• Sevgili dostlar, yağmurlu bir İstanbul sabahından, bilgisayarımın başında size en samimi dileklerimle birlikte bir günaydın demek istiyorum...

    Bol bol kitap okumanın ardından kelimelerin anlamları üzerine daha çok düşünmeye başladım. Daha önce, kelimeleri olduğu gibi kabul eder ve niçin kullandığımı düşünmeden, ezbere çıkartırdım ağzımdan. Ama yeni bitirdiğim bu kitapla birlikte acımak ve merhamet kelimeleri epey kafamı karıştırdı. Bu kavramları ne kadar aynı gibi gözükse de aradaki farkı hissetmek pek de zor değil. Acıma kelimesinin içinde biraz bir tepeden bakma, bir kibir, acınan kişi gibi olmamaktan duyulan inceden bir memnuniyet hissi vardır hep… Merhamette ise değil yukarıdan bakmak, merhamet edilenle bir empati kurma durumu söz konusu. Merhamet, anlamaya, hissetmeye çalışır ve bununla beraber bir fayda bulmaya, merhem olmaya uğraşır. Bunlar üzerinde düşünülmesi gereken kavramlar, eğer tabi benim gibi kafa yormayı seviyorsanız.
    Şimdi; " bu nereden çıktı"," ne alaka" demeyin, size bu sabah yorumlamaya çalışacağım kitap Türkçe’ye hem ‘Merhamet’ hem de ‘Acımak’ olarak çevrilmiştir. Gelelim kitaba…

