• “19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı: 19 Mayıs 1919, genç bir Osmanlı generalinin Samsun'a ayak basarak Osmanlı’yı Orta Anadolu’ya hapsetmek isteyen müttefiklere karşı bir direniş ve ayaklanma hareketini başlattığı tarihtir. O zaman onun çevresindekiler de Balkan ve 1. Dünya Savaşı’nda pişmiş, bu felâketlerin acılarını kalplerinde en derin şekilde hissetmiş genç insanlardı. Onlar, kararlı, bilgili ve akıllı bir grup gencin neler yapabileceğini dünyaya gösterdiler. Bu nedenle o bayram daha sonra gençlik ve spor bayramı ilân edilerek gençlere o kararlılık, o bilgi ve o akıl hatırlatılmak istenmiştir. Bayramın aynı zamanda spor bayramı olması gençliğin sağlığına vurgu yapmak içindir. Bu bayramı gençlik ve spor bayramı yapanlar bunu “sağlıklı akıl sağlıklı vücutta bulunur” düşüncesine dayanarak yapmışlardır. Bu bayramdan çekinenler, gençlerden çekinen, gençleri bastırmak isteyen karanlık kafalar olabilir ancak”
  • “Ekonomi alanındaki devrimler
    • İzmir İktisat Kongresi (1923)
    • Aşar vergisinin kaldırılması (17 Şubat 1925)
    • Çiftçinin özendirilmesi (1925)
    • Örnek çiftliklerin kurulması (1925)
    • Tarım Kredi Kooperatiflerinin kurulması (1925)
    • Kabotaj Kanunu (1 Temmuz 1926)
    • Sanayi Teşvik Kanunu (28 Mayıs 1927)
    • Toprak Reformu (1929)
    • I. ve II. Kalkınma Planları (1933, 1937)”
    “• Yüksek Ziraat Enstitüsü’nün kurulması (1933)
    • Ticaret ve Sanayi odalarının kurulması (1935)”
  • Henüz 42 yaşında ve yapılacak çok şey var, oysa o Torino’da, küçük bir otel odasında 21 adet uyku hapı alarak intihar etmeyi tercih ediyor... 1950'de “Yalnız Kadınlar Arasında” romanı ile İtalya'nın önemli edebiyat ödüllerinden Strega Ödülü'ne layık görülen yazar kariyerinin doruğundaydı. 16 Mayıs günlüğüne yani intiharından 1 gün önce şu kısa notu düşmüştü:
    “Artık sabahı da kaplıyor acı.”
    İntiharının nedeni; sonu gelmeyen bunalımlı aşk ilişkileri miydi? Lisedeyken iki yakın arkadaşının intiharları mıydı? Son zamanlarda bozulan sağlığı mıydı? Yaşadığı varoluşsal sıkıntılar mıydı? Yoksa yazarın, istediğim “başarı ve ün”, onları da elde ettikten sonra uğruna yaşayabileceğim hiçbir şey kalmayacak, düşüncesi miydi ? Bilinmez...🤷‍️
    Yaşama Uğraşı Pavese’in 1935-1950 arasındaki günlüklerinden oluşur. İlk bölüm(sayfa 47’ye kadar) kendi şiiri hakkında eleştiri ve yorumuna dairdir. Şiirini konu, biçim bakımından yorumlamış, şiirlerinde etkilendiği büyük ustaları anlatmış, bunlardan bazıları, Baudelaire, Flaubert, Proust, Shakespeare, Dante, Homeros gibi yazar, şairlerdir.
    Günlüklerin çoğu ise yazarın bunalımlı kadın ilişkilerine dairdir. Pavese günlüklerinde kadınları, dünyadaki hayvanların en akıllısı olarak nitelendiriyor; ben bunu yazarın, kadın tarafından aldatılıp, terk edilmesine bağlıyorum. Nitekim Pavese hayata aşk sayesinde katlanabileceğini, aşkı denediğini fakat karşı taraftan buna layık görülmediğini hatta enayi yerine konulduğu yetmedi kadın tarafından aldatıldığını günlüklerin bir çoğunda ifade etmiştir. Kitaptan alıntılarla detaylandıracak olursak: “...kendi başıma kaldığım zaman, deneyimlerinden biliyorum ki, başarısızlığa uğrayacağım kesin bir şey. Onunla ten ve kader birliği etmekle başarıya ulaşmış olacaktım. Bunu da aynı kesinlikle biliyordum.” yine bir başka günlüğünde;
    “Öyleyse -öyleyse o kadın için mi böyle sızlanıp duruyorum? Beni aldatan, beni rezil eden o kadın için mi ?” İlerleyen günlüklerinde kadına daha çok yükleniyor:
    “Kadınlar düşman bir ırktır, Almanlar gibi.”
    Günlüklerinin bir çoğunda da Pavese dünyaca ünlü sayısız yazar ve bu yazarların ünlü eserlerinden bahseder.(Stendhal, Baudelaire, Flaubert, Proust, Shakespeare, Dante, Hemingway, Flaubert, Dostoyevski, Fulkner, Proust, Kafka, Mann, Levi, Lawrence gibi). Bu büyük ustaların eserlerini karşılaştırır, yorumlar. Pavese’in gözünden dünya, insana ne kadar da küçük gelir. Dünya edebiyatından sanki ait olduğu edebi bir topluluk gibi bahseder. Pavese bu denli hakim bir yazar. Pavese için yazmak her şey demekti özellikle şiir yazmak. Onun için yazmak diğer tüm sorunlardan bir kaçıştı...
    Pavese yazınsal yaşamında başarı yakalamış olsa da hayatın geri kalanında pek başarılı olduğu söylenemezdi. Yaşamak için daima kendine bir amaç edinirdi. Amacına ulaşsa da ulaşmasa da intiharı düşünürdü. İntiharı kendisi için kaçınılmaz bulurdu. Pavese varoluş sıkıntısını şu sözlerle dile getirir: “Henüz varoluşun trajedisinin ne olduğunu anlamış, bu konuda kesin bir yargıya varmış değilim.”
    Pavese çok yönlü kültür birikimi olan bir dehaydı. Herkesin böyle bir dehanın fikirlerini, sanatını öğrenmesi gerektiğini düşünüyorum🤔 Günlükler yalın ama sürükleyici değil, yer yer okuru sıkabiliyor(özellikle ilk 50 sayfa). Eğer bu tarz yazılara ilginiz yoksa biraz zor okunur diyebilirim. Okumak isteyen herkese tavsiye ederim...
  • Daha önce yaklaşık 40 GB'lık dergi arşivini yine buradan paylaşmıştım (şurada: #27907752 ). Şimdi de meraklısına, ilgilisine ve sevenine yakın boyutta II. Abdülhamid Han'a dair arşiv-belge-doküman-tez-makale paylaşayım. En azından benim kendisine olan ünsiyetim bilenler için malumdur.

