EVDE KALMIŞ KIZ...
HARİKA UFUK
[email protected]
Otuz beş yaşıma yeni girmiştim. Mahalleli “Evde kalmış kız kurusu” diyorlardı arkamdan… Annem “Sana değildir kızım… Daha yaşın ne başın ne! Seni doğurduğum gün dün gibi aklımda… Neden her lafı üzerine alınıyorsun sanki!” diye bana çıkışıyordu. Kimin umurunda ki! Kuru da değildim etim budum yerinde Allah’ıma bin şükür! Boyum bir yetmiş, kilom da yetmiş. Evde kalmama bunlar mı yetmiş acaba bilemiyorum, yaşım da yetmişin yarısı! Aman hadi hayırlısı… Aman ya boş ver gitsin, son zamanların moda sözüyle hayırlısı be gülüm…
Geçenlerde annemin bir ahbabı dört yaşındaki torunu Esra’yla bize gelmişti. Çocuk bana bakıp bakıp anneannesinin kulağına eğilerek bir şeyler fısıldıyordu. Anneannesi de “Sus bakayım, çok ayıp!” diyordu. İşkillenmeye başlamıştım ki bomba patladı. “Anneanneciğim, bu teyze neden evde kalmış? Hiç parka gitmemiş mi? Annesi onu gezmeye götürmemiş mi?” dedi. Gülsem gülemiyorum, ağlasam ağlayamıyorum. Sinirden dudaklarımı ısırmaya başladım. Annem lafı değiştirmeye çalışıyor ama nafile… Çocuk da sordukça soruyor.
Artık gırgıra vurdum. “Bak canım anneannen seni gezdiriyor ki evde kalmayasın diye… Esra’cığım sakın evde kalma. Evde kalmak iyi değil! Sürekli gez. Kim nereye gidiyorsa peşinden git. Götürmezlerse ağla, bağır, kendini yere at olur mu? Hatta baban işe giderken bile ona eklen canım!” dedim. Annem de ahbabı Firuzan Hanım da yüzüme tuhaf tuhaf baktılar. Çocuk gülümsedi, gözleri parladı. Hadi bakalım Firuzan’cığım nereye gidersen git, bundan sonra bir gölgen var. Esra’cığın, biricik şeker torunun sen istesen de istemesen de hep takipçin olacak! “Dilim, giydirir bana kilim.” demiş atalarımız. Kendin ettin, kendin buldun gülüm… Oh, canıma değsin!
Pazar sabahı annemle baş başa kahvelerimizi yudumlarken “Anne, çevre yapmam gerekli… İş yerimde tozlu evrakların arasında boğulmuş vaziyetteyim. Odamda emekliliği gelmiş iki memur daha var. Biri geçenlerde kalp krizi geçirdi. Adam gidici gibi görünüyor. Diğeri de ne güler ki gülesin, ne ağlar ki ağlayasın. Gerekmedikçe konuşmaz. Ağzından cımbızla laf alırsın ancak… Kırk üç yaşında, evli, üç çocuklu, hayatından bezmiş biri… Yani iş yerimde koca bulma şansım sıfır… Kendi arabamla gidip geliyorum. Yolda da koca bulma şansım yok. Derneklere üye olsam düşüncesi İle bir iki derneğe uğradım. Ya eğitimsiz insanlar var, ya da çok yaşlı emekli olmuş kadınlar ve erkekler… Anlayacağın derneklerde de koca bulma şansım yok. İngilizce kursuna yazılayım bari… Yeni insanlarla tanışırım, hem de İngilizcemi ilerletirim.” dedim.
