• Kişi kimi zaman çok sevmenin getirdiği yanlışlıklara da düşüyor. Sevdiği şeyi göğsüne fazlaca bastırırken örseliyor onu. Hoyratlaşıyor bir yerde aşk. Acaba bu ger­çek­ten aş­kın ka­çı­nıl­maz bir ge­re­ği mi? Ki­mi za­man öy­le bel­ki. Ama, ben, öy­le ol­ma­ma­lı di­yo­rum. İn­sa­nî çiz­gi­den sap­ma­ma­lı. Aş­kı in­sa­nî çiz­gi­de bü­tün­le­me­li. Mut­lu­luk da, sa­nır­sam, o za­man bü­tün­le­ni­yor. Gü­ven, mut­lu­lu­ğun te­me­li­dir. Gü­ven aş­kın ve her tür­lü aş­kın, ya­ni ce­sa­re­tin, ya­ni kav­ga­nın te­me­li­dir.
  • Se­nin eş­siz­li­ğin, bu­lun­maz­lı­ğın üs­tü­ne ne söy­le­sem ek­sik ka­lır. Sa­de­lik­ten kork­ma­yan bir ka­dın­sın bir ke­re. O köp­rü­nün al­tın­da vb. sa­tı­lan ba­lık-ek­mek­ten alıp ye­mek is­te­men be­ni en çok gö­nen­di­ren şey­ler­den bi­ri. Sa­na on­dan al­mak is­te­me­yi­şi­min tek ne­de­ni ­mi­de­nin sağ­lı­ğı­nı dü­şün­dü­ğüm­den­dir. Bu­nu kaç kez söy­le­dim de sa­na. Ada­pa­za­rı’nda­ki kız­la –ney­di adı onun?– çek­tir­di­ğin fo­toğ­raf­ta se­nin bü­tün ha­yat tav­rın giz­li. En gös­te­riş­siz ko­şul­lar­da da sen, o ko­şul­lar­dan hiç utan­ma­dan, hiç yük­sün­me­den, bir aya­ğı­nı gö­zü­pek bir ra­hat­lık­la ile­ri ata­bi­lir­sin. Be­ni na­sıl sa­vu­nur­sun son­ra. Bi­ri­si ba­na çok şiş­man­ladığı­mı söy­le­miş­ti de, he­men sal­dı­rı­ya geç­miş, şiş­man ol­ma­dı­ğı­mı ile­ri sür­müş­tün. Oy­sa pe­kâ­lâ faz­la ok­ka­lan­mış­tım o gün­ler. Sen bu­sun iş­te. Sev­di­ği­ni her du­rum­da sa­vu­nur­sun, onun ku­sur­la­rı­nı gör­mez­sin. Ne sev­gi­li­sin sen.
  • YAY - 18 Aralık / 19 Ocak
    Oğlak - 20 Ocak / 15 Şubat
    Kova - 16 Şubat / 12 Mart
    Balık - 13 Mart / 18 Nisan
    Koç - 19 Nisan / 13 Mayıs
    Boğa - 14 Mayıs / 21 Haziran
    İkizler - 22 Haziran/ 20 Temmuz
    Yengeç - 21 Temmuz / 10 Ağustos
    Aslan - 11 Ağustos / 16 Eylül
    Başak - 17 Eylül / 30 Ekim
    Terazi - 31 Ekim / 23 Kasım
    Akrep - 24 Kasım / 29 Kasım
    Yılancı - 30 Kasım / 17 Aralık
  • İbn Munkız gerek Haçlılar gerekse bölgedeki diğer yerel emirlere karşı verilen savaşlar ve çatışmalarda bulundu, birçok ava katıldı, resmi-gayri resmi birçok seyahate ve ziyarete iştirak etti, dört bin cilt kitabı Frenklerce yağmalandı, çoğu kez ölümden döndü.
    Mustafa Doğan/ Dünya Bülteni/ Tarih Dosyası

    Müslümanların uzun zamandır maruz kaldığı tarihi eleştirilerden birisi dahili ve şahidi oldukları olaylar üzerine daha az yazmış olmaları, hatta bazen hiç kayda geçirmemiş olmalarıdır. Mesela meşhur Ortadoğu tarihçisi ve oryantalist Bernard Lewis ’in bunun üzerinde durduğu, bazı eserlerinde bu konuyu işlediği bilinmektedir. Bu ithamların en çok beslendiği olaylardan birisi ise ilki 1095’de gerçekleştirilmiş olan Haçlı Seferleri’dir. Böylesine mühim bir hadiseye şahitlik eden Müslümanların veya bölgede o dönem nüfusun büyük bir kısmını oluşturan Arapların, bölgeye gelen Avrupalı çağdaşlarının ürettiği çapta bir literatüre yaklaşamadıkları doğrudur.Diğer taraftan, çağdaş tarih yazıcılığında artık böyle yaklaşımların fazla “oryantal” bulunduğu, dolayısıyla modasının geçtiği de son zamanlarda sıkça ifade edilmektedir.Oysa Müslümanların Haçlı Seferleri üzerine çağdaşları olan Avrupalı Hristiyanlar veya kendi deyimleriyle “Frenkler” ile kıyaslanınca daha az yazmış ve düşünmüş olmaları gerçeği bu meseleye ister istemez çift taraflı bakmayı mecbur kılıyor.

