• Tümüyle güvendiğiniz bir şeye asla kendinizi adamazsınız. Kimse yarın güneşin doğacağını fanatik bir biçimde haykırmaz.
  • Gerçek üniversite, aklın kendisinin sürüp gitmesinden başka bir şey değildir.
  • Gerçek üniversitenin, spesifik bir yeri yoktur. Mala mülke sahip değildir, ücret ödemez ve maddi aidat almaz. Gerçek üniversite zihinsel bir durumdur. Yüzyıllardır sürüp bize dek gelmiş ve herhangi belli yeri olmayan büyük akılcı düşünce mirasıdır.
  • Gerçek üniversite maddi bir nesne değildi...
  • 53 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Savaş Sanatı adlı kitap M.Ö. 5. yüzyılda Çin’de yazılmış bir askeri staretji kitabıdır ve Çin’de eski dönemlerden beri kullanılan savaş teknikleri üzerine Sun Tzu’nun yaptığı sohbetlerin bir araya getirildiği bir eserdir. Kitap 13 bölümden oluşur ve her bölüm savaşla ilgili bir konuyu ele alır. Devlet yönetimi ile Taoculuğu kaynaştıran ve genel olarak askeri strateji ve savaş taktikleri temel alan bu yapıt bir yandan askeri stratejinin başyapıtı olarak kabul edilirken, bir yandan da Doğu’da ve Batı’da askeri konular dışında, iş ve hukuk dünyasında da etkili bir kaynak olarak kabul edilmiştir.

    İlgi alanı olanlar ve ilgi duyanlar için önerilir.
  • 5.Bölüm
    * Uzun vadede çevrenin korunması, et tüketimine kesin sınırlamalar getirilmesini gerektirecektir. Tüketici sınıfı, dünyanın kaynaklarıyla uyumlu bir beslenme düzeni için hububatla beslenen hayvanlardan elde edilen ürünlerin yarısını ya da daha fazlasını tüketmekten vazgeçmek zorunda kalabilir.

    * Ambalajların çoğu tamamen göz boyamaya yöneliktir. Bir hafta dayanan domatesler ve yeşil biberler, bir yüzyıl boyunca dayanan polistiren ve plastik kaplarda satılmaktadır.

    * Özellikle Coca – Cola, işletme gelirlerinin % 80'ini ABD'nin dışından sağlayan dünya çapında bir şirkettir. Bir ticaret dergisi olan Adweek, bu markanın başarısından öylesine etkilenmiştir ki bu ürünün dünya çapında pazarlamadaki uzmanlığını iki sayfalık bir bölümde Hitler'in, Lenin'in, Napoleon'un ve bir kola şişesinin resmini yayınlayarak övmüştür. Manşette ise, "İçlerinden yalnızca birisi tüm dünyayı ele geçiren bir sefer yaptı." yazısı yer almaktadır. Şirket, ürünleri için sınırsız pazar görmektedir. Coca – Cola genel müdürü Donald R. Keough şöyle demektedir: "Endonezya'yı -Ekvator üzerinde 180 milyon nüfuslu, 18 yaş ortalamasına sahip ve alkolün Müslümanlık dinince yasak olduğu bir ülkeyi- düşündüğümde, cennetin neye benzediğini bildiğimi hissediyorum."

    * Depozitolu alkolsüz içecek şişeleri, çevrecilerin son yıllarda akıllara durgunluk verici bir zafer elde ettiği Avrupa'da bir geri dönüş süreci geçirmektedir. On yıldan uzun bir zaman önce Danimarka'daki gruplar ambalajsız tüketime son noktayı koyup, kullanılıp atılabilen bira ve alkolsüz içecek kaplarının kullanımına ulusal bir yasak koydurmayı başarmışlardır. Gerçekten de, ülkedeki her bir içecek kabı yeniden doldurulmaktadır. Finlandiya, Almanya, Hollanda ve Norveç de yiyecek ve içecek ambalajlarının yeniden kullanılmasını ve geri dönüşümünü artırmak yolunda hızla ilerlemektedir ve tüketici sınıfının yaşadığı pek çok yerdeki eylemciler, kaplar için bir defa kullanılmanın yeterli olmadığı felsefesini yaymaktadırlar. Örneğin, Yeni Zelanda'da üç büyük çevre grubu, kısa bir süre önce kullanılıp atılan plastik kavanozların kullanılmaya başlanmasına kadar, neredeyse ülkedeki tüm sütü taşıyan depozitolu cam süt şişelerinin kullanılmasını sürdürmek için "Şişelerimizi Kurtarın" adında bir kampanya başlatmıştır.

    * Bir demet marulun Kaliforniya'dan New York'a taşınması, yetiştirilmesinden üç kat fazla enerji gerektirmektedir.