Annem de bu kararımı onayladı. Aslında okul yıllarından beri yabancı dile yatkınlığım vardı. Eskiden bir turist görünce yanına gider, yarım yamalak da olsa konuşmaya çalışırdım. Ne derece başarılı olduğum ise tartışılırdı yani… Üniversitede de İngilizce dersinde oldukça iyiydim. Konuşmayınca zamanla unutuluyor, yabancı dil bu açıdan çok nankör…
Ertesi gün iş çıkışı Yabancı Dil Merkezi’ne uğradım. Amacım dil kursuna yazılmaktan öte koca bulmaktı elbette… Yöneticiyle görüştüm, bu arada unutmadan söyleyeyim şansımdan yönetici de bayandı. Küçük bir sınavdan geçirildim. Sınav sonunda üçüncü kurdan başlamak üzere kursa yazıldım. İş çıkışımda saat 17.30’da başlayan kurs 20.00’e bitiyordu. İki buçuk saat sürüyordu. Hafta içi beş gün kursum olduğundan her gün eve yorgun argın dönüyordum.
Sınıfıma girdiğimde şok oldum. Kırk yaşında bir bayan, otuz beşinde ben ve geri kalan da çor çocuk… Genelde ilköğretim öğrencisi çocuklar… İlkokul dörde, beşe gidenler çoğunluktaydı. Birkaç ortaokul öğrencisi ile yedi de liseli vardı. Uğradığım hayal kırıklığını tarif bile edemiyorum. Parayı da peşin almışlardı. Bir daha sınıfımı görmeden para yatırırsam iki olsun! Of Allah’ım… Nedir başıma gelenler… Artık bir kere yazılmıştım. Bu saatten sonra yapacağım bir şey kalmamıştı. Yanımda oturan kız da “Teyze senin adın ne?” deyince sinir katsayım yüzle çarpıldı. “Teyze senin anandır.” diyecektim ama ortaokul son sınıf öğrencisi kızcağız öyle tatlı bakıyordu ki bir anda yumuşadım. “Adım Elif… Peki, senin adın ne şeker kız?” dedim. İnci gibi dişlerini göstererek “Pınar…” dedi.
İş çıkışı düzenli olarak kursa gittim. Koca bulma umudum son bulmuştu ama kursum devam ediyordu. Öğretmenimiz de yirmi beş yaşında genç ve güzel bir bayandı. Dersi de çok güzel anlatıyordu. Kısa sürede eski bilgilerimi de hatırladım ve birkaç kur atladım. İki yıl sonra son kuru da tamamlayıp sertifikamı aldım.
Bu kez koca bulma garantisi olan başka bir kursa yazılma kararındaydım. Dans kursu… “Bizimle Dans Edin” adlı kursa yazıldım. Bu kursa da en fazla rağbeti düğünü veya nişanı yaklaşan çiftler gösteriyorlardı. Nişanlanacak yahut evlenecek çiftler eşleriyle birlikte dans etmeyi öğreniyorlar ve düğünlerinde edecekleri danslar için hazırlık yapıyorlardı. Ya da çok gençler vardı, liseliler ve üniversite öğrencileri… En azından iyi dans edersem daha popüler olabilirim diye düşündüm. Pek çok dansı öğrendim ama ikili danslarda eşim olan baylar hep çocuk yaştakilerdi. Kanatları kırılmış bir kuş gibi çırpınıyordum. “Vermezse mabut, neylesin Sultan Mahmut!” durumlarını yaşıyordum adeta…
Ertesi yıl teyzemin yirmi iki yaşındaki oğlu Uygar’ı da bana eş olsun diye kursa kaydettirdim. Artık onunla ikili olmuştuk. Üç yıl kadar da Uygar’la bu kursa devam ettim. Rumba, Samba, Vals, Tango, Merenge, Baçata derken öğrenmediğimiz dans kalmadı.
Eve kahve içmeye bile tek görücü gelmemişti. Üzüntümden kahroluyordum. Annem, “Kızım, düğünlere gidelim. Eskiden ya hamamda, ya düğünde kız beğenirlerdi de görücü gelirlerdi. Şimdi hamam kültürü pek kalmadı. Zaten dans etmeyi de biliyorsun. Düğünleri takip edelim yavrum…” dedi.