    Geçirdiği bir rahatsızlık sebebiyle yürüme yetisini kaybeden Edith'in, Hoffmiller adında ki genç askere olan tutkulu aşkını, Hoffmiller'ın sırf ona acımasından ileri gelen masum sevgisini, Edith'in babasının kızının iyileşmesi için tek çare gördüğü Hoffmiller'dan iyi niyetle istediği iyiliklerin bir türlü sonu gelmemesinden, adeta karşısındaki insanın kanını emdiğinden, Edith'in doktoru Kondor'un acıması sebebiyle görme engelli bir kadınla evlendiğinden, hayatını karısına ve hastalarına adadığından, Hoffmiller'dan da aynı özveriyi beklediğinden bahsediliyor özet olarak.
    Ancak kitapta ismi geçen herkesin ruh yapısı öyle güzel işlenmiş ki, okuyucu engelli bir insanın sevgisinin sağlıklı insanlara göre ne denli büyük ve yeri geldiğinde tehlikeli bir hal aldığını, acımayla gelen merhametin insanı hiç istemediği biriyle bir birlikteliğe zorlayabileceğini ancak bunun sürdürülmesinin insanın kendi ruhunda ne denli büyük yaralar açabileceğini, hasta kızının iyileşmesi için her şeyi göze alan bir babanın neler yapabileceğini, evde ki uşağın bile engelli kıza ne kadar büyük bir saygı ve sevgi beslediğini, etrafında ki herkesin onun sinir nöbetlerine, türlü huysuzluklarına hiç ses çıkarmadan sabrettiğini o kadar olağan bir şekilde okuyorsunuz ki, çünkü öfkeden delirdiğinde bulunduğu yerden çıkıp gitmek isteyen bir insanın yerinden dahi kımıldayamamasını, gittikçe daha zavallı hale gelişini sizde Hoffmiller'a benzer bir acımayla adeta izliyorsunuz.
    Bir insanın başka bir insan hayatı üzerinde olumsuz bir etki yapmasının, hatta belki ölümüne sebep olmasının, zaman geçtikçe kimsenin görmediği bir kambura dönüşmesi işten bile değildir. Bazen bu kambura alışıp unutması insanın hayatına devam edebilmesi için bahşedilmiş bir nimettir kesinlikle.
    İlk yazdıklarımı da göz önünde bulundurarak şunu söylemek isterim; Hoffmiller’ın hissettiği ilk duygu merhamet ve şevkatti. Ancak olaylar kontrolü dışına çıkıp, suistimal edildiğini hissetmeye başladığında sadece acıma duygusuyla genç kıza yaklaştı ve sonunda duyguları, kendine çevirdiği bir öfkeye dönüştü…
    Tabii bunlar benim his ve düşüncelerim. Ancak ilgi çekici ve düşündürücü bir duygu dönüşümü olduğunu düşünüyorum... Keyifli okumalar
  • Şiirlerinde yoğun bir pişmanlığın izini sürersiniz. Allah ile dargınlığını, şairlerin ne için şiir yazdığını, kendi ölümünü dahi şiir ile anlatmıştır. Hayatın büyük problemlerini, pişmanlıkları bu kadar yalın bir dille ve bir tekerleme ezberletir gibi insanın aklına kazıması sadece onun üslubunda rastlanabilecek bir netlikte ortaya çıkar. Onun pek büyük duyguları kolay ve yalın kelimeler seçerek anlatabilmesi, hem samimiyetini, hem de kelimeleri kullanma kudretini göstermektedir. Bütün bunların yanı sıra Necatigil, kelimeleri kullanma kudretinin bir sonucu olarak, edebiyat tarihimizin en kusursuz çevirmenlerinden birisi olarak gösterilmektedir. Knut Hamsun'un eserleri başta olmak üzere, Rainer Maria Rilke, Gustav Von Aschenbach, Stefan Zweig ve hatta Anton Çehov'un eserleri, Necatigil'in çevirisini yaptığı eserlerin sadece bir kısmıdır. Yalnızlık, hastalık ve ölüm üzerine yazdığı şiirleri ayrı bir ustalık eseridir. Ölümle lades tutuşabilecek ve ölümü aklından çıkarmayacak kadar çok ölüm hakkında yazmıştır. Yalın anlatımla oluşturmayı başardığı imgelerle Necatigil şiirini oluşturmakla kalmamış, aynı zamanda Garip akımı ile İkinci Yeni arasında nev-i şahsına münhasır bir geçiş yaratmayı başarmıştır. Melih Cevdet Anday'ın kendisine yazdığı bir şiirin ilk dizelerinde geçen ifadeler, onu anlatmak konusunda çok ustaca kaleme alınmıştır: "görünür suret-i devran bize cadu yerine, yedirir zehir dolu kaseyi tatlu yerine". Anday'ın işaret ettiği nokta gerçekten mühimdir ve hayranlık uyandıran bir tespittir. Yalın ve basit kelimelerle aslında insanın canını acıtan şeyleri, ona hissettirmeden dimağından aşağı zerk etmektedir.
  • - Böyle bir şaheser hakkında ne inceleme ne de yorumda bulunmak haddime bile değil ama içimden geçenleri belirtmek istedim..

    Nihat: "Ne istediğini bilsen canın sıkılmaz!" dedi.
    Ömer, yalvarır gibi cevap verdi: "Bana istenecek bir şey söyle, uğruna can verilecek bir şey söyle, hemen dört elle sarılayım..."
    Nihat güldü: "Gördün mü? Derhal sapıtıyorsun. Hayatta hiçbir şey, uğrunda ölmek için istenmez. Her şey yaşamamız için olmalıdır..

    - İçimizdeki Şeytan'ı nasıl incelemeye başlar ki insan? Yazarın bu kalemi, büyüleyici kelimeleri ve duygular arasında geçişindeki pürüzsüzlüğü karşısında çok fazla kelime var söyleyebileceğim ama resmen hepsi içimde gelgit oluşturuyor. Hangisini seçeceğim konusunda kararsızlıklar yaşıyorum. Sanırım şu ana kadarki en zor incelemem bu olacak.