    6.Bölüm
    * Yürümek ve bisiklet kullanmak gerçekten hiçbir ekolojik zarara sebep olmaz ve kişinin en son yediği yemek dışında hiçbir yakıt gerektirmez.

    * Bunun aksine tüketici sınıfı, dünyadaki tüm insanların atmosfere zarar vermeden ve büyük toprak alanlarını asfaltla kaplamadan kullanamayacağı ulaşım biçimleri olan özel otomobilleri ve jetleri kullanmaktadır.

    * Dünya çapında otomobil endüstrisinin en büyük pazarlama başarısı, makineleri kültürel ikonlara dönüştürmüş olmasıdır. Fransız düşünür Roland Barthes şöyle demektedir: "Bugün arabalar büyük Gotik katedrallerin neredeyse aynısıdır... bilinmeyen sanatçılar tarafından tutkuyla tasarlanan ve kullanım açısından olmasa bile görüntü olarak bunları... tamamen sihirli nesneler olarak değerlendiren... tüm insanlar tarafından tüketilen, bir çağın mükemmel yaratısı." Yüksek performansa sahip araçların, bu özel vasıflara nadiren ihtiyaç duyan şehirliler arasındaki popülerliğinde, otomobil pazarlayıcılarının sembolü malın kendisinden daha önemli hale getirme konusundaki becerileri açıkça görülebilir.

    * Tekrarlanan felaketlerin sorumluluğunu ister lüks, ister küçük arabalar kullanıyor olalım, her iki şekilde de otomobil kullanan bir sınıfının üyeleri olarak her birimiz paylaşmaktayız. Sahip olduğumuz 450 milyon araç, her yıl trafik kazaları sonucu meydana gelen çeyrek milyon ölümden, fosil yakıtlardan ortaya çıkan dünya karbon yayımlarının en az % 13'ünden ve hava kirliliğinin, ses kirliliğinin ve asit yağmurlarının daha büyük bir bölümünden doğrudan sorumludur. Binek otomobilleri için gereken yakıt dünya petrol tüketiminin dörtte birinden fazlasını oluşturmaktadır ve bunların üretilmesi de ek bir enerji gerektirmektedir. Bu yakıtın topraktan pompalanması, arandığı bölgelerdeki ekosistemleri tehlikeye atmaktadır. Petrol şirketleri bir yandan kolay ulaşılabilen alanlarda kuyu açarken, bir yandan da Alaska tundrası ya da Ekvador yağmur ormanları gibi uzak vahşi alanlarda ya da denizin açıklarında giderek daha fazla kuyu açmaktadırlar. Öte yandan petrolün rafine edilmesi, enerji yoğunluğu açısından ABD üretim endüstrileri arasında ilk sırada ve toplam kirlilik yayımı açısından da dördüncü sırada gelmektedir. 1990'da tipik bir Amerikan arabasının yapımında1000 kilogram demir, çelik ve diğer metallerle 100 kilogram plastik kullanılmaktaydı ve bu da, otomobil endüstrisini ülkenin başta gelen metal tüketicilerinden birisi ve önemli bir plastik kullanıcısı haline getirmekteydi. Metal ve plastik üretimi, petrol üretimi gibi, yüksek olumsuz etkiye sahip girişimlerdir ve enerji yoğunluğu açısından ABD üretim endüstrileri arasında metal ikinci, plastikse beşinci sırada yer almaktadır. Metal üretimi aynı zamanda toplam kirlilik yayımı açısından da üçüncü sıradadır.

    Arabaların sebep oldukları kirliliğin ve tükettikleri kaynakların yanı sıra, bunlara yer bulmanın da toprak üzerinde önemli olumsuz etkileri vardır. ABD'de yollar, park yerleri ve arabalara ayrılan diğer alanlar şehir alanının yarısını işgal etmektedir; bütün ülkedeki asfalt, Georgia eyaletinin kapladığından daha fazla alanı kaplamaktadır. Otomobilin hakim olduğu her yerde asfalt toprağın üzerini kapatmaktadır. Tarlalar park yerlerine ve ormanlar da karayollarına dönüşmektedir. 1970-1988 yılları arasında, ABD devlet otoyol sisteminin büyük bölümü tamamlandıktan çok sonra, Kuzey Amerika'daki asfaltlanmış yollar % 61 oranında uzamıştır. Aynı dönem boyunca Batı Avrupa, asfaltlanmış yolların uzunluğunu iki katından fazlasına ve Japonya da beş katına çıkartmıştır.