    Elbette Haçlı Seferleri ve Frenkler hakkında edindiği izlenimleri kaleme alan veya yazdıran Müslümanlar da vardı. 4 Temmuz 1095 tarihinde,Birinci Haçlı Seferi’nin Papa 2. Urbanus’un çağrısıyla başlamasına dört ay kala Kuzey Suriye’deki Şeyzer şehrinde dünyaya gelen Üsame İbn Munkız bunlardan birisiydi. Şeyzer’in idaresini elinde bulunduran Beni Munkız hanedanına mensub olan İbn Munkız, çocukluğunda iyi eğitim ve terbiye görmüş birdevlet adamı, diplomat, savaşçı ve şairdi. Haçlılarla mücadele etmiş İmadeddin Zengi, onun oğlu Nureddin Mahmud Zengive Selahaddin Eyyubi gibi önemli devlet adamı ve komutanlara danışmanlık yaptı. İbn Munkız gerek Haçlılar gerekse bölgedeki diğer yerel emirlere karşı verilen savaşlar ve çatışmalarda bulundu, birçok ava katıldı, resmi-gayri resmi birçok seyahate ve ziyarete iştirak etti, dört bin cilt kitabı Frenklerce yağmalandı, çoğu kez ölümden döndü. 15 Kasım 1188 tarihinde, Selahaddin Eyyubi Kudüs’ü Frenkler’den geri aldıktan bir sene sonra, Şam’da 93 yaşındayken vefat etti. Papa 2. Urbanus’un çağrısıyla başlayıp Kudüs’ün yeniden fethiyle son bulan, başka bir ifadeyle doğumdan ölüme Haçlı Seferleri’nin etrafında hatta içinde şekillenmiş renkli ve ilgi çekici bir hayat... Aynı zamanda şair, edib ve tarihçi yönleri olan İbn Munkız, tüm bu koşuşturmalı hayatına rağmen çoğu günümüze ulaşmayı başaramamış edebi eserler de vermiştir. Vefatına yakın hatıralarına, şiirlerine, gözlemlerine, eleştirilerine başkasına yazdırmak suretiyle yer verdiği Kitâbu’-l İ’tibâr bunların içinde en kayda değer olanıdır ki Üsame’nin yaşadığı yıllarda Mezopotamya ve Doğu Akdeniz havzasındaki siyasi, sosyal, askeri ve kültürel hayata büyük bir ışık tutmaktadır. Bunların içinde en dikkat çekici ve de bu yazımızın doğrudan konusu olan kısımlar Haçlı Seferleri ve Frenklerin savaşçılığı, kültürü, adeti, hukuku, tıp uygulamaları vs. üzerine bahsi geçenlerdir.

    Frenklerin uyguladığı tedavi yöntemleri Üsame’nin tuhaf bulduğu şeylerden birisidir. Üsame’nin tanıdığı Sabit isimli Hristiyan bir hekim Lübnan dolaylarında gördüğü gariplikleri Üsame’ye şöyle naklediyor:

    “Bana, bacağında büyümekte olan bir çıban bulunan bir savaşçı, bir de delimsek, kuruluk hastalığına yakalanmış bir kadın getirdiler. Savaşçıya çıbanı açıp iyileştirecek bir merhem uyguladım, kadına da tabiatını nemlendirecek bir perhiz verdim. Derken Frenk hekim geldi ve onlara ‘bu adam tedavi konusunda hiç bir şey bilmiyor’ dedi. Sonra savaşçıya, ‘tek bacakla yaşamak mı istersin, yoksa iki bacakla ölmek mi?’ diye sordu. Adam, ‘tek bacakla yaşamak isterim’ diye cevap verdi. Hekim, ‘öyleyse bana güçlü bir asker, bir de keskin bir balta getirin’ dedi. Bir savaşçı, elinde baltayla geldi. Ben de yanlarındaydım. Hekim, hastanın bacağını bir kütüğün üzerine koydu ve askere, baltayla bacağa vurup bir defada kesmesini emretti. Gözlerimin önünde asker baltayla vurdu, ama bacak kopmadı. Adam bir daha vurdu. Bu vuruşla bacağın iliği çıktı ve savaşçı oracıkta öldü. Sonra kadını muayene etti. ‘Bu kadının başında şeytan var, ona sahip olmuş. Saçını kazıyın’ dedi. Saçını kazıdılar ve kadın yeniden onların hardal ve sarımsaktan ibaret olan perhizlerine devam etti. Kuruluğu daha da arttı. Bunun üzerine hekim ‘şeytan onun başının içine girmiş’ dedi. Bir ustura aldı ve kafa derisini haç şeklinde çizdi. Çiziğin ortasından itibaren kafatası ve kemiği açılıncaya kadar deriyi soydu ve orayı tuzla doldurdu. Kadın ruhunu hemen teslim etti.”

    Ancak Üsame’nin Frenklerin olumlu sonuçlar veren tedavilerine de hatıratında yer verdiğini belirtelim.