    Bunu da on kişiye göndermeyip kendiniz faydalanabilirsiniz ama siz yine de elden ele ulaştırın :).

    https://yadi.sk/d/QTjFdUF33SfP7W

    Abdülhamit Kırmız - Abdülhamid'in Valileri: Osmanlı Vilayet İdaresi (1895-1908).pdf
    Abdülhamid Han'ın Fotoğraf Arşivi.pdf
    Abdülhamid Kayıhan Osmanoğlu - Dedem Abdülhamid Han.pdf
    Atilla Çetin - Sultan İkinci Abdülhamid Han: Devlet ve Memleket Görüşlerim 1. Cilt.pdf
    Atilla Çetin - Sultan İkinci Abdülhamid Han: Devlet ve Memleket Görüşlerim 2. Cilt.pdf
    Azmi Özcan - Abdülhamid ve Hilafet.pdf
    Bayram Kodaman - Abdulhamid Devri Eğirim Sistemi.pdf
    Bayram Kodaman - Abdülhamid Devri Eğitim Sistemi.pdf
    Bayram Kodaman - Sultan II. Abdulhamid Devri Doğu Anadolu Politikası.pdf
    Belgelerle II.Abdülhamid Dönemi.pdf
    Cemal Kutay - Prens Sebahattin Bey, Sultan II.Abdülhamid, İttihat Terakki.pdf
    Cemil Koçak - 2. Abdullhamid_in Mirası.pdf
    Cevdet Kudret - Abdülhamit Devrinde Sansür.pdf
    Faiz Demiroğlu - Abdülhamide Verilen Jurnaller (50 Yıldır Neşredilmeyen Vesikalar).pdf
    Fatmagül Demirel - Abdulhamid Doneminde Sansur.pdf
    François Georgeon - Sultan Abdülhamid.pdf
    II .Abdülhamid Dönemi Türk Edebiyatı.pdf
    II. Abdülhamid Modernleşme Sürecinde İstanbul.pdf
    Mehmet Aydın - Yöneticiler İçin Yeni Bir Bakış: İkinci Abdülhamid Han'ın Liderlik Sırları.pdf
    Mehmet Hocaoğlu - Abdulhamit Han'ın Muhtıraları Belgeler.pdf
    Michel de Grece - II. Abdülhamit Yıldız Sürgünü (trc. Derman Bayladı).pdf
    Mim Kemal Oke - Saraydaki Casus.pdf
    Modhakirat - Sultan Abdülhamid (Arapça).pdf
    Mustafa Armağan - Abdülhamidin Kurtlarla Dansı.pdf
    Mustafa Müftüoulu - Abdülhamid Kızıl Sultan mı cilt 1.pdf
    Necip Fazıl Kısakürek - Ulu Hakan 2. Abdülhamid Han.pdf
    Necip Fazıl Kısakürek - Ulu Hakan Abdülhamit Han.pdf
    Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu - İlân-ı Hürriyet ve Sultan II.ci Abdülhamit Han.pdf
    Orhan Koloğlu - Abdülhamid Gerçeği.pdf
    Selim Deringil - İktidarın Sembolleri ve İdeoloji: İkinci Abdülhamid (1876-1909).pdf
    Sempozyum - Sultan II. Abdülhamid ve Devri Semineri 27-29 Mayıs 1992 İstanbul.pdf
    Sultan Abdülhamid - Siyasi Hatıratım.pdf
    Uğur Çelik - 2.Abdülhamit İttihat Terakki Mukayesesi.pdf
    Vasfi Şensözen - Osmanoğullarının Varlıkları ve II. Abdülhamidin Emlaki.pdf
    İhsan Süreyya Sırma - Abdülhamidin İslam Birliği Siyaseti.pdf
    İhsan Süreyya Sırma - Belgelerle Abdülhamit Dönemi.pdf
    İhsan Süreyya Sırma - II. Abdülhamid'in İslam Birliği Siyaseti.pdf
    İlber Ortaylı - İkinci Abdülhamit Döneminde Osmanlı İmparatorluğunda Alman Nüfuzu.pdf
    İlkay Yilmaz - Serseri Anarşist ve Fesadın Peşinde: II. Abdülhamid Dönemi Güvenlik Politikaları Ekseninde Mürur Tezkereleri, Pasaportlar ve Otel Kayıtları.pdf
    İsmail Çolak - Son İmparator Abülhamit Han'ın Gizemli Dünyası.pdf
    İsmet Bozdağ - Sultan Abdulhamidin Hatira Defteri.pdf
    İzi Karakaş Özbayrak - II. Abdülhamit Döneminde Uygulanan Sosyal Politikaları (1876-1909).pdf
    Şadiye Osmanoglu - Babam Abdulhamid Saray ve Sürgün Yıllları.pdf
    Şadiye Osmanoğlu - Babam Abdülhamid, Saray ve Sürgün Yılları.pdf
    Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi - Senûsîler ve Sultan Abdülhamid (haz. İsmail Cömert).pdf
  • Sonsöz (veya Cesur Yeni Dünya Üzerine) David Bradshaw (syf: 371-282)
    İlk olarak 1932'de yayınlanan Cesur Yeni Dünya "F.S. 632'de, bu istikrar yılında" geçmektedir -yani Amerikan araba kodamanı Henry Ford (1863-1947)'un gelişinden 632 yıl sonra; Henry Ford ki onun çok başarılı olan T Modeli (1908-1927) taşıma bandı ve uzmanlaşmış emek gibi salt toplu üretim yöntemleriyle üretilmiş ilk otomobildi. Ford, Dokuz Yıllık Savaşla büyük Ekonomik Bunalım'ın çifte felaketinden sonra kurulmuş bir küresel kast sistemi olan Dünya Devleti'nin önde gelen ilahıdır, onun endüstri felsefesi de bu düzen içindeki hayatın her yönüne hükmeder.
    Dünya Devleti'nin istikrarı, biyolojik mühendislik ve insanı her yönden koşullandırmanın terkibiyle sağlanır. Bu devletin standartlaştırılmış ikimilyar yurttaşı sadece onbin soyadını paylaşır, dünyaya da doğarak gelmemişlerdir, önceden belirlenmiş rollerini yerine getirmek üzere 'kuluçka'dan çıkarılmışlardır. Politik gövdedeki hücrelerden öte bir şey değillerdir. Çocuklukta edilgen itaatin, maddi tüketimin ve önüne gelenle düşünmeden yatıp kalkmanın erdemleri hipnopedya (uykuda öğretim) yoluyla telkin edilir. İleriki yaşamlarında Dünya Devleti'nin yurttaşlarına ücretsiz somalar, hükümetçe onaylanmış haplar verilir ve sürü halinde Cemaat Terennümleri ve Dayanışma Ayinleri için (ki rutin olarak bir sefahat alemiyle sona ererler) toplanırlar; bu toplantılar Dünya Devleti'nin savsözü olan "CEMAAT, ÖZDEŞLİK, İSTİKRAR" değerlerini daha derin biçimde aşılamak için düzenlenir. Hayatın her yönü toplumsal yarar düzeyine indirgenmiştir, hatta cesetlerden kullanışlı fosfor kaynakları olarak yararlanılmaktadır.
