• Bugünde senden nefret ettiğim bir günün sonuna geldik.
    İyi geceler 🌜
  • 232 syf.
    ·1 günde·Beğendi·8/10
    Yazarın okuduğum ilk kitabıydı. Kitabı gerçekten ilginç buldum. Çokta sevdim. Zaten sevdiğim için kitabı birkaç saat içinde bitirdim. İncelememe başlamadan önce okuyacaklar için bir uyarıda bulunmak istiyorum. İncelemeyi okurken dininizi, dilinizi, ırkınızı bir tarafa bırakıp okuyun. Sadece ilginç bir parça, bir hikâye okuduğunuzu varsayın. Üzerine düşünüp, düşünmemeniz size kalmış.

    Yazarın kitapta anlatmak istediği tam olarak şudur: Eski uygarlıkların, toplumların yaptığı bir takım tapınakların, inandıkları dinlerin, efsane olarak günümüze gelen destanların bir hayal gücü eserinden çok dayandırdığı benzer faktörler var. Nedir bunlar? Uzaylılar. Garip değil mi? Yazarın düşüncesine göre örneğin Mısır Piramitlerinin mükemmele yakın olan dizaynının, tonlarca ağırlıkta olan taş blokların yerleştirilmesinin, ölümden sonra yaşam fikrine inanıp eşyalarıyla ve hizmetkarlarıyla gömülen firavunların çıkış noktası, inanç fikri tamamen uzaydan gelmiş olan canlıların onlara öğretmiş olmasıdır. Peki yazar bu düşüncesini destekleyecek kanıtlar sunmuş mudur? Kitapta araştırılması gereken 82 tane kanıt tespit ettim. Kanıtların bir kısmını anlatmaya çalışacağım. Gerisini size araştırmanız için bırakacağım.
    1) Piri Reis ve onun çizdiği harita:
    Piri Reis’in bu haritası 1929 yılında Topkapı Sarayı’nda tesadüfen bulundu. Harita tam değildi. 1 parçası bulunmuştu. Piri Reis’in 1513 yılında çizdiği Afrika, Amerika ve Güney Kutbu’nu gösteren haritanın o dönemde çizilmiş olması yazara imkânsız gelmektedir. Bunun sebeplerinden bir tanesi Güney Kutbu’nun 1912 yılında Robert Falcon Scott tarafından ya da Scott’un başka bir rakibi olan Norveçli kâşif Roald Amundsen tarafından 14 Aralık 1911 yılında keşfedilmiş olmasından önce çizilebilir? Piri Reis’in haritası kıtanın buz altında kalmış sahil kesimlerini de gösteriyordur. Ancak kıta üzerindeki buzullar haritanın çizilmesinden tam 6 bin yıl önce erimiştir. Bilim adamlarının bu konu için 2 tane açıklaması var. Piri Reis ya bu haritayı gemi ile gezerek çizmiş ya da o dönem var olan haritalardan yararlanmıştır. Gezerek çizmiş mantıklı görünse o dönemde gemi ile tüm dünyayı gezmek var olan gemi teknolojisi ile imkansızdır. Piri Reis’in öteki haritalardan yararlanmış olması da zordur. Çünkü o haritaların çoğu yanlış çizilmiştir. Piri Reis’in o dönem çizdiği harita günümüz teknolojisi ile uydudan bakılıp gözlenmiş ve bire bir aynısı olduğu görülmüştür. Hatasız olarak bu haritanın çizilmiş olması ancak uzay çalışmalarıyla sağlanabilir. Hala Piri Reis’in bu haritayı nasıl çizdiği çözülememiştir.
    Yararlandığım kaynakları:
    https://www.sabah.com.tr/...eisin-harita-sirri/6
    https://www.dunyabulteni.net/...en-adam-h238850.html
    http://www.acikbilim.com/...rktika-macerasi.html
    https://www.youtube.com/watch?v=tUry2aMFUWw
    Piri Reis haritası:
    https://evrimagaci.org/...eis-ve-haritasi-1928
    2)Peru’nun Nazca şehrinde bulunan garip çizgiler
    Nazca’nın Ica Çölü‘nde 800 düz çizgi, 300 geometrik şekil, 70 hayvan ve bitki motifi var. Bazı düz çizgilerin uzunluğu neredeyse 50 km’ye yaklaşıyor. Hayvan ve bitki motiflerinin büyüklüğüyse 15 ve 365 metre arasında değişiyor. Peki bu çizgiler, motifler ne işe yarıyor? Yazara göre bu çizgiler hava alanı pistidir. O dönemde yaşayan insanların uzaydan gelen canlı varlıkların uzay araçlarının dünyaya inmesini sağlaması için yapılmıştır. Yazar haklı mıdır? Bilemeyiz. Bazı Amerikalı bilim adamları yöre halkının çölde su ve tarım için yaptığı ayinlerle ilgili olduğunu düşünüyor.

    Nazca’da bulunan bazı çizgilerin ve şekillerin resimleri:
    https://i.hizliresim.com/M15Qva.jpg
    https://i.hizliresim.com/QPE57V.jpg
    https://i.hizliresim.com/Xb7GX6.jpg
    https://i.hizliresim.com/bvA1GV.jpg
    Yararlandığım kaynaklar:
    http://www.bilimgenc.tubitak.gov.tr/...emli-nazca-cizgileri
    https://www.bizevdeyokuz.com/nazca-cizgileri-peru
    3) H.S Bellamy ve P.Allan ‘The Great Idol of Tiahuanaco’ (Thiahuanaco’nun Büyük Putu)
    Yazarın bu büyük put hakkındaki kitaptaki bazı ifadeleri aynen şöyledir:
    “Bir baska akıl almaz kalıntı da, Eski Tapınakta bulunan yedi buçuk metre boyundaki Büyük Put’tur. Tek parça kırmızı kum taşından yapılan put, yaklaşık olarak yirmi ton ağırlığındadır. Ancak asıl büyük şaşkınlık, putun üzerindeki yüzü aşkın sembolün kazılmasındaki ustalık ve düzgünlükle, saklandığı tapınağın ilkelliği arasındaki çelişkiden doğmaktadır. Aslında tapınağa ‘eski’ denmesinin nedeni, yapımında kullanılan ilkel tekniktir. H.S. Bellamy ve P. Allan, ‘The Great Idol of Tiahuanaco’ (Thiahuanaco’nun Büyük Putu) adlı kitaplarında putun üzerindeki sembollerin anlamlarını deliller göstererek açıklamışlardır. Varılan sonuçlar, temeli küre biçimli bir dünya olan çok büyük bir astronomi bilgisinin puta aktarıldığını göstermektedir. Sembollerin belirttiği olaylar, Hoerbiger’in 1927′de, yani putun bulunmasından beş yıl önce, yayınlandığı ‘Gezegenler Teorisi’nde sözü edilen olayların aynısıdır. Gezegenler Teorisi’nde, bir gezegenin dünyamızın çekim alanına girdiği ve aradaki uzaklık azaldıkça, dünyanın dönüş hızının da azaldığı ileri sürülür. Teoriye göre, gezegen sonunda parçalanmış ve ay oluşmuştur. Putun üzerindeki semboller, bir gezegenin 288 günlük bir yılda dünya çevresinde 425 tur yaptığını belirtir. Bu olağanüstü olay, Hoerbiger’in görüşünü doğrular görünmektedir. Beilamy ve Allan putta, uzayın 27.000 yıl önceki durumunun anlatıldığını belirtmekte ve «Puttaki yazılar ileriki kuşaklara olanları anlatacak bir kayıt izlenimini veriyor.» demektedirler. Yüksek değeri olan bu antik esere ‘eski bir tanrı heykeli’ deyip geçemeyiz…… “
    Thiahuanaco’nun Büyük Putu resmi:
    https://i.hizliresim.com/lQ2Xpr.jpg
    Yararlandığım kaynaklar:
    http://aasmaestefan.blogspot.com/...nler-teorisi-ve.html
    http://ilmarsivi.blogspot.com/...indeki-kalntlar.html
    https://www.aysetolga.com/...in-kapisi-tiahuanaco
    4) Thiahuanaco’nun Güneş Kapısı:
    Yazarın ifadeleri: “Güney Amerika’nın arkeolojik harikalarından biri de yine Tiahuanaco’daki Güneş Kapısıdır. Tek parça taştan yaratılan bu dev eser, yaklaşık olarak üç metre yükseklikte ve beş metre genişliktedir. Ağırlığı 10 ton kadar tahmin edilmektedir. Kapının üzerinde üç sıra olarak dizilmiş 48 kare biçimi şekil vardır. Şekillerde, uçan tanrıyı temsil eden bir varlık gösterilmektedir.”
    Güneş Kapısının resmi:
    https://i.hizliresim.com/bvA1am.jpg
    Yararlandığım bazı kaynaklar:
    https://www.aysetolga.com/...in-kapisi-tiahuanaco
    http://kosmosmacerasi.com/...6/tanrilarin-kapisi/



    5) Thiahuanaco’ya bir gemiden gelen Dünyanın büyük anası olmak isteyen Oryana adlı kadın:
    Yazarın ifadeleri: “Esrarengiz Tiahuanaco şehrinden söz eden efsaneler, buraya yıldızlardan altın bir geminin geldiğini söylerler. Gemiden, dünyanın Büyük Anası olmak isteyen Oryana adlı bir kadın inmiştir. Oryana’nın yalnız dört perdeli parmağı vardır. Büyük Ana Oryana, 70 çocuk doğurduktan sonra yıldızlara dönmüştür. Gerçekten de Tiahuanaco dolaylarında dört parmaklı varlıkları gösteren çok çok eski resimler bulunmuştur. Kesin yanı bilinmeyen bu resimlerin ne olduğunu ya da efsanenin nereden doğduğunu bildirecek hiçbir kayıt yoktur.”
    Bu kadının yer aldığı İngilizce veya Türkçe kaynak bulamadım. Ancak İspanyolca olan birkaç kaynak bulabildim. O ifadeleri Türkçeye çevirip anlatmaya çalışacağım.
    O ifadeler:
    “İnsandan başka, yaratılan her şeyin en büyük düşmanı zamandır. Daha da kötüsü düşman, eğer uygunsa, bu şeylerin yaratıcıları, gerçeklerini ve bulgularını bir araç veya destek yoluyla kaydetmeyi başaramadıklarında, diğer zamanların bilge adamlarının, elbette insanlığa bir miras olarak bırakmak isteyecekleriydi. Bu kötülük tarih boyunca pek çok eski uygarlığın bilgisini tartıştı, örneğin İndus'un gizemli kültürüyle, Nazca'yla veya Tassili'yle olduğu gibi. Tiahuanaco da bu talihsiz listede sadece bir örnek. Oryana garip fiziksel bir görünüşü olan "yıldızlardan geliyor" diye düşünülen bir kadındı. Çünkü uzun bir kafaya, büyük sivri kulaklara, ellerinin sonunda dört parmağına sahipti. Oryana başka bir efsanedir ve hikayesi, herhangi bir dini inancın sahip olması gereken tüm malzemeleri yerine getirir: Kötülüğünün bir sonucu olarak korkunç bir "ilahi ceza" tarafından bozulan ve yok edilen sona eren yaratıcı bir tohum. Buna benzer örnekler, şu anki İncil geleneklerinden Sümer Ziusudra'ya ve Kolomb öncesi kültürler söz konusu olduğunda, Quiche Maya Popol Vuh'unda binlerce insanı buluruz.”
    Bulabildiğim Oryana’ya ait olduğu söylenen siyah beyaz örnek bir resim:
    https://i.hizliresim.com/OrnbG5.jpg
    Yararlandığım kaynak:
    http://arquehistoria.com/...a-detiahuanaco-15993

    İncelemeyi de çok uzatmak istemiyorum. Yazara katılıyor muyum? Uygarlıkların yaptığı tapınakların, bıraktığı eserlerin anlamlarını, neden yapıldıklarını anlamadığımızda genelde onların dinlere uygun olarak inşa ettiklerini düşünüyoruz. Kitapta bir çok yerde uçan gemilerin yer aldığı eski destanlardan, Tevrat ayetlerinden bahsedilmektedir. O ayetlerin geçtiği numaraları da sizinle paylaşacağım. Ben yazarın düşüncelerini cidden ilginç buldum. Sizinle paylaşacağım 82 kanıtın bulunduğu listeyi tek tek araştıracağım. Yazarın diğer kitaplarını da okumaya çalışacağım. Ben zaten uzaylıların olduğuna inanan biriyim. Koca evrenin sadece bizim için yaratılmış olamaz diye düşünüyorum. Sizinle Cansu Canan Özgen’in Öteki Gündem programında yaptığı Uzaylıların kaçırdığı insanların yer aldığı bir video paylaşacağım. Okumayanlar için kesinlikle bu kitabı okumasını tavsiye ediyorum. Yanlış, eksik bildiğim bir şey varsa lütfen benimle paylaşın.

    Bahsettiğim video:
    https://www.youtube.com/watch?v=AXkWkM1PJMc

    82 maddelik listem:

    1. Piri Reis ve Dünya haritası +
    2.Peru- Nazca kültürü ve çizgileri
    3.H.S Bellamy ve P.Allan ‘The Great Idol of Tiahuanaco’ (Thiahuanaco’nun Büyük Putu)
    4.Thiahuanaco’nun Güneş Kapısı
    5.Thiahuanaco’ya bir gemiden gelen Dünyanın büyük anası olmak isteyen Oryana adlı kadın
    6.Cuzco şehrindeki görekemli savunma surları
    7.İnka kale ilerisindeki Sacsayhuaman
    8.Sodom ve Gobi çölü tarihi
    9.Gılgamış Destanı
    10.Sümerler ve kralların tahtta kalma süreleri ( 10 sümer kralı 456 bin yıl)
    11.Akad tabletleri
    12.Helwan’da dokunmuş kumaş
    13.Galvanik ilkelere göre çalışan kuru elektrik pilleri Bağdat Müzesinde
    14.Kohistan’ın dağlık asya bölümündeki bir mağarada takım yıldızların 10 bin yıl önceki resimleri
    15.Sodom ve Gomora’da patlamış olan atom bombası
    16.Kohistan, Fransa, Kuzey Amerika, Sahra, Güney Rodezya, Peru, Şili’de bulunan mğara resimleri (Gökten gelen tanrılar)
    17.Henri Lhote’un isim babalığıyla Büyük Merih tanrısı adını alan ve dalgıç elbisesine benzeyen elbiseler giyen bir yaratığın resmi bulunmuştu.
    18.Tassilli mağarasındaki ve Kaliforniya’nın Tulara Bölgesi Büyük Merih tanrısı benzer resimler (Madde 17 Kal)
    19.İran’da Siyalk bölgesinde bulunan bir çömleğin üstünde kocaman dik boynuzları olan bilinmeyen türden bir hayvan resmi vardır
    20.Güney Afrika’daki Brandbergli beyaz kadın resmi
    21.İsveç ve Norveç mağara resimlerinde görülen tanrıların hepsinin tek tip, tufak kafaları vardır.
    22.Kafası boynuzlu, güzel elbiseli insan resimleri Val Camonica’da da (Brescia İtalya) mağara duvarlarını süslemektedir.
    23.Tevrat (Yaratılış bölümü İ), 26 (Yaradılış bölümü İ,1-2), (Yaradılış bölümü vi,4), (Yaratılış bölümü xix,1-28),
    24.Tiahuanaco efsanelerinde, eskimo destanlarındaki devler
    25.Tevrat (Hezekeiel I-iv)
    26.(Exodus (Çıkış) xxv.10), (Exodus,xxv,40)
    27. (2.Samuel vi,2) Davukd, sandığı Uzza ile birlikte bir öküz arabasına bindirir. Ancak yolda tökezlenir ve sandık düşecek gibi olur ve Uzza atılarak sandığı tutar ve yıldırım çarpmış gibi birdenbire ölür. Sandık kuşkusuz elektrik yüklüydü. (Tanrı Musa’ya kendisiyle, sandığın üzerindeki kefaret örtüsü aracılığıyla konuşabileceğini söyler mevzusu )
    28. (Exodus xxxiii,20-23)
    29. Davud’un altı parmaklı ve altı tırnaklı bir delve savaştığı, (2 Samuel xxi, 18-22)’de uzun uzun anlatılır.
    30. Lut Gölü yakınında bulunan Kumran yazıları, Tevrattaki yaradılış bölümüne benzer
    31. Musa Apokalips’inde (33.bölüm) Havva’nın göğe baktığı ve dört parlak kartalın çektiği şıktan bir savaş arabası gördüğü anlatılır.
    32. Lamek Yazıtları
    33. Ezeon Geber’deki sikkeler
    34. Eskimo Mitoloji (pirinç kanatlı kabileler )
    35. Kızılderili efsaneleri ( ateş ve meyve getiren ateş kuşu)
    36. Maya Efsanesi Popul Vuh:tanrıların her şeyi, evreni, pusuladki dört yönü ve dünyanın küre biçiminde olduğunuu bildiklerini anlatıyor.
    37. Pleaiadas takım yılızından gelen tanrılar
    38. Mahabharata’nın yazarı, bir ülkeyi on iki yıllık kuraklıkla cezalandıracak silahın bilgisini nasıl biliyordu
    39. Ramayana’da Vimanalar’ın yani uçan makinelerin, cıva ve püsküren rüzga yardımıyla çok yükseklere uçtuğu yazar. Bhima, Vimanasıyla güneş kadar parlak bir ışının üzerinde uçuyor ve fırtınaların gök gürültüsü sesi çıkıyor
    40. Samsaptakabadha
    41. Tibet kitapları Tantyua ve Kantyua da, gökteki inciler adı verilen, tarih öncesi uçan makinelerden söz eder. Samarangana, Sutradhara’da, kuyruklarından ateş ve cıva püskürten hava gemilerine ayrılmış bir çok sayfa vardır
    42. Eski Sanskrit kitaplarını basit birer mit olarak reddetmek de imkansızdır
    43. Tutmosis yazı parçası
    44. (Hezekiel xii,2.)
    45. Ninurta, yani Sirus, evrenin yargıcıydı ve ölümle cezalandırırdı. Sümer tabletlerine bak.
    46. Meksika’daki Maya Tapınağındaki ele geçen mezar kapağı
    47. Perudaki 20 bin tonluk tek parça olan ters kayaya bak
    48. Meksika’da Chicken Itza’da El Kastillo
    49. Bolivya’da Santa Kruz yakınlarındaki beton yollar
    50. Rodezya’daki ortaya çıkan duvar resimleri
    51. Kuzey italya’daki uzaylı fikgürler
    52. Rusların yaptığı araştırmada orataya çıkan astronot duvar resimleri
    53. Mısır Tanrısı Ra ve gemisi
    54. Memfis’te Tanrı Ptah bak.
    55. Edfu’daki kapı ve tapınakların üzerinde kanatlı güneş ve sonsuzluk işareti taşıyan şahin resimleri hala vardır.
    56. Mısır’daki çok kanatlı tanrı resimleri
    57. Im-Hotep Sonsuzluk evi
    58. Şam’ın biraz kuzeyinde Baalbek Terası uzanır
    59. Charles Piazzzi smith 1884’te yayınladığı 600 sayfalık our inheritance in the great pyramid ( büyük piramit’teki mirasımız ) adlı kitabında, piramitle dünyamız arasında tüyler ürperten bağlantıları açıklamış
    60. Heredot’a 11.340 yıllık geçmişleri olduğunu söyleyen mısırlı rahipler. 341 heykelin 341 kuşağı temsil ettiğini söyleyen rahipler
    61. Jericho’daki 8 bin yıllık büstler
    62. Lussac’taki ( Poitou, Fransa) tarih öncesi taşlar da özellikle dikkat çeken kalıntılar arasındadır. Üstlerinde, şapkaları, ceketleri ve kısa pantolonlarıyla gösterilmiş modern insan resimleri çizilidir.
    63. Lascaux Mağaralarındaki taş çağı resimleri
    64. Şili kıyılarının 3050 kilometre açığındaki küçük kara parçasıın her yanına yüzlerce dev heykel saçılmış. Çelik kadar dayanıklı volkanik kayalar, terayağı keser gibi kesilmiş; 10 bin tonluk kaylar dağlardan koparılmış. Yükseklikleri 10 ila 20 metre arasında değişen 50 tonluk heykeller, hareket ettirilmeyi bekleyen robotlar gibi durmaktadır.
    65. Mitolojnini yaratıcı tanrısı, eski ve ilkel bir ilah olan Viracocha’dır.
    66. Kukulkan ( Tüylü Yılan ) maya dini
    67. 1935 yılında Palanque’de büyük bir ihtimalle Tanrı Kukumatz’I ( yucatan’da kukulkan ) gsöteren bir taş kabartma bulundu
    68. Tikal’deki 193.150 metre küp kapasiteli 13 su deposu
    69. Mayaların Chichken’deki gözlem evi
    70. Chicken Itza kutsal kuyusu
    71. Tanrı quetzlcoatl
    72. Antrikitera makinesi
    73. Marcahuasi çöl platosundaki kayalarda, 10 bin yıl önce güney amerika’da kesinlikle yaşamamaış olan aslan ve deve gibi hayvanların kaba çizgileri verilmiş resimleri bulunmuştu.
    74. Lübnan’daki Hacer el kıble
    75. Ur’daki bulunan altın plakalar
    76. Rusya’da arkeologlar, 2 yandan kalın kolonlarla desteklenen dik açılı bir çerçeve üzerine yan yana dizilmiş on toplan oluşan bir hava gemisi kabartmasına rastladılar.
    77. Birtish Museum’daki Babil tableti üzernde ay tutulmaları yazar
    78. Kumming’de göğe doğru tırmanan silindir biçimi, roket benzeri makinelerin oyma resimleri bulundu.
    79. Laputa astronomları
    80. Kentuckyli basit bir çiftçinin oğlu olan Edgar Cayce, beyinler arası iletişim
    81. Exobiyoloji nedir
    82. Huntsville roket yapılma alanı
  • Otobüs terminalleri, hava alanları her gün yüzlerce vedayı görmeye nasıl dayanıyor bilmem¿

    03.02.19
    07:50
  • 460 syf.
    ·10 günde·Beğendi·10/10
    http://blogs.discovermagazine.com/...diation_map_1996.png
    (Harita Ukrayna’nın Belarus sınırında bulunan Çernobil’i, patlamadan etkilenen şehir Pripyat’ı, bölgedeki radyasyon miktarını ve dağılımını gösteriyor.)

    Çernobil…
    Чернобыль (Rusça)
    Чорно́биль (Ukraynaca)
    Kelime anlamı “kara hikaye” imiş.
    (Черный = siyah/kara
    быль= gerçek bir hikaye )

    Çernobil’de fotoğrafçılık yapan Viktor Latun’a insanlar neden fotoğraflarını renkli filmle çekmediğini sorduğunda cevabı bu oluyor… “Çernobil Rusça’da kara hikaye anlamına geliyor” diyor Latun… “diğer renkler bulunmuyor burada.” (Sayfa 373)

    26 Nisan 1986… Pripyat kentinin hemen yakınında bulunan nükleer santraldeki 4. Reaktör, gecenin bir yarısı operatörler tarafından gerçekleştirilen enerji testi sırasında ortaya çıkan arıza nedeniyle aşırı ısınma ve basınç sonucu bilmem kaç tonluk kapağı parçalayarak patlıyor…. Ortaya devasa oranda radyasyon çıkıyor. Bölge hala aşırı radyasyon nedeniyle gözetim altında.

    Böyle anlatılıyor Çernobil… Nasıl yaşandığı… arızadan kimin sorumlu olduğu, patlamadan sonra ortaya çıkan devasa radyasyon, radyasyondan haberi olmayan itfaiyecilerin yangını söndürme çabaları… Aşırı radyasyona bağlı ani ölümler… Helikopterler, radyasyonu emmesi için dökülen tonlarca kimyasal… Radyasyondan etkilenen pilotlar… Resmi açıklamaların gecikmesi, bürokratik ihmalkârlık, yönetim kanalındaki suskunluk, sorumsuzluk… Ardından ikinci patlama tehlikesi, seferberlik, santralin altını kazan madenciler… Nükleer atıkları çatıdan temizleyen askerler… Kahramanlar… Ölümler …Aksiyon… Zamana karşı yarış… Karmaşa…

    Çernobil ile ilgili izlediğim ve okuduğum şeylerin tümünde neredeyse eksiksiz bir şekilde yer alıyordu bu ayrıntılar. Tabi bir de radyasyondan etkilenmiş insan ve hayvanların geçirdiği genetik mutasyonlar… Fotoğraflar, deneyler, hastalar… Ürperme, korku, üzüntü, kızgınlık, nefret, lanet…

    Youtube’a Çernobil yazdığınızda ise yine belgeseller, geziler, ‘burada bilmem kaç gün’ şeklinde vloglar ve Dabbe posteri çakması “korkunç” fotoğraflarla birlikte Çernobil Zombileri başlıklı videolar da bulunmakta…

    Fakat sanırım hiçbiri bu kitap kadar gerçek, vurucu, korkutucu ve açıklayıcı değil. Ben kitabı elime ilk aldığımda Nobel Edebiyat Ödülü yazısını gördüğümde, bir roman sanmıştım kitabı. Fakat kitap yazarın 1986’dan 2005’e kadar görüşmüş olduğu Çernobil tanıklarının monologlarından oluşuyor. Ve sizi baştan uyarmak istiyorum bu yazı bir hayli uzun olabilir…

    Lyudmila İgnanteko… Ölen itfaiye erlerinden Vasiliy İgnatenko’nun eşi. Kitaba onunla başladım. Lyudmila’nın yaşadıklarını okudukça hissettiklerimi onun kadar net bir şekilde ifade edemeyeceğim sanırım ben. Aşağı yukarı yirmi ya da otuz sayfaydı, o bilmem kaç sayfadan sonra iki gün kitabı elime alamadım ben. Biraz fazla etkilenmiştim. Onun eşiyle hastanede geçirdiği 14 günü herkes farklı bir şekilde anlatabilir belki… Kimisi aşk der, kimisi cesaret der, kimisi ihmalkarlık der, kimisi sevgi der… Gerekli mi peki bu? İlla adlandırmalı mıyız bir şeyleri? Bence hayır. Ki zaten kitabı okurken en çok sorguladığım kısım bizlerin bir şeyleri isimlendirmeye olan zaafımızın sebep oldukları oldu. Buraya geri döneceğim….

    Öfke… Sanırım ilk 150 sayfa boyunca en çok hissettiğim büyük bir öfke oldu. Nefret. Siyasete, yönetime, yönetim ve halk arasındaki o ideolojiden bağımsız çıkar dolu ilişkiye… Kurban edilen halk, kandırılan insanlar… “Kahraman” kelimesine nefret duydum okurken ve “madalya”… Bugünlerde “şehit” kelimesine duyduğum nefreti anımsattı bana. Bu kelimelerle kandırılan, çalınan hayatları düşündükçe çıldırdım. Bu kelimeleri öne sürerek alınmayan önlemlere, çöpe atılan hayatlara lanet ettim.

    Sonra biraz sakinleştim galiba. Anlamaya çalıştım bir şeyleri.

    Sovyetler 1991’de dağıldı. Öyledir ya hani. 20. yy’ı bitiren en önemli olay… Sovyetler’in Dağılışı… Kimileri bir ideolojinin çöküşü der buna, kimisi ideolojinin yanlış uygulanışı, kullanılışı… Ama ben bu kitapta 1991’den çok önce dağılan Sovyetleri okudum sanki. İnsanların kafasında dağılan Sovyet düşüncesinden bahsediyorum. Sadece nükleer santraldeki 4. Reaktör patlamamış o 26 Nisan 1986’da… İnsanlar öylece ölmemiş; inançları sarsılmış aynı zamanda, güvenleri kırılmış, devrimlerle kurduklarına inandıkları o koca komün, birlik beraberlik inancı…O koca Sovyetler… radyasyonun(!) gazabına uğramış.