    - Ömer, Macide, Emine Teyze, Galip Amca, Semiha, Bedri, Nihat ve diğerleri..
    Bu karakterleri yazar kitabın içinden alıp bizim mahallemize yerleştirmemiş bence, her okuduğumuz karakteri özümseyeceğimiz kelimelerle bizim içlerimize yerleştirmiş..
    Her karakterde içimizdeki şeytana ait izlere rastlıyoruz o yüzden aslında her karakter biraz da bizi anlatıyor diyebilirim.

    - Ömer.. Seni ilk tanıdığım andan itibaren içindekilerin çok farklı olduğunu hissetmiştim. Vapurda Nihat'a ''Şu anda ömrümün en ehemmiyetli dakikalarını yaşıyorum.'' dediğin andan ve sonrasından itibaren izah etmeye çalıştığın o duygu yoğunluğundan başlayarak en son sayfaya kadar hep senin yanındaydım. Daha güzel şeyleri nasıl yaşayabilirdin diye merak ediyorum ama bunun imkanı olmadığını ikimiz de bu kitabı okuyan herkeste gayet iyi biliyordu. Seni düşününce aklıma gelen ilk şey Oğuz Atay'ın Tehlikeli Oyunlar kitabındaki ''Hikmet Benol'' karakteri oldu. Hisleriniz, kafanızın içindeki cümleler, hareketlerin.. Hepsi ama hepsi neredeyse onunla benzer. Kesinlikle bir kan bağınız olmalı. O da yoksa can bağınız var ve hislerinizle birbirinize bağlı olduğunuza eminim diyebilirim..

    - Macide.. O kadar saf ve temiz duygular içinde hiç beklemediği anda vuruluyor. Öyle kelime salvoları var ki vurulmazsa ayıp olurdu zaten. Öyle güzel cümlelerin ve duyguların var ki, insanların hayatı yaşadığı duygular kadar güzel olsa diye düşünüyoruz ama olmuyor maalesef. Öyle kırılma noktaları oluyor ki insan kendinden de, ne kadar büyük olursa olsun duygularından da vazgeçebiliyor. Bu sanki kaderin bize kurduğu bir paradoks gibi. Mektubunda anlattıkları eminim hepimizin içine dokunan ve kabullenemediğimiz, hayatımızı esir eden gerçeklerle dolu.

    - Bedri.. Tekrar karşılaşmak istediğim karakter.. Şaşırmadım doğrusu. Yazarın duygularını en belirgin şekilde hissettiğim karakter sendin. Patlamalarında çok şey gizli. Çok şey biriktirmiş ve bunların açığa çıkmasını dört gözle bekledim. Ne kadar berrak bir şekilde anlatıyordun içimize dokunacak şeyleri. En etkileyici şeylerdi belki senin kelimelerin. Az ama öz.

    - Bahsetmek istediğim temel karakterler bunlar, diğerleri hakkında da söylenecek çok şey var ama onları ve kitap hakkındaki düşüncelerimi şimdi genel olarak anlatmak istiyorum.

    - Bu kitabı okumaya başladığımda başta duygusal şeylerin anlatıldığı, aşık genç, mahallenin güzel kızı gibi şeylerden bahsetmeye devam edip sonunun da duygusal bir birleşmeyle ve mutlulukla sonlanacağı izlenimine kapılıyorsunuz. Kapılmayın. Savrulacaksınız çünkü. Duygu denizi sizi içine alıp sağa sola savuracak. Duygular ön planda. Karşılıklı olarak veya sadece akıldan geçen düşsel duygular..Duygusal ve derin psikolojik tahlilleri ile ''Stefan Zweig'' i anımsattı bana yazar. O anın duygusunu harika bir şekilde içimize işletecek kelimeleri seçmek için özenli bir çalışma halinde olması gerekli(diye düşündüm). Söz konusu Sabahattin Ali olunca hiçte şaşılacak bir şey değil ama..

