• Öyle ya da böyle değişmeyen bir gerçek var. 18 Mart 1915 tarihinde İngiliz-Fransız Büyük Armadası Çanakkale Boğazı'nı geçemedi.
  • 18 Mart 1915 zaferi, top ve mayın silahlarının müşterek çalışma mahsulü olup, bunda mayın başrolü oynamıştır denebilir.
    Erol Mütercimler
    Sayfa 186 - Donanma Dergisi, 424 Nr.
  • Yenilmiş bir düşman karşısında olduğumuza sarsılmaz bir inancım vardı. Öğleden sonra saat 2'de yenildiğini sanıyordum. Saat 4'te ise yenildiğimi biliyordum. Gece yarısı daha da büyük bir güvenle tamamen yenilmiş olduğuma emin olmuştum.
  • Karşımızda Çanakkale uzanıyor.Şimal yüzünü örten tepede beyaz taşla 18 Mart 1915 tarihi yazılı.Cenup yoluna bakarken bu sırttaki tarih buraya gemisiyle giren her İngiliz ve Fransız kaptanına daima şunu söylecek : "Siz buradan ya dost olarak yahut da kalleşçe geçebilirsiniz.Gücünüzle, asla!"
  • Müttefik donanma 18 Mart'tan önce 19 Şubat'ta bir bombardıman denemesi yaptı. 3 Kasım 1914'teki kısa süreli bombardımanın ardından bir durgunluk devresine girildi. Bu 3,5 aylık süreç Çanakkale Boğazı'na taarruz yapılıp yapılmaması konusunda tartışmalarla geçmiştir. İngilizlerin Çanakkale'ye savaş gemileri kaydırmalarını kolaylaştıran iki olay olmuştur. Birincisi, Alman Uzakdoğu Filosu'nun Folkland Deniz Muharebesi sonunda yok edilmesidir. İkincisi de, Süveyş Kanalı'na yapılan Türk taarruzunun sonuçsuz kalmasıdır. Kasım 1914-Şubat 1915 arasındaki yaklaşık 3 aylık süre Türk tarafinda da boğazın tahkimatının yeniden gözden geçirilmesi ve mayın hatlarının takviyesiyle değerlendirilmiştir.
    Erol Mütercimler
    Sayfa 115 - Alfa, 11. Basım, Mart 2010
  • Saat 18:00' di. (18 Mart 1915)
    Yenilmez armada yenilmişti.
    Bu zafer yüzlerce yıllık ezikliğe, emperyalizmi yenilmez sanmaya son veriyordu. Balkan yenilgisinin, Sarıkamış felaketinin, Süveyş fiyaskosunun cesaret kırıcı etkilerini silecekti.
  • “Müttefik Donanması, 104 yıl önceki saldırıda (18 Mart 1915) Çanakkale Boğazı’nı geçip baştanbaşa ülkemizi işgal etseydi, ne olurdu?”

    Elbette bunu kesin olarak bilmemize imkân yok. Ancak tarihlerine ve işgal edip sömürdükleri ülkelerde yaptıklarına bakıp, bazı tahminlerde bulunabiliriz…

    İstanbul’da kendi kontrolünde bir hükümet kurup Osmanlı İmparatorluğu’na son verecek, tasarlayıp daha sonraki yıllarda gerçekleştirdiği gibi, Filistin’de bir “Siyonist devlet” kuracak, nihayet petrol yataklarına el koyacak, Musul ve Kerkük gibi zengin petrol bölgelerini üzerine geçirecekti.

