• İstanbul'da Taylan Özgür adında bir öğrenci, polisin gözü önünde öldürüldü.
    Katil ya polistir ya da görevli polisler görevlerini ihmal ederek katili yakalamamışlardır. Her iki durumda da sizin harekete geçip dâva açmanız gerekmez
    mi? Açmadınız. Açamadınız. Çünkü iktidar böyle istiyordu.

    (Devrim - 19 Mayıs 1970, sayı 31)
  • 1927... Nutuk'u yazdı.

    Kurtuluş Savaşı'nın başından itibaren Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş belgeselini bizzat kaleme aldı.
    Tamamlaması üç ay sürdü.
    19 Mayıs 1919'la 20 Ekim 1927 arasını kapsıyordu.
    Yazı bölümü 534 sayfa tutuyordu.
    Ayrıca 308 sayfa mektup-telgraf gibi belge bulunuyordu.
    Hem yazarı hem hatibiydi...
    TBMM kürsüsünden bizzat okudu.
    Günde altışar saatten altı gün sürdü.
    Toplam 36 saat 31 dakikada bitti.
    Dünyada eşi benzeri görülmemiş hadiseydi.
    Literatüre "maraton nutuk" deyimiyle girdi.
    Hem Milli Mücadele'yi resmi olarak kayda geçirmek hem de halka hesap
    vermek duygusuyla yazmıştı...
    Tarihi konuşmasına "senelerden beri devam eden yükümlülük ve icraatımız
    hakkında milletimize hesap vermenin, vazifem olduğu kanaatindeyim" diye başladı.
    Ve, siyasi vasiyetnamesi olan "Gençliğe Hitabe" ile bitirdi.'
    Saygıdeğer efendiler, sizi günlerce işgal eden uzun ve teferruatlı nutkum, nihayet
    geçmişe karışmış bir devrin hikâyesidir.
    Bunda milletim için ve gelecekteki evlatlarımız için dikkat ve uyanıklık
    sağlayabilecek bazı noktaları belirtebilmiş isem, kendimi bahtiyar sayacağım.
    Efendiler, bu nutkumla, milli varlığı sona ermiş sayılan büyük bir milletin, istiklalini nasıl kazandığını, ilim ve tekniğin en son esaslarına dayanan milli ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım.
    Bugün ulaştığımız sonuç, asırlardan beri çekilen milli felaketlerin yarattığı uyanıklığın eseri ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir.
    Bu sonucu, Türk gençliğine emanet ediyorum.
  • Narkissos

