• 83 syf.
    ·10/10
    Zweig kitapları arasında en beğendiğim olur kendileri.
    Harika duygu durum betimlemeleri ve inanılmaz bir son...
    Kesinlikle çok başarılı.


    .

    .

    .

    .

    .

    .
  • 190 syf.
    ·8/10
    Hepimiz biliriz, arabayı kaldırırken debriyajı kavra ve yavaş yavaş gaza bas diye. Ancak o debriyajı kavramamız gerekli sonra da araba sorunsuz gider. Aynı Stefan Zweig'in eserlerinde de görülüyor bence. Yazarın betimlemeleri gerçekten harika ancak malesef bazen betimleme uzun cümlelerle devam edince bu sefer de konu bütünlüğünü yakalayamayabiliyoruz; hele de hayallere, işlere ya da dışardan gelen seslerde bayağı etkili. Ayrıca öykü olduğundan dolayı isterse 80 sayfa olsun o gün içinde okunmadıkça da anlaşılmıyor. Şahsen ben Amok koşucusunu 3 güne ayırdım ve olaylar zincirini kaybettiğimden zor toparladım. Çünkü yazar hiç ara vermiyor. Ve mutlaka sessiz bir yerde kafa dinlenmiş halde okumak gerekli.
    Can yayınlarından çıkan bu kitapta 7 tane öykü var.
    1- Bir Çöküşün Öyküsü: Oldukça güzel, bunun incelemesini yapmıştım önceki incelemelerimde zaten.
    2-Madalya: Bu öykü bana "Piyanist" filmini hatırlattı. öyküyü okuyanlar ve "Piyanist" filmini izleyenler anlayacaktır demek istediğimi.
    3-Bezginlik: Şimdiki liseli, üniversiteli gençliği anlatıyor bence :)
    4-Ay Işığı Sokağı: En çok beğendiğim bu kitap. Cimriliği ve insan elindeki değerini yitirmesinin ne kadar kötü olduğunu anlatmakta.
    5-Leoperalla: Aşırı ve yanlış tutkuların esiri olmasının sonuçları.
    6-Leman Gölü Kıyısındaki Olay: Bu öyküyü okuyun ardından da "Türk İşi Dondurma" adlı filmi izleyin.
    7-Amok Koşucusu: 62 sayfadan oluşan bu öyküyü ilk "Şahsiyet" adlı dizide görmüştüm. Vicdanın nasıl bir duygu olduğunu gözler önüne seren Amok koşucu öyküsünü ve "Şahsiyet" dizisini kesinlikle tavsiye ederim.
  • 460 syf.
    ·54 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Sabırsız Yürek, psikolojik açıdan çok iyi betimlenen bir roman. Okurken çoğu zaman kendi yaşadığınız duyguları bulacağınız hatta kendinizi okuyacağınız bir yapıt.
    Zweig’ın psikolojik betimlemeleri baş kahramanımız olan subayın ruh halini çok çok iyi yansıtıyor bazen film izler gibi gözünüzün önünde canlanıyor.
    Engelli bir kızın delicesine platonik aşkı olan subay, bu kıza sadece acıma ve merhamet duygusuyla yaklaşıyor aslında. Fakat bu platonik aşkı öğrendikten sonra işler sarpa sarıyor ve ölümcül bir hal alıyor. Bir yanda yine acıma duygusuyla kızı üzmek istemeyen ama aynı zamanda böyle bir kızlada ilişki yaşamak istemeyen subayın o iç karmaşası, değişken ruh halleri, kararsızlığı; bir yanda ise sakat bir kızın masum ama takıntılı aşkı.
    Acıma ve merhamet duygusuna yenik mi düşmeli yoksa bencil olup kendi hayatımızı mı yaşamalıyız? İşte verdiği kararlarla herkesin hayatını değiştiren bir subaydan alıyoruz bunun yanıtını tabi aynı zamanda Zweig’in harika duygu tasvirleriyle.
  • 400 syf.
    Not: Fatih Aktaş’ın bu eleştiri yazısı, Star Gazetesi Kitap Eki’nin 89 sayılı 4 Mart 2016 Cuma günkü nüshasının 24. sayfasında yayımlanmıştır.

    Kitapçıları ziyaretlerimde, uzun yıllardır gördüğüm ama satın alıp okuma fırsatını bir türlü bulamadığım 50 Great Short Story adlı İngiliz dilinde yazılmış öykü seçkisinin Türkçede ilk defa yayınlandığını duyduğumda epeyce mutlu olduğumu belirtmek isterim. Aslında biraz şaşırdım da! Neden derseniz; orijinal kitapta her bir öykü elli farklı editör tarafından düzenlenmişti. Kitabın telifini satın alıp Türkçeye kazandırmak neredeyse mümkün görünmemişti bana. Tefrika Yayınları’ndan Süha Demirel’in çevirisiyle çıkan 50 Muhteşem Kısa Hikâye öykü seçkisini satın alıp okumaya başlayınca anladım ki İngilizcedeki edisyonla bu Tefrika edisyonu birebir aynı değiller. Ama şunu itiraf etmem gerekiyor; kitabı bitirdiğim anda bu Türkçe edisyondaki yazar ve öykü seçimlerinin çok daha akıllıca ve kaliteli olduğunu fark ettim. Bu güzel seçkiyi Türk Edebiyatı’na kazandırdıkları için Tefrika Yayınları’nı kutlarım.