    * İsviçreli kimyager Robert Egli gibi Avrupalı araştırmacılar, uçakların seyir yüksekliğinde açığa çıkardıkları azotun iki tehlikeli zincir reaksiyonu harekete geçirdiğine inanmaktadır. Bunlardan birincisi troposferde "kötü" ozon yaratmaktadır (ki bu "kötü" ozon, bu katmanda etkili bir sera gazıdır) ve ikincisi de stratosferdeki "iyi" ozonu yok etmektedir (ki bu "iyi" ozon, bu katmandaki zararlı ultraviyole ışınlarına karşı dünya için bir kalkan görevi yapmaktadır). Uçak ile seyahat, özel araba ile seyahat gibi, kaynak kullanımı ve çevreyi kirletmesi açısından öyle yoğundur ki, dünyadaki tüm insanların jet sosyete gibi uçtuğu bir gelecek, hayal gibi görünmektedir.

    * İsveç'in Stockholm kenti yürümeyi, bisiklet kullanmayı ve uzun kış süresince ülkenin bir ucundan diğer ucuna kayak yaparak ulaşmayı teşvik edecek şekilde planlanmıştır. Park alanları boyunca uzanan yaya yolları, şehrin üzerine kurulu olduğu pek çok adayı çevrelemektedir ve Stockholm'ün ticari bölgesi bisiklet yolları, geniş kaldırımlar ve yaya yolları ile süslenmiştir. Otobüsler başkent boyunca süratle ilerlemektedir ve ulusal otobüs ve tren istasyonu kentin merkezindedir. İnsanlar işlerine yalnızca yürüyerek ve bisikletle değil, aynı zamanda kentin düzinelerce kanalı ve suyolu boyunca Eskimo balıkçı kayıkları ile de gidip gelmektedir.

    * Stockholm gibi bu şehirler, otomobilin toplumsal hayat için bir nimet olmaktan çok bir engel olduğunu sergilemektedir.

    * Yöntemleri ne olursa olsun, ulaşım reformcuları artık otomobilin sesinin, kirliliğinin ve savurganlığının hakim olmadığı, arabaların daha az kullanıldığı, çünkü onlara daha az ihtiyaç duyulan, evlerimize daha yakın yerlerde çalıştığımız ve alışveriş yaptığımız, kısa yolculukları toplu taşıma araçlarıyla gerçekleştirdiğimiz ve daha uzun seyahatlere çoğunlukla trenle çıktığımız bir şehrin hayalini paylaşmaktadırlar. Stockholm ve Toronto gibi şehirlerde elde edilen başarılardan etkilenen ve Los Angeles ve Mexico City tıkanıklıklarından gözleri korkan bu reformcular, küresel yakınlaşma hedefi ile kesişen bir gündemi zorlamaktadırlar. Otomobil sınıfında olan bizler, yürüyenler sınıfındakilerle bisiklet, otobüs ve trenlere binerek orta yolda buluşmalıyız.

    7.Bölüm
    * Tüketim toplumları genellikle materyalist olarak değerlendirilmektedir; fakat daha derin düşünüldüğünde tam tersinin doğru olduğu görülür. Şair ve çiftçi Wendell Berry'nin ileri sürdüğü gibi, materyalist insanlar maddi şeyleri yalnızca tüketmezler, onlara özen gösterirler ve hatta onları umursarlar: "Ekonomimiz öyle bir haldedir ki bir şeylere dikkat etmeye 'maddi gücümüz yetmez'; işgücü pahalıdır, zaman pahalıdır, para pahalıdır, fakat maddeler -yaratılışın aslı- öylesine ucuzdur ki onlara dikkat etmeye de paramız yetmez."

    * Dünya ekonomi merdiveninin üst basamağında, insanlar kısmen daha fazla ürüne sahip olduğu için, fakat özellikle savurganlık çoğaldığı için, maddelerin tüketimi önemli derecede artmaktadır. Biz tüketiciler, aşırı paketlemenin, tek kullanımlık ürünlerin, çabuk eskimenin, tamir edilemeyen araçların ve bir dakikası bir dakikasına uymayan modaların hakim olduğu bir maddeler ekonomisinde yaşamaktayız. Felsefeci Ivan Illich'in 1977'de yazdığı gibi, endüstri toplumu, insanların her gün kendi ağırlıklarınca metal ve yakıtı yok etmedikçe uyum sağlayamadıkları bir şehir manzarası yaratmıştır.

    * Kullan-at ekonomisi aynı zamanda dayanıklılığı da azaltmaktadır. İktisatçıların "dayanıklı tüketim malları" dediği şeyler -örneğin ev aletleri- aslında pek de dayanıklı değildir. Seyyar tenekeci Tim Hunkin iki yıl boyunca İngiltere'deki çöp bölgelerini karıştırıp atılan ev aletlerini araştırmıştır. Onun buldukları, planlı
    eskime ve atılabilirliğe yönelik artan eğilimi ortaya koymaktadır: "1950'lerde yapılan makineler çok sağlam; çoğunlukla metalden yapılmışlar ve her şey birbirine civatalarla ya da kaynakla bağlı. Yıllar geçtikçe makineler daha az sağlam hale geldi. Artık daha fazla parça plastikten yapılıyor ve civata ya da kaynak yerine birbirlerine yapıştırılıyorlar... Artık pek çok parçanın onarılması olanaksız... Yeni makineler öyle ucuz ki genellikle bozuk bir aleti profesyonel birisine tamir ettirmeye değmiyor."

