• Baba/Oğul= 15 Saniye
    Anne/Oğul= 3 Dakika
    Erkek/Kız= 55 Dakika
    Kız/Kız= 2.5 Saat
    Erkek/Erkek= Bu Bir Ödemeli Aramadır.
  • Suna Hakkı'yı sinirlendirmemek için elinden
    geleni yapıyor tam 15 yıldır. Artık onu sakinleştiremeyeceğini biliyor. Hakkı'nın
    yumruğunu havada gördü mü yapılacak tek
    bir şey var. Gözünü kapamak. Kaparsa
    yumruğun ne zaman ve nereye geleceğini
    görmüyor. Böylece, geçen o birkaç saniye
    içinde korku duymuyor en azından. Birkaç
    kere denedi. Gözü açık olursa yumruk büyüyor büyüyor, en yakınlaştığı anda en korkunç
    halini alıyor. Parmağının üstündeki kıllar
    büyüyünce, o anın geldiğini anlıyor Suna.
    Lunapark'ta şu kendi etrafında dönen makineye bindiğinde yaşadığı hissin aynısı bu. Sanki içi hopluyor. Yüzyıllar geçmiş gibi, çocuklar
    küçükken bir kere Lunapark' a gitmişlerdi.
    Çocukları bindirmek bahanesiyle Suna da
    binmişti o uçan daire gibi şeye. Çok
    eğlenmişti, çok korkmuştu. Şimdi sadece korkuyor.
  • 480 syf.
    ·Puan vermedi
    Elisabet Benavent "Yüksek Topuklar Karışık İlişkiler".. Ben tam bi promosyon insanıyım, markette filan, kasa yanına geldiğimde, şu ürünümüzde 5,90'dan 3,90'a indi deniyorsa Ve o ürün temizlikle ilgiliyse hiç hayır demem, ille alırım. Her nevi pazarlama tekniğinin farkında olsam da, aynı usulde, kitaplarda da tav olurum

    Hastanede kaldığım dönem, hızlı kitapçı alışverişlerimde, aa indirime girmiş üç kitap xxx lira diyerek, epeyce boşa yatırım yapmışlığım var. Bu girizgah kendimi savunma değil, bilakis kendime kızgınlığım. İndirimdeydi evet, 32 lira etiket fiyatından 10 ya da 15'e. Kapaktan zaten, romantik eğlenceli bi şeydir şeklinde aldım. Arka kapak yazısı dört satır, hakkında sıfır bilgiyle on saniye içinde at sepete halindeydim.

    Evet, sürekli edebi eser okuyanlardan değilim. Çeşit seviyorum, arada zıpçıktı kitaplarda alıyorum. Neyse umduğumdan farklı mı buldum, aslında evet, kapağın hoşluğu daha iyi bi şey beklememe sebep oldu. Yetişkin okurlar için dört kadının birbirileriyle, hayatla Ve cinsellikle ilişkileri. Bariz rahatsızlık veren şeylerden biri (konuda sinir olduğum yerlere değinicem) anlatıcı karakterden dinlediğimiz hikaye, ara ara anlatılan şahsa dönüp, onun tarafından anlatılıyor ve bir anda tekrar ana anlatıcıya dönüyor ama, sanki diğer kısmı da o anlatmışcasına, neredeyse cümle bitmeden, üçüncü tekil şahıstan tekrar birinci tekile, acep anlatabildim mi

    Ya kitabın orijinalinde böyle saçma bi akış var, ya da yine şahane bir çevirmen redaktör işbirliği. Konuda neden rahatsız oldum? benim sevgiye aşka bakışım biraz nasıl denir, çağdaş değil (çağdışı demeye çalışıyorum) Altı yaşımda aşık olduğum çocuğa, çamur köftesi yapardım. Sonra o zaman içinde çubuk kraker köftesine döndü (bilahare anlatırım) diyeceğim o ki, o zamandan bu zamana ayartıcı gördüğüm tek kural "erkeğini besle kızım"kahkaha attım şu an.