    Batı Edebiyatı’nın hemen tüm bilinen büyük öykücüleri bu seçkide kendilerine bir köşe tutmuşlar: Fransızlar, İngilizler, Amerikalılar, Ruslar, hatta bir Romen ve Portekizli yazar da var. Yazarlara gelince (adlarını alfabetik olarak yazdım, ayrıca kaç öyküyle katıldıklarını parantez içinde belirttim): Aleksandr Sergiyeviç Puşkin (2), Alphonse Daudet (1), Anatole France (1), Anton Çehov (5), Arthur Conan Doyle (1), Edgar Allan Poe (1), Emile Zola (1), F. Scott Fitzgerald (1), Fernando Pessoa (1), Franz Kafka (4), Fyodor Dostoyevski (2), Guy de Maupassant (7), Hans Christian Andersen (1), Joseph Conrad (1), Lev Tolsltoy (3), Maksim Gorki (2), Nikolay Vasilyeviç Gogol (1), O. Henry (3), Oscar Wilde (1), Panait Istrati (1), Rainer Maria Rilke (5), Stefan Zweig (1), Virginia Woolf (1), Washington Irving (3). Bu listeden anlaşılacağı üzere seçkinin içinde, büyük öykücüler Çehov, Maupassant, Rilke, Kafka ve O. Henry’ye biraz torpil yapılmış gibi görünüyor. Unutmadan, kapak tasarımı da çok hoş olmuş. İnternet’te biraz araştırınca kapaktaki filigran yazının Virgina Wolf’a ait bir mektup olduğunu gördüm.

    Seçkinin çeviri kalitesine gelince; birkaç öykü hariç (onlarda da hikâye anlatımı, yüklemdeki zamanların dili geçmiş olmamasından kaynaklanan bir sıkıntıyla problemliydi) tüm metinler son derece akıcı bir Türkçeyle dilimize çevrilmiş. Özellikle de “Anarşist Banker”, “Masal” ya da “Otel” gibi epey uzun öyküler, okuyanı metnin akıcılığından dolayı hiç mi hiç sıkmıyor diyebilirim.

    Kitap da yer alan O. Henry’nin üç öyküsü de muhteşem. Hem kim seçtiyse çok akıllıca seçmiş hem de O. Henry’nin (Amerikalıdır kendisi) o sokak ağzı İngilizcesi, Türkçeye harika aktarılmış. Özellikle de “Cadıların Ekmek Somunları” sürpriz sonuçlara gebe olan nefis bir öykü. Bekâr ve çok hoş fırıncı bir hanımla, mesleği başlarda tam olarak belli olmayan orta yaşlı Alman asıllı bir beyefendinin, önceleri neşeli, ama sonlarda drama dönüşen trajikomik öyküsü bence harikulade! O. Henry’nin “Düşmanı Dost Kılan Musibet” adlı kısa hikâyesi de çok eğlenceli. Bir ev hırsızıyla, evinde yatağında uyumaya çalışan orta yaşlı bir beyefendinin epeyce neşeli bir öyküsü. Hem evi soyulan adam hem de evi soyan hırsız ikisi de romatizma hastasıdır. Birbirleriyle hastalık geçmişlerini paylaşmaya başladıklarında, başta soygun diye başlayan adli olay bambaşka bir şeye dönüşecektir.

    Maupassant, herkesin bildiği gibi, Fransa’nın dünyada belki en tanınmış (Balzac’tan sonra) öykü ve roman yazarıdır. Kırklı yaşlarda ölmesine ve aramızdan çok genç ayrılmasına rağmen, yüzlerce öykü ve onlarca roman benzeri eser bırakmıştır arkasında. Türk okuyucusunun da çok yakından tanıdığı, severek izlediği bir hikâyecidir Maupassant. Bu seçkide benim en çok beğendiğim iki öyküsü de var: İlki “Otel”. Muammalarla dolu bir kış hikâyesidir bu hikâye. İki dağ rehberi ve onların cana yakın köpekleri Sam’in başlarından geçen trajik olaylar, Maupassant’ın muhteşem doğa betimlemeleri eşliğinde anlatılıyor. İkinci çok sevdiğim öykü ise “Ay Işığı”. Din adamı bir yobazın, çok ama çok tutucu bir adamın, bir kadın düşmanının, sevgili kız yeğeninin eğitim hayatını şekillendirmeye çalışmasının hikâyesi. Din adamı başlarda kızı bir rahibe gibi yetiştirmeye çalışsa da kızın bir sevgilisinin olduğunu öğrendiği anda, bunu kendi bildiği yöntemlerle cezalandırmaya kalkacaktır. Ancak başına gelecekler hiç de onun planladığı şeyler olmayacaktır. “Tanrının sopası yok!” deyişini ispatlarcasına yazılmış harika bir Maupassant hikâyesi daha.