    Teiresias, o ünü her yana yayılmış kahin
    Aonia şehirlerinden geçerken
    Soranlara birçok şeyler söyledi kusursuz ve doğru.
    İlk defa gövel gözlü Leiriope denedi
    Sözlerinin gerçek ve onun güvenilmeye değer olduğunu.
    Günün birinde Kephisos sularını döndüre döndüre onu kucakladı,
    Dalgadan kollarıyla sardı, dileğine erişti. Gebe kaldı o güzel
    Leiriope ve dünyaya geldiği anda nymphaların bile
    Gönül vereceği bir çocuk doğurdu, adını Narkissos koydu.
    Danışanlara, onun yetişkin bir yaşın uzun senelerine
    Erişip erişemeyeceğini soranlara geleceği söyleyen o falcı
    “Kendi kendiyle tanışmazsa” buyurdu. Boş sanıldı toyunun uzun zaman sözleri,
    Sonunda olaylar sevdasının, garipliği ve ölüşü
    Gösterdi doğru olduğunu dediklerinin.
    Çocuk olduğu kadar, Kephisos’un oğluna,
    Bir genç diye de bakılabilirdi on beşine bir yıl daha katan ona.
    Arzusunu kamçıladı nice kızların, nice delikanlıların;
    Çıkmadı ama içlerinden ona ulaşabilen ne bir oğlan ne bir kız.
    (Onun ince vücudunda yatan işte böyle bir gururdu.)
    Sürerken gördü onu ağlara ürkek geyikleri,
    Kendisine söz söylendi mi susmasını, hem de kendiliğinden söze başlamasını
    Bilmeyen, fakat sesleri aksettiren Ekho.
    Ses değildi Ekho o zamanlar, vücuttu; fakat konuşamazdı
    Başka türlü o geveze ve ağzı yine öyle:
    Söylenilenlerden geri yollardı sade
    Sözün bitiminde gelenleri kendi diliyle.
    Bunu yapan Iuno’ydu, o tam yakalayacağı sırada
    Ekseriya dağlarda Iuppiter’in altında yatan nymphaları,
    Kaçıncaya kadar onlar, oyalardı Ekho sonu gelmez sözlerle tanrıçayı;
    Saturnus’un kızı bunu anlayınca dedi: “Daha az yarasın işe”
    “Azalsın eski kudreti beni aldatan bu dilin”
    Dediğini de yaptı; o günden beri Ekho
    işittiklerini söyler, ve sözleri tekrar eder.
    Ekho görünce Narkissos’u bir ıssız kırda dolaşırken
    Arzu sardı göynünü, düştü gizlenerek izlerinin ardına;
    Bir çıranın ucuna sürülmüş yanıcı kükürt
    Beni getirilen alevi nasıl kaparsa
    Ekho da yaklaştıkça ona daha yakından yanıyordu aşkla.
    Kaç kere okşayıcı sözlerle ona sokulmak,
    Kaç kere yumuşak dileklerini ona sunmak istedi;
    Yaradılışı vermedi izin söze başlamaya,
    Bekleyebilirdi ancak sözleri ki onlara cevaplar yollayacak.
    Yoldaşlarının sadık sürüsünden ayrılmış genç çocuk
    Bağırdı tesadüfen: “Orda kim var?” “Var” diye cevap verdi yankı.
    Donakaldı, gözlerini gezdirdi Narkissos etrafa,
    Yüksek sesle dedi: “Gel buraya”; Ekho da söylenileni söyledi.
    Baktı Narkisssos ne gelen var ne giden “Niçin” dedi “kaçıyorsun benden?”
    Ekho da denilenleri yolladı geri ve bu böyle sürdü gitti.
    Aldanarak art arda söylenilen sözlerin görünüşüne dedi:
    “Burda buluşalım”; cevap veremezdi hiçbir çağrışa
    Bundan fazla istekle Ekho, bağırdı: “Buluşalım.”
    Kollarını boynuna dolamak arzusuyla, kendi sözleriyle
    Kendinden geçmiş, çıkıyordu koşa koşa girdiği ormandan.
    Narkissos bir yandan kaçıyor, bir yandan “Elini çek boynumdan.”
    “Ölmek yeğdir” diye bağırıyordu “olacaksa senin her şeyim”.
    Ekho başka bir şey söylemedi: “Senin her şeyim”.
    Kaçtı, ormanlarda saklandı, örttü kızaran yüzünü
    Yapraklarla; o günden beri yaşar ıssız mağaralarda.
    Kök saldı her şeye rağmen sevgisi yüreğinde, reddedilmesinin üzüntüsüyle
    Büyüdükçe büyüdü, zavallı vücudunu dinmeyen kaygılar inceltti,
    Kuruttu derisini zayıflık, uçtu gitti göklere
    Eğer ondan ayrılabilirsen seninle gidecektir.
    Çekemiyordu onu ne ekmek ne uyku kaygusu ordan.
    Bakıyordu aldatan hayale doymaz bir bakışla, uzanmış sık çayırlığa
    Gözleriyle kendini yiyordu. Ayrıldı ordan bir ara,
    Diz çökerek uzattı kollarını ormanlara:
    “Var mıdır?” dedi “ey ormanlar daha yaman aşka tutulmuş bir başka seven?
    Bilirsiniz, çünkü siz saklanacak uygun bir köşeydiniz aşıklara.