    Yine ilginç gözlemlerden birisi de Frenklerin hukuk anlayışı ve yargılamaları üzerinedir. Üsame şöyle aktarıyor: “Bir defasında Emiî Mu’înüddin’le Kudüs’e gitmiştim. Nablus’ta durduk. Orada, Müslümanlardan, henüz genç ve iyi giyimli olan kör bir adam kendisini emîre takdim etti. Yanında emîre hediye etmek üzere meyveler vardı. Emîr’in, kendisini Şam’da hizmetine almasını istiyordu. Emîr kabul etti. Adamı soruşturdum, annesinin bir Frenkle evlendiğini, sonra da o Frenki öldürdüğünü öğrendim. Kadının oğlu Frenk hacılara saldırıyor, onları annesiyle yardımlaşarak öldürüyordu. Sonunda onu suçladılar ve Frenk usullerine göre cezalandırdılar. Büyük bir fıçı getirip suyla doldurdular. Üzerinde de tahtadan bir iskele kurdular. Suçladıkları adamın ellerini bağladılar omuzlarının etrafına bağladıkları iple fıçıya sarkıttılar. Düşüncelerine göre, adam masumsa suya batacaktı. Onlar da suyun içinde boğulup ölmesin diye iple adamı çekeceklerdi. Suçluysa batmayacaktı. Adam, kendisini suya attıklarında, batmak için elinden geleni yaptı, ancak başaramadı. Mecburen, verdikleri cezaya razı oldu. Allah onlara lanet etsin! Kızgın şişle gözlerini dağladılar.

    İlaveten İbn Munkız’ın Nablus’ta bizzat şahidi olduğu Frenk bir nalbant ile köylü arasında kanlı bir düello şeklinde görülen bir mahkeme dehatıralarında okunabilir.

    İbn Munkız’ın zikre değer bir başka tanıklığı ise Frenklerin ahlakıyla alakalı olanlarıdır. Bizzat şahit olduğu bir olay: “Nablus’a gidişlerimde daima Mu’izz adlı, evi Müslümanlar için bir misafirhane özelliğinde olan adamda kalırdım. Evin yola bakan pencereleri vardı. Pencerelerin karşısında, yolun öte yakasında tüccarlara şarap satan bir Frenk’in evi vardı. (...) Bir gün bu Frenk eve gitti ve karısının yatağında bir adam gördü. Adama, ‘karımın odasına ne cesaretle girdin?’ diye sordu. Adam, ‘yorgundum, dinlenmek için girdim’ diye cevap verdi. Frenk, ‘ama yatağıma nasıl girdin?’ diye sordu. Öteki cevap verdi: ‘serilmiş bir yatak buldum, girip uyudum.’ ‘Ama’ dedi Frenk, ‘karım da seninle birlikte uyuyor!’ ‘Doğru’, diye cevap verdi öteki, ‘ama yatak onun. Onu kendi yatağını kullanmaktan nasıl men edebilirdim?’ Frenk, ‘dinim hakkı için’ dedi, ‘bunu bir daha yapacak olursan, bozuşuruz.’ Frenk’in, itirazının ve kıskançlığının ifadesi bundan ibaretti.”

    Frenklerin övgüye mazhar oldukları nadir hususlardan biri cesaretleri ve savaşçı olmalarıdır. Ki Ibn Munkız’ın da en yakın ilişki kurduğu Frenkler ilginç şekilde şövalyelerdir. Bunların arasında Üsame’ye “kardeşim” şeklinde hitap eden veya namaz kıldığı sırada saldırıya uğradığında kendisinin yardımına koşan şövalyeler bile vardır. Bunlar daha detaylı olarak okunabilir. Üsame’nin şu ifadelerini alıntılamakla yetinelim: “Frenklerle ilgili olaylar, onların halleri sayılıp dökülse, insan, onları tıpkı sadece kuvvet ve yük taşıma gibi özelliklere sahip olan hayvanlar gibi sadece cesaret ve savaşçılık yeteneğine sahip hayvanlar olarak görür...” “Bunlarda ne kıskançlık vardır ne de hamaset. Ancak cesurdurlar.”

    İlginç olan Üsame’nin bu gözlemlerinde yalnız olmaması, kendisini doğrulayan başka kaynakların da mevcut oluşudur. Mesela, Bizans imparatoru I. Aleksios Komnenos’un kızı Anna Komnena bir nevi babasının vakanüvisiydi ve Aleksiad isimli eserinde Frenklerden şöyle bahsetmişti: “Frenkler genel olarak inatçı, başına buyruk, askeri disiplin ve teknikten bihaber bir millettir ancak iş savaşa ve savaşmaya geldiğinde hiddet yüreklerinde yankılanır ve dizginlenemezler. Ve bu sadece askerleri için değil, düşman saflarının ortasına karşı konulamaz bir kuvvetle saldıran liderleri için de geçerlidir.” Üsame ve Anna Komnena’dan çok daha önce, 896-956 yılları arasında yaşamış olan ünlü Arab coğrafyacı ve tarihçi el-Mesûdî Avrupa’yı gezme imkanı bulmuş ve Frenkler için şunları söylemişti: “mizaçları haşin, davranışları kaba, anlayışları kıt ... imanlarında ise bir sağlamlık yok.”