    Müslümanların bir daha toparlanamaması, bir araya gelip İngiliz çıkarlarını tehdit edememesi için, “Birleşik güç sembolü” olan hilafeti kaldıracak, bir daha dirilememesinin envaiçeşit tedbirlerini de alacaktı…

    Tarihimizi yeniden yazıp ceddimizle ve yüzyıllarca birlikte yaşadığımız İslam dünyasıyla bağlarımızı koparmaya çalışacak, Avrupa’ya hayranlık duymamızı sağlayacaktı (Fransızların Cezayir’de yaptığı gibi)…

    Kimi örtülü, kimi açık asimilasyon politikalarıyla kıyafet, kültür, tarih, müzik, din ve bunlara bağlı konularda bizi kendine benzetmeye çalışacaktı. Onların yazdığı tarihi okuyacak, onların müziğini çalacak, onlar gibi giyinecek, onlar gibi konuşacak; zaman içinde onlar gibi olduğumuzu düşüne düşüne, köklerimizden koparak, gitgide Tuna Bulgarları (asimile olmuş Türkler) gibi olacaktık…

    Bu kıvama geldiğimizde muhtemelen alfabemizi değiştirecek, kendi alfabesiyle okuyup yazmamızı sağlayacaktı: Tabii bu durumda kütüphaneler mezarlığa dönüşecek, ciltler dolusu kitap anlamsız hale gelecekti…

    Döviz yokluğu bahanesiyle haccı ve umreyi yasaklayacak, ders kitaplarında Kâbe küçümsenecek, Hacer-ül Esved’le alay edilecek, kısacası Kâbe hasreti milletin yüreğinden yavaş yavaş sökülecekti…

    Kendi kıyafetini dayatacak, şapkasını giydirecek, kadınların sırtından çarşafını çıkaracaktı...

    Camilerden bazılarını satıp bazılarını sırf tarihi kıymetlerinden dolayı muhafaza ederken, Ezan-ı Muhammedi’yi belki değiştirecek, belki de tamamen kaldırmayı deneyecekti…

    Lisanımızla oynayacak, başarabileceğine gözü kestiği takdirde İngilizceyi “resmi dil” ilân edecek, bunu yapamazsa, Türkçe’nin içini “Gâvurca” kelimelerle dolduracak, gençlerin yaşlılarla irtibatını koparacaktı…

    Milliyetçi/mukaddesatçı yazar ve şairlerimiz bir şekilde ya öldürülecek veya ülke dışına sürülecekti…

    “Feth-i Mübin” gerçekleşmemiş gibi yapıp, “Bizans eseri” olduğu gerekçesiyle Ayasofya’yı büyük ihtimalle kiliseye dönüştürecek, buna cesaret edemediği takdirde ise “ne size ne bize-ne cami ne kilise” formülü uygulayacaktı…

    Zenginliklerimizi birkaç aile marifetiyle sömürecek, bu aileler yurtdışı ortaklarıyla el ele Türkiye’yi yağmalayacaktı…

    Hukuk sistemimizi değiştirecek, hukukun İslâm’la bağlantısını yok edip “Avrupa hukuku”nu getirecekti…

    Laiklik maddesini kendi öngördüğü anayasaya sokacak, buna dayanarak dini eğitim veren tüm okulları kapatacak, imam-hatip yetiştirmeyi ve Kur’an öğretmeyi yasaklayacaktı…

    “Yürek adam” yetiştiren tekke, zaviye ve dergâhlarla birlikte, ilmin yanı sıra “hikmet” ve “irfan” da öğreten medreseleri kapatıp tarikatları “yasadışı” ilân edecekti…

    Türkiye’ye kendi takvimini, kendi saat şeklini getirip zamanın ibadetle ilişkisini kesecekti…

    İslâmî sanatları “sanat” saymayacak, İslam’ın yasakladığı sanatları (heykel gibi) teşvik edecek, sanatı İslâmî hayattan ayıracaktı…

    Darwin teorisini “kesin bilgi” gibi okullarda okutup nesillerin yaradılışla bağını koparacaktı…

    Adımız “John” ya da “Yorgo” olur muydu bilmiyorum (Yunanistan’da 300 sene kaldık, ama Yunanlıların adı “Ahmed-Mehmed” olmadı), bildiğim şu ki, 18 Mart 1915 günü Müttefik Donanması, kurguladığı gibi Çanakkale Boğazı’nı geçip İstanbul’u ve Anadolu’yu işgal etseydi, şimdiye kadar çekilmek zorunda kalır, biz de Hindistan gibi, eski halimize hızla dönerdik.

    *Yavuz Bahadıroğlu 19.03.2019