    Var mıdır? Geçti madem bir sürü asırları hayatınızın,
    Ebediyet boyunca böyle eriyip giden biri geliyor mu aklınıza?
    Seviyorum, sevdiğimi de görüyorum; fakat erişemiyorum gördüğüme, sevdiğime.
    Sevenin kapıldığı hayal ne kadar aldatıcı? Bizi ayıran,
    Ne koca deniz, ne bir yol, ne kapıları kilitli surlar;
    Bu kadar acı çekmem için aramızda sade bir avuç su var.
    O da kucaklanmak istiyor, ne vakit dudaklarımı öpmek için uzatsam
    O da ağzını bana yaklaştırmaya çalışıyor.
    İnsana tutulur gibi gelir, o kadar küçük ki engel olan aşkımıza.
    Kim olursan ol, buraya gel sade. Eşsiz çocuk bana niçin oyun ediyorsun?
    Ben seni aradım mı nereye gidiyorsun? Kaçtığın yüzüm değil, ne de yaşım.
    Çünkü benden nymphalar bile hoşlanırlar. Bilmediğim bir ümidi vaat ediyorsun
    Dost yüzünle. Uzatınca kollarımı sen de bana uzatıyor; gülünce ben, gülüyorsun.
    Gözyaşlarını görüyorum ağladıkça; kırpınca ben, gözlerini kırpıyorsun.
    Anlıyorum güzel ağzının oynamasından, kulaklarıma erişmeyen sözler söylüyorsun.
    Anlıyorum, o benim, aldatmıyor beni artık hayalim.
    Tutuşturan da ben, yanan da. Kendime olan sevgimle yanıyorum.
    Ne yapayım? İsteneyim mi? İsteyeyim mı? İsteyecek ne kaldı artık?
    Beni yoksul ediyor varlığım; arzuladığım benimle.
    Ayrılabilsem vücudumdan; garip bir dilek seven için ama,
    Sevdiğim uzak olsa keşke. Kemirsin artık gücümü acı,
    Ve geldi son günleri ömrümün, göçüyorum hayatımın baharında.
    Ölüm gelmeyecek bana ağır dinecekse acılarım.
    Vücudunun özü kuvveti. Bir ses, bir avuç kemikti ondan arta kalan;
    Söylerler sonradan kemiklerinin taşlaştığını, ses kaldığını.
    O günden beri ormanlarda gizlenir, görünmez artık dağlarda;
    Onu herkes işitir, yaşayan sade bir ses var onda.
    Başından savdı nymphaları, dalgalardan ve dağlardan doğanları da;
    Başından savdı delikanlıları da. Yalvarır günün birinde
    Hor gördüklerinden biri kaldırarak ellerini göğe
    “Bırak sevsin bizim gibi, bizim gibi sevdiğine erişemesin.”
    Bu haklı dileği yerine getirdi Ramnus’lu.
    Berrak bir pınar vardı, dalgalarında gümüşler oynaşır,
    Ona ulaşan ne bir çoban, ne otlayan bir keçi, ne bir sürü,
    Ne vahşi bir hayvan, ne ağaçtan düşen bir dal;
    Tek bir kuş bile yoktu onun sükûnunu bozan.
    Çevresinde en yakın suyla beslenir bir çayır,
    Ve oranın güneş ışığıyla ısınmasına engel olan orman.
    Pınar ve yerin güzelliği çeker onu kendine,
    Uzanır Narkissos av yorgunluğu ve sıcağın verdiği ağırlıkla yere.
    Gidermek istersen susuzluğunu, artıyordu bir yandan susuzluğu;
    İçtikçe suya vuran güzelliğine hayran,
    Seviyordu tensiz bir hayali, vücut sanıyordu sulardakini.
    Donakaldı Paros mermerinden bir heykele benzeyen o aynı yüzle
    Kımıldamaksızın, bakıyordu kendine kendi şaşkın şaşkın.
    Bakıyordu önünde duran ve bir çift yıldızı andıran gözlerine,