    Avrupa'daki ev aletleriyle ilgili olarak yapılan daha ciddi bir araştırmada, ürün kalitesine ilişkin tüm diğer ölçütlerdeki hızlı yükselmeye rağmen bu ürünlerin uzun ömürlülüğünün en iyi ihtimalle sabit kaldığı ortaya konulmuştur. Örneğin, yeni buzdolapları daha ucuzdur, daha fazla şey almakta ve eskilere oranla daha az enerji kullanmaktadır, fakat onlardan daha uzun süre dayanmamaktadırlar. Bunun nedeni, üreticilerin bunları onarılmaya yönelik değil, belirli bir süre dayanıp daha sonra yenisiyle değiştirilmeye yönelik olarak üretiyor olmalarıdır. Dar bir ekonomik perspektiften bakıldığında planlı eskime üretimdeki nisbi maliyetlere verilen makul bir tepkidir; işgücü pahalıdır ve kitle üretimi işçi başına onarımdan daha az
    zamana mal olmaktadır. Fakat daha geniş bir perspektiften bakıldığında bu durum, tüketici ekonomisinin dünyaya ne kadar az değer verdiğini yansıtmaktadır. Berry'nin dediği gibi, baskın ekonomik değerlerin egemenliği altında yaratılışın aslı özen gösterilmeyecek kadar ucuzdur.

    * Oscar Wilde bir zamanlar şu soruyu sormuştur: "Moda nedir ?... Genellikle öyle tahammül edilemez bir çirkinliktir ki onu her altı ayda bir değiştirmemiz gerekir."

    * Bir pazar analizcisinin 25 yıl önce söylediği gibi, "Her endüstri, kadın moda endüstrisi ile rekabet etmeye çalışmaktadır. Modern pazarlamacılığın anahtarı budur."

    * İdareli kullanım, ancak kırk yıllık çılgın tüketimin ardından bir yenilik olarak görülebilmiştir. Maddelere özen göstermek, şu anda bu kadar fazla tüketen endüstri toplumları da dahil olmak üzere, tüm toplumların kültürel miraslarının bir parçasıdır. Örneğin, Laura Ingalls Wilder, klasik çocuk kitabı Little House on the Prairie'de (Küçük Ev) daha önceki Amerikan nesilleri arasında yaygın olan gerçek materyalizmi açıklamıştır. Babası çiftlik evlerinin damını aktarırken Laura aşağıda durup, aşağıya düşebilecek çivileri dikkatle toplamaktadır. Tek bir çivinin bile israf edilmemesi gereklidir. Eğer dünyadaki insanlar madde kullanımı konusunda bir orta yolda buluşmak istiyorlarsa, ekonomi merdiveninin alt basamaklarında hala var olan bu tür eski değerlerin tüketici sınıfındaki bizler arasında yeniden canlandırılması gerekmektedir

    * Maddi israfın kısılması konusunda Almanlar tüketici sınıfına öncülük etmektedir. 1991 yılında çevre bakanı Klaus Töpfer ambalaj israfını azaltmak üzere etraflı bir planı uygulamaya geçirdiğinde çevre gönüllüleri mükemmel bir zafer kazanmıştır. 1995 yılı itibariyle Alman endüstrisi, otomobiller ve ev aletleri gibi pek çok büyük tüketim malı ile bunların yanı sıra mukavva, kağıt, plastik, cam ve metal dahil olmak üzere pek çok ambalaj malzemesini toplayıp yeniden kullanmak ya da geri dönüştürmek zorundadır. Yüksek çöp vergilerini de içeren bu plan, aslında Alman endüstrilerini kullandıkları malzemelere, bunları alıcılara ürün ya da ambalaj olarak sattıktan sonra bile, özen göstermekten sorumlu hale getirmektedir.

    * Atıkların kontrol edilmesi, eşyaların korunması ve onarılması, malzemelerin yeniden kullanılması ve geri dönüştürülmesi. Dünyaya özen göstermek, ondan aldığımız şeylere özen göstermek demektir.
  • Tarihsel Özet

    * Darwin’den önce de evrimle ilgili geliştirilmiş düşünceler vardı; ancak evrimin işleyiş mekanizmasını ortaya koyan ve bunu kanıtlarla destekleyen ilk kişi o oldu. (s.23)

    * Darwinizm ortaya çıktığı dönemden bu yana, kimilerini kendi katı gerçekliklerinin bir dayanağı olarak kullanılmış ve bu nedenle saygınlığı yara almıştır. O, politik amaçlar için kötüye kullanılmış ilk bilim değildi (muhtemelen son da olmayacak)