    - Kitabın içinde birden fazla kitap gizli ve hepsini okumuş gibiydim resmen. İnsanın içindeki şeytanın başına ne gibi belalar açabileceği(bütün karakterler açısından), nasıl bizi uçurumların kenarına getirip, itip itmemek konusunda kararsız kalıp hislerimizin bizimle dalga geçtiği, avucuna alıp oynattığı bir kitap oldu. En aydınından en cahiline, en fakirinden en zenginine nasıl içimizdeki insafın da(bizi kötülüğe sürüklediği) kötülüğün de belirli şartlar oluştuğunda açığa çıkabileceğini gördük. Benim kitap hakkındaki görüşüm ''Aslında hepimiz içimizde bir şeytanla yaşıyoruz ve ortaya çıkarmak için uygun anı bekliyoruz...''

    - Fark ettiğim bir şey daha, bu kitapta aslında yazarın hayatının da çok büyük kesitleri var. Yaşadığı dönemdeki kendi sıkıntılarını esere, karakterlerin diliyle anlatmış. Çok ince bir dil kullanarak. Bedri'nin söyledikleri aslında hem okul müdürü hem de o anki yaşadıklarını açıklıyordu bizlere. Müdüre söyleyemediği şeylerin çoğu ve o an içinde tuttukları, sonradan söylediği her şey yazarın kendi sitemiydi aslında. ''Öyle sayfalar okuyorsunuz ki bir cümle gibi geliyor, ve öyle cümleler var ki, sayfalarca yazılsa anlatılamayacak gibi...''

    - Kitabın bana göre en can alıcı cümleleri ve anlatmak istediklerinin özeti..

    ''Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... İçimizde şeytan yok... İçimizde acizlik var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var... Hiçbir şey üzerinde düşünmeye, hatta bir parçacık durmaya alışmayan gevşek beyinlerimizle kullanmaya lüzum görmeyerek nihayet zamanla kaybettiğimiz irademizle hayatta dümensiz bir sandal gibi dört tarafa savruluyor ve devrildiğimiz zaman kabahati meçhul kuvvetlerde, insan iradesinin üstündeki tesirlerde arıyoruz. "

    - Sabredip okuyanlara teşekkür ederim.

    Bonus: https://i.hizliresim.com/mMqM3Y.jpg

    - Bu kitabı okumama vesile olan arkadaş grubuna çok teşekkür ederim. Onlar öyle güzel insanlar ki, birbirlerini sevmelerine ve sıcaklıklarını hissettirmelerine ne mesafeler ne zaman ne de başka şeyler engel olabiliyor. Hepsi birer karınca gibi resmen. Kendilerinden çok daha fazlasına gücü yeten ve bir araya geldiklerinde koloni oluşturacak kadar güçlü ve birbirine sımsıkı bağlı bir arkadaş grubu. Gülüşündeki samimiyet, duygusal derinlik, kararsızlık ve yaşadıkları zorluklar, birbirlerine umut oluşları ve ellerinin, yüreklerinin kenetlenip birbirini hiç bırakmayışları resmen bana bu dünyada hala güzel şeylerin barındığına ve yeşereceğine dair umut veriyor. Beni de aranıza katıp bu güzel kitabı okumamı sağladığınız için hepinize tek tek teşekkür ederim.
  • Stefan Zweig'in kitaplarını tabiri caizse bayılarak okuyorum. Betimlemeleri ve teşbih sanatını ustalıkla kullanmasına hayranım. Yakın zamanda okuduğum Halil Cibran'ın Ermiş kitabında "Konuştuklarınızın çoğunda, düşünce yarı yarıya katledilir. Çünkü enginlerin kuşudur düşünce, kelimelerin kafesinde kanatlarını açsa da uçamaz." diye bir alıntı yer alıyor. Kitabı okurken sıklıkla bu alıntı geldi aklıma çünkü Zweig bu kalıbın dışına çıkıyor, kelimeleri kafasten çıkıp engin maviliklere doğru kanat çırpıyor. Kelimelerle oynamasını o kadar iyi beceriyor ki hayranlık duymaktan başka bir şey gelmiyor insanın elinden. Kısacık bir öyküde bile halet-i ruhiyenizi değiştirmeyi başarıyor; bunu da insan psikolojisini çok iyi bilmesi ve tanımasıyla yapıyor tabii ki. Stefan Zweig kitaplarını büyük bir hazla okuyorum ve tükendikleri için de çok üzülüyorum, keşke hiç bitmese...
  • Yazar kitabın adını Olağanüstü Bir Gece koymuş bense olağanüstü bir kitap olarak anımsayacağım. Daha önce "Satranç" ve "Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu" kitaplarını okumuş olduğum yazarı bu kez hediye edilmiş bir kitapla okuma fırsatı buldum. Kitabı okurken orta kısımlara kadar pek tatmin olmadım. Kitap beni kendine bağlayamıyordu.Hatta kardeşime bu kitaptan söz ederken şöyle bir laf çıktı ağzımdan "Zweig gerçekten başarılı bir yazar, kitapları okunmalı ve okutulmalıdır. Fakat ben çizgimi değiştirdim bundan sonra uzun bir müddet Zweig'i okuyacağımı düşünmüyorum. Yani kitapçıya gidecek olsam Zweig'in kitaplarını almam."

    Sanırım sıradan bir kitap diye düşünürken birden o olağanüstü gecenin büyüsüne kapılmış oldum. Hem de ne kapılma ama. Neyse kitap bir burjuvazinin donuk ve hissiz bir hayat sürdürürken bilinç dışı yapmış olduğu bir davranışla içinde birtakım hislerin belirmesi, kahramanımızın yaşama olan sevinci kazanmasıyla bu geceden sonra bambaşka bir insana dönüştüğünü anlatır ve bu kitap, yazarın son sözü olan şu alıntı " #5539301 " üzerine kurulmuş olduğu kanısındayım.

    II.Dünya Savaşı'nın getirdiği o bunaltıcı, yıkıcı ve buhranlı dönemde insanoğlunun ne denli değersizleştiğini gören Zweig'in bu kitapta birey hayatını nasıl kazanır gibi varoluşsal sorunlara değinmiş olması ve umut dolu sayfaları okurken yaşama sanki sıkı sıkı bağlanmayı amaçlayan birinin kaleminden dökülen kelimeleri okuyor gibi hissediyordum fakat gel gör ki yazarımız karısıyla beraber savaşın bitiminden üç yıl evvel intihar ediyor.

    Ayrıca işin gülünç yanı, kitabın ortalarında Akasya Durağı'nın klişe bir sahnesini, sonunda ise Leyla ile Mecnun dizisinden İsmail Abi'yi izler gibi oldum.
  • 555 gün olmuş o kara başlangıçtan beri. 500. yazıyı yazmak için bilgisayarın başına oturduğumda aklımdan bu geçmiyordu elbette. O zaman masum bir şeyler yazıp bu sıkıntılı görevi hemen bitiririm diyordum kendi kendime.Oysa o hırslı yaratık arkamdan gelip fısıldamaya başladı, bu 500. seferde de. "Aynı olabilir mi acaba? Ne güzel olur değil mi hem? Sen bak ilk önce, sonra yazarsın yazıyı." gibi değersiz ama ikna edici cümlelerle aklımı çelmek istiyordu. Her zamanki gibi dinlemedim onu en başta. Yazmaya başladım anlamsızca:

    "Merüzzennami Halil Bey ile zevceleri Mahmure Hanımefendilerin ilk tanışmaları üç aydan kısa bir vakit önce vuku bulmuştu. İstanbul'un o eski şaşalı zamanlarından kalma görkemli bir aile olan Merüzzenamilerin tek çocuğu Halil, Avrupa'da eğitimini tamamlayıp vatan dönen refiki Parya'nın sağdıçlık önerisini büyük bir memnuniyet ile kabul ettiğinde, cemiyet'in yakın zamanda parlayan ailesi Hasarettinzadeler'e güvey olacağını elbette ki tahayyül bile edemezdi. Peki bu mesud hadise nasıl cereyan etmişti, isterseniz ona bakalım önce"

    Birden gözlerim karardı, tansiyonumun düştüğünü sandım ama elleriyle gözlerimi kapattığını anladım, o yılışık histen. "Çık artık buradan" dedim, "hükmedemezsin bana, yeterince zarar vermedin mi zaten, zapt edebildiğini zannediyorsan beni, zerre kadar da olsa, zehrini zevkle içime zerk ederim zayıflığımı örtmek için." Ne diyorum diye düşündüm o an , ama galiba beni çekmeyi başarmıştı o kaotik ve hastalıklı evrenine. Bir daha söylettirmeden çekti elini. Bilgisayar önümdeydi ama ben orada değildim ne yazık ki. Orada olsam yazabilirdim herhalde diye düşünüyorum. Ya da etrafımda başka şeyler de olurdu o pembe dumanın dışında. "Neden çıkmamı istiyorsun ki? Ben sen değil miyim zaten, hep beraber yapmadık mı her şeyi, beraber yazmadık mu 499 taneyi, ne değişti şimdi hayatında" Elimi dudağına götürdüm, çok konuşuyordu, her an beni etkileyebilip fikrimi değiştirmeme sebep olabilirdi. Sustu, gülümsedi. Ben de bilgisayarı koltuğumun altına sıkıştırıp son sürat kaçmaya başladım Bilgisayarım ve ben pembe duman içerisinde, herhangi bir umut kırıntısına sahip olmadan koşuyorduk. Duman da bizimle birlikte ilerliyordu, koşuyordu diyemeyeceğim çünkü ayakları yoktu dumanın. Ayakları olmayan bir şeyin koşamayacağının bilincindeydim hala, demek ele geçirememişti beni henüz, bilgisayarımdan da qwerty gibi sesler çıkıyordu. Bir şeyler söylemek istiyordu sanki bana. Hemen başımı kaldırdım ve söylemek istediği şeyi gördüm. (Aslında başka bir şey de söylemek istiyor olabilirdi ama olayın heyecanı ile ben söylemek istediği şey ile gördüğüm şeyin aynı iki şey olduğunu düşündüm, şüpheci insanlar bunların benzer şeyler olduğunu da düşünebilirler) Pembe sis dağılmış ve O, şu ana kadar öldürdüğüm tüm sineklerle birlikte yolumu kesmek için bariyer kurmuştu. Hayır, 500. yazıda tek başıma olmam gerekiyordu. Hazır sis açılmışken yere oturdum, bilgisayarı açtım ve bana söylemeye çalıştığı asdf'li kelimeleri önemsemeyerek yazıma başladım tekrar.

    "Halil oturduğu yerden kalktı, kaçamak bakışlarla karşı masadaki kızı keserek hesabı ödemeye gitti. Masa ile kasa arasındaki yürüyüş hızını çok iyi ayarladığını düşünüyordu Halil, öyle ki bu kısa bakışmalarda kızın okuduğu kitabı (Zweig'ı sevmezdi fazla), yakasındaki rozeti (Hasret Koleji) ve isimli kolyesini (Mahmure) fark etmiş, kızla iki defa göz göze gelip bu anları hayatı boyunca unutmayacağını düşünerek beyninin en saklı yerine kazımış, üstelik bütün bunlar esnasında diğer müşterilerin ve en yakın arkadaşı Parya'nın dikkatini çekmemeyi de başarmıştı. Hesabı öderken arkasını döndüğünde kızın ..."

    Etrafımdaki vızıltılara dayanamayarak bıraktım bilgisayarı. Tüm sinekler, hayatım boyunca bilinçli ya da bilinç dışı öldürdüğüm (bir mahkeme kurulup savunmam istenirse, istemeden de öldürmüş olabileceğim sinekler olduğunu düşünüp hazırlık yapıyordum tabi) tüm karasinekler (sivrisinekleri düşünememişti aptal) saldırmaya hazır bir şekilde üç yanıma toplamıştı. Neden dört değil diye düşündüm. Hemen cevap verdi, " Eskiden olduğu gibi beraber olabilseydik şu 500. yazıda da, bunlara hiç gerek kalmayacaktı. Biliyorsun, ben olmadan düzgün şeyler yazmayı bir türlü becerememiştin. Hatta sigarayı bile bırakamazdın ben olmasaydım " Kim olduğunu sanıyordu bu, ben tek başıma yapmıştım her şeyi. Saçmanın bağladıklarına karşı çıkmıştı en başta. Onu dinleseydim Dersaadetteki uykusuzlar gibi bir ismi olacaktı blogun, ki ben ne dersaadeti severim ne de uykusuz kalmayı."Sen" diye bağırdım, elektrikler kesildi birden. Sinekler de kesildi haliyle, elektrikle çalıştırıyorum onları zam geldikten sonra herhalde. O dördüncü duvarı yıkıp çıktım, koşmaya devam ettim tekrar. Bağrışını duyabiliyordum arkamda "Neden" diye. Olağanüstü zevk veren bir şeyin damarlarımda dolaştığını hissedebiliyordum, ama biraz sonra koşarken neden diye bağırdığımı ve o duyduğumun kendi sesim olduğunu anlayınca, hemen durup boşalttım damarlarımı. Densiz zevklere ihtiyacım yoktu. Yeterince uzaklaşmıştım zaten. Bilgisayarımı açtım, uykudaydı hala. Öperek uyandırdım ve yazmaya başladım:

    " Fazla konuşma dedi Halil, "çek silahını. İkimizden birisi hak etmiyor Mahmure'yi. Bunu da kader belirleyecek." Parya, Halil kadar istekli değildi çatışma konusunda. Merüzzen tarikatının üyelerinin yeteneklerinin bilincindeydi. Kaldı ki Halil'i çocukluğundan tanıyordu. Beş yaşında ondan ayrılmadan önce bile oldukça yetenekli bir silahşör olacağının izlenimini edinmişti. Şu anda karşısındaki muhasebecinin içindeki canavarı tanıyordu. "Aslında Mahmure birimizin ölmesindense kendini feda etmeyi tercih ederdi", diye bir girişimde bulundu. Ama Mahmure'in uzaktan gelen zayıf sesi zaten hayalleri bir pamuk ipliğine bağlı olan Parya'yı iyice yıktı. "Ne yapacaksınız, satranç mı oynayacaksınız.."