    Bacchus’a, Apollon’a yaraşır saçlarına,
    Tüysüz yanaklarına, fildişinden boynuna,
    Parlak, kardan bir beyazla karışan rengine, alımına ağzının,
    Bakıyordu hayran hayran topuna, kendine bu görülmezlik güzelliği sunanların.
    Bilmeden kendini arzuluyor, severken onu kendini seviyor,
    İsterken kendini istiyordu, içini yakan ateşi tutuşturan da kendiydi.
    Kaç kere faydasız öpücükler sundu aldatan pınara.
    Suların ortasında gördüğü boynuna kollarını dolamak arzusuyla
    Ellerini kaç kere daldırdı, boşa kavuştu kolları sularda.
    Neyi gördüğünü bilmiyor, fakat yanıyordu onunla,
    Gözlerini aldatan hayal onu coşturuyordu.
    Ey saf çocuk, neden bir kaçan hayal peşindesin?
    Yok hiçbir yerde dilediğin; sen hele bir dön bak nasıl kaybolacak.
    Gördüğün o, gölgesi suya vuran şeklin aksidir.
    Onun olan hiçbir şeyi yok; seninle geldi, seninle kaldı,
    Sevdiğim daha ömürlü olsun dilerim.
    Ve şimdi can verelim ikimiz bir solukta”.
    Dedi, kendinden geçmiş, aynı yere seyre döndü.
    Dalgalandı sular yaşlarla, geri gelen hayal
    Karardı gölün oynamasıyla. Görünce gittiğini uzaklara
    Bağırdı: “Nereye gidiyorsun? Bırakma beni.” Taş yürekli, seveni
    Yalnız koma. “Madem bırakmıyorsun dokunmama, hiç olmazsa
    Doya doya bakayım, yiyecek bulayım sürüp giderken sonu acı çılgınlığım
    Dertlenerekten gömleğini baştan aşağı yırttı,
    Çıplak göğsüne vurdu mermer yumruklarıyla.
    Döğdüğü göğsü bezendi gül kırmızıyla,
    Nasıl erguvan rengi alır renk taneleri olmamış bir salkımın,
    Ve bir yanı beyazken bir yanı kızaran elmaların.
    Görünce suya dönen onları dalgalarda,
    Daha fazla duramadı; zayıf bir ateşle nasıl erirse sarı balmumu,
    Ve ısınır da sabah yağan kırağı güneş ışığıyla nasıl yok olursa.
    Aşkla incelen o da gizli bir ateşle için için eridi ve yok oldu gitti.
    Kalmadı artık ne kırmızıya çalan beyaz teni, ne diriliği, ne kuvveti.
    Ne göz alan onlar, ne de Ekho’nun vaktiyle sevdiği vücut.
    Her ne kadar küskün ve geçenleri hatırlıyorsa da acıdı gene ona;
    Zavallı çocuk “Ah” diye bağırdıkça her defasında
    Çınlayan sesiyle tekrar ediyordu “Ah”.
    Elleriyle o kollarını yumruklarken çıkan sesleri geri yolluyordu Ekho.
    Şunlar oldu son sözleri gözlerini ayırmadan sulara bakan Narkissos’un:
    “Ey boş yere sevdiğim çocuk”; yer tekrar iletti dediklerini.
    “Elveda” deyince o, bağırdı Ekho: “Elveda”.
    Yorgun başını dayadı sık çayırlığa,
    Ölüm kapadı efendilerinin güzelliğine hayran gözlerini.
    Hala bakıyordu kendine, yeraltına göçtükten sonra bile;
    Bakıyordu Styks sularına. Döğündüler bacıları Naıas’lar
    Kesik saçlarını yanı başına koydular; döğündüler Dryas’lar
    Ekho da katıldı onlara, tam sedyeyi, odun yığınını, titreyen meş’aleleri
    Hazırladılar, vücut yoktu hiçbir yerde, yerinde sarı göbeğini
    Beyaz yaprakların kucakladığı bir çiçek buldular.