    Dünya Devleti'nin on bölgesinden her biri Yerel Dünya Denetçisi tarafından yönetilir. 'Ford-hazretleri' Mustafa Mond, Londra merkezli Batı Avrupa bölgesinin Denetçisidir ve en altta ayak işleri için döllenmiş Epsilon-Eksi Yarı Moronları ile onların üstünde gitgide artan yetenek kastlarının sıralandığı bir kitle bulunan hiyerarşik, fabrika benzeri bir firmanın başını çeker. Mond'un hemen altında bir Alfa-Artı entelektüeller kastı vardır. Bernard Marx ve Helmholtz Watson bu elitin üyeleridir, ama her ikisi de yalnız kalmak ve cinsellikten sakınmak gibi sapkın nazlardan hoşlanan eğilimler geliştirmişlerdir. Çok iyi bilmektedirler ki "görevleri çocuksu olmak'tır ve "birey duygulandığında, toplum yalpalar"; her ikisi de Alfa-Artı uyumsuzları için sığınak işlevi gören adalardan birine sürülmeye yazgılıdır.
    Dünya Devleti'nin sınırları dışında yaşamasına izin verilen diğer tek insanlar da çeşitli Vahşi Ayrıbölgeleri'nde yaşayanlardır. Kendilerini çevreleyen Fordgil cehennemden elektrikli tellerle ayrıldıkları için vahşiler hâlâ evlenmekteler, sevişip çocuk doğurmakta ve eskisi gibi ölmektedirler.
    İşte New Mexico'daki Ayrıbölge'yi ziyaret ederken Bernard Marx, John adlı vahşiye rastlar ve onu Londra'ya getirir. John ilkin kendisini çevreleyen yeni dünya karşısında coşkuya kapılır ve Londra'dan büyük ilgi görür; fakat kısa süre sonra Dünya Devleti'nce hayal kırıklığına uğratılır ve Jonh'ın perspektifinden F.S. 632'nin eksiksiz, totaliter dehşeti teyit edilir.
    Cesur Yeni Dünya, uzun zamandır, Zamyatin'in Biz'i (1920-21), Koestler'in Gün Ortasında Karanlık' ı (1940) ve Orwell'in Bindokuzyüzseksendört'ü (1949) ile birlikte yirminci yüzyılın başlıca kara ütopya (dystopia) veya karşı-ütopya (anti-utopia) romanlarından sayılır. Adı; aşırı-modern, anlatılamayacak derecede saçma ve gülünç görülen ya da insan özgürlüğüne yönelik potansiyel bir tehlikeyi barındıran herhangi bir gelişmeyle bağlantılı olarak kendiliğinden akla gelen yaygın bir medya kalıpsözü şimdilerde. Ne var ki, romanı yazarken Huxley kafasında "kâbusumsu" gelecekten başka şeyler de taşıyordu ve romanın tasarlanıp yazıldığı koşulları bilmek bize, birçok okuyucunun Cesur Yeni Dünya'da sezdiği kararsızlığı açıklamakta yardımcı olabilir.
    Kardeşi Julian'a Ağustos 1918'de yazdığı mektupta Aldous Huxley 1.Dünya Savaşı'nın en kötü sonuçlarından birinin "Amerika'nın dünya egemenliğinin kaçınılmaz hızlanışı" olacağını tahmin etmişti. Birçok başka entelektüel de aynı şeyi sezinlemişti; 1920'ler, önceki yüzyılda Fanny Trolope'un Domestic Manners of the Americans'ıyla, Dickens'ın aşağılayıcı American Notes'uyla ve Alexis Tocqueville'in Democracy in America'yla. Örneğini verdiğini Amerika'yı kötüleme modasının yeniden canlanışına tanıklık etti. Amerika'nın groteskliğine ilişkin dirilen bu ilgi, ülkeyi 1926'da ilk kez ziyaret ettiğinde her şeyin kendisinin öngördüğü kadar avami ve acayip olduğunu görmekten, Huxley'nin niçin neredeyse dehşete düştüğünü anlamamıza yardımcı olmaktadır. O yılın sonunda yayınlanan Jesting Pilate'in son bölümü, uyduruk filmlerin, boş yüzlü ve "etine dolgun" modern genç kızların, "barbar" caz ve Huxley'nin Los Angeles'da ("Korkutucu Mutluluğun Şehri") karşılaştığı, Avrupa Uygarlığı'nın geleceği konusunda onu karamsar yapan bitmez tükenmez enerjinin eğlenceli bir lanetlemesini içerir. "California'yı görmeni isterdim," diye yazmıştı o zaman Amerika'yı yeni ziyaret eden birine. "Maddesel olarak, gezegenimiz üzerinde görülenler içinde Ütopya'ya en çok yaklaşan yer." Huxley "Amerika'nın geleceği dünyanın geleceğidir" yollu mahzun kehanetini 1920'lerde birkaç yerde daha dile getirmiştir ve kocaman gökdelenleri, dolar ekonomisi, gençlik kültü, "duyusal filmler"i (Hollywood'un sesli filmlerinin dokunma duyusuna hitap eden torunları), seks hormonlu sakızları, her yerde hazır ve nazır fermuarları (ki Huxley tarafından Amerika'nın ulusal "arma"sı diye nitelenir) ve feryat eden seksofonlarıyla Dünya Devleti'nin, ilk önce Amerikan yaşama biçiminin küresel yayılışına bir yergi olarak düşünüldüğü açık. Huxley, Henry Ford'un Yaşamım Ve Yapıtım adlı kitabını Amerika yolculuğu sırasında geminin kütüphanesinde keşfetmişti ve San Fransisco'da gemiden indikten sonra karşılaştığı her şey Fordgil ilkelerle kusursuz bir uyum içinde görünmüştü.
    Haziran 1931'de Huxley bir gazete muhabirine, Amerika'ya ikinci bir gezi planladığını söylemişti, "sırf daha kötüsünü bilmek için, bence, insanın zaman zaman yapması gerek." Mayıs ayında da bir başka muhabire "gelecek hakkında bir roman" yazdığını söylemişti. "Wellsgil Ütopya'nın dehşeti ve ona karşı bir başkaldırı üzerine." Birkaç yerde Huxley, H.G. Wells'in Tanrılara Benzeyen İnsanlar'ı ile (1923) ve onun sadece "etkin, iyimser, buluşçu, yenilikçi ve iyi huylu" yurttaşlarla doldurduğu tozpembe bir ütopya çizmesiyle alay etmiştir. "Wellsgil" terimini kullanışı burada, ilerlemeci bakışın ona en itici ve saçma gelen tüm yönlerini kapsar. Fakat Huxley, Anthony Burgess'ın bir keresinde yaftaladığı gibi, "anti-Wellscilerin en büyüğü" değildi kesinlikle. Aksine, Tanrılara Benzeyen İnsanlar bir yana, Huxley 1920'lerde ve 30'ların başında Wells'le bir hayli şey paylaşıyordu: özellikle de, parlamenter demokrasiye yönelik güçlü horgörü ve kitle toplumunun seçkin bir uzmanlar kastı tarafından kontrol edilen bir zihinsel düzey hiyerarşisi biçiminde yeniden düzenlenmesi gerektiği yolundaki güçlü inancı. Huxley'nin Cesur Yeni Dünya'yı yazmaktaki asıl amacı, pekâlâ Tanrılara Benzeyen İnsanları ve anlattığı düşlemsel 'California' dünyasını yermek olabilir; ama romanı yazmaya başlar başlamaz, Huxley'nin kurmaca bir geleceğin parodisini yapma isteği, şimdinin kurmaca olmayan acil sorunlarına korkulu ilgisiyle karıştı.
    Ekim 1929'da Wall Street'in çöküşü, Britanya'nın sadece temel ürün endüstrilerine dayanan alanları için sert yan etkileri olan bir küresel sarsıntıya neden oldu. Sonraki iki yıl boyunca bu bölgelerde işssizlik hızla arttı ve 1931'in ilk aylarından itibaren, ülkenin ekonomik problemlerinin her gün biraz daha vahim bir hal alması ve Parlamento'nun etkisiz bir seyirci olduğunun gitgide açığa çıkmasıyla, Britanya kaosun eşiğinde görünüyordu. Birçok yorumcu, bütün Avrupa'nın toptan bir ekonomik çöküş ve kanlı bir kargaşaya doğru gittiğini tahmin ediyordu. Uygarlığın kendisi yok oluşa mahkûmdu.
    Huxley, Durham kömür madenlerini ziyaret eder ve kitle işsizliğinin sefaletine tanık olur. Ekonomik ve politik durum üzerine kilit bir Avamlar Kamarası tartışmasında da hazır bulunur ve gözlemlediği tutumlardan, işittiği "zırvalamalar" dan hiç etkilenmez. 1931'in yazında kriz derinleştikçe, Huxley'nin karamsarlığı da derinleşir. Ağustos ayındaki sterline hücum, Britanya'nın acil durumla uğraşacak ilk hükümetinin kurulması, (A.J.P. Taylor'ın sözleriyle) "iki savaş arasındaki İngiliz tarihinin dönüm noktası"nı belirleyerek Eylül'de altın standardının bırakılması, Huxley'yi Birleşik Devletler'e yapacağı ikinci ziyareti belirsiz bir tarihe ertelemeye sevk etti. Kısa bir süre sonra geleneksel politikaya ilişkin ümitsizliğinin en derin noktasına ulaştı ve, çoğu çağdaşı gibi, parlamenter demokrasiden vazgeçip, "bizi rasyonel bir öngörünün gereklerini yapmaya ve bu doğrultuda zahmete girmeye zorlayacak kişiler tarafından" yönetilmeye boyun eğmeyi savundu. Propagandayı devlet kontrolünün meşru bir aracı olarak gördü ve Sovyetler Birliği'nde yürürlüğe konulana benzer bir ulusal planın uygulamaya geçirilmesi için defalarca çağrıda bulundu. 1928'de Rusya'da ilk Beş Yıllık Plan açıklandığında, Huxley "Bolşevik idealist için Ütopya bir Ford fabrikasından farksızdır," diye yazmıştı; fakat 1931'in olayları onu değişik bir bakış açısını benimsemeye yöneltti. Cesur Yeni Dünya'yı yazdığı sıralarda, tıpkı Mustafa Mond gibi, eğer uygarlık mevcut krizden sağ çıkacaksa "ilk ve en son kertede ihtiyaç" duyulan şeyin istikrar olduğunu ileri sürdü. Mond'un adı, Imperial Chemical Industries Ltd'in ilk başkanı olan Sir Alfred Mond'dan (1868-1930) esinlenilerek konulmuştur. Huxley onun Middlesborough yakınlarında olan Billingham'daki devasa fabrikasını Cesur Yeni Dünya'yı yazmaya başlamadan hemen önce gezmişti. Huxley, Billingham'ı planlama ilkelerinin "muzaffer bir tecessümü" olarak, "kocaman bir plansız tutarsızlık dünyasının ortasındaki... düzenli bir evren" olarak selamlamıştı. Öyle görünüyor ki, Vahşi'ye buyurgan tahakkümü içinde Mustafa Mond, Huxley'nin Haziran 1931'de Britanya'ya akıl, düzen ve isrikrar getirmesi için çağrıda bulunduğu "güçlü ve akıllı merkezi otorite"yi kişileştirmektedir. Mond'un "derin, tınılı sesi" Huxley tarafından üç yerde anılmıştır. Üstelik, sesinin "ürkütücü biçimde" titreştiğini ve Mond'un yüzünün 16 ve 17. bölümlerde Vahşi, Bernard Marx ve Hemholtz Watson ile konuşmaları boyunca "iyi huylu zekâ"dan daha tehdit edici bir şeyi ele vermediğini gözlemler. Bütün çirkinliğine rağmen, F.S.632'nin hiyerarşik, aseptik, renklerle kodlanmış dünyası, Huxley'nin Cesur Yeni Dünya'yı yazmadan önce, yazarken ve yazdıktan sonra başka yerlerde çağrısını yaptığı bilimsel ütopyadan çağlarca uzak değildir.
