Rabbimiz tarafından aynı âyet içinde kullanılmak sûretiyle bildirilmiştir:

    19-24.Peki, şüphesiz Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, kör olan kimse gibi midir? Şüphesiz ancak kavrama yetenekleri olan kişiler;

    Allah’a verdiği sözleri yerine getiren ve antlaşmayı bozmayan,

    Allah’ın birleştirilmesini istediği şeyi; iman ve ameli birleştiren,

    Rablerine saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti duyan ve hesabın kötülüğünden korkan kişiler,

    Rablerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmiş,

    salâtı ikame etmiş [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturmuş, ayakta tutmuş],

    kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık Allah yolunda harcamış

    ve çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldıran kişiler öğüt alıp düşünürler. İşte onlar, bu yurdun âkıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar, atalarından, eşlerinden ve soylarından sâlih olanlar Adn cennetlerine gireceklerdir. Görevli güçler/ haberci âyetler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabretmiş olduğunuz şeylere karşılık size selâm olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!”

    (Ra’d/21)

    Âyetin ifadesinden kolayca anlaşıldığı gibi, havf ile haşyet sözcükleri aynı anlama gelmez, birbirlerinden farklıdırlar. İnsanlar her zaman ve zeminde, suç işlediklerinde veya suçsuzken de Allah’a haşyet duyarlar ve ittikâ ederler. Allah’ın adaletinden [suçlulara vereceği cezadan] ise sadece suçlular havf ederler; zaten etmelidirler de…

    Basit korku [havf] duygusu yaratılıştan herkeste var olmasına rağmen, haşyet herkeste olmaz. “Havf” denen basit korkuya [kapılan kişi, korktuğundan uzak durmaya çalışır. Meselâ, ateşten korkan ateşin yanına yaklaşmaz, hastalıktan korkan hasta olmamak için gerekli tedbiri alır, cehennemden korkan isyan etmez, düşmanından veya vahşî hayvanlardan korkan kimse de onlarla karşılaşmamaya çalışır. Korku duygusu insanı kesinlikle korktuklarından kaçınmaya iter. Ancak haşyet hissi basit korkuya benzer bir his olmadığı gibi, haşyet sahibi de korktuğundan kaçınan ve uzaklaşan biri değildir. Tam tersine, haşyet sahibi kimse haşyet duyduğuyla hep beraber olmayı arzular. Onun asıl korktuğu, haşyet duyduğundan uzak kalmaktır; çünkü ona derin bir sevgi ve saygı duyar, onun darılmaması, gücenmemesi için gayret eder, kendisini ona sevdirmeye, beğendirmeye çalışır.

    Kısaca ifade etmek gerekirse, haşyet hissi “havf” gibi fıtrî bir duygu değildir. İnsanda sonradan oluşur, bilgi ve idrake dayanır, bilgi ve idrakle doğru orantılıdır:

    28.İnsanlardan, diğer canlı varlıklardan ve davarlardan da böyle türlü türlü renkte olanlar vardır. Kulları arasında Allah’tan ancak bilginler saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperirler. Hiç şüphesiz Allah çok güçlüdür, çok bağışlayıcıdır.

    (Fâtır/28)

    Âyette de vurgulandığı gibi, bilginler, bilgileri sayesinde Allah’ı bilgisizlerden daha iyi tanırlar ve O’na sonsuz bir saygı ve hayranlık duyarlar. Gerçekten de sıradan bir kimse ile atomun içini bilen bir fizik bilgininin veya hücrenin yapısındaki DNA ve RNA yapılarını gören bir tıp bilgininin Allah hakkındaki saygı ve hayranlık hisleri aynı değildir. Bu bilginler, Allah’ın sonsuz gücünü ve evreni programlama [Rabb olma] özelliğini gözleriyle görürler ve bunları bilmeyenlere nazaran Allah’ı daha iyi tanırlar. Bu tanımanın sonucu olarak hem Allah’a karşı çok daha fazla saygı ve hayranlık duyarlar, hem de Allah’a uzak kalmaktan ve O’na saygısızlık etmekten korkarlar [haşyet duyarlar]. Haşyet konusu ile ilgili olarak şu âyetlere bakılabilir: Yâ-Sîn/11; Nâziât/45; Tâ-Hâ/3, 44; A’lâ/10; Enbiyâ/49; Fâtır/18; Kâf/33; Mâide/44, 52; Tevbe/18; Nûr/52; Beyyine/8; Zümer/23; Ahzâb/37; Bakara/74 ve Haşr/21.

    Allah’a duyulan saygı ve hayranlıkta en önde olanlar resuller ve meleklerdir. Zira onların Allah’ı tanıma ve idrakleri herkesten daha ileri düzeydedir:

    38,39.Allah’ın kendisine farz kıldığı şeyde Peygamber üzerine, daha önce gelip geçen kimselerde; Allah’ın verdiği elçilik görevini tebliğ eden, O’na saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti duyan ve Allah’tan başka kimseye saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti duymayan kimselerle ilgili Allah’ın uygulaması olarak bir güçlük yoktur. Allah’ın emri, ayarlanmış, belirlenmiş bir kaderdir. Hesap görücü olarak Allah yeter.

    (Ahzâb/39)

    57-61.Şüphesiz Rablerine duydukları derin hayranlık ve saygı sonucu O’ndan uzaklaşma korkusundan tir tir titreyen şu kimseler, Rablerinin âyetlerine inanan kimseler, Rablerine ortak tanımayan kimseler, şüphesiz kendileri, Rablerine dönecekler diye verdiklerini kalpleri ürpererek veren kimseler; işte onlar, iyiliklerde yarışanlardır ve iyilikler için önde gidenlerdir.

    (Müminûn/57)

    26-28.Ve onlar: “Rahmân [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah], çocuk edindi” dediler. Rahmân, bundan arınıktır. Aksine onlar armağanlar verilmiş kullardır. Onlar, O’nun sözünün önüne geçemezler; onlar, yalnız O’nun emriyle iş yaparlar. O, Rahmân’ın çocukları saydıkları şeylerin önlerinde olanı ve arkalarında olanı bilir. Ve onlar, O’nun hoşnut olduğu kimselerden başkasına yardımda/destekte bulunmazlar. Bununla birlikte onlar O’na duydukları derin saygı ve sevgiden dolayı ondan uzaklaşma korkusundan tir tir titrerler.

    (Enbiyâ/28)

    İşte, İslâm’daki Allah korkusu bu haşyet duygusudur, sıradan bir korku değildir.
  • Bismillahirrahmanirrahim

    " Azap Size Gelmeden Önce Rabbinize Dönün ve O'na Teslim Olun Sonra Size Yardım Edilmez."

    Zümer/54
  • Size azap gelip çatmadan önce rabbinize dönün, O'na teslim olun, sonra size yardım edilmez. (Zümer/54)