    Tabi Roma İmparatorluğu gibi şaşalı ve yüce bir gücü ortadan kaldıran Germen kabilelerin ve Vandallar’ın torunu olan ve de Roma mirasının varisi oldukları söylenen Frenk milletlerin böylesine mühim bir mirastan ne kadar faydalanabildikleri sorusu akıllara geliyor. Avrupalıların bu büyük askeri seferler sırasında Müslümanlara ve Bizanslılara medeniyet namına elle tutulur hiçbir şey sunamayıp üstüne bir de geçtikleri yerleri yağmalamış ve harap etmiş olmaları kulağa ilginç gelen şeylerden birisidir. Örneğin, Ibn Munkız’ın şahit olduğu hukuki anlayışın Roma’nın en önemli müesseselerinden olan “Roma Hukuku “‘ndan neredeyse hiç faydalanamadığı görülüyor. Tuhaftır, bu Akdeniz dünyasına Frenklerden çok daha sonra giren aktörlerden birisi olan İslam’ın Roma’nın varisi olmaya daha layık olduğu, hatta kurumları ve hukukuyla çok daha büyük katkılar yaptığı Haçlı Seferleri’nde görmenin mümkün olduğunu söylemek abartı olmasa gerektir. Haçlı Seferleri’nde Doğu’nun mu Batı’ya yoksa Batı’nın mı Doğu’ya daha çok şey sunabildiği tartışması hala canlı olmakla birlikte Batı’nın savaş alanında mağlub olsa bile uzun vadede bilimde ve öğrenmede büyük bir atılım gerçekleştirmesinde Doğu’nun büyük bir payı olduğunu söylemek herhalde yanlış olmaz.

    Kaynaklar

    Usame ibn Munkız. Kitâbu’-l İ’tibâr (İbretler Kitabı). çev. Yusuf Ziya Cömert, İstanbul, 2008.

    Ibn Munqidh, Usāmah. The Book of Contemplation: Islam and the Crusades, ed. Paul Cobb, London, 2008.

    Bernard Lewis. Müslümanların Avrupa’yı Keşfi, çev. İhsan Durdu, İstanbul, 2000.


    https://www.dunyabulteni.net/...renkler-h288045.html
  • Rahman Ve Rahim olan Allah’ ın (c.c.) Adıyla. .

    Allah’ın insanları eşref-i mahlûkat kılmak üzere lütfettiği saf akıl ile yine Allah’ın insanları İnzar ve terbiye etmek üzere gönderdiği saf vahiy arasında epistemolojik bir uyum vardır. ilim bu uyumu keşfetme çabasıdır.

    Bilmelisin ki, vahiy Hz. Peygamber’in (s.a.v.) hayatında tamamlanmış ve din kemale ermiştir: ‘’ Bugün dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı seçtim.’’ (Maide 5/3) . Hiç kimse, doğrudan ya da dolaylı olarak Hz. Peygambere (s.a.v.) atfen kutsal bir bilgi iddiasında bulunamaz ve bu bilgiyi inanç kaynağı olarak takdim edemez. Hz. Peygamber (s.a.v.) görevini kâmilen ifa etmiş, vahyin yegane kaynağı olan Kur’an-ı insanlara eksiksiz olarak tebliğ etmiş, sahih inancı ve salih ameli tanımlayan sünnetini bize emanet etmiş ve hakk’a yürümüştür. Bir bilginin inanca mesnet teşkil etmesi için mütevatir haber olması gerekir ki oda kuran ve sünnete açıkça tanımlanmıştır.

    Bir insanın sadık bir rüya ile Hz. Peygamberi görmesi ilahi bir nimettir; ancak bu sadece o rüyayı göreni bağlar. Diğer insanlar açısından ne akaid ne de hukuk umdesi olarak bağlayıcı olur. Aksi olsaydı, yine Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) savaştığı benzeri yalancı peygamberler, kendilerinden menkul bilgilerle zihinleri ve kalpleri ifsad ederlerdi.

    Bu ifsadın nice gençlerin geleceğini kararttığını herhalde 15 Temmuz gecesi gördük. Sana gaiblerden haber getirdiğini söyleyenlere ve kendilerinden menkul bilgileri vahyi bir bilgi gibi aktararak seni kendi hesaplarına ram etmeye çalışanlara ‘’ Gaybın bilgisi sadece Allah’ a mahsustur ‘’ de ve yoluna devam et. Allah’ın bizatihi sana varlığının bir parçası olarak verdiği aklını yüreğine yüklediği vicdanını kimsenin tekeline ve insafına terk etme .

    İnsanoğlunun ruhen ve zihnen olgunlaşarak ulaştığı ilham ve sezgiler de rüyalar gibi sadece sahibini bağlar ; bunların sonuçlarının doğruluğu ise saf akıl ve saf vahiy ile sınanır . Unutma ki feyz kapıları, aklederek vahyi doğru anlama çabası içinde onlara her zaman açıktır. Yeterki o kapıdan samimiyet , hikmet ve tevazu ile girmeyi bilesin.

    Aklını arındırarak sezgisel gücünü tahkim et ; ancak kendi sezgini de herhangi bir başka yaratılmışın sezgisini de vahiy ile karıştırma ve vahiy düzeyine çıkarma !

    Kibirlenerek bilginin senin tekelinde olduğunu asla iddia etme ; bilginin kendi tekelinde olduğunu iddia edenlere de asla itibar etme !

    Yine bilmelisin ki ; Vahyin yorumları insani anlama çabasının ürünleridir ve asla vahiy ölçeğinde kesin bilgi mertebesine ulaşamaz. Kim kendi yorumunu mutlaklaştırırsa, aslında o yorumu vahiy yerine koymuş olur ve vahyin tahrifine yol açar. İlim geleneğinde yazılan bir eserin ya da verilen bir hükmün sonrasında ‘’ Allahu a’lem ‘’ denmesi yorumun göreceliliğine işaret eden bir tevazu örneğidir. ‘’ Lâ gâlibe illallah ‘’ diyen bir devlet adamı ile ‘’ Allahu a’lem ‘’ diyen bir alim aynı tevazu ile haddini bilerek ilmi ve gücü Allah’a ircâ etmektedir. Dolayısıyla sende ne kendi yorumunu mutlaklaştır ne de başkalarının kendi yorumlarını mutlaklaştırmalarına izin ver .