    Piskopos Berkeley, sosyolojiyi fiziğin bir dalı olarak ele almıştı. 1713 yılında –Newton’un Principia’sından kısa bir süre sonra- Newton’un evren modeline paralel bir toplum modeli ileri sürdü. Bu modele göre toplum, kütleçekime benzer bir Ahlaki Kuvvet Yasası tarafından yönetiliyordu ve “insanların ruhlarını ve akıllarını etkileyen bir ilke” onları “aileye, arkadaşlığa ve çeşitli toplumsal ilişkilere” doğru yönlendiriyordu. Uygarlık, gezegenler örneğindeki gibi, uzak nesneleri yakında bulunanlardan daha az çekiyordu. İnsanlar eğer dünyanın çekim kuvvetinin hakimiyeti altındalarsa (bir tepeyi aşmak bunun böyle olduğunu gösterir), toplumsal ilişkilerde aynı durum neden geçerli olmasındı? (…) Başka kimi düşünürler ise William Harvey’den (kan dolaşım sistemini açıklamıştır) ilham alarak, politik otonomi olarak adlandırdıkları bir sistem modeli yeğlemişlerdi. Birisi güçlü diğeri zayıf iki yasama meclisine gereksinim vardı, çünkü kalbin değişik boyutları olan iki karıncığı bulunuyordu.

    Bugün, güneş sistemini ya da kalbin yapısını model alan politik veya toplumsal model önerilerine kahkahayla gülüneceği açıktır. (…) Darwin, teorisinin bilimsel gelişme tarihindeki öneminin farkındaydı ama tezlerinin, toplumsal ilişkileri açıklamak amacıyla kaba bir biçimde kullanılmasına karşıydı. (s. 29-31)

    Giriş

    * DNA, balinalarla diğer memeliler arasındaki bağı da açıklayabilir. Bu devasa memeliler, ne yazık ki ayılara pek yakın değildir. Moleküler mirasları, balinaların toynaklı memelilere yakın olduğunu gösteriyor. Balinalar, bu grup içindeki hayvanlardan, domuz, geyik ve su aygırı gibi çift sayıda ayak parmağı olanlara daha yakın, at ve gergedan gibi bir, üç ya da beş parmaklılara daha uzaktır. (…) Günümüzde balinalar ve su aygırları pek benzemiyor olabilir, ancak hâlâ akrabalıklarının işaretlerini taşıyorlar. (…) Yavrularını suyun içinde emzirirler; su altında çıkardıkları seslerle iletişim kurarlar; kılsızdırlar, terleyemezler ve erkeklerinin testisleri bedenlerinin içindedir. (s.55-57)

    1.Bölüm

    * Buğday, Anadolu steplerinde üç tür çimenin melezlenmesi sonucu ortaya çıktı. Bunlardan biri olan küçük kızıl buğday (eincorn) hâlâ orada çok az geliştirilmiş biçimde yetiştiriliyor. Yabanıl olanla ıslah edilmiş küçük kızıl buğdayın DNA’larının karşılaştırılması, Dicle ve Fırat nehirleri arasında bulunan Karacadağ’da yetişen yabanıl bitkinin, buğdaya genlerini verdiğini göstermektedir. Modern dünya orada doğdu, çünkü bu tepelerin güneye bakan ovaları, üzümün, zeytinin, nohudun ve karaburçağın da doğum yeridir. (s.62)

    * Yapay seçilimin sonucu, cinsel olarak olgunlaşmış kurt yavruları üretmek olmuştur diyebiliriz. Labrador, kurt boyutlarında bir köpektir ama beyni kurdunkinden beşte bir oranında küçüktür; beyin hacmi, üç aylık bir kurdun beyin hacmi kadardır.

    Ev hayvanları, atalarının yavru versiyonu gibidir. Evde beslenen köpekler, yiyecek vermeleri umuduyla sahiplerinin yakınlarında oturur; yediği eti kusmasını sağlamak için annelerinin yüzünü yalayan kurt yavruları gibi sahiplerinin ellerini yalarlar. Yabanıl köpeklerin çoğunda, yavrular ya sürü hâlinde ya da (çakallarda olduğu gibi) “bekâr teyzeler” tarafından ortaklaşa büyütülür. Onların evcilleşmiş mirasçılarının başarısı, insanları teyze olarak davranmaya ikna etme yeteneğine bağımlı duruma gelmiş olmalarıdır. (s.68)

    2.Bölüm

    * Çoğu fare popülasyonunda 20 çift kromozom bulunurken, bazı bölgelerde belirli kromozomlar kaynaşmış durumda bulunmaktadır. Yüzden fazla kaynaşma bilinmektedir ve bu durum Alpler, Yunanistan ve Orkneys’te yerel ırklar oluşmasına neden olmuştur. (s.95)