    Publius Ovidius Naso

    Türkçesi: Can Yücel
    (Tercüme Degisi, sayı 75, 19 Mayıs 1944)
  • 599 syf.
    ·34 günde·10/10
    Uzun süredir okumayı planladığım Nutuk’u sonunda bitirdim. Nutuk’u bitirmiş olmama sevindim fakat bu yaşıma kadar okumamış olduğum için de üzüldüm ve utandım.

    Nutuk’u okuduktan sonra bugüne kadar okuduğum Atatürk ve inkılap tarihi hakkındaki bütün kitaplar gözümde basitleşti. Kendime sözüm en az her 5 yılda bir tekrar okuyacağım. Sizlere tavsiyem 15 yaşından itibaren her 5 yılda bir okuyun/okutun.

    Nutuk, 19 Mayıs 1919 tarihi ile başlar. Biz de bu tarihten tam 100 yıl sonra Nutuk’u okumaya başladık. Atatürk’ün tarihi anlatımlarının yanında verdiği mesajlar ve öğütler günümüz için hala geçerli ve yüzyıllarca da geçerli olacak.

    19 Mayıs’ta başladığımız Nutuk okuma yolculuğumda beni yalnız bırakmayan ve bana eşlik eden herkese tek tek teşekkür ederim. 29 Ekim 2023’e okuma planı yapmayın. Tekrar okuyacağız...
  • Padişah ll. Bayezid, kardeşi Cem Sultan dramatik bir şekilde Avrupa‟da zehirlenip öldürülünce 1495‟te, tahtından olduğu 1512‟ye kadar, 17 yıl “bir gün gelir kardeşim beni saltanatımdan eder” endişesinden uzak yaşadı... Ama, onun sonunu da hazırlayan kendi öz oğlundan başkası değildi:
    "Yavuz Sultan Selim” diye ün yapan şehzadesi Selim!

    II. Bayezid‟in sekiz oğlunun (şehzadenin) adları şöyleydi: Abdullah, Şehinşah, Alem-şah, Mahmud, Mehmed, Ahmed, Korkud ve Selim... Bunlardan Ahmed, Korkud ve Selim dışındakiler o daha sağken ölmüşlerdi. Kalanlar, padişahın son yıllarında Anadolu‟nun çeşitli kentlerinde valiydiler. Şehzadelerin oğulları arasında da çeşitli yerlerde Sancak Beyliği yapma istekleri nedeniyle rekabet ve anlaşmazlık vardı.

    II. Bayezid‟in hayatta kalan üç oğlundan şehzade Korkud (ortanca), köklü bir eğitim gördü. Çok iyi Arapça öğrendi. şiirlerinde “Harimî” mahlasını kullandı. Babası döneminde önce Manisa Sancak Beyi oldu (1483). Ancak, ağabeyi şehzade Ahmed‟in babasını etkileyip yönlendirmesiyle İstanbul daha da uzaklaştırılması için Antalya‟ya Sancak Beyi olarak gönderildi. Şehzade Korkud, bu duruma hem üzüldü hem de çok kızdı. Kendisine ait sekiz tekne, seksen kadar tayfa ve 50 muhafızı ile birlikte Hac farizasını yerine getireceğini söyleyerek 1509 Nisan'ında Mısır‟a gitti. Böylelikle Korkud aynen amcası Cem Sultan gibi hareket etmiş oluyordu. Nitekim Mısır‟da Memluk sultanı tarafından depdebeli bir törenle karşıladı. Ancak, Osmanlılar ile arasının açılmaması amacıyla onun Hacc‟a gitmesine izin vermedi. Şehzade Korkud da bir süre sonra Mısır‟a geldiğine pişman olup bir yıldan fazla süren gurbet kalıntısını bitirip Antalya‟ya döndü. Oradan babasına çeşitli armağanlar gönderdi. Daha sonra, İstanbul yakın olduğu için bir yolunu bulup kendisini Antalya‟dan Manisa Sancak Beyliğine atattırdı. Korkud, öteki iki kardeşi Ahmed ile Selim arasındaki çekişmeli dönemlerde Selim‟in yanında yer aldı.

    Şehzade Ahmed, II. Bayezid‟in saltanat yıllarında onun hayatta kalmış üç oğlundan en büyüğü idi. Ahmed, babasının en sevgili oğlu olduğu gibi, ünlü veziriazam Hadım Ali Paşa da kendisini çok tutuyor, geleceğin padişahı olarak onu görüyordu. Ahmed, ılımlı ve ağırbaşlı bir karakter yapısına sahipti, devlet önde gelenleri arasında çok sayıda taraftarı vardı. Ancak, Yeniçeriler ile arası pek iyi sayılmazdı. Ahmed, onları kendi yanına çekmek için her türlü yola başvurmuşsa da bunu başaramamıştı. Büyük Şehzadenin endişesi, kendisinin değil ortanca Şehzade Korkut‟un babasından sonra Osmanlı tahtına geçebilme ihtimali idi.


    Selim ise, 1470‟te Amasya‟da doğdu ve babasının saltanat yıllarında Trabzon valiliğine getirildi. Orta boylu, yuvarlak ve kırmızıya yakın beyaz yüzlü, düzgün ve beyaz dişli, çatık kaşlı, omuzları ile göğsü arası oldukça açık, sakalsız, sert bakışlı ve uzun bıyıklıydı.