    Vahye inan, ancak vahyin sünnet dışındaki hiçbir yorumunu vahyin kendisi haline getirip dogmalaştırma ! Öte yandan aklını doğru kullan ama onu da dogmalaştırma !

    Şunu da unutmamalısın ki , aklını doğru kullanman sağlam bir bilgi altyapısına bağlıdır. Yeterli bilgi donanımına sahip olamayan akıl rehbersiz bir yolcuya benzer ve istikametini kaybeder.

    Bu bütüncül çerçevede kendi yorumlarını mutlaklaştıran tekfirci yaklaşımlardan ve bu yaklaşımlara zemin teşkil eden zihniyetten uzak dur , hatta bu zihniyetle mücadele et.

    Bize tevhidi bir zihniyet yakışır. Ayıran, parçalayan, öteleyen, kutuplaştıran değil , birleştiren kaynaştıran bir zihniyet. İlimde ihtilafı rahmet, fikirde farklılaşmayı bereket gören bir zihniyet ve bu zihniyetin dayandığı saf , berrak ama her bir insan teki kadar zenginlik barındıran kuşatıcı ve içselleştirici bir bilgi anlayışı . Vesselam. .

    ‘’ Allahu a’lem ‘’ . .
  • 528 syf.
    ·4 günde
    Güzel ,öğretici bir kitaptı. Günümüzden hz. İbrahim dönemini yorumlarken 15 temmuz köprüsü demesi siyasi olarak gördüm. Tavsiye eder, teşekkür ederim.
  • Dikkat: Tatkaçıran/oyunbozan içerir.

    Gülmece Yazarı Olarak Hasan Hüseyin: ‘Made in Turkey’

    Ulaş Başar Gezgin


    Yazınımızda, Hasan Hüseyin, haklı olarak, bir şair olarak anılıyor. Bunda, şairin oylumlu şiir kitapları ile nehir-şiir türündeki uzun soluklu yapıtlarının büyük bir payı var. Şairin şiir kitapları, şunlar: Kavel (1963), Temmuz Bildirisi (1965), Kızılırmak (1966), Kızılkuğu (1971), Ağlasun Ayşafağı (1972), Oğlak (1972), Acıyı Bal Eyledik (1973), Kelepçenin Karasında Bir Ak Güvercin (1974), Koçero Vatan Şairi (1976), Haziran'da Ölmek Zor (1977), Filizkıran Fırtınası (1981), Acılara Tutunmak (1981), Işıklarla Oynamayın (1982), Tohumlar Tuz İçinde (1988), Kandan Kına Yakılmaz (1989) ve Karagün Dostu (1989).

    Hasan Hüseyin, bu şiir kitapları dışında, 5 çocuk kitabı, 1 gezi kitabı ve 3 de gülmece kitabının yazarı. Bu yazıda, bu gülmece kitaplarından biri olan ‘Made in Turkey’i (1970, Tek Yayınları) tanıtmak istiyoruz. Kitabın önsözünden, şairin yazılarının birçok dergi ve gazetede yayınlanmış olduğunu görüyoruz. Bunlar, Karikatür, Akbaba, Taş-Karikatür, Tef, Ülke, Yön, Sosyal Adalet, Çaltı, Akis, Zübük, Kirpi, Karagöz, Kim, Yeni Tanin, Rençper, Forum, Papağan, Yeni Gün, Dost, Yelken, Ataç, Varlık, Elek ve Dönüşüm. Yine aynı önsözden, şairin, ilk gülmece kitabı olan “Öhhööööö!”’nün (1964) gelirini TİP’e bıraktğını öğreniyoruz. Önsözden öğrendiğimiz bir üçüncü nokta ise, şairin kaleme aldığı ‘İtin Ağası’ adlı öykünün başına gelenlerdir. Hasan Hüseyin, bunu şöyle aktarmaktadır:

    “İTİN AĞASI adlı öykü, gerek basında, gerekse Parlamentoda büyük gürültülere yol açmıştır. Bu gürültü, yıllarca sürmüştür. Bence, bu öykünün öyküsü, asıl öyküden daha da ilginçtir. Vaktiyle, Aziz Nesin’in yönettiği Zübük adlı gazetede yayımlanmış olan bu öyküden devrimci öğretmenlerin güç almağa çalışması, bugünkü toplumsal düzenden çıkarı bulunan kişi ve çevreleri dehşetli ürkütmüştür. Milliyetçiliğin, vatanseverliğin, köy sevgisinin, köyü ve köylüyü bugünkü durumuyla sevmek demek olduğunu sananlar, İTİN AĞASI adlı öykünün anlatmak istediklerinden korkuya kapılmışlardır. Bunlar, elbette ki, balını yemesini bilmedikleri arıyı, iğnesinden ötürü öldürmeye kalkışanlardır. Öyküdeki köylü Cemal Ağa ile 27 Mayıs’ın lideri Cemal Gürsel’i yanyana getirerek çirkin sonuçlar çıkaranlar ve bu sonuçları, biz devrimcileri sindirmek için bir silah gibi kullananlar, bu ülkeye, bu emekçi halka, en az, işbirlikçi dediklerimiz, faşist dediklerimiz, gerici dediklerimiz kadar zararlı olmaktadırlar. Bu kişileri kendi sözleri ve eylemleriyle yakalarından tutup ışığa çıkarmak, biz devrimcilerin görevimizdir. (...)” (s.6).

    26 Kasım 1962 tarihinde Aziz Nesin’in yönettiği haftalık Zübük Dergisi’nde yayınlanan ‘İtin Ağası’ öyküsünün Meclis’te sert tartışmalara yol açması, onun, 21 Nisan 1963’te, bir öğretmen tarafından, Çankırı Kız Sanat Enstitüsü’nün müsameresinde, bir öğrenciye bir tiyatro monologu olarak okutulmasıyla olur. İzleyiciler arasındaki General Reşat Bir, tiyatroyu keser, sahneye çıkıp öyküdeki ‘Cemal Ağa’yla devlet başkanı Cemal Gürsel’in kast edildiğini, bunun devlete hakaret olduğunu, dava açacaklarını belirtir. Olay, okulda geçtiği için, Mahkeme, dosyayı Valilik’e gönderir; Valilik de, Milli Eğitim Bakanlığı’na gönderir. Öğretmene kınama cezası verilir, ama dava açılmasına gerek görülmez. Bunun üzerine, ‘Tabii Senatör’ Mehmet Özgüneş, Cumhuriyet Senatosu’nda, sert sözlerle, Milli Eğitim Bakanı İbrahim Öktem’den hesap sorar. Basına yansıdığı kadarıyla şunları dile getirir: “Sicilli bir komünistin çıkardığı bir dergide yer alan bu şiir neden okutulmuştur? Dergi sahibi, çok eskiden 23. Tümen Mahkemesi yoluyla askerden ihraç edilmiştir” (s.21). Sözü edilen kişi, Aziz Nesin’dir. Şimdi bu kişiliklerden bir oyun yazsak, herhalde bol güldürülü olacaktı. Özgüneş’li güldürü, burada bitmiyor; kendi ağzından dahası var:

    “Şimdi biraz da (İtin Ağası) başlıklı ve (Cemal Ağanın İti) konulu yazıdan bahsedelim. Çankırı Kız Enstitüsünün sahnesine kadar çıkarılan yazı ihtilâlci sosyalizmin yâvelerinden tipik bir örnektir. Yazıya göre bugünkü düzen ve bu düzeni ayakta tutan bütün müesseseler Cemal Ağanın İtidir. Bu it halkın menfaatlerinin önüne yatmış, halkın aleyhine çalışmaktadır. Bu iti kovalamak için şu veya bu müessese veya kimselerden medet ummak beyhudedir. Halk bizzat eline sopayı almalı ve bu itin üzerine yürümelidir. Bu takdirde, bugün çok güçlü gibi görünen bu itin ne kadar korkak ve güçsüz olduğu anlaşılacaktır. Yazı bu çarpık ideolojisinden başka çirkin bir dille yazılmıştır. Bu iğrenç dille müesseselerimize hayasızca taarruz edilmiştir. Yukarıda delilleriyle gösterilmiş olduğu gibi gerek Derginin sahibi ve gerekse yazıyı yazan zat Ordu ve askerliğe karşı menfi hisler taşımaktadırlar.” (s.28)

    Mehmet Özgüneş’i, daha sonra 12 Mart’ın Devlet Bakanı ve 12 Eylül’ün Din İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanı olarak görüyoruz. Adı, Rabıta dosyasında sık sık geçiyor. General Reşat Bir ise, 22 Şubat 1962’de, görev yeri değiştirilen komutanlardan biri.

    ***

    Hasan Hüseyin’in kimi şiirlerinde görebildiğimiz güldürü dilini ‘Made in Turkey’de de görüyoruz. ‘İtin Ağası’, yalnızca konusuyla değil, diliyle de başarılı bir gülmece öyküsü. Şairin iğneleriyle acıtırken düşündüren bir dili var.

    ‘Burdan Çıktık’ öyküsü, tiyatro için yazılmış havası veriyor.

    ‘Operada Bir Vatandaş’, öykünün adından sezilebileceği gibi, operaya giden bir köylünün yöresel dilde yazdığı çok eğlenceli bir mektuptan oluşuyor.

    ‘Eyyam Efendileri’nde, üst sınıftan ‘sosyalist’ler ve “bu ülkeye komünizm gelecekse onu da biz getiririz” zihniyeti eleştiriliyor. Bu öykü, ayrıca, diyalog kurmadaki ustalıkla dikkat çekiyor.

    ‘Çok Büyük Bir Kayıp’ öyküsünde, Hasan Hüseyin, zenginler, ileri gelenler, generaller vb. için verilen pahalı ölüm ilanlarına dikkat çekip eğlenceli bir ölüm ilanı uyduruyor. Yaklaşık iki sayfalık ilanda, yok yok!..

    ‘Zıpçıktı Osman Bey’ adlı öyküde, sahibinin sesi boyalı basın eleştiriliyor.

    ‘Made in Turkey’de siyasetçilerin demokrasiyle ilişkisi, görme engellilerin fille ilişkisine benzetiliyor.

    ‘Öyledir O Hergeleler’ adlı öyküde, Hasan Hüseyin, Ankara’nın küfürbaz, maço dolmuş şoförlerini anlatıyor.