    İlişkilerin bu kadar kaotik işlendiği, iki yakın arkadaşın aynı adamla cinsel ilişkiye girip, bu dünyanın en normal şeyiymiş gibi devam ettikleri durumlar, kitabı benim için eğlenceli kılmaktan ziyade, sinir harbi haline getiriyor. Neredeyse 500 sayfa ile yine "vakit, nakit ve gözümün nurunu" telef ettim. Son olarak, iç kapağa “romantik kadın edebiyatına dönük kitaplardır” yazılmış, ah bunu göreydim zaten almazdım. İlgili kişilere, romantik kadın edebiyatı nedir diye sormuyorum bile. İndirimde dahi görseniz, kitap tavsiye listemde değil bilesiniz. Saygılarmla
  • Nefesinizi tutun ve saatinize bakın. Kaç saniye soluk olmadan durabileceksiniz?.. 1-2 dakikaya kadar uzanabiliyorsunuz değil mi?.. Peki denizin içine girip de nefesinizi tutarak kaç saniye durabiliyorsunuz suyun altında. 15-25 saniye civarında!.. Peki bu aradaki fark neden?.. Çünkü, suyun dışında iken bedeninizin tüm yüzey hücreleri lokal oksijen alımı içinde de ondan. Oysa, suyun içinde iken bu yol kapanıyor ve sadece ciğerinizdeki oksijen ile başbaşa kalıyorsunuz.
  • 141 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    “Hayatta başarılı olamadınız mı? Bize gelin, ölümünüzü başaracaksınız!” sloganıyla nam salan bir dükkân düşünün. Bu dükkânın sahipleri sevincin, hayallerin ve umudun varlığından bi’ haber. Bir gün geliyor ki “iyimserliğiyle çölde çiçek açtıracak bir çocuk” katılıyor bu aileye. Halkın intiharı için gerekli malzemelerin satıldığı dükkâna güneş doğuyor sanki. Tuvache ailesinin küçük Alan’la imtihanını okurken hem gülecek hem duygulanacak hem de biraz düşüneceksiniz. Okudukça yaşadığımız dünya daha çok batacak gözünüze. Bu dünyaya alıştığınızı ve kötülüklerine karşı duyarsızlaştığınızı fark edeceksiniz. (Özellikle günlük haberler bölümünde)

    Kitap oldukça akıcı, bol diyaloglu ve kısa kısa bölümlerden oluşuyor. Çerezlik bir öykü diyebilirim. Mizahi yönü ağır tutarak gerçekleri anlatmış bir nevi yazar.

    Son cümleyi okuduktan sonra sayfaya 10-15 saniye bakakaldım ve böyle bitemez dedim. Kitabın sonunu tahmin edebiliyordum ancak yazarın ters köşesiyle “what?” dedim kaldım. Sırf sonu için bile okuyabileceğiniz bir kitap. Şiddetle tavsiye ediyorum.
  • 96 syf.
    Son dönemde Can'ın özellikle öykü kitapları çok niteliksiz bir hâl almasına rağmen azılı bir öyküsever olarak, öykü kitabı görünce alasım geliyor ve bu da geçen gün aldığım birkaç öykü kitabından birisi oldu. Can'a öykü alanında son dönemde güvenemesem de alıverdim, yenildim arzularıma.

    Kitapta toplamda 10 öykü, 81 sayfaya yayılmış. Her öykünün başına, ne ilgisi varsa, Pink Floyd şarkılarından birkaç dize eklenmiş. İngilizce ve Türkçe olarak. Türkçe çevirileri çok kötü olan alıntılar... Sebebi neydi hiç bilmiyorum.

    İlk öykü kitaba adını da veren öykü: Bilinmeyen Sular. Fakat öyküde ne bilinmeyen bir şey var ne de su... Konusuz, karalama bir şey sadece. Kitaba bu öykünün adını vermek neden? Bir kere öykünün başkarakterinin bir erkek ve yazarının ise kadın olması ne yazık ki bana zaten gerçekten uzak öyküyü iyice gerçek dışı gösterdi. Oysaki öyküde insan hayatı bulmalıdır. Yaşamdan kesitler, tespitler bulmalıdır. Ve bu öykü bize bunlar dâhil hiçbir şey veremiyor. Bir baba-oğul geyiği dönüp duruyor; oğul nereden geliyor, neden geliyor; baba neden arıyor, ne arıyor?

    "Yamaç" isimli ikinci öyküde yine ilkindeki gibi iki karakter var. İlkinde baba-oğul düzleminin cinsiyetleri belli en azından, bunda iki karakterin adları da cinsiyetleri de belli değil. Bu öyküde de bir öykü konusu yok. Aynı odanın dört duvarında kaybolan bir fotoğrafı arayan; ama ne için aradıklarını kendilerinin de bizim de ve yüksek ihtimalle yazarın da bilmediğimiz iki insan... Adları yok. Cinsiyetleri yok. Sadece odaları ve üstüne fantezi kurdukları bir fotoğraf var ellerinde. Son dönemde okuduğum en anlamsız öykülerden birisi. Diğeri de ilk öyküydü. Bakalım üçüncü, dördüncü, beşinci bir şey değiştirecek mi?

    Değişmedi. Yine iki kişi, yine tek mekân, yine anlamsız bir sözde gerginlik ve yine anlamsız bir içerik... Sözde bir evlilik gerçekliği ve dramıyla karşı karşıyayız. ama ne dram! Hiçbir şey yok. Hayattan, anlamdan, konudan hiçbir şey yok. Hayat yok. Anlam yok öyküde. Konu yok... Pes! Öykünün adı diyorum. Pes... Sanki üçüncü öyküde seni pes ettirmek gibi. Ama yok, huyum değil. Başladım, bitecek bu kitap.