O günden sonra bütün düğünleri takip etmeye başladık. Uygar bazı günler “İşim var.” dese de küçük hediyelerle onu düğüne gelmeye razı ediyordum. Kısa sürede o kadar uyumlu dans etmeye başlamıştık ki her düğünün gözdesi olmuştuk. Komşularımızın dıdısının dıdısı bile bizi düğüne davet ediyorlardı. Dans beni inceltmişti de… Atmış kiloya düşmüştüm. Oldukça güzel görünüyordum.
Birkaç görücü çıktı ama karısından boşanmışlar ile eşi ölmüş, çocuklu dul adamlar hayal ettiğim beyaz atlı prensin yanından bile geçemeyecek kısmetlerdi. Bu nasıl kısmetse… Resmen kısmetsizlikti yaşadığım… Bir süre sonra beklentilerim değişti. Beyaz atlı prensten ister istemez vazgeçmem gerekti. Prens olmasın, hatta beyaz atı da olmazsa olmasın yeter ki bir an önce gelsin. At üstünde, eşek sırtında nasıl geliyorsa gelsin. Belediye otobüsüyle gelecek olan kişiye de razıydım.
Artık düğüne gitmek aile geleneğimiz haline gelmişti. Bir gün Uygar elinde gayet şık bir davetiyeyle geldi. Püsküllü davetiyeyi yelpaze gibi havada sallayarak “Cumartesi akşamına hazırlan Elif Abla, düğün var.” dedi. Uygar’ın arkadaşının küçük kız kardeşi evleniyormuş. Tanımıyordum ki Uygar’ın arkadaşını da onun kız kardeşini de… Düğün günü yine giyinip süslendim. Saçlarıma da havalı bir fön çektirdim. Güzel bir makyaj yaptım. Aile boyu düğün salonuna doğru yola çıktık. Kim bilir kaçıncı defa geldiğim Gülpembe Düğün Salonundan içeri girerken yine çok heyecanlıydım. “Acaba burada mıdır beyaz atlı veya karakaçanlı prensim?” düşüncesiyle kalbim pıt pıt atmaya başlamıştı. Büyüklerimiz “Bekle de gör!” demişler. Heyecan yok Elif!
Uygar, gelinin ağabeyinin samimi arkadaşı olunca bizim için salondaki en iyi masalardan birinde yer ayırmışlardı. Bize ayrılan masa geline de çok yakın bir yerdeydi. Gelinin gelmesini heyecanla beklemeye başladık. Bir süredir düğünlerdeki gelinliklerin modellerini daima çantamda taşıdığım not defterime çiziyordum. Eve döndüğümüzde bu modelin bana yakışıp yakışmayacağını annemle mütalaa ediyorduk. “Gelinin gelinliği straples balık modeli olabilir.” dedi annem… Ben de “Belden kesik, kabarık, altında tarlatan, üstü ve kolları da Fransız danteli…” diye iddiaya giriştim. Bir yandan da masadaki çerez tabağından fıstıkları seçiyordum. Fıstıklar seçile seçile azalmıştı ama leblebiler aynen tabakta duruyordu. “Ben de aslında fıstığım ama beni leblebi sanıp almadılar. Leblebiler gibi kalakaldım.” diye iç geçirdim.
O esnada salonda bir hareketlenme oldu. Gençler ellerinde konfetilerle gelinle damadı bekliyorlardı. Derken müzik başladı. Berkant’ın söylediği ölümsüz eser “Samanyolu” ile genç çiftler salona girdiler. Gelinliğinin kuyruğunu sürükleyerek edalı edalı yürüyen gelini tanıdım. İngilizce kursuna yazıldığımda yanımda oturan sıra arkadaşım Pınar’dan başkası değildi bu! Elimde olmadan heyecanla bağırdım: “Anne, anneciğim bak sınıf arkadaşım!” Salondaki bütün başlar bizim tarafa doğru çevrildi. İnsanlar gülmemek için ağızlarını kapatıyorlardı.
Pınar da beni görünce çok mutlu oldu, sevinçle yanıma geldi. Elimi öptü ve “Teyzeciğim seni düğünümde gördüğüme çok sevindim.” dedi. O anda annemin de benim de yüzümüz allