• 1062 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Ne demektir bu? Birincisi, toplumun Anna'yı yargılamaya hakkı yoktu; ikincisi, Anna'nın da intikam dolu intiharıyla Vronski'yi cezalandırmaya hakkı yoktu.
    V. Nabokov

    Bu kitabı okurken aklıma sürekli Gustave Flaubert'in Madam Bovary eseri geldi konusu ayni. Anlatımda Lev Nikolayeviç Tolstoy ve Gustave Flaubert anlatım farkları olsa bile genel kapsamları birbirine çok benziyor bu sebepten. Iki eserde birbirine yakın yazilmasi ve o devrin kültürünü yansıtıyor. Iki efsane eseri karşılaştırarak uzun bir inceleme yazabilirdim. fakat şuanda yazacağım bölümler hakkında bilgilendirmede uzun olduğu için bu kadar giriyor ve hemen bölümler hakkında bilgiye geçiyorum.
    Bu bilgiler kitabın sonsöz kısmından yardım alınmıştır

    Tolstoy'un büyük romanı Anna Karenin'in yapısını doğru biçimde anlayabilmemize yarayacak anahtar hangisidir acaba? Romanın yapısını açan tek anahtar Anna Karenin'i zaman açısından değerlendirebilmektir. Tolstoy'un amacı ve başarısı belli başlı yedi insan yaşamını alıp bunları eşleştirmek olmuştur; Tolstoy'un sihirbazlığının bizde uyandırdığı hazzı akıl düzeyine çıkarmak istiyorsak bizim de bu eşleştirmeyi izlememiz gerekir.
    İlk yirmi bir parçanın ana konusu Oblonskilerin başına gelen felakettir. Bunlar iki yeni konunun da filizlenmesine yol açar; 1) Kiti-Levin-Vronski üçgeni, 2) Vronski-Anna izleğinin belirmesi. Dikkat ederseniz, erkek kardeşiyle karısının arasını bulan (bunu ateş gözlü tanrıça Athena'ya yaraşır bir zarafet ve bilgelikle yapar) Anna, aynı zamanda Vronski'yi ele geçirerek Kiti-Vronski olasılığını şeytanca ortadan kaldırır. Oblonski-Doli anlaşmazlığı ile Kiti'nin hıncı kadar doğallıkla çözüme kavuşturulamayacak olan Vronski-Anna izleğini hazırlayan olaylar, Oblonski'nin evlilik dışı serüvenleriyle Şçerbatskilerin kırgınlığıdır. Doli, kocasını çocuklarının hatırı ve aslında onu sevdiği için bağışlar; Kiti ise iki yıl sonra Levin'le evlenir ve bu, tam Tolstoy'un gönlüne göre, kusursuz bir evlilik olur. Ama kitabın karanlık güzeli Anna, önce aile yaşamının yerle bir olduğunu görecek sonra da ölecektir.
    "Birinci Bölüm" boyunca (34 parça) bu yedi kişinin yaşamı zamana karşı yarışta başa baştır; Oblonski, Doli, Kiti, Levin, Vronski, Anna ve Karenin. Evli çiftlere baktığımızda (Oblonskiler ve Kareninler) bunların birlikteliğinin başından zedelenmiş olduğunu görürüz. Gene başta, Oblonskilerin birlikteliği onarılırken Karenin'kilerinki çatlamaya başlar. Çift olmaları olası kişilere gelince, bunların aralarındaki bağlar da tamamıyla kopar; henüz tasarı halindeki Vronski-Kiti çiftiyle gene henüz taslak halindeki Levin-Kiti çifti... Sonuç Kiti'nin eşsiz kalması, Levin'in eşsiz kalması, Vronski'nin de (Anna ile çift olmaları henüz kesinlik kazanmamıştır) Karenin çiftini ayıracak bir tehlike olarak belirmesidir. O halde ilk bölümdeki şu önemli noktalara dikkat çekelim; yedi ilişki iskambil kâğıtları gibi yeniden karıştırılmıştır; başa çıkılması gereken yedi insan yaşamı vardır (kısa parçalar arada mekik görevi görür); bu yedi insan yaşamı zamana karşı yarışta başa baştırlar, zaman ise 1872 Şubat'ında başlayan zamandır.
    35 parçadan oluşan ikinci bölüm bütün kişiler için aynı yılın, 1872'nin Mart'ında açılır. Derken garip bir durumla karşı karşıya kalırız. Vronski-Anna-Karenin üçgeni hâlâ eşsiz Levin ve hâlâ eşsiz Kiti'den çok daha çabuk yaşanır. Romanın yapısı açısından çok ilginç bir noktadır bu; eşler, eşi olmayanlardan daha hızlı bir varoluş sürdürürler. Önce Kiti çizgisini izleyelim. Eşini bulamamış Kiti, Moskova'da solup gitmektedir. 15 Mart sıralarında ünlü bir doktor tarafından muayene edilir. Kiti, kendi başındaki dertlere karşın gene de Doli'nin kızıla yakalanmış altı çocuğunu (bebek henüz iki aylıktır) sağlığa kavuşturmayı başarır. Derken 1872 Nisan'nın ilk haftasında anne babası onu alıp Soden adlı bir Alman kaplıcasına götürürler. Bu olaylar ikinci bölümün ilk üç parçasında olup biter. Şçerbatskilerin peşine takılıp Soden'e gitmemiz ise XXX. parçayı bulur. Orada zaman ve Tolstoy, Kiti'yi tamamen iyileştireceklerdir. Bu iyileşme süresince beş parça ayrıldıktan sonra, Kiti, Rusya'ya dönerek Oblonskilerle Şçerbatskilerin taşradaki arazisine gider; arazi Levin'in arazisinden birkaç mil ötede, tarih 1872 yılının Temmuz sonudur ve Kiti açısından ikinci bölüm bitmiş bulunmaktadır.
    Gene ikinci bölümde, Levin'in Rus taşrasındaki yaşamı, Kiti'nin Almanya'daki günleriyle doğru olarak eşleştirilir. XII'den XVII'ye kadar olan altı parçalık bir öbekte Levin'in taşradaki arazisinde yaptığı işleri öğreniriz. Levin, Vronski ile Kareninlerin St. Petersbug'daki yaşamlarını konu edinen iki parça öbeği arasına sıkıştırılmıştır. Buradaki en önemli nokta, Vronski-Karenin takımının Kiti'den ya da Levin'den bir yıl kadar daha önde yaşamalarıdır. İkinci bölümün ilk parça öbeğinde (V'ten XI'e kadar) koca surat asar. Vronski üsteler, derken II. parçada, yani neredeyse bir yıllık üstelemenin sonucunda, Vronski teknik terimle, "Anna'nın âşığı" olur. Ekim 1872. Levin ile Kiti'nin yaşamında ise zaman hâlâ 1872 ilkbaharıdır. Onlar aylarca geridedirler. 18'den 29'a kadar olan on iki parçalık öbekte, Vronski-Karenin zaman-takımı (güzel bir Nobokov buluşu: zaman-takımı. Kaynak belirtmeden kullanmayınız!) yeni bir atağa kalkar. Burada ünlü at yarışı sahnesi, ardından Anna'nın kocasına itirafı yer alır. Ağustos 1873. (Romanın bitimine daha üç yıl var.) Derken gene mekik; 1872 ilkbaharına, Almanya'daki Kiti'nin yanına geri döneriz. Böylece ikinci bölümün sonunda garip bir durumla karşı karşıya kalırız; Kiti'nin yaşamıyla Levin'in yaşamı, Vronski-Kareninlerin yaşamının on dört ya da on beş ay gerisindedir. Tekrarlamak gerekirse, eşliler eşsizlerden daha hızlı hareket etmiştir.
    32 parçalık üçüncü bölümde biraz Levin'in yanında oyalanır, sonra onunla birlikte, tam Kiti'nin oraya gelmesinden önce Oblonskilerin arazisinde Doli'yi ziyaret ederiz. Sonunda XII. parçada yani 1872 yazında, Levin, Almanya'dan dönen Kiti'yi tren istasyonundan dönerken atlı arabada görür. Çok hoş bir karşılaşmadır bu. Bir sonraki parçalar öbeği bizi Petersburg'a, Vronski'nin ve hemen yarış sonrası (1873 yazı) Kareninlerin yanına götürür, sonra gene 1872 Eylül'üne, Levin'in arazisine döneriz. Levin, buradan 1872 Ekim'inde ayrılarak Almanya, Fransa ve İngiltere'yi kapsayan amacı belirsiz bir yolculuğa çıkar.
    Şimdi, şuna dikkatinizi çekmek istiyorum. Tolstoy zor durumdadır. Tolstoy'un âşıkları ile aldatılmış kocası hızlı yaşarlar. Bekâr Kiti ile Levin'i çok geride bırakmışlardır. Dördüncü bölümün ilk on altı parçasında zaman, Petersburg'da kış ortasıdır. Ne var ki Tolstoy bize hiçbir yerde Levin'in yurtdışında tam olarak ne kadar kaldığını söylemez. Anna-Vronski zamanı ise, sadece ikinci bölümün XI. bölümündeki Anna'nın Vronski'nin sevgilisi olmasıyla ilgili zaman-dizinsel bir not ile desteklenir. Vronski, Anna'ya "evet" dedirtinceye kadar bir yıl onun peşinden koşmuştur. Levin-Kiti zamanı da tam bu kadarlık bir gecikme gösterir işte. Ama okuyucu zaman çizelgesini her an gözünün önünde bulundurmadığı için –iyi okuyucular bile çok ender yapar bunu– Vronski-Anna parçalarının Kiti-Levin parçalarıyla tamamen eşzamanlı ilerlediğini ve her iki yaşam çevresindeki çeşitli olayların aşağı yukarı aynı zamanda olup bittiğini düşünüp hissetmek yanlışına düşeriz. Okuyucu, uzamda mekik dokuduğumuzun, Almanya'dan Rusya'ya, taşradan Petersburg'a ve Moskova'ya gidip geri döndüğümüzün farkındadır tabii. Ama zaman içinde de, mekik dokuduğumuzu bilmeyebilir. Vronski-Anna için ileriye doğru, Levin-Kiti için geriye doğru.

    Dördüncü bölümün ilk beş parçasında St. Petersburg'da, Vronski-Karenin izleğinin gelişmelerini izleriz. 1873 yılının kış ortasıdır. Anna'nın Vronski'den çocuğu olacaktır. VI. parçada Karenin politik bir görev dolayısıyla Moskova'ya gider. Bu sırada Levin de yurtdışına yaptığı bir yolculuktan dönmüş, Moskova'ya gelmiştir. IX'dan XIII'e kadar olan parçalarda, Oblonski evinde bir akşam yemeği verir (1874 yılının Ocak ayının ilk haftası), bu yemekte Kiti ile Levin yeniden karşılaşırlar. Bendeniz zaman-bekçisi, o ünlü tebeşirle yazma sahnesinin romanın başlangıcından tam iki yıl sonraya rastladığını söyleyeceğim size; ne var ki, hem okuyucu hem de Kiti için (iskambil oyunu oynanan masada Kiti'nin Levin ile konuşurken yaptığı kimi göndermeleri hatırlayın) yalnızca bir yıl geçmiş bulunmaktadır. Demek ki şöyle bir şaşılası gerçekle karşı karşıyayız: Anna'nın bir yandaki fizikî zamanıyla Levin'in öte yandaki ruhanî zamanı arasında, boşboğazca bir fark bulunmaktadır.
    Dördüncü bölüme, yani romanın tam ortasına geldiğimizde, yedi kişinin yaşamı gene başta 1872 Şubat'ında olduğu gibi başa baştır. Anna ile benim takvimime göre tarih 1874'ün Ocak ayı, okuyucuyla Kiti'nin takvimine göre ise 1873'ün Ocak ayıdır. Dördüncü kitabın ikinci yarısı (XVII-XXIII. parçalar arası) bize Anna'nın Petersburg'da çocuk doğururken neredeyse ölüşünü anlatır. Bunu Karenin'in Vronski ile geçici olarak barışması ve Vronski'nin intihar girişimi izler. Dördüncü bölüm 1874 Mart'ında sona erer. Anna kocasından kopar, sevgilisiyle İtalya'ya gider.
    Beşinci bölüm otuz üç parçadır. Yedi kişinin yaşamı uzun süre başa baş gitmez. İtalya'daki Vronski ile Anna gene öne geçerler. Bu oldukça sıkı bir yarıştır. Levin'in ilk altı parçadaki evliliği 1874 ilkbaharının başlarına rastlar. Levinler yeniden, önce taşrada sonra da Levin'in kardeşinin ölüm döşeğinin başucunda (XIV-XX. parçalar arası) ortaya çıktıklarında, tarih 1874 Mayıs'ının başlarıdır. Oysa Vronski ile Anna (bu iki parça öbeği arasına sıkıştırılmışlardır) iki ay önde olup Roma'da pek de içlerine sinmeyen bir temmuz geçirmektedirler.
    İki zaman-takımı arasındaki eşleştirme halkası, eşsiz kalan Karenin'dir artık. Belli başlı yedi roman kişisi olduğuna, romanın olay örgüsü onların çiftler halinde düzenlenmesine dayandırıldığına, yedi de tek sayı olduğuna göre, bir kişinin dışarıda (ve eşsiz) kalması zorunludur. Başlangıçta grup dışı olan, fazladan olan Levin'di; şimdi Karenin'dir. 1874 yılının ilkbaharına, Levinlerin yanına döner, sonra da Karenin'in çeşitli uğraşlarına eşlik ederiz. Bu da bizi giderek 1875 Mart'ına kadar getirir. Bu arada Vronski ile Anna, İtalya'da bir yıl kaldıktan sonra Petersburg'a geri dönmüşlerdir. Anna, onuncu yaş gününde küçük oğlunu görmeye gelir. Aşağı yukarı 1 Mart sıraları. Dokunaklı bir sahne. Hemen bunun ardından o ve Vronski, Vronski'nin taşradaki arazisinde oturmaya giderler. Elverişli bir rastlantı sonucu Vronski'nin arazisi, Oblonski ile Levin'in arazilerinin bulunduğu bölgededir.
    Bir de bakarız ki, bizim yedi kişi altıncı bölümde gene başa baş götürüyorlar yarışı. (Altıncı bölüm 1875 Haziran'ından Kasım'ına kadar otuz ik parça sürer.) 1875 yazının ilk yarısını Levinler ve onların akrabalarıyla geçiririz; derken temmuzda Doli Oblonski bizi arabasına alır, Vronskilerin arazisinde biraz tenis oynamaya götürür. Geriye kalan parçalarda, Oblonski, Vronski ve Levin 1875 Ekim'inin ikinci günü yerel seçimlerde bir araya gelirler, bir ay sonra da Vronski'yle Anna, Moskova'ya dönerler.
    Yedinci bölüm otuz bir parçadan oluşur. Romanın en önemli kısmı, trajik doruk noktası burasıdır. Şimdi hepimiz 1875 Kasım'ında Moskova'da, hepimiz başa başızdır; içimizden altısı, üç çift, güvensiz, çoktan araları açılmış Anna-Vronski, çoğalan Levinler ve Oblonskiler Moskova'dadır. Kiti'nin bebeği doğar ve 1876 Mayıs'ının başlarında Oblonski'nin yedeğinde St. Petersburg'daki Karenin'i ziyaret etmeye gideriz. Sonra geriye Moskova'ya. Bundan sonra, XXIII'ten yedinci kitabın son parçasına kadar süren, Anna'nın son günlerine ayrılmış bir öbek parça başlar. Bu ölümsüz sayfalara ayrıca değineceğim.
    Sekizinci yani son bölüm on dokuz parçadan oluşur, fazlalıkları olan bir bölümdür. Tolstoy bölüm boyunca çeşitli yerlerde kullandığı bir yöntemi, kişileri bir yerden ötekine taşıyarak olayı da bir gruptan ötekine aktarma yöntemini kullanır. Romanda trenler ve atlı arabalar önemli bir yer tutar; ilk parçada Anna'nın Petersburg'dan Moskova'ya sonra da geriye, Petersburg'a yaptığı iki tren yolculuğu vardır. Oblonski ile Doli romanın kimi noktalarında öykünün gezginci temsilcileri olarak okuyucuyu Tolstoy'un istediği yerlere alıp götürürler. Aslını isterseniz, Oblonski gidiş geliş yazara yaptığı hizmetler dolayısıyla bol maaşlı kolay bir işe kapılanır. Sekizinci ve son bölümün ilk beş parçasında Levin'in üvey kardeşi Sergey'in Vronski'yle aynı trende yolculuk ettiğini görürüz. Savaş haberlerine yapılan çeşitli göndermeler yüzünden tarihi kestirmek kolaydır. Doğu Avrupalı Slavlar, Sırplar ve Bulgarlar Osmanlılara karşı savaşmaktadırlar. Tarih Ağustos 1876'dır; bir yıl sonra Rusya, Osmanlılara resmen savaş açacaktır. Vronski'yi cepheye giden gönüllülerin başında görürüz. Aynı trende yolculuk eden Sergey, Levinleri ziyaret etmeye gitmektedir, böylece sadece Vronski değil Levin izleği de bir sonuca bağlanır. Son parçalar Levin'in taşradaki aile yaşamına ve Tolstoy'un yol göstericiliğinde el yordamıyla Tanrı'yı arayıp bulmasına ayrılmıştır.
    Tolstoy'un romanının yapısı konusunda bu söylediklerimden romandaki geçişlerin, Madam Bovary'nin[229] bölümleri arasındaki gruptan gruba geçişlerden çok daha az ayrıntılı, çok daha az esnek olduğu anlaşılacaktır. Flaubert'deki akıcı bir paragrafın yerini Tolstoy'da ansızın çıkagelen kısacık bir parça tutar. Ama Tolstoy'un Flaubert'den daha fazla sayıda kişinin yaşamıyla başa çıkmak zorunda olduğu bir gerçektir. Flaubert'te, at üzerinde bir gezinti, bir yürüyüş, bir dans, kasabadan kente at arabasıyla yapılan bir yolculuk, sayısız küçük olay, küçük gidiş gelişler, bölümler içinde sahneden sahneye geçişleri sağlar. Tolstoy'un romanında ise düdüklerini çalıp buharlar saçarak gelip giden trenler, roman kişilerini taşımaya ya da öldürmeye yarar. Bölümden bölüme geçişlerde, aradan şu kadar zaman geçti ya da şu, şu insanlar şurada şunu yapıyorlar gibi geleneksel yöntemler kullanılır. Flaubert'in şiirinde çok daha fazla müzik vardır; yazılmış yazılacak en şiirli romanlardan biridir onunki. Tolstoy'un büyük romanında ise kas gücü vardır.
    Kitabın yarış terimleriyle özetlemeye çalıştığım iskeleti budur işte; önce yedi kişinin yaşamları başa baştır, sonra Vronski ile Anna bastırır. Levin ile Kiti'yi geride bırakır, sonra yedisi birden başa baş gelir, derken harika bir kurmalı oyuncağın öne fırlamasına benzer bir hareketle Vronski ile Anna yeniden başı çekerler; ama uzun sürmez bu. Anna yarışı bitiremez. Öbür altısı arasında Tolstoy'un ilgisini ayakta tutmayı başarabilenler ise sadece Kiti ve Levin olur.
  • Buyurun, 01 Mart 2012 tarihli, "Atatürk'ün en büyük heykeli Artvin'e yapıldı" başlıklı video haberin içinden ibretlik satırları okuyalım:

    "İnşaatı yaklaşık bir yıldır süren Türkiye'nin en büyük Atatürk heykeli tamamlandı. Gürcü heykeltraş Yrd. Doç. Dr. Jumber Jikia tarafından yapılan heykelin açılışı Artvin'in düşman işgalinden kurtuluş yıldönümü olan 7 Mart'ta gerçekleştirilecek.

    (.....) Vakfı'nın kurucusu işadamı (isimler bizde saklı kalsın) tarafından Atatepe'de yaptırılan 22 metre yüksekliğinde ve 60 ton ağırlıgındaki heykelde, Atatürk'ün Dumlupınar'da kayaların üzerinde yürüdüğü canlandırılıyor.

    ... heykelin maliyetinin yaklaşık 1.5 milyon doları bulduğunu ifade ederek, 'Heykelin tasarımı ve imalatı Tiflis Üniversite Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Jumber Jikia'ya ait. Yapımında yaklaşık 100 kişinin çalıştığı heykelin inşası yaklaşık bir yıldır sürüyordu. Artık vernikleme aşamasına geldik. Ülkemizin en büyük Atatürk heykeli artık Artvin'de gökyüzüne yükseliyordu' dedi."

    Yalnız bir sorun çıktı: 19 Mayıs'ta açılması planlanan 22 metrelik heykelin heykeltraşı ile dönemin Artvin Valisi'nin arasına birden bire 'kara kedi' girdi.

    "Vali, benden heykeli teslim etmemi istedi" diyordu heykeltraş, "ben de Atatürk'ü kimseye teslim edemeyeceğimi söyledim. 19 Mayıs'taki törene beni davet etmedi... Ben ayrı açılış yapacağım."

    Vali mi haklı, heykeltraş mı?

    "Atatürk'ü kimseye teslim etmem" sözü ile Atatürk'ü teslim almak isteyenlerin varlığı mı vurgulanıyor, yoksa salt heykelden mi bahsediliyor?
  • 346 syf.
    ·13 günde·7/10
    1979 yılı, gerçekten de, göründüğü gibi 1 Ocak Pazartesi günü başlayıp, 31 Aralık Pazartesi günü mü bitti?
    .
    ‍️12 Mart Muhtırası (1971) ile başlayıp, Kanlı 1 Mayıs (1977) ile alevi körüklenen, 12 Eylül Darbesi (1980) ile kontrol altına alınmaya çalışılan bir süreç. Kitap 2 bölümden oluşmakta olup ikinci bölümde (1/3’lük kısım) ay-gün şeklinde 1979 yılı Almanağı bulunmaktadır. İlk bölüm ise (2/3’lük kısım) o yıl yaşanan olayların kurgulanması ile anlatılan asıl kısımdır. Yazarın kurgu gücünün yanı sıra edebi özelliğini de ustalıkla kullandığını görüyoruz.
    .
    ‍️Günümüz Türkiye siyasetinin temelinin atıldığı ve siyasi görüş ayrılıkları yüzünden oğulun babayı, kardeşin kardeşi öldürdüğü kayıp zamanlar... Roman hem almanak kısmında hem de kurgu kısmında 12 Eylül Darbesi öncesi yaşanan siyasi temelli acıları, sürgünleri, işkenceleri, ölümleri... tüm gerçeklikleri ile iç yakıcı şekilde gözler önüne seriyor.
    .
    Yaradılış, bir şeyler ölsün ki yenileri doğsun diyen bir düzenlemedir. Ölürken de doğarken de kana akar, unutma...
    .
    Biliyor musunuz, Tanrının varlığı tartışılabilir ama kaderi inkâr etmeye kimsenin gücü yetmez.
    .
    Bir gün ben olmayacağım. Sen de olmayacaksın. Ama hayat devam edecek. Ne inanılmaz değil mi? Oysa hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyoruz. Ölüme inansak, ölmek için doğduğumuzu kabul etsek, şu anda yeryüzünde olan hiçbir şey olmaz. Biliyor musun, öldürmekte ölüme bir isyandır. İnsanlar birbirlerini, hatta kendilerini öldürürken ölümü reddederler. Korkularının üstüne giderler.
    .
    346 sy. - Yapı Kredi Yayınları - 2007
    7/10
  • Eski Türkler hayvanlara karşı en fazla sevgi ve şefkat göstermekle şöhret bulmuşlardır ve hatta bu şöhretleri bir çok Batı menbalarına da aksetmiştir.Dünyada hayvanların en çok mesud oldukları ve insanlık haklarına mukabil hayvanlık haklarına bile nail oldukları memleket eski Türkiye'dir.Hem kuşlar için,hem yeryüzü hayvanları için yalnız besi yerleri değil hastaneler bile yapılmış ve birçok vakıflar bile kurulmuştur.Hatta hayvan mezarlıkları da vardır.Bugün bunlara ait bir iki mezar taşından başka bir şey kalmamıştır.Mesela "Türk Tarih Encümeni Mecmuası"nın 1 Mayıs 1341 tarihli nüshasının 196-199 uncu sayfalarında Halil Edhem Bey'in böyle bir mezar taşına ait resimli makalesine tesadüf edilir."Bir atın mezar taşı kitabesi"başlığını taşıyan bu makalede bahsi geçen at,İkinci Sultan Osman'ın,yani Genç Osman'ın Sesli Kır ismindeki muhterem atıdır!Ölümünden büyük bir teessür duyulduğu anlaşılan bu muhteşem atın mezar kitabesi de manzumdur ve işte şöyle bir kıt'a şeklindedir:
    Zıll-i Hak(Allah'ın gölgesi=halife)Hazret-i Osman Han'ın
    Sesli Kır nam atı övülmüştür
    Emr-i Yezdan ile mevt erişecek
    Bu makam içre o gömülmüştür
    Sesli Kır'ın bu kitabede bahsedilen "makam"ı,Üsküdar tarafındaki eski "Kavak Sarayı"nın bahçesinde gösterilir.Yine aynı makalenin son fıkrasında da "Karaca Ahmet Mezarlığında altı adet mermer sütun üzerine müstenid kubbeli bir türbe"bulunduğundan ve atlar mezarı denilen bu "nefis bina"nın kitabesi kalmadığından bahsedilmektedir.Herhalde bu bahtiyar hayvanlar,birçok insanlardan daha çok rahmete layıktır.
    İsmâil Hâmî Dânişmend
    Sayfa 60 - BİLGE OĞUZ YAYINLARI
  • 88 syf.
    ·1 günde
    Saklı Şiirler - Ayşe Kulin

    Ben şair değilim ama, o günlerde babamı özellikle mutlu etmek istediğimden, 80. Doğum günü için ona bir şiir yazdım ve şiirimi aylık sanat dergilerinden birine götürdüm. Yöneticiler bana, şiiri basacaklarını söylediler. Babamın doğum günü 1 Nisan'a rastlıyordu. Her ayın birinde satışa çıkan dergiyi, edebiyat sayfasında kızı tarafından kendi için yazılmış şiirle babama vererek, ona hoş bir sürpriz yapmayı düşünmüştüm. Bir Nisan sabahı erkenden koşup dergiyi satın aldım. Şiir basılmamıştı. Telefonla dergiyi arayıp sordum. O ay, araya'Anadolu Medeniyetleri Sergisi'girdiği için şiire yer kalmamıştı. Bir sonraki ay basılacağına söz verdiler. Neyse ki şiirimi kaligrafi dostum Yılmaz Özbek e kocaman bir karton üzerine yazdırıp çerçeveletmiştim. Babama şiirini, önümüzdeki ayın sanat dergisinde de yer alacağı müjdesi ile birlikte verdim. Şiir Mayıs ayında da basılmadı. Keşke bana söz vermeselerdi de babama mahçup olmasaydım, diye düşündüm.
    Babam Mayıs sonunda hastalandı. Amansız bir yaşam mücadelesine girişti. Bilincinin yerinde olduğu ender zamanlarda, şiirin basılıp basılmadığını soruyordu. Ben de hep "söz baba, önümüzdeki ay dergi de çıkacak şiir" diyordum. Ağustos ayında, yüzümü kızdırıp dergiyi bir kez daha aradım. Babamın çok hasta olduğunu, ona ithaf edilen bu şiirin, bu son armağanın, söyle kalan günlerinde onu çok mutlu edeceğini sesim titreyerek anlattım.
    Babam 30 Ağustos sabahı öldü.1 Eylül'de dergiyi aldım, şiir yine yoktu, iyi ki yoktu, çünkü babam da yoktu artık.
    Onun hasta yatağı günlerde ve ölümün hemen ertesinde, yüreğimden taşan duyguları yazıya aktarmıştım. Ama bu kez, şiir formatında. Çünkü, düz yazının tarife yetmediği içsel coşkuları, şiir daha iyi dillendirebiliyordu sanki...
    Kitabın basımının 'Babalar Günü'ne denk gelmesi hoş bir rastlantı oldu.19 yıl sonra da olsa, bana, babama verdiğim sözü yerine getirme fırsatını tanıyan yayımcıma içten teşekkürlerimi sunuyor, kitabımı, çocuklarının sevgisini olduğu kadar saygısını da hak eden tüm babalara armağan ediyorum.

    Bu kitapta okuyacağınız satırlar, şiir niteliği taşımaktan çok, Cumhuriyet dönemini coşkuyla yaşamış bir babaya, kızının sevgisini ve saygısını içeriyor.!.
  • Rakibi Licinius’u 324’te yenen (y. 250-y. 324) Constantinus (y. 285-337), imparatorluğun tek hükümdarı haline geldiği zaman, kendi adını yüceltecek bir şehir kurmaya karar verir. Kısa bir tereddüt döneminden sonra, Avrupa ile Asya arasında stratejik bir noktada, Boğaz üzerinde bulunan eski Rum kolonisi Byzantium, yeni şehrin mekânı olarak seçilir ve 11 Mayıs 330’da Konstantinopolis adıyla kutsanır. Constantinus bu şehrin kuruluşundan tam yedi yıl sonra öldüğünde imparatorluğu üç oğluna bırakır: Doğunun tamamı, yirmi yıldan kısa bir sürede tek imparator haline gelecek olan II. Constantinus’a (317-361, > 337), Galya, İspanya ve Britanya büyük oğul II. Constantius’a (317-340), Batının geri kalan kısmı da Konstans’a (y. 325-350) kalır. Constantius’a, Hıristiyanlığa ve özellikle 325 tarihli İznik [Nikaia] Konsili’nde mahkûm edilen Aryan sapkınlığa destek verir. Ancak 361’de tahta çıkan imparatorun kuzeni Justinianus’la (331-363) durum aniden değişir, çünkü Justinianus kendi dini olan Hıristiyanlığı reddeder (bundan dolayı kendisine Apostata veya Dönme adı verilecektir), Hıristiyanlığa verilmiş olan tüm ayrıcalıkları iptal eder ve 363’te, Pers İmparatorluğu’na karşı yürütülen sefer sırasındaki ölümüne kadar birçok açıdan “suni” olan bir paganizmi her şekilde yaymaya ve teşvik etmeye çalışır.