    ‘Hangi Partiden Koysam Acaba’ öyküsünde, emekli bir albayın milletvekili olmak için parti arayışı üzerinden, dönemin partileri anlatılıyor. Öykü, Alevilerin ilk partisi olan Türkiye Birlik Partisi ile TİP’i tanıtışıyla ilgi çekiyor. CHP hakkında şunları söylüyor, bu öyküde, Hasan Hüseyin:
    “Zagonu geniştir Halk Partisi’nin. Toprak ağasıyla marabayı, fabrikatörle aç işçiyi aynı torbada barındırır. Hattâ gizli anlaşmalarla bağımsızlığı, vurguncuyla dargelirliyi aynı kurnada keseler. Yani hem domuzdan yanadır, hem senden yana...” (s.135).

    ‘Cuk Oturtmuş Kerata’da yarattığı Necmettin Cevher tiplemesi, plazaların solcu gazetecilerini çok iyi anlatıyor.

    ‘Eee... Daha Daha!’ öyküsünden, aşağıdaki parça, etkileyici:

    “Tam altı yıl olmuş Apti’yle görüşmeyeli. Altı yıl deyip de geçmeyin! Neler olmaz altı yılda!... Örneğin Suriye’de 66 adet darbe-i hükümet, bizde ise 666 gazeteci kodeslik olur. Afrika’da 66 devlet kurulur, bizde ise 66 parti. Fransa’da 66 başbakan değişir, İtalya’da 66 koalisyon denemesi yapılır. Amerika Vietnam’da 66 kez yenilir, Amerika Vietnam’a 66 kez yeniden saldırır. Altı yılda 66 barış andlaşması yapılır, 666 savaş kazanı kaynatılır. Bu altı yılda 66 kalkınma raporu düzenlenir bizde, 6666 uzman gelir Amerika’dan. Yine bu altı yılda, altyapı üstyapıyı 66 kez, üstyapı altyapıyı 666 kez etkiler. Hangi sözün altyapıya, hangi sözün üstyapıya ait olduğunun tartışması ise 66 bin kez yapılır bizim buralarda. Ve hattâ, bu altı yılda, sözgelişi, bizim gibi ülkelerde, küçük burjuva tombul burjuvalığa, tombul burjuvazi kompradorluğa terfi eder. Köylü şehire, şehirli Almanya’ya akabilir bu altı yılda. Badem gözlüler kör, körler badem gözlü olabilir. Yani çok şey olur bu altı yılda. Örneğin, geribıraktırılmış bir tarım ülkesi, hop deyince, av çağından ay çağına girebilir – niçin girmesin? Av çağından ay çağına girmek, bizim gibi ülkelerde, hamama veya gerdeğe veya Ortak Pazar’a veya Nato’ya, Cento’ya girmek gibi birşeydir. Biz ki sigaramızı kurşun gibi yakarız, dilersek! Ve yine bu altı yılda, evlenmiş olsam, karım iki yılda bir doğursa, üç çocuğum olurdu; yılda bir verse, altı çocuğum; ikiz doğursa, oniki; geçim darlığından dokuz doğurduğunu düşünün, yepyeni bir ülke kurardık! Altı yıl deyip geçmeyin yani. Altı yılda sağdan sola döner koca dünya! (Ne demiş Arşimed?)” (s.156).

    Kitabın sonunda ise bir sürpriz var. Son metin, Demir Özlü, Ece Ayhan, Mehmet Başaran, Yaşar Kemal, Demirtaş Ceyhun, Sabri Altınel, Ahmet Oktay, Özdemir Hazar, Muzaffer Buyrukçu, Hilmi Yavuz, Arif Damar, Berin Taşan, İlhan Demiraslan, Tarık Dursun K., Nedret Gürcan, Şükran Kurdakul, Yılmaz Gruda, Ceyhun Atuf Kansu, Feyyaz Kayacan, Orhan Duru, Onat Kutlar ve Adnan Özyalçıner’in bir dergideki soruşturma için verdikleri yanıtlardan (Yeni Ufuklar Dergisi, Ocak 1967 sayısı) ve bunlara yönelik olarak Hasan Hüseyin’in yaptığı iğneleyici ve gülmeceli yorumlardan oluşuyor. Bu metin, yazın tarihi açısından bir belge niteliği taşıyor.

    Yukarıdaki yorumlardan da çıkarsanabileceği üzere, Hasan Hüseyin’in şiirleri kadar gülmece öyküleri de okumaya değer. Onlar hem güldürmeyi sürdürüyorlar hem güncelliklerini koruyorlar hem de 1960’larla ilgili bilgilerle bir nostalji yaşatıyorlar.



    Kaynak

    Korkmazgil, H. H. (1970): Made in Turkey. Ankara: Tek Yayınları.






    Kaynak: Gezgin, U. B. (2017). Anlatıbilim Açısından Roman, Öykü ve Masal İncelemeleri (2000-2017) [Novel, Story and Fairy Tale Analyses through Narratology].

