Sabah uyandığımda yaşamın tutkusunu, hazzını ve sesini hissedebiliyorken, gece yatağa uzandığımda ölümün sessizliğiyle karşılaşıyorum. Günün her saatinde içimde enerji, umut, sevinç ve yeniden başlayabilme isteği oluyor. Ama gece olduğunda bütün o canlılık yavaşça çekiliyor; yerini yorgun gözlere, güçsüz düşmüş bir bedene, sessizleşen bir ruha ve tarif etmesi zor bir boşluğa bırakıyor… Belki de her gün, farkında olmadan küçük bir yaşamı ve küçük bir ölümü deneyimliyoruz. Sabah yeniden doğuyor, gece ise usulca kendimizden çekiliyoruz. Uyku, bu ikisinin arasındaki en sessiz an gibi duruyor. Bu iki evrenin içinde tek yapmaya çalıştığım şey, anda var olabilmek. İşte tam bunları düşünürken aklıma Böcklin’in iki eseri geliyor: Ölüler Adası ve Yaşam Adası. İlk bakışta birbirinin zıddı gibi görünen bu iki tablo, belki de insanın tek bir ömrünü anlatıyor. Çünkü insan yalnızca yaşamın içinde ya da yalnızca ölümün gölgesinde yaşamıyor. Her gün, her kaybında, her başlangıcında ve her değişiminde bu iki ada arasında yolculuk ediyor. Herakleitos, evrenin karşıtlıkların uyumu içinde var olduğunu söylüyor. Yaşam ve ölüm, gece ve gündüz, sessizlik ve ses… Bunlar birbirini yok eden değil, birbirine anlam kazandıran karşıtlar. Belki de yaşamı değerli kılan şey, ölümün varlığıdır. Tıpkı ışığın karanlıkla, sessizliğin sesle anlam kazanması gibi. Belki de Böcklin’in iki adası birbirinin alternatifi değil; birbirini tamamlayan iki hakikattir. Ve belki de insanın bütün yolculuğu, bu iki ada arasında denge kurmayı öğrenmekten ibarettir. Yaşamın sesi ile ölümün sessizliği…