    * Bütün bunlardan çıkarılacak kaçınılmaz sonuç; türlerin, süreklilikleri genlerin değiş-tokuşunun engellenmesi ile garanti altına alınan, belirgin ve sürekli varyeteler olduğudur. (s.97)

    4.Bölüm

    * Sabun fabrikaları, sıvının parçacıklar hâlinde çökelmesi sırasında ne olduğu üzerine uzun çalışmalar yapan çok sayıda bilimci çalıştırmıştır. Sorun, en iyi mühendis için bile yapmaktan en çok hoşlandıkları yöntemle, soruyu matematikle araştırmak ve en iyi çözümü tasarlamakla çözmeye izin vermeyecek ölçüde güçtü. Bu yöntem başarısız kaldığı için başka bir yaklaşım denediler. Bu yöntem, evrim olgusunun da kilit öğesidir; tasarımcı olmadan yapılan tasarım: yararlı değişimlerin korunması ve zararlı olanların reddedilmesi. Diğer anlatımla, doğal seçilim.

    Mühendisler, yaşamın kendisini biçimlendirdiği bir ilkeyi kullandılar: Aynı kökenden gelerek değişim. İyi işleyen bir boru ağzı örneği alıp, her birinin rastgele değişen kopyalarını yapalım. Bunların, tozun elde edilmesinde ne ölçüde iyi iş gördüklerini sınayalım. Sonra, hepsinin varlığını koruyamayacağı bir var olma savaşı geliştirelim. Değişiklik yapılmış gereçlerin çoğu, ilk kullanılan biçimden daha iyi olmayacaktır (çoğunlukla daha kötü olacaktır). Bu biçimler ıskartaya çıkarılacaktır, ancak çok az da olsa birkaçı işini önceki biçimlerden daha iyi yapacaktır ve bu biçimler kopyalanacaktır; fakat yine mükemmel olmayan bir kopyalama. Kuşaklar geçtikçe, sanki mucizevi biçimde karmaşık ve beklenmedik bir biçime sahip ola yeni ve etkili bir boru tipi ortaya çıkacaktır. (s.120)

    * Hayatta kalmayı başaran çok az tür, eski çağların kalıntısı olarak varlığını sürdürür. Akciğerli balıklar, ilk kez 400 milyon yıl önce ortaya çıktı. Bunlar, karşılaştıkları koşullara uyum göstermeyi başaran, aktif ve çeşitlilik sergileyen gruplardı. Ailenin küçük bir dalı, omurgalıların denizden karaya çıkışında önemli bir rol oynadı. Daha sonra birdenbire akciğerli balıkların evrimi yavaşladı; buna karşılık çevrelerindeki diğer omurgalıların sayısında patlama yaşandı. Şimdi geride yalnızca yarım düzine çeşit kaldı. Bunlar Afrika, G.Amerika ve Avustralya’nın bazı gölleri ve ırmaklarında, yılın çoğunda çamur içine gömülü biçimde kasvetli bir yaşam sürüyor. Onlar, yitip gitmiş bir dünyanın kalıntısı olan yaşayan fosillerdir. (s.151)

    5.Bölüm

    * Bu bölümde, orijinal bölüme diğer bölümlerde olduğumuzdan daha az bağlı olacağız. Çünkü Darwin bu bölümü yazarken epeyce yanlış yapmıştı. (s. 164)

    * Mendel’in ünlü oranlarının değişkenlik gösterdiği örnekler de vardır. İki Manks kedisi çaprazlandığında, bir sonraki kuşakta üçe bir oranı elde edilmez. Kuyruksuz iki kediye karşılık bir kuyruklu yavru olur. Bu durumun nedeni, iki kuyruksuzluk aleline sahip olmanın, yavruların ölümüne neden olmasıdır (bezelyelerde iki doz sarı renk aleline sahip olanlar ölmüyordu). (s.172)

    * Yaşlı babalar (tarihlerinde birçok bölünme bulunan yaşlı spermleriyle), dişilerin ürettiğinden 20 kat fazla genetik hata oranına sahiptir. Erkekler, evrimin hammaddesinin büyük bölümünün kaynağıdır. Yakın memeli türlerinin erkeklerinin ve dişilerinin karşılaştırılması, yalnızca erkeklerde bulunan Y kromozomunun, X kromozomundan çok daha hızlı değiştiğini gösteriyor. Kuşlarda, erkekler değil dişiler Y kromozomunun eşdeğerine sahiptir ve kuş Y kromozomu, memelilerdeki durumun tersine, normal hızda evrim geçirir. Dişi kuşlar, genetik değişiklik birikiminin, cinsiyetin nasıl belirlendiğinden değil de, erkekliğin kendisinden kaynaklandığını ortaya koymaktadır. (s.176)