    Cesur Yeni Dünya'nın yayınlanışından iki hafta önce, Ocak 1932'de BBC'deki bir radyo konuşmasında Huxley öjeniğin bir politik kontrol aracı olarak kullanımını tartıştı ve "bütün Batı Avrupa soyunun... Hızlı bozuluşu"nun önünü almak için öjenik tedbirleri uygulamaya hazır olduğunu belirtti. Huxley'nin öjeniğe veya toplumun biyolojik yapısının devlet eliyle manipülasyonuna ilgisi, ilkin Proper Studies'de (1927) belirdi ve öjenik reçeteler iki savaş arası dönemde bütün politik renklerden entelektüeller tarafından savunuldu. Bokanovski İşlemi, Podsnap Tekniği, Yeni-Pavlovgil Şartlandırma ve Hipnopedya Huxley'nin Britanya'nın politik sorunlarına uygulanabileceğini ileri sürdüğü tekniklerin romanesk karşılıklarıdır. Şöyle demişti: "Koşullar liberalleri diktatörlüğe başvurmaya zorlayabileceği gibi, hümanistleri de bilimsel propagandaya zorlayabilir. Düzenin her türlüsü kaostan yeğdir."
    Nasıl H.G. Wells'in Zaman Makinesi (1895) bir uzak gelecek görümünden çok Viktoryen cehennem korkusu ve onun birçok türevince ilham edildiyse, Cesur Yeni Dünya'nın yüzeyinin altında da Huxley'nin ekonomik karışıklığa ilişkin marazî büyülenmişliği, 1931'de ulusal yaşamı şekillendiren politik atalet ve sosyal huzursuzluk, krizi çözmek için öne sürülen çözüm önerileri yatmaktadır. Sözgelimi, Kuluçka ve Şartlandırma Müdürü alt sınıfların "her fırsatta" kırlara gitmek ve yasa gereği "alet gerektirecek sporlarla ilgilenmek ve böylece ulaşım kadar üretilmiş nesneler tüketmek" için şartlandırdıklarını söylediğinde ve "Atıp kurtulmak onarmaktan yeğdir"in Dünya Devleti'nde aksiyomatik olduğunu öğrendiğimizde, Huxley Britanya'nın karşılaştığı sorunların tüketim yetersizliğinden kaynaklandığım öne süren teoriyi (ki Huxley bunu ekonomist J.M. Keynes'e atfeder ve şiddetle reddeder) hicvetmektedir. Keynes, aynı zamanda, sistematik bir kamu çalışmaları programı yoluyla işsizliğin düşürülüp ekonominin yeniden canlandırılabileceğine inanıyordu. Stoke Poges'daki Engelli Golf, Londra'nın batı banliyölerinde toplanan Merkezkaçlı Zıplayan Kukla kuleleri ve "Notting Hill'den Willesden'a giden ana yol boyunca iki sıra halinde dizilmiş" olan Escalator Fives Kortları, romanın yazıldığı tarihte onca tartışmaya yol açan Keynesgil girişimlerin alaycı belirimleridir.
    Cesur Yeni Dünya'nın arka planını tam olarak bilmek romanın kara ütopyacı dayanaklarını hiçbir şekilde geçersiz kılmaz. Roman, şirket-devletin doğasındaki totaliter tehlikelerin bir geleceğe yansıtımı olarak okunabileceği gibi, Amerikan öcüsüne dair bir hiciv olarak da alımlanabilir. Gördüğümüz gibi Cesur Yeni Dünya, Huxley'nin bilimsel planlamaya dolaylı ve umutsuz desteği olarak dahi yorumlanabilir. Bütün metinler özerktir; bizzat Cesur Yeni Dünya da, Huxley'nin romanı yazdığı sıralar ürettiği çeşitli kurmaca olmayan yazılarla romanı niçin yazdığı ve ne anlama geldiğine ilişkin geriye dönük açıklamaları da, bir bütün olarak değenlendirilebilir veya her biri kendi başına ele alınabilir. Fakat okur hangi yorumu yeğlerse yeğlesin, öyle görünüyor ki Cesur Yeni Dünya'nın yapısı 1931'in Nisan ve Ağustos'u arasında Huxley için çok sorunlu bir haldeydi; çünkü bir hiciv mi, bir kehanet mi, yoksa bir proje mi yazdığından kendisi de emin değildi. 1935'te bir gazeteci gönlünün "Vahşi'nin isteklerinden yana mı, şartlandırılmış istikrar idealinden yana mı" olduğunu sorduğunda, Huxley'nin "İkisinden yana da değil, bence iki ucun arasındaki bir orta hem istemeye değer hem olabilirdir, hem de bizim hedefimiz olmalıdır," diye yanıtladığı aktarılır. Anlamlı biçimde, "Gelecek hakkında komik, en azından alaycı bir roman"ın tamamlanışını haber veren babasına Ağustos 1931'de yazdığı bir mektup, "Beş Yıllık Plan doğrultusunda birşeyler benimsemediği takdirde, dünyanın geriye kalanının çökeceği" yolundaki kanısının "gitgide güçlendiği"ni bildirerek bitiyordu. Cesur Yeni Dünya'ya 1946'da yazdığı önsözde romanı yazdığı dönemde planlama ve öjeniğin kendisi için sahip olduğu çekiciliğe hiçbir göndermede bulunmaz. Hitler ve "Nihai Çözüm" bu tür fikirleri düşünülemez kılmıştı ve o günden sonra Huxley bu fikirleri terk etti. Böyleyken önsöz ve Brave New World Revisited (1958), Sovyet Komünizmi'nin hegemonyasının işaretlerini verdiği "kâbusumsu" geleceğe ilişkin kehanetsi farkındalığı vurgular.
    Cesur Yeni Dünya'nın en güçlü yönlerinden biri, teşrih masasına yatırılamaması, kategorik yoruma direnmesidir. Sözgelimi Mayıs 1931'de yayınlanan bir makalede D.H. Lawrence, New Mexico'nun "büyük maddi ve mekanik gelişme çağı"ndan kendisini nasıl "sonsuza dek" kurtararak değiştirdiğini anlattı. Huxley'nin Vahşi Ayrıbölgeleri bu denemeye (The Plumed Serpent (1926) ve Mornings in Mexico (1927)) çok şey borçludur. Bu yapıtlarda Lawrence, sürekli animistik insan ruhuna bağlı kalan Amerikan yerlileri ile Ford'la malûl Birleşik Devletlerin demokratik yurttaşları arasına bir ayrım çizer. Cesur Yeni Dünya da aynı ayrımı kullanıyor görünmekte ve hatta Huxley bir Pueblo Yerlisi'nin kırışık yüzünü betimlemek için Lawrence'ın favori sözcüklerinden birini, "obsidian"ı kullanır. Lawrence 1930'da öldü, Huxley de 1932'de yazar arkadaşının mektuplarını yayınladı. Bunları yayına hazırlarken Huxley, New Mexico'nun Lawrence'a ifade ettiği anlamın çarpıcı tanıklarıyla karşılaştı. Cesur Yeni Dünya kısmen Lawrence'a bir başka atıf olarak okunabilir, fakat romanın birçok yönü göz önünde bulundurulunca, durum göründüğü kadar basit değildir. Huxley aslında Lawrence'm ilkel kültürlere "gerilikçi" övgüsüne ılımlı yaklaşmaz ve de romanın son bölümünde Vahşi kendisini "bir kucak dolusu yeşil diken"in üzerine attığı zaman, bu, Lawrence'a saygılı bir gönderme ânı olmaktan çok, Birkin'in Women in Love'da dikenli çalılığa çırılçıplak atlayışının parodisidir. Benzer biçimde, "etine dolgun bir sarışın" olarak Linda da, kocasının ölümünden sonra ömrünü New Mexico'da geçiren ve Lawrence'ın mektuplarını derlerken bir hayli çatıştığı Frieda Lawrence'a eğreti bir benzerlikten fazlasını taşır.
    Vahşi Ayrıbölgesi'ni, gayrıinsanî Dünya Devleti'nin günahıyla sevabıyla, insanî antitezi olarak okuyanlar, Malpais'in ırkçı önyargısı içinde Linda ve John'ın dışlanmışlıklarının ("Ten rengimden ötürü benden hoşlanmadılar," der John Bernard, ve Lenina'ya 7. Bölüm'de kırbaçlama ayininde ilk karşılaştıklarında, "Hep böyle oldu.") Bernard Marx ve Hemholtz Watson'ın Dünya Devleti'ndeki ikilemlerinden daha tahammül edilemez olduğunu kabul etmelidirler. Ortodoks olmayan davranış New Mexico'da Londra'dakinden daha şiddetle cezalandırılmaktadır ve Malpais'in totemizmle meskali, Dünya Devleti'nin Fordizm'le somasının kaba eşdeğerlerinden başka birşeyler midir? Buna karşılık, F.S. 632'nin sivri yanları törpülenmiş mutluluklar diyarı, sapkın davranışın, insan hatasının, duygusal istikrarsızlığın ve toplumsal düzensizliğin kökünün kazındığı bir yer değildir. Asayiş polisi, Park Sokağı arbedesi gibi programlanmamış anlaşmazlıklar patlak verdiğinde ilgilenmek üzere hazır bekletilir; Kuluçka ve Şartlandırma Müdürü gibi yüksek mevkili birinin de genç Linda'yla yıkıcı ve romantik bir ilişkiye girmesi, kadının da "Tomakin"ine kendini adaması insan tutkusunun bastırılamaması konusunda çok şey anlatır. Benzer biçimde, "popüler" ve "etine dolgun" Lenina Crowne, Henry Foster'la olan özel ilişkisini, gelişmesi engellenmiş Bernard Marx'a açıklanamaz bir düşkünlüğe evriltir ve, 13. Bölüm'de bildirildiği üzere, Mwanza-Mwanza'daki bir Alfa-Eksi idarecinin erken ölümüne yol açan da Lenina'nın insanca bir hatasıdır. Aynı şekilde, Bernard'ın kısa boyluluğu ve inançsızlığının, bir insanın geçmişteki sakarca bir hatasından kaynaklanmış olabileceği yolunda söylentiler dolaşmaktadır.
    1946 tarihli önsözde Huxley, romanı yeniden yazacak olsa Vahşi'ye üçüncü bir seçenek; ekonominin merkezsiz, politikanın anarşist, bilim ve teknolojinin insanlığı baskı altına almak yerine, ona hizmet etmek için kullanılacağı bir toplulukta yaşama seçeneği sunacak idiğini açıklar. "Din, insanın Mutlak Sonu'na ilişkin bilinçli ve zekice meşgalesi, içkin Tao ya da Logos'un, aşkın Tanrı ya da Brahman'ın birleştirici bilgisi olurdu," der. Okuyucular olarak romanda bu satırları gözden geçirip değiştirmediği için Huxley'e müteşekkir olmalıyız, çünkü eğer öyle yapsaydı, Cesur Yeni Dünya, kuşkusuz, uzun süreli cazibesini yitirirdi. Paradoksal biçimde, Cesur Yeni Dünya'nın bir yirminci yüzyıl klasiği olma özelliğini güvenceleyen şey, 1931'de Britanya'yla Huxley'i kuşatan ve romanının derin çift yönlülüğünü doğuran kaygı ile belirsizliklerdir.
  • Öncelikle bu iletiyi okumaya başladıysanız sizi tebrik ederim, birisinin içinden gelen hisleri okumak üzeresiniz ama iletiyi okuyup bitirdiğiniz zaman bu sizi hiç ama hiç bilgi katmayacaktır. Sadece kişisel hislerimdir :D

    Küçüklüğümden beri kitap okurum ama her gün kitap okumazdım. Mesela derdim "canım kitap okumak istiyor." diye sonra alır bi' kitabı okur ertesi gün verirdim geri kütüphaneye ya da bi' kitap alır okur ertesi gün başkasına hediye ederdim.

    Ama üniversite 2. sınıfta ki bu geçen yıl oluyor, 24 Mayıs 2017 günü 1k'ya kaydoldum. Tabii o zamana kadar düzenli kitap okumayan ben ilk defa 200 tl gibi bir parayı kitaplara yatırarak yaklaşık 18 tane kitabı satın alıp okumaya başlamıştım. 1k'ya da pdf şeklinde kitap okuma sitesi sandığım için katılmıştım.

    Ama daha sonra öyle olmadığını anlamama rağmen "neyse ya kitaplardan alıntı yaparım,burayı not defteri olarak kullanırım." diyerek kullanmaya devam ettim.

    Birilerini takip etmeye başladım ama çok rastgele oluyordu bu. Tabii birileri de hep beni takip ediyordu. Ama ben beni takip edenlere bakıp inceleme yapmayanları,alıntı yapmayanları takip etmiyordum ki hala öyle...

    İşte sonraları burayı sevmeye başladım. Günlük kitap okuyordum ve burayı sık sık kullanıyordum alıntı eklemek için. İlk incelemelerimi de o zamanlar yazmaya başladım tabii.

    Yaz boyunca kitap okuyup bu siteyi kullanıyordum ama bende artık değişimler oluyordu.
    Ki şaka bir yana 1,1.5 yıldan sonra ben çok büyük bir değişim geçirdim.

    Neyse, okullar açıldı işte ki ben 3. sınıf Bilgisayar Mühendisliği öğrencisiydim.
    Ama okulla aram hiç iyi değildi, dersleri sevmez olmuştum ki o aralar da kendimi iyice kitaplara kaptırmaya başladım.

    Kitapları çok çok okumaya başladığım için de buradaki beni takip edenler, sevenler ve benim sevdiklerim de artmaya başladı.
    Sonra ilk hediyemi aldım. Şaka yapmıyorum, ilk KİTAP HEDİYEMİ aldım.
    Buradan bi' arkadaş bana kitap hediye etmişti. Çok tuhaf değil mi ya sizce?
    hani hiç tanımadığınız, sizi hiç görmeyen birisi size kitap hediye ediyor.
    1. baskı kitap hem de 2 tane :)

    Sonra işte ben düşünmeye başladım. Üniversite okuyordum ama arkadaş çevremi sevmiyordum. Okuduğum kitaplardan da etkilenerek yaşadıkları hayatı çok boş buluyordum.

    Hani saçma sapan konular hakkında konuşmaları, sanattan konuşmamamaları edebiyattan konuşmamaları...

    Tabii bu arada, 1k'dan da belli bir arkadaş çevrem olmuştu. Bazı "kaliteli insanları" takip ediyor ve artık kendi okuma listemi oluşturabiliyordum.

    Sonra bir gün Bir Bilim Adamının Romanı'nı okudum.. Çok ama çok güzel bir kitaptı ya çok sevmiştim. Bilim Adamı olmaya heveslenmiştim. Çok çalışıp Türkiye'yi hatta dünyayı aydınlatacaktım.

    Tabii aynı duyguları herkes yaşamalı hatta bütün öğrenciler bu kitabı okumaya başlamalı dedim. Etkinlik yaptım onlarca insan katıldı. Hepsi okumak istiyordu!

    Sonra bir gün 1k Ankara (1K Ankara Okuma Grubu) adında bir şey duydum. Ankara'da kitap buluşması yapacaklarmış.
    Acaba nasıl olur ki ya dedim. Sonra da dedim ki kitap okuyan insandan zarar gelmez, bi' dene bakalım Ömer dedim ve gittim.

    Otobüsten inip koşa koşa buluşmaya girdim. Geç kalmıştım ve herkes bana bakıyordu. Tabii yoldan gelmiştim ve herkes şaşırmıştı.Konya'dan Ankara'ya sırf onlar için gelmiştim ve günübirlikti.

    Çok tuhaf şeyler olmaya başlıyordu. Mesela birisi "Ömer karnın açtır senin..." deyip bir şeyler yememi öneriyordu.
    Bir diğeri ara verelim diyordu.

    Ama en tuhaf olanı da hepsi çok ama çok sevimli ve samimiydi. Ve o güne kadar susan ben artık konuşma imkanı bulmuştum!
    İnsanlar beni dinliyordu, ya bakın bu gerçekten dünyadaki en güzel duygu.
    Birileri sizi dinliyor!

    Öyle durmadan konuşmak istiyordum artık ve sonra kitap seçimine geldik, tabii ben hemen anlatmaya başladım işte Bir Bilim Adamının Romanı şöyle güzel böyle iyi...

    Sonra o kitap okuma kitabı seçildi :)

    Ertesi ay tekrar gittim sonra tekrar ve tekrar...

    Konya'da da buluşma olacakmış.(1k Konya Okuma Grubu)
    Ona da katıldım.
    Hoca dediğimiz birisiyle tanıştım. O kadar olgun ve bilgili birisi olmasına rağmen bizleri dinliyordu.
    Sonra bi' abiyle tanıştım, birkaç kızla tanıştım bir tane çocukla tanıştım.
    Birkaç ufaklıkla tanıştım ki hala lisede okuyorlarmış. Babalar kendini bilir :D

    Ya çok güzel bir ortam vardı gerçekten.

    Hani ben üniversite okuyordum ve çevremde öyle bilgili ya da anladınız işte siz insanlar yoktu :D

    Ama ben buluşmalar sayesinde çok iyi insanlarla tanıştım ve hepsi abim oldu, ablam oldu, dostum oldu, kardeşim oldu...

    Ki hala gitmek istediğim bir buluşma var ki (1K İzmir Okuma Grubu) orada da tanışmak istediğim ve kendimi çok iyi bir yol gösterici olarak gördüğüm birisi de var o kendini bilir :D

    Peki şu anda ben ne yapıyorum?
    Her gün kitap okuyorum ve her gün yeni bir şey öğreniyorum.
    Hayatım her gün değişiyor ama her gün yeni ve güzel şeyler oluyor.
    1 yıl önce ben ilk defa hediye alırken artık (şaka yapmıyorum) her gün hediye kitap geliyor neredeyse.
    Hani kitaplığım hediye kitaplar doldu ki hepsini gururla orada tutuyorum ve zaman zaman bakıp hatırlıyorum :) (Kitap yollamak isteyenlere duyurulur :D )

    Sonra mesela insanlara artık bir şeyler katmak istiyorum, hani ne öğrendiysem başkaları da öğrensin diyorum.
    Youtube kanalı açtım mesela insanlar benim bildiklerimi öğrensin, güzel olan kitapları okusun diye ki inanamadığım bir şekilde 267 KİŞİ OLDUK! 267 ya :)
    (https://www.youtube.com/...w?view_as=subscriber)


    Sonra kitap okuyup onlara inceleme yaptım hep. Sevdiğim kitapları defalarca ve defalarca paylaştım ki insanlar da güzel kitapları okusun sevsin diye...

    Bir sürü abim oldu ablam oldu kardeşim ve dostum oldu. Hepsi çok güzel insanlar ve hepsiyle de her gün oturup konuşmak hasret gidermek istiyorum.

    Peki Ömer,bu kadar şeyi neden yazdın?
    Neden mi yazdım? İçimdekileri dökmek için yazdım...
    İnsan sevdiklerine onları sevdiğini söyleyemez, utanır.
    Burada da bu iletiyi okuyanlar da zaten kendilerini göreceklerdir "aa bu benim!" diyeceklerdir.

    İşte o kişilere ve hepinize sesleniyorum.
    HEPİNİZİ ÇOK SEVİYORUM!

    Herkesin ismini tek tek yazmak istemedim, çünkü eğer 1 kişiyi bile yazmazsam, ya da yazamazsam o çok üzülürdü.
    Herkes kendini biliyor zaten :)

    Neyse çok uzattım, içimden gelenler buydu...


    Son olarak, bence 1k bir site değildir. Bilgili,kültürlü, sevecen insanların olduğu bir dostluk ortamıdır.
    Herkese iyi okumalar dilerim :)
  • Paylaşılan uçuş teknolojisi: birinci ördek uçuşu başlatıyor ve ikinciye yol açıyor; ikinci üçüncünün önünü boşaltıyor; üçüncünün enerjisi dördüncüyü kaldırıyor; dördüncü beşinciye yardım ediyor ve beşincinin gayreti altıncıyı itiyor, o rüzgarı yedinciye geçiriyor...
    En öndeki ördek yorulunca yerini, gökyüzünde çizilen bu V şeklinin en ucuna geçecek olan diğerine bırakıp kendisi grubun en arkasına geçiyor. Arkadakiler ve öndekiler, hepsi dönerek yer değiştiriyor ve hiçbiri de, ne kendini süper ördek zannedip hep en önde ne de en güçsüz ördek zannedip hep en arkada uçuyor.