    "Dostlar böyle yapar çünkü"... Peh peh peh! Nasıl yapar? Ne yapar dostlar? İki kişilik bu öyküde gene ne var? Adındaki hiçbir şey yok mesela. dostluk yok. "Böyle" yapılan bir şey yok. Gereksiz bir gerilim. Anlamsız bir sessizlik... İnanamıyorum. Dört oldu ve hepsi yerle bir. Can Yayınları. Ah Can Yayınları kim bilir gene nasıl bir ideolojik siyasal etkiyle bastın bu öyküyü de...

    "Kırk Saniye" diye bir şey daha... Kimin kim olduğu bile belli değil her zamanki gibi. Nasıl tanışmışlar, kim onlar, ne yapıyorlar? Sadece bir diyalog var "kırk saniye" ile başlayan, sonra bir daha kırk saniyeden hiç bahsedilmeyen... Canavar gibi bir su kaynağı var. Niyeyse karakterlere inat akan... Ne zoru var onlarla kimse bilmiyor. Yazan da... Böyle bir rezillik.

    "Bataklık Balığı" isimli, yaklaşık 15 sayfa uzunluğunda ve kitabın en uzun öyküsü olan metin, şu ana kadar okuduklarımın en kötüsü olabilir. En başından bir Türk öykücünün, yabancı karakterler ve kültürler üzerinden hikâye anlatması pek anlamlı değil. Öykü zira okuyana bir şey anlatmalı yukarıda da dediğim gibi. Bu anlatmıyor. Karakterin adı Theo bir kere. Ne anlatacak ki? Yine bomboş, anlamsız bir içerik... Tanrım ben ne okuyorum!

    "Puantiyeli Plastik Bir Şemsiye" adı, sözde bir aşk içi dram öyküsüne verilen ad. Size şunu söyleyeyim: Bu eşyayla bu öykünün ana meselesinin hiçbir ilgisi yok. Sırf başlık olsun diye konulmuş bir başlık. Ve yine aynı sığlıkta bir öykü; konusuz, içeriksiz, temelsiz... Gerginliğin sebebi ne? Hiçbir şey belli değil. Gene isimler yok. Berbat...

    C Blok Daire 10 sonun son merdiveni. Ve yine hayal kırıklığı... Yine iki karakter. Yine konu yok. Yine kim kimdir belli değil. Betimleme yok, ödev yok, fikir yok... Bir kız var; yaşı yok, saçı yok, mimiği yok; bir yeni gelen var, adı yok... Açık açık onda sıfıra doğru ilerliyor kitap. Son şans, bakalım ne getirecek...

    Bir Yere Kadar isimli kısacık öykü bile duygudan çok uzak. Sözde duygusallık adına yapılmış; ama yapmacık. İki satırlık metni bile yapmacık olmaktan uzaklaştıramamış yazan. Bu kadar kötüsü de artık bir yere kadar...

    Şükürler olsun sona erdim: göründüğünden daha uzak. Evet bu kitap göründüğünden çok daha uzak. Çok daha kötü... Buna laf bile etmeyeceğim.
  • Big Bang olayının ilk saniyelerinde neler olup bittiği de bilimsel olarak ispatlanmıştır. Parçacık Fiziği’nde son yıllarda görülen hızlı gelişmeler, sonucunda atom altı parçacıkların nasıl ortaya çıktığı konusunda laboratuvarlarda benzer şartlar düzenlenmesi suretiyle bazı açıklamalar getirmiştir. Buna göre çok yüksek sıcaklık değerleri altında; elektron, proton, nötron ve nötrinoların fotonlarla birlikte nasıl bir reaksiyona girdikleri ve reaksiyon sırasında nasıl davrandıkları görülmüştür. Atomların, daha sonra da moleküllerin ve nihayet moleküllerden de maddenin nasıl yaratıldığı saniye dilimleri arasında aşama aşama anlaşılmıştır. Big Bang’ten önce hiçbir şey yoktu. Madde yoktu, enerji yoktu, uzay yoktu… zaman yoktu, mekân da yoktu. Bu ‘yok’ ifadesini insan zihninin tam olarak kavraması çok zordur. Çünkü ‘yok’ luk, ancak ‘var’ lığa göre tanımlanan bir kavramdır. Yok’luğu tarif edecek bir kelime, onu belirleyecek bir sıfat da yoktur. Yokluğu matematikteki sıfır kavramı ile de tanımlamak imkânsızdır. Sıfır, var olmayan bir kemiyetin (nitelik) adıdır. Yoklukta nitelik ve nicelik de olmadığından sıfır kavramı da kullanılmaz. Bu durumda, Big Bang’ten ‘önceki zamanda’ neler olduğu sorusu, mantık dışıdır. Çünkü zaman da Big Bang ile yaratılmıştır. Maddenin yaratılmaya başladığı ‘an’ zamanın da yaratıldığı ‘an’ dır. Evrenin yaşı 15 milyar yıl ise, “30 milyar yıl önce ne vardı?” sorusu hiç anlamı olmayan bir soruşturmadır. Çünkü 30 milyar yıl önce ‘zaman’ yoktu ki, ‘ne vardı’ sorusuna bir cevap arayalım.