    6.Bölüm

    * Evrimsel süreçte çoğu durumda doğal seçilim, bir mimardan çok bir polis görevi görmüştür. Her molekülü her çevresel koşul değişimine uyarlamamıştır ama bedenin iyi işleyen bölümlerini bozan mutasyonları elemiştir. (s.205)

    * Bugün biyolojinin dikkati, giderek artan biçimde başka bir çatışmaya yoğulaşmaktadır: Derinin altında süren, genlerin kendi arasındaki savaşa. Anlaşıldığına göre DNA’nın gündemi, taşıyıcısının çıkarlarıyla çelişebilmektedir. (s.207)

    * Bu durum, genlerin kendi evrimsel gündemleri olduğuna işaret ediyor. Belki de belirli DNA parçaları için türler, bireylerinin birbirleriyle cinsellik aracılığıyla bağlantı kurduğu, barınılacak büyük hayvan kıtalar olmanın ötesinde bir anlam taşımamaktadır. (s. 211)

    * Gelişmekte olan moleküler anatomi kavrayışı, 300 milyon yıl önce gen değiş-tokuşunun evrensel bir durum olduğunu gösteriyor. Karmaşık canlıların tümünün genomları, her biri erken dönemlerde, farklı zamanlarda ve farklı yerlerde, farklı atalardan köken alarak gelişen organizmaların genetik malzemelerinin oluşturduğu yamalardan oluşmaktadır.

    Kökeni bilinen 700 genin, farklı bir geçmişi izleyen, bakteride mayaya ve kurtçuğa kadar geniş bir organizma yelpazesinden geldiği anlaşılmıştır. Bu genler kökenlerine göre değil, yaptıkları işe göre gruplanmıştır. İster bitkilere, isterse hayvanlara ya da bakterilere aktarılmış olsun, bir grup gen bilgiyi örgütlemek, işletmek ve yayınlamaktan sorumlu olmuştur. Geri kalanlar, onarım, yiyecek hazırlanması, atıkların boşaltımı ve hareket edilmesi gibi ev içi işleri yapar olmuştur. Bilgiye ilişkin olan gen dalı, metanı dışarıya pompalayan basit bir mikrobun genlerine benzemektedir; buna karşılık geri kalanların genetik malzemesi, bu grup ve diğer bir bakteri grubundan toplanmıştır. Evin içini yöneten genler, neredeyse yaşamın başlangıcından bu yana oradan oraya sıçramış gibi görünürken, bilgiyi işleyenler daha az hareket etmiştir. İkincilerin daha az yer değiştirmesinin nedeni, birbirleriyle haberleşme zorunlulukları olabilir. Ancak yaşam bir zamanlar sanıldığından çok daha akışkandır. (s.214)

    8.Bölüm

    * DNA molekülünün kendini hatasız kopyalamadaki beceriksizliği –mutasyon- evrimin kaçınılmaz olduğu anlamına gelir. Doğal seçilimin, bu yanlışlarda öte bir sermayeye gereksinimi yoktur. (s.255)

    * İki tür çaprazlandığında ortaya çıkan ısrarlı bir desen vardır. Yavrular arasında cinsiyetlerden biri görülmüyorsa ya da kısırsa, bu durum neredeyse hep o cinsiyette iki çeşit cinsiyet kromozomu olmasındandır; farelerde ve meyve sineklerinde erkek, kuşlarda ve kelebeklerde dişi cinsiyet. Bu desen, bulunduğundan beri Haldane Kuralı olarak bilinir. (s.268-269)

    * Bitkilerde durum hayvanlardakinden oldukça değişiktir. Bitkiler yabancı bir eş kabul etmeye, hayvanlara göre çok daha hazırdır ve böylesi yasak aşklardan olan yavrularda yeni gen bileşimleri sıklıkla o denli iyi uyum gösterir ki, böylesi hibritler ataları aleyhine gelişim gösterir. (s.271)

    10.Bölüm

    * Akarsular, çeşitli kuvvetlerin dengesine bağlı olarak evrim geçirirler. Nehrin yatağı, suyun bir kıyıdan aldığını bir başka kıyıya boşaltması nedeniyle sürekli bir değişim geçirir. (…) Düzinelerce ırmağa ilişkin yapılan ölçümler ve bilgisayar simülasyonları, bir düzlük boyunca ilerleyen bir ırmağın olası en kısa yatağıyla, gerçek uzunluğu arasındaki ilişkinin her zaman aynı olduğunu göstermiştir. Bu oran, bir çemberin çevresinin çapına oranı olan pi sayısına karşılık gelir. Her ırmak, boyutu ne olursa olsun, denize ulaşmak için aşması gereken yolun üç katından biraz daha fazla bir yol kateder. (s.311-312)