    ANLATIBİLİM AÇISINDAN ROMAN, ÖYKÜ VE MASAL İNCELEMELERİ (2000-2017)

    Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin

    Yazında Ezilenler ve Ezilenlerin Yazını
    1. Marksist Açıdan Türk Romanı.
    2. Sovyet Türkologlarının Gözüyle Türk Yazını.
    3. Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal Yapan 6 Özellik.
    4. ‘Boynu Bükük Öldüler’: İlk Yılmaz Güney Romanı.
    5. Yıllar Sonra Yeniden Genç Gorki ve Arabesk.
    6. İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?
    7. Bulgaristan Hatırası Bir Marksist Türkolog: İbrahim Tatarlı

    Sabahattin Ali Yazını
    8. Anlatıbilim Açısından Kürk Mantolu Madonna.
    9. Merhum Marko Paşa’nın Size Çok Selamı Var.
    10. ‘Değirmen’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    11. ‘Kağnı’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    12. ‘Yeni Dünya’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    13. ‘Sırça Köşk’te Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    14. ‘Ses’te ve ‘Esirler’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.

    Gülmece ve Hiciv Anlatıları
    15. Muzaffer İzgü Öykücülüğü: Azrail’den Bir Namussuz’a.
    16. Gülmece yazarı olarak Hasan Hüseyin: ‘Made in Turkey’.
    17. ‘Bay Düdük’ (1958).
    18. Bir Heccav Olarak Ümit Yaşar Oğuzcan.

    Çokkültürlü Yazın Çokkültürlü Toplum
    19. Türk Yazınında ‘Etnik Öteki’ İmgesinin Açımlanmasına Giriş Olarak Hüseyin Rahmi Yazını ve “Yankesiciler” Adlı Öykü.
    20. Çokkültürlü Toplum Çokkültürlü Öykü: Sait Faik Öykücülüğünde Ermeni İmgesi.
    21. Saroyan Öykücülüğü ve Yetmiş Bin Süryani.

    Masallar ve Efsaneler
    22. Eskimeyen Bir Yazın Evreni: 30 Yıl Sonra Yeniden Behrengi.
    23. Ferçler ve Zebler: ‘Binbir Gece Masalları’ Üstüne Bir İçerik Çözümlemesi Denemesi
    24. ‘Masalın Aslı’.
    25. ‘Vietnam Efsaneleri/ Vietnam Söylenceleri’.
    26. Tibet Masalları.

    Vietnam ve Tayland Yazını
    27. ‘Direnme Savaşı’: Direnenlerin Tarafından Vietnam-Amerikan Savaşı.
    28. ‘Şafakta Kazandık Zaferi’.
    29. Bir Vietnam-Amerikan Savaşı Romanı: Gök Cephesi
    30. Siyam Romancılığı Bağlamında Romanda Gerçeklik Sorunu.
    31. Siyamlı Romancı Siburapha’nın Yaşamı.
    32. Siyamlı Şair Sunthorn Phu’nun 'Phra Abhai Mani' Adlı Yapıtındaki Anlatının Özeti ve Değiniler.

    Türkiye Yazını, Türkçe Yazın
    33. Öykücü Yönüyle Ahmet Cemal’i Anarak.
    34. Torik Akını: Az, Öz, Akıcı, Okunası
    35. İstanbul Öyküleri.
    36. Onyıllar Sonra ‘Vatandaş’ı Yeniden Okumak
    37. Ölü Çiçekler Müzesi’nde Gezinti.
    38. ‘Uzaklara Mektuplar’.
    39. Ali Rıza Arıcan Öykücülüğü
    40. Puslu Kentin Mavisi: Modern Çin’den Öyküler.

    Taylan Kara Yazını
    41. Poe’nun Kuzgunu: Derinden ve Uzun...
    42. ‘Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt’: Hiççi Bir Başarı Öyküsü.
    43.‘Vasatlığa Giriş Dersleri’: Yine de İnsana Dair.
    44. Vasat Edebiyatı 101: Mizahla Polemik Arasında.

    Ütopya Anlatıları
    45. Uzaklaşan Ütopya ve Distopyalaşan Dünya.
    46. Devrim Öncesi Edebiyatında Ütopya: Kızıl Yıldız (1908) Örneği.

    İranlı Öykücüler
    47. İranlı Öykücüler: Hem Yakın Hem Yakın (1-4).
    48. Çağdaş İran Yazınının Öncüsü Sâdık Hidâyet (1-4).

    Avrupa Yazını
    49. Fransız Yazınında Bir ‘Muhalif Yazar Miti’ni Sorgulamak: Marguerite Duras.
    50. (Ölüm Yıldönümünde) Jose Saramago’yu Anarak...
    51. Bilişsel Bilimlere İlişkin Bir Roman: ‘Düşünce Balonları’

    Diğer Yazılar
    52. Darüşşafaka ve İmkansız Hayatlar.
    53. Endonezya’dan Bir Öykü: ‘Kral, Cadı ve Papaz’.
    54. Azerbaycan’dan Bir Öykücü: Anar.
    55. ‘En-Dor’a Giden Yol’.
    56. İki Çocuk Öyküsü: ‘Başka Karıncalar Diyarı’ ve ‘Yerle Gök Arasında’
    57. Defterde Kalan Borges (1899-1986) Dipçeleri.
    58. Latin Amerika’nın Çatık Kaşları: Bir Cehennem Ağacı Olarak Muz Ağacı.
    59. Başka Dünyalar Açısından Nobel Yazın Ödülü’ne İlişkin Değiniler.

    Gezgin Yazını
    60. Ulaş Başar Gezgin’le Yeni Romanı Üzerine (Söyleşi).
    61. Babasız Bir Roman Kişiliği Yaratmak (Söyleşi).