    Kafama düşen vezir ile yazmayı kestim yine. Taşlamaya başlamıştı beni, Yaklaştığını fark etmemiştim, dönmezdim yoksa. Şimdi de koskoca atı gönderiyordu üstüme üstünde bir piskoposla. "Sen hep böyleydin, kavram karmaşası oldu seninle beraberken hep" diye bağırdım. Bilgisayarım yine uyandı. "Bırakacak mısın beni" dedi. "İstiyorum" dedim. "Uyumak istiyorum" dedi. "Ben de" dedi, "ama yanında olmalıyım senin, beraberdik onca zaman" dedi. "Ben de" dedi. "Seni seviyorum" dedi. "Ne oluyor size" dedim, "işte benim de anlatmak istediğim buydu tam olarak ". Bilgisayarım küsüp kapandı, ama uzun sürmeyeceğini biliyordum, hiç uzun sürmez. "Hey" dedim, cevap verdi. "Böyle kaçmaya devam etmek istemiyorum" dedim. "Biliyorum" dedi. "ben de istemiyorum kaçmak". "Biliyorum" dedim, "ama bu kısım çok konuşmalı oldu, sıkılanlar olmuş olabilir, ister misin son bir defa daha". Çocuklar gibi sevindi, ama etraftaki çocukların hepsi ağlıyordu o sırada. Ben çocukların ayaklarına basmamaya dikkat ederim her zaman yola çıktığımda. Onlar da ağlamamayı bilsinler öyle her şeye. Aldım küsen bilgisayarımı koşmaya başladım son bir kere, yoksa sonsuzluğa uzanan bir dağ gibi, güneşe uzanan kollar ya da, sadece sevgiliyi saran battaniye belki onun gibi bitimsiz olacaktı sadece bu yazı. Neyse ki bu kez kısa sürdü kaçışımız, geldi yanıma. "Merhaba" dedi, "Tamam" dedim "bakacağım" - açtım bilgisayardan hesaplayıcıyı. Tam 555 gün olmuş, şeytan kulağına kurşun. Bu 555. günde yazılacak 500. yazıyı beraberce oluşturmaya karar verdik sonra, nasıl sigaraya başlamaya ya da saçmalamaya beraber karar vermişsek. 555 gün önceki o mutlu günü bir kere daha anmak için başladık yazmaya, kader arkadaşım, ruh ikizim, düşman kardeşim, özlem dolu gecelerimin müessibi, şehvet dolu yemeklerimin tüketicisi, beş parmağında beş marifet, onlardan öte yüce bir beşeriyet derken ipi ele almam gerektiğini hissettim ve bilgisayarımı da ikna edip yazmaya başladım.

    " Halil ölüyordu, en yakın arkadaşı Parya başında göz yaşları içinde; "Böyle bir şeye nasıl cesaret edebilirler" diye bağırdı. Haseretya Silahlı Kuvvetlerinin önemli bir binbaşısıydı sonuçta Halil. Böyle karanlıklar içinden çıkan ne idüğü belirsiz bir kadın tarafından bıçaklanması üzdüğü kadar şaşırtmıştı da Parya'yı. "Getirin şu kadını" diye emir verdi etrafındakilere. Getirdiler çabucak, hiçbiri Parya'nın öfkesinin kurbanı olmak istemiyordu. "Adın ne?" diye sordu Parya kadına. "Marie" dedi kadın, "Marie Meruzzennami". "Yalan söylüyor" diye bağırdı ölmek üzere olan Halil. Bir zamanlar aşık olduğu o ahu gözlü kızı tanımayacak kadar kendinden geçmemişti henüz. " Mahmure"dedi, nefret ve çaresizlik dolu gözlerle. "Onun adı Mahmure..."

    - Bitti mi dede
    - Yok, çok geç oldu, devamını da yarın anlatırım
    - Bence anlatmana gerek de yok, aşırı saçma bir şey zaten bu
    - Saçmaymış, gerçek hayattan alınma bir kere bu
    - Eh, yeme beni sen de dede, böyle saçma sapan şeyi internette bile bulamazsın. Bunak derler adama
    - Çok konuşma da uyu sen, terbiyesiz. Orada okudum zaten sen inanmasan da.
    - Tamam dede, sen yine de ilaçlarını almayı unutma.
    - Kime çektin bilmiyorum ki, soytarı. Hadi iyi geceler.
  • .. hiçbir yere tutunmadan, hiçbir yerde köklenmeden, akan suyun üzerinde kayar hibi yaşıyordum ve bu soğuklukys ölü, cesedimsi bir yan olduğunu gayet iyi biliyordum; gerçi henüz çürümenin kötü kokan soluğu hissediliyordu, a a umarsız bir donukluk, acımasız soğuk bir duygusuzluk yerleşmiş, yani bedensel anlamda gerçek ölümün ve çürümenin dışarıdan da görüldüğü aşamanın eşiğine gelmiştim...