    * Sıra sellerin etkilerinin incelenmesine geldiğinde, Karadeniz’in başına gelenler öykünün bir bölümünü anlatacaktır. Karadeniz bir zamanlar küçük bir tatlı su gölüydü ve İstanbul boğazı, iki havza arasındaki kuru bir çıkıntıdan başka bir şey değildi. Ama sonra, bir ırmak kuzeye doğru bir vadi oydu. Güneye doğru ise dünya yüzeyinde gerçekleşen bir kayma, derin bir fiyort ortaya çıkardı. Günümüzden 5500 yıl önce deniz yükseldiğinde, Akdeniz Karadeniz’e doğru olan son barikatları parçaladı ve sular Karadeniz’e akmaya başladı. Öylesine büyük bir su akışı oldu ki, ortaya çıkan çağlayan Niagara’nın 200 katı boyutundaydı. Çağlayandan dökülen suyun çıkardığı kükreyiş, 300 mil uzaktan bile duyulabilirdi ve kimi yerlerde kıyı yalnızca bir gün içinde bir mil karanın içlerine doğru ilerliyordu.

    Tuzlu su, Karadeniz’in tatlı suya uyum göstermiş hayvanları açısından evrimsel bir felaket anlamına geldi. Ancak 500 yıl sonra, felaket yaşama sırası Akdeniz’e gelecekti; bu felaket sırasında yaşanan toplu ölüm, deniz tabanında ince bir çürümüş tabaka olarak iz bıraktı. Firavunların ortaya çıktığı dönemden kısa süre sonra, bölgede şiddetli bir yağmur yaşandı. Bu yağmurlarla oluşan sel, aşındırdığı toprağı denize taşıdı ve toprak deniz yüzeyini kapladı. Bu katman denize karışmadan, oksijenin suda çözünmesi olanaksızdı. Bugünün Karadeniz’inde olduğu gibi (oksijensiz tuzlu su katmanı, daha tatlı olan katmanın altında durmaktadır), Akdeniz’in derinlikleri ölümü yaşadı. Bu süreç 60 yıl sürdü ve binlerce türü ortadan kaldırdı. Böylesi bir felaket, bugün de denizleri aynı hızla öldürürdü. (s. 317)

    * Bir milyon yıllık evrimsel değişim birimi bir Darwin olarak adlandırılır. (s.325)

    * Günlerin sayısı azalmış, süresi uzamıştır. Ay, komşusu Dünya’nın enerjisini tükettiğinden, yerkürenin dönme hızı tarih boyunca yavaşlamıştır. Mercanların, 400 milyon yıl öncesine ait günlük ve yıllık kabarmaları ile belirlenen büyüme halkaları, bu tarihlerde bir yılın 400 günden oluştuğunu gösteriyor. (s.336)

    13.Bölüm

    * Kladistikten önce, dört ayaklı omurgalıların tümünün antik lob yüzgeçli balıktan geldiği ve bunların çoğunun 400 milyon yıl önce ortadan kaybolduğu sanılıyordu. Bunların yüzgeçleri, eksenleri bakımından ayağa dönüşebilecek yapıdaydı. Bu grubun Coelacanth adı verilen bir üyesini 1930’lu yıllarda Afrika’da deniz kıyısının açığında bulunan bir örneği, balıklarla dört ayaklı omurgalılar arasındaki “kayıp halka” olduğu düşünülerek selamlanmıştı. Ancak kladistik, bu düşüncenin doğru olmadığını gösterdi. Coelacanth, dört ayaklı omurgalılarla aynı dalın üzerinde değildir. Bu iki grubu birleştirenin, Coelacanth ile aynı dönemde gelişmiş olan başka bir büyük grup, akciğerli balıklar grubu olduğunu gösteriyor. (s.403-404)

    * [Kladistik] bütün kara bitkilerinin tek bir soyun üyeleri olduğunu ve (bu işi düzinelerce kez yapan hayvanların tersine) denizden karaya bir kez taşındıklarını gösterir. (s.404)

    * İnsanlar ve fareler, batrağın sahip olduğu bütün genlerin ekstralarına sahiptir; ortak atadan gelen yolun bir yerinde, genlerin sayısı iki kez ikiye katlanmıştır. Bir grup balık (ışın yüzgeçli balıklar), memelilere giden soydan ayrıldıktan sonra, genlerinde bir kez daha ikiye katlanma gerçekleşmiştir. (s.419)

    14.Bölüm

    * Kısacası türlere, cinslerin sadece kolaylık olsun diye oluşturulmuş yapay derlemeler olduğunu kabul eden doğa bilginlerinin yaklaştığı gibi yaklaşmamız gerekecektir. Bu pek de iç açıcı bir bakış açısı olmayabilir ama en azından tür teriminin o keşfedilmemiş ve keşfedilmesi mümkün olmayan özünü boş yere aramaktan kurtulmuş oluruz. (s.485)