Merhaba kitap dostlarım
Bugün sizlere kalemiyle Buna Can Dayanır mı? kitabıyla tanıdığım Metehan Baltacı’nın bambaşka bir dünyaya açılan kitabıyla geldim.Yazarın kelimelere ruh veren üslubu,insanın içini hem acıtan hem de iyileştiren o tanıdık duyguları yeniden karşımıza çıkarıyor.Her hikâye hayatın görünmeyen yüklerini taşıyan insanların sessiz çabalarına bir pencere açıyor.
Yazar bazen suskunluğun ardındaki fırtınayı,bazen en basit bir anın içindeki derinliği öyle duru bir dille anlatıyor ki sayfalar ilerledikçe kendimizi hikâyelerin içinde bir yerlerde buluyoruz.Kırılan yanlarımızı,direnmeye çalışan tarafımızı,bir türlü dile dökemediğimiz duygularımızı sakince yüzeye çıkarıyor.Hayatın yükünü kimi zaman omuzlarımızda değil,tam kalbimizin orta yerinde taşırız.Buna Can Dayanır mı? tam da bu hissin kitabı…Metehan Baltacı, insanın iç dünyasında saklı duran kırılgan yanları öyle doğal,öyle sahici bir dille anlatıyor ki her satırda kendi acımıza,kendi direncimize,kendi gölgemize dokunuyoruz.
Kapaktaki ağaçla bütünleşmiş insan figürü bile aslında kitabın ruhunu fısıldıyor.Köklerimiz acılarımızla,dallarımız umutlarımızla büyüyor. Kimimiz kırılıyoruz,kimimiz yeniden filizleniyoruz ama her birimiz yaşadıklarımızla şekilleniyoruz.Bu hikâyelerde de tam olarak bunu görüyoruz; görünmeyen yaralarla baş etmeye çalışan insanların derin ve sessiz çığlıklarını…Yazar,acıyı yalnız bir karanlık olarak sunmuyor;aksine her yarayı bir dönüşümün başlangıcı gibi işliyor.İnsan olmanın hem dayanılmaz hem de hayranlık uyandıran yanını gösteriyor.Okurken yer yer durup nefesini tutuyor,yer yer içindeki ağırlığı yumuşatan o ince umut ışığını hissediyorsun.Buna Can Dayanır mı? sadece bir hikâye kitabı değil;kalbini açtığında seni anlayan,duygularının dilinden konuşan bir yol arkadaşı gibi.Kimi
Merhaba kitap dostlarım
Bugün beni derinden sarsan bir kitapla geldim. Çünkü satırlarında sadece bir hikâye değil gerçek bir hayatın acısı,mücadelesi ve ayakta kalma çabasını anlatıyor.Ateşte Yanan Bedenler;bir töre evliliğinin gölgesinde yok sayılan bir genç kadının kendi kaderine karşı dimdik duruşunu anlatıyor.
Rozalin’in verdiği savaş,yaşadığı haksızlıklar, kaderine terk edilişi beni derinden sarstı.Ama yine de onu asıl özel kılan şey yaşanılan tüm acılara rağmen bir anka kuşu gibi küllerinden yeniden doğmayı başarması…Herşeye rağmen öyle güçlü duruşu vardı ki hayran kaldım kendisine.Kitabın bir can alıcı yani ise bütün karakterlerin her ne olursa olsun yaşadıkları herşeyin üstesinden gelmeleri oldu.Berzan’ın bir türlü geçmişin gölgesinden kurtulamadıyışı,sevdiği kadının acısını hala en derinlerinde yaşaması bunun yanında Rozalin’in hem kendi acısını taşımaya hem de başkalarının yükünü hafifletmeye çalışması…Her biri o kadar gerçek,o kadar insani ki okurken kendinizi onların yerine koymaktan alıkoyamıyorsunuz.Evde en iyi anlaştığı kuzeniyle bir anda evlendirilmek…Sevdiği kadını yitirmiş bir adamla aynı çatı altında “zorunlu bir hayat” paylaşmak…İki yaralı kalbin aynı evde birbirine değmeden yaşamaya çalışması…Tüm bu gerilim ve duygu yoğunluğu kitabı bambaşka bir seviyeye taşıyor.Ve o sırlarla dolu günlüğün ortaya çıkışı,o defterde yazan derin,saf ve yakıcı sevda...Rozalin’in bunu keşfederken yaşadığı duygu karmaşası,gerçeklerin yavaş yavaş ortaya çıkışı tüm bu düğümler çözülürken içinize işleyen o büyük sır…Hepsi okuru adım adım finale taşıyor.
Son sayfaya geldiğimde içimde hem bir ağırlık hem de tarif edilemez bir hayranlık vardı.Bu hikâye sadece okunmakla kalmamalı;üzerine konuşulmalı, hissedilmeli,paylaşılmalı.Kısacası derinlik arayan, acıyı da gücü de aynı anda
-Ah asim bir bilsen ki şu adamın kuru canına ruhu üfleyen de sensin.
-Gülümsedim yeniden Can buldum kırıklarım birleşti de yeniden ben oldum tamamlandım...Ey İsrafil şimdi sıra üflesen de üflemesen ne...
"Ben Rozalin Harmanlı;hırsıma,savaşıma kapılıp bizi yok edersem mutlu olamayacağımı biliyordum.Kendim olan savaşımda kazanabilir,gücümü herkese gösterebilirdim fakat en büyük şeyi kaybederdim.Onu,sevdiğim tek adama"