    Bir yer vardı kitapta, radyasyonlu bölgede tehlike olmadığını(!) göstermek için yapılan haberlerin anlatıldığı… Gazeteciler geliyor bölgeye ellerinde radyasyon cihazıyla… Süt sağan yaşlı bir ninenin yanına gelip sütteki radyasyonu ölçüyor. Değerlerin normal olduğunu söylüyor ve tekrarlıyor aynı işlemi… Sonra ise tüm bunların Batılıların panik yaratmak için yaptığı karalama kampanyası olduğunu söylüyor. Panik yapacak bir şey olmadığını… Fakat o cihazların gıda maddelerinde ölçüm yapamadığını kimse söylemiyor…

    Bu alıntıyı arkadaşıma anlattığımda, insanlar orada ölürken nasıl böyle davranabildiklerini sordu, bunun hangi insanlığa sığdığını… İnsanın yönetici olduğunda duygularını mı kaybettiğini…

    Hani uzun menzilli silahlar çıktığında, savaşlardaki ölüm oranı artmış ya… Sadece silahların gücünden değilmiș bu ama, insanların uzağındaki insanı göremediği ve tanımadığı insanı daha rahat öldürebilmesinden kaynaklanıyormuș. Gözüne baka baka öldürmenin zorluğu yüzünden… Düşünüyorum da sanırım yönetici olduğunda da halktan uzaklaşıyor insan. Menzil uzadıkça bir nebze daha kolaylaşıyor “böyle” kararlar almak…

    Düşünsenize bir politikacı olduğu yere gelirken ona en önemli şeyin ekonomi olduğu söyleniyor, sonra belki dış ilişkiler... Teoriler, modeller, politikalar; realizm liberalizm, bloklar, güç, güvenlik…Diğer bir yandan devlet dediğimiz bile yöneticileriyle adlandırılıyor, tanınıyor; Amerika yerine Trump diyoruz Rusya yerine Putin... ya da tam tersi… Başarılı bir devlet böyle yönetilir, devletin çıkarı ve ekonomi her şeyden önce gelir... Șimdi olası bir kriz anını göz önünde bulundurursak bu şartlar altındaki bir yönetici için o insanlar sayıdan başka bir şey ifade edebilir mi?

    Aslında baktığımızda tüm bunlar A kişisi veya B kişisi değil bence insanın bakış açısındaki sınırlılıktan kaynaklanıyor. Bu anlamda hepimiz miyopuz aslında ileri derece de astigmat…
    Gözlük takmadan göremiyoruz bazı şeyleri –bu bağlamda bu kitabın bana bir şeyleri görmemi sağlayan bir gözlük olduğunu söyleyebilirim aslında… Gösteren ya da anlatan…

    İnsanlar anlatıyorlar… Kimisi kendisinden her şey gizlenen, hiçbir şeyden haberi olmayan, ne olduğunu anlamayan halk… Kimisi bilgi verilmesi yasaklanmış personel…

    Kimisi anne, kimisi baba, kimisi eşini kaybetmiş bir eş, kimisi “kahraman”, kimisi çocuk… Ama hepsi birer Çernobilli…

    Hani biraz önce bahsettiğim o isim koyma zaafı var ya. İşte Çernobil’i yaşayan insanlar o zaafın kurbanı… Bazılarına soruyorlar “neden burada yaşamaya devam ediyorsun, burası radyasyon dolu, çocuklarını da mı düşünmüyorsun?”…Cevap genelde benzer oluyor, kendilerini başka bir yere ait hissedemiyor çünkü o insanlar. Evlenemiyorlar. Onlar “Çernobilli” çünkü isimleri konmuş. Aynı zamanda doğmuş hepsi 26 Nisan 1986… Kadınlar çocuk doğuramaz (doğurmamalıdır da zaten), erkekler ise iktidarsızdır. Öz kardeşinin evine bile yüksek radyasyon taşıdığından alınmayan, çocuğuyla birlikte tren garlarında yatan insanların hayatları var. Hastalıkların nedeninin radyasyon olduğunu kabul etmeyen bir hükümet var, “100 yıldan önce bunun ispatlanması olanaksız” diye insanları Çernobil’le yalnız bırakan bir hükümet, “Benim 100 yılım yok” diyen insanlar var… Bu insanlar işte bu yüzden hala orada yaşıyor, onlara kucak açan tek yer onlara adını veren Çernobil çünkü…

    Toprağı toprağa gömdük diyor birçoğu… Toprağı toprağa gömmek… Çoğu bir savaş olarak anlatıyor o dönemi. Ki süreç ve yaşananlar da oldukça benziyor. Fakat işte radyasyon öldürülemiyor, yenilemiyor. Radyasyona karşı zafer olmuyor. Göremediğin, koklayamadığın bir şeye karşı savaş olur mu, diyor kimisi… Anlayamıyorduk bir türlü, diyor… Kimisi de, hatırlıyorum diyor, ya da hiç unutmuyorum… Her şey yolunda gözükürken, güneş tepede, çiçekler açmışken, her şey “normal”ken koku alamadığını hatırlıyor… Kokusuzluğu… Kokularla hatırlanır ya bazı anılar, o kokusuzlukla hatırlıyor… Radyasyonun yan etkisiymiş sonradan öğreniyor…

    Çoğu şahit olduklarından sonra okuduğu veya yazılan hiçbir şeye inanamadığını söylüyor. Hep bir şüphe duyuyor “ya bu da yalansa? Ya da bir tür masalsa?”… Bana biraz tanıdık geliyor…

    Bazısı Titanik’e benzetiyor… Gemi batmak üzere, her şey bitecek ama insanlar eğlenmeye ve yaşamaya devam ediyor… Titanik…

    Özgürleştim diyor kimisi, hatta birçoğu… Patlama sonrası bir mitingte günah çıkarır gibi herkes yaşadıklarını anlatıyor… Hipokrat yeminine rağmen, hastalarından gizlediklerini anlatıyor mesela bir doktor… Mutluyduk, diyor mitingi anlatan Gennadiy Gruşevoy… “O miting, Çernobil halk mahkemesiydi aslında.” diye ekliyor. Sonra tutuklanıyorlar… yasaklı slogan, provokasyon vs. vs… Umurları değil ama. Gruşevoy daha sonra bir vakıf açıyor Çernobil’den etkilenen köylere yardım etmek amacıyla. Gizli saklı. Mutluyduk, diyor ama sürekli ve sorguluyor. Biz kimiz… “Kimiz biz allasen? ”

    Biz kimiz?

    Kitabın en etkileyici yanlarından biri de sizi böyle etkileyen insanların adını Google’a yazdığınızda görebiliyorsunuz. Mesela Gruşevoy bir felsefe profesörüymüş ve adını yazdığımda Youtube’da verdiği derslerin videolarını gördüm… Bu gerçeklik daha çok etkiliyor tabi insanı…

    Suçlu kim peki bu olayda? Bilim mi? İnsan mı?... Kitapta birçok insan hem benzer hem farklı cevaplar vermiş buna. Ama genel kanı “insan” yönünde. Bence bu soru bilim ve insanı ne kadar ayırabileceğimize bağlı... Yani biraz imkansız..

    Bir de ben Çernobil’in insanları bir şeylere sorgulamaya ittiğini düşünüyorum. Hani o isim koyma zaafı… Konu yine oraya geliyor ama birileri sürekli bu zaaftan yararlanıyor. Siz “bu”sunuz diyor, “biz” buyuz diyorsunuz, sorgulamadan, düşünmeden, yüce bir prensip ve inanç duygusuyla. Ait hissetme ihtiyacı belki de… Fakat size “biz” diyen, “biz” olmanın bütün imkanlarından yararlananlar, “biz”e ihtiyacınız olduğunda terk ediveriyor “siz”i ve öylece kalıveriyorsunuz. “Biz” denilen şey lafta kalıyor, “kahraman”lıkların içi boşalıyor tek gerçek, ölüm ve yalnızlık oluyor. Karşı tepki alabileceğimi biliyorum ama evet milliyetçilikten bahsediyorum ya da halkın genel “biz” eğilimi neyse ondan…

    Kitapta ortak düşünceler olsa da çok farklı bakış açıları var. Olaya çok farklı şekillerde tanık olmuş, farklı zorluklarını yaşamış, birçok yaştan, farklı meslek gruplarından, kadın, erkek… Düşünceler çok farklı olsa da hepsi bir yerlerde haklı. Yazar da bunu gösteriyor bize. Oynamadan, düzeltmeden, anlatanların sözünü kesmeden… Hem onlara hem bize büyük bir fırsat veriyor… Anlatma ve dinleme fırsatı… Bu o kadar değerli ki. Toplumsal psikolojiyi gözlemliyorsunuz 400 küsur sayfalık bir kitapta. Toplumsal bir travmanın bireye etkilerini görüyorsunuz. İster istemez karşılaştırma yapıyorsunuz bolca, bulduğunuz ortak noktalar şaşırtıyor kimi zaman… Bu arada kitabı henüz bitirmedim. Yaklaşık 50-60 sayfam var bitmesine. Aslında sınavıma çalışmak için oturduğum bilgisayarımda en uzun incelememi yazdım şuan. Söylemek, eklemek ve o insanlara dair anlatmak istediğim daha çok şey var aslında, bir de nasıl anlatacağımı bilmediğim, ne desem eksik, hatalı kalacak şeyler…
    Ama bence bu kitabı okumalısınız. O insanların yaşamına, evine, anılarına yapacağınız zor, samimi ve gerçek bir yolculuk olacak bu, ama yine de okumalısınız… Yani bence…