    Babasının son saltanat yıllarında ülke işlerinin kötü gitmesi üzerine, saltanattan ayrılacağını anladığından hemen kendi müstakbel saltanatı için gerekli önlemler düşünmeye başladı. Hanedan içine bir saltanat veraseti yasası bulunmadığı için Fâtih Kanunnâmesi uyarınca hükümdar olan Şehzade öteki tüm kardeşlerini öldürme hakkına ve olanağına sahipti. Ortada Selim‟den başka Şehzade olarak Korkud ve Ahmed vardı. Selim, İstanbul'dan hayli uzakta olduğundan başkentten ve babasından çabuk ve düzgün haberler alma imkânından yoksundu.

    O sıralarda ılımlı karakteri nedeniyle Şehzade Ahmed hemen tüm devlet önde gelenlerinin saygısını kazanmıştı. Selim‟in karakteri ise, ağabeyinin tam zıddıydı. şiddeti, ele avuca sığmayışı, acımasızlığı dolayısıyla çevresinde saygıdan çok korku salmıştı. Nitekim, Erzincan ve çevresinde Osmanlı aleyhinde etkinlik gösteren Şah İsmail kuvvetlerini amansızca izleyip ülke topraklarından kovmuş, Gürcüler üzerine de bir sefer düzenleyip onlar8 da sindirmiş; gelgeldim, bu başarıları İstanbul'a “Şehzade Selim babasına karşı vaziyet almuştur” şeklinde yansıtıldı... Bu arada Selim, saltanatı elde etmek için iki kardeşi nasıl hazırlık yapmış ise, o da yapmıştı. Trabzon‟da kendi askerî gücünden başka Kırım‟ın askerî güçlerinden de yararlanmayı planladı. Ve saltanatı elde etmek amacı ile Rumeli topraklarına geçtiğinde, yanında Kırım Hanının oğlunun komutasında 35 bin Tatar askeri yardımcı güç olarak bulunuyordu. Ama, en büyük gücü, Yeniçeri Ocağı‟nın şiddetli bir şekilde Selim'i desteklemeleriydi.

    Selim, Trabzon yerine İstanbul'a yakın bir yerde valilik yapmak istiyordu. Böylelikle tahtı elde edebilmesinin daha kolay olacağını düşünüyordu. Bunun için birkaç kez girişimde bulunduysa, hatta Rumeli‟ye ordusunun başında geçmesi üzerine Osmanlı devlet önde gelenlerinin teşvikiyle yaşlı II. Bayezid Osmanlı ordusunun başına geçip Edirne tarikiyle Çukurçayır mevkiinde Selim‟in ordusuyla karşı karşıya geldi.
    Selim, babası saldırmadıkça Osmanlı ordusuna saldırılmaması yolunda komutanlarına kesin emir vermişti. Nitekim, Selim komutanları ile birlikte Osmanlı ordu karargâhına gitti ve bir arabanın penceresinden babası II. Bayezid‟in uzattığı eli öptü. Bu sırada Bayezid gözyaşlarını tutamamıştır. En sonunda baba-oğul arasında bir antlaşma yapıldı. Bu antlaşmaya göre II. Bayezid Şehzadelerinden hiçbirini ötekine tercih edip veliaht yapmayacağı yolunda garanti verdi. Selim'e de Rumeli‟de istediği sancaklar tevcih olundu.
    O sırada şehzade Selim Rumeli‟den ayrılmayıp Şahkulu adı verilen Anadolu‟daki ayaklanmanın sonucunu beklemeye başladı. Şahkulu güçleri, Osmanlı ordusu karşısında başarı kazanıp sadrazam Ali PaĢa şehit düştü, Şehzade Ahmed ise Şahkulu ayaklanmacılarını izleyeceği yerde Amasya‟ya çekildi. Veziriazam Hadım Ali Paşa'nın Şahkulu ayaklanmacıları ile yapılan çarpışmalarda şehit düştüğünü öğrenen II. Bayezid, Edirne‟den süratle İstanbul'a hareket etti.
    Ancak, Hadım Ali Paşa'nın yerine sadrazamlık makamına getirilen Hersekzâde Ahmed Paşa bu karara katılmadı. Ona göre, padişah saltanattan çekilmemeli, Şehzade Selim Semendire‟de Sancak Beyi olarak kalmalı, Şehzade Ahmed ise Amasya‟dan Karaman eyâletine atanmalıydı. Bu öneri bir kenara bırakılarak Şehzade Ahmed'e gelip saltanatı elde etmesi için haber gönderildi.
    Oysa Selim ile babası arasında daha önce imzalanan antlaşma uyarınca, padişah yaşadığı sürece tahtta kalacağı ve kendisinden sonra tahta çıkması için üç oğlu arasında kimseyi veliaht seçmeyeceğine dair II. Bayezid söz vermişti. Padişah, Edirne'den İstanbul'a ulaştığında Yeniçeri Ocağı onu uyararak “Senin sağlığında başka hükümdar istemeyiz!” diye ona haber yolladı.




    Filibe'de olan Şehzade Selim ise tüm bu olup bitenlerden adamları aracılığıyla gün be gün haberdar oluyordu. Ve âni bir kararla kırk bin kişilik ordusunun başına geçerek Çorlu'da babasının ordusunun bulunduğu Karıştıran Ovası'na ulaştı. II. Bayezid de durumu öğrenmiş, ordusunun başına geçmişti.
    Şehzade Ahmed yandaşları padişahı Selim'in aleyhine kışkırtmak amacıyla, onu tahrik için padişahın arabasının penceresinden Selim'in kalabalık ordusunu göstererek şöyle dediler:

    "Sözde eliniz öpmeye gelür! Bu ne işdür? Şu gelen ordunun kalabalığına bakın!Şehzade babasının elini öpmeğçün bu denli kalabalık bir çeri ile mi gelür?"

    İki taraf arasındaki savaş, fazla uzun sürmedi. II. Bayezidin ordusu Şehzade Selim'in ordusundan hem daha kalabalık, hem de daha iyi eğitimliydi; üstelik II. Bayezid'in ordusunda top da vardı. Selim, beklemediği, müthiş bir bozguna uğradı ve savaş alanından canını güç bela kurtardı.
    Kaynaklara göre, Yavuz savaş alanından “Karabulut” adlı müthiş hızlı koşan bir küheylana atlayarak kaçmayı başarmıştı.
    Şehzade Selim, tedbirli davranarak Karadeniz'de demirli bekleyen filosunu, Bulgaristan kıyılarındaki Burgaz Körfezi'nin kuzeyinde bulunan Ahyolu adlı limana götürdü ve kendisi yanındakilerle birlikte gemilere binip Kefe'ye gitti. En yakın adamı ve komutanı Ferhat Bey de askerleri toparlayıp Şehzadeye ulaştı.
    Şehzade Selim'in yenilgisinin ardından İstanbul'a dönen II. Bayezid, artık bir an önce büyük Şehzadesi Ahmed'i İstanbul'a çağırıp tahtı ona devretmeye kesin karar vermişti. Nitekim, Şehzade hemen İstanbul'a davet edildi.
    Şehzade Ahmed, İstanbul'a gelmek için Maltepe yakınlarında görüldüğü an, Yeniçeri Ocağı herşeyi öğrenmiş ve hiç sevmedikleri Şehzade Ahmed'in padişahlığı konusunda kazan kaldırıp ayaklanmışlardır. Ahmed'in Boğaz'ı geçip İstanbul tarafına ulaşmasını önlemek için Yeniçeriler her türlü yolu keserek tüm iskeleleri işgal ettiler. İş bununla bitmedi. Gece, Şehzade Ahmed'in taraftarlarından Vezirâzâm Hersekzâde Ahmed'in, Beylerbeyi Hasan Paşa'nın, Kazasker Müeyyedzâde Abdurrahmân Efendi'nin, Nişancı Tâcizâde Cafer Çelebi'nin evlerini yağmalayıp, adamlarını yaralayıp öldürdüler. Bununla da yetinmeyip sabahlara kadar İstanbul sokaklarında Şehzade Selim lehinde tezahüratta bulundular. Ertesi gün bütün Ocak mensubu yeniçeriler Bâb-ı Hümâyun'un önde toplanıp evleri yağmalananların azledilmelerini talep etti. Padişah, bu istekleri kabul zorunda kaldı. Ancak ünlü ikinci vezir Koca Mustafa Paşa azilden kurtulduğu gibi, Veziriazam Hersekzâde'nin yerine veziriâzâmlığa getirildi. O sırada Maltepe‟de bulunan Şehzade Ahmed. İstanbul'da yeniçerilerin kendi aleyhine ayaklandığını duyunca Maltepe'den Gebze'ye çekildi. Amacı, Anadolu'ya adamakıllı hâkim olduktan sonra İstanbul'a girip tahta çıkmayı denemekti. Ahmed, oradan Konya'ya yürüdü. Şehzade Mehmed'in yönettiği kenti kuşatıp, aldı.


    Selim'in tahta çıkmasını istemeyenler Ahmed'in uğradığı başarısızlık karşısında bu kez öteki Şehzade Korkud'a yöneldiler. Ve onu acele İstanbul'a davet ettiler. Manisa‟daki Şehzade, elini çabuk tutarak Davutpaşa iskelesinden karaya çıkarak oradan Yeniçeri Kışlası'na gitti. Yeniçeriler Şehzade Korkud'a saygı göstermekle birlikte Selim'den başkasını Osmanlı tahtında görmek istemediklerini ısrarla söylediler. Bu sıralarda Şehzade Ahmed bir Safevî yandaşının Amasya - Tokat yöresindeki kuvvetlerine yenilmiş, Yeniçeriler karşısındaki saygınlığını bu yüzden adamakıllı yitirmişti.
    Bütün bunlar olurken 19 Nisan 1512‟den başlayarak Şehzade Selim sık sık Yeniçeri Ocağı önde gelenleriyle görüştü, onlara istikbalde çok büyük seferlere çıkacağını anlattı...

    İşin tuhafı, II. Bayezid fikir değiştirerek tahtta kalmayı yeniden düşünmeye başladı. Hatta Selim'in taht sevdasından vazgeçmesi için oğluna rüşvet vererek onu Semendire'ye yollayıp İstanbul'dan uzaklaştırmak istedi. Sonra da kendisinin ölünceye kadar tahtta kalması koşuluyla Selimi veliaht atayacağını söylediyse de Yeniçerilerin tam desteğini sağlayan Selim bu önerileri kabule yanaşmadı.

    Güçlü bir söylentiye göre, Selim tahta çıkmadan bir gün önce babasıyla at üzerinde görüştü. Bu görüşmede Bayezid kendisini ordunun başında Şah İsmail'e sefere yollamayı önerdiği, ancak Selim'in bunu ancak padişah olduktan sonra yapacağı konuşuluyordu...

    24 Nisan 1512 Cumartesi tarihinde Yeniçeriler ile Sipahilerin sarayın kapısında düzenledikleri muazzam gösterilere artık halk da katılmıştı.

    Vezirler padişahın huzuruna çıkarak saltanattan artık çekilmesi gerektiğini kendisine açık açık söylediler. Yaşlı II. Bayezid tam anlamıyla desteksiz ve çaresiz kalmıştı. En sonunda saltanattan çekildiğini şu sözlerle vezirlerine bildirdi:

    "Oğlum Sultan Selim Han'ı yerime nasbeyledim; Allah mübarek eylesin!"

    II. Bayezid derhal Yeni Saray‟dan Eski Saray‟a taşındı ve bu sırada oğlu kendisini yolcu etti.

    Bayezid, saltanatı Selim'e bıraktıktan sonra isteği üzerine yirmi yük, yani iki milyon akçe maaş ile Dimetoka'ya gönderilmesi kararlaştırıldı. Eski padişahın hizmetine Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa, Defterdar Kasım Çelebi ve Tabib Ahi Çelebi verilmişlerdi. Ancak, daha Dimetoka'ya ulaşılmadan II. Bayezid 26 Mayıs 1512 Çarşamba günü Çorlu yakınlarında hayata gözlerini yumdu. II. Bayezid, dünyadan ayrıldığında 64 yaşındaydı...

    Bayezid'in, sonradan ele geçen bir şiirinden, tahttan gönüllü olarak feragat etmediği ve oğlu Selim'e dargın olarak dünyaya veda ettiği anlaşılmaktadır.

    Nitekim, II. Bayezid, şiirinin bir yerinde aynen şöyle der:

    "Benim ekmeğimi yahvif idenler (korkutanlar)
    Beni koyup Selim Şah'a gidenler
    Hakikat râhına (yoluna) varanlar
    Görün beyler bana nitti Selim Şah”
  • Yolculuklar vardır, bitti sanılan yerde tekrar başlar. Mustafa Kemal'in 19 Mayıs 1919'da Samsun'da başlayıp, 9 Eylül 1922'de İzmir'e ulaşan yolculuğu böyle bir yolculuktu.