    Panait Istrati’nin birçok mesajı içinde barındıran sayılı satırlarının olduğu “Bataklıkta Bir Gece” öyküsünden bahsedelim. Feodal sistemin hüküm sürdüğü Romanya’sında, çiftçilik, daha doğrusu ırgatlık yapan Didi dayı ve ailesi konu ediliyor: Toprak beyinin sopası altında beli bükülmüş fakir fukaralar. Didi artık nefes alamaz olduğunda acısını, bazen karısını döverek, bazen de zavallı anacığının paralarını yürütüp içkiye yatırarak yatıştırmaktadır. Kıyamadığı ve canından çok sevdiği tek kişi ise erkek yeğenidir. Bir gece yeğeniyle beraber, Beyden habersiz, bataklıktaki kamışları kesmek için yola çıkarlar. Evdeki hesabın çarşıya hemen hiçbir zaman uymadığını Didi dayı da çok acı bir şekilde tecrübe edecektir.

    Oscar Wilde’ı bilmeyen mi var içimizde? O da kısacık yaşamında nefis eserler bıraktı arkasında. “Can Yoldaşım” adlı küçük hikâyesinde, bir fabl gibi başlayan öyküyle bize küçük Hans’ın çileli hayatını anlatır. Hem küçüklere hem de büyüklere göre bir öyküdür “Can Yoldaşım”; onlarca insanlık dersini tek bir anlatıdan çıkarmanın mümkün olduğu bir öykü; çok seveceksiniz.

    50 Muhteşem Kısa Hikâye, Franz Kafka’nın “Tramvayda” isimli kısacık bir öyküsüyle açılış yapıyor. Kısacık ama ne derin bir öykü! Kafka adeta bize ders veriyor: “Öykü, işte böyle yazılır” diye.

    Fernando Pessoa’nın “Anarşist Banker” adlı öyküsünü geçmişte Can Yayınları’ndan okumuştum. Tefrika Yayınları da ne kadar iyi yapıp bu öyküyü seçkilerine almış! Oldukça uzun bir öyküdür, novella diyebiliriz aslında. Geçmişinde koftiden anarşist olan bir delikanlı, yaşı kemale erdiğinde çok zengin bir banker olur. Banker ve gazeteci arkadaşı, bir akşam yemek sonrası anarşizm üzerine sohbet etmeye başlarlar. Banker, ben görüp görebileceğiniz en iyi anarşistim deyince, gazeteci adam, bu duyduklarına gülsün mü şaşırsın mı bilemez. Ama banker, tüm olgunluğu ve derin bilgisiyle, sözünün ne derece doğru olduğunun ispatı için felsefe dolu bir sohbetle gazeteciyi ikna etme yoluna gider.

    Tefrika Yayınları’nın bu seçkisinde, en çok beğendiğim ve okuduktan sonra da hakkında defalarca düşündüğüm bence en derin öykü Alphonse Daudet’nin “Bilardo Partisi” adlı öyküsüydü. Neden derseniz, size bir deyişi hatırlatmak isterim, Louis Ferdinand Céline şöyle demişti: “Sonuçta savaş dediğiniz şey, anlamadığınız ne varsa odur!” Bu sözden hareketle, öykünün ana hatlarında bir bilardo partisi ve düşmanı Almanlarla savaşan Fransız Ordusu olduğunu belirtmek isterim. Büyük Mareşal, tüm subay takımının seyri eşliğinde, Yüzbaşılarından biriyle bilardo partisi verirken; bulundukları köşke çok yakın bir cephede Fransız Ordusu Alman Ordusu’na karşı canı pahasına büyük bir mücadele vermektedir. Askerliğin, savaşın, silahların, emir-komuta zincirinin ne kadar da büyük bir ahmaklık olduğunu çok net ortaya koymaktadır bu hikâye. Sonuçları her ne kadar acı da olsa…

    50 Muhteşem Kısa Hikâye seçkisinin birinci ve beşinci baskılarının her ikisini de inceledim. Birinci baskıdaki dizgi, imla vb. hataların beşincide düzeltilmiş olduğunu görmek çok sevindiriciydi. Umarım diğer baskılarında da, aksayan birkaç öyküye el atarlar.

    Fatih AKTAŞ, 2016, İstanbul.
  • 80 syf.
    ·9/10
    butun stefan zweig eserlerinde dile getirdigim gibi bu eserde de anlatimi, betimlemeleri cok begendim; anlasilir ve acikti. hatta kitabin okunmasi zihnimizi yormadigi icin, tabiri caizse, asalak gibi okumayalim diye zaman zaman bizi uzun ve kompleks cumlelerle dinc tutuyor ki bence bu harika. konusuna gelince baya iyi; spoiler vermeden yazacak bir sey bulamadim uzgunum. en iyisi siz de alip okuyun :-)
  • “akıntıya kapılan çaresiz bir yüzücü gibi zamana karşı nefes nefese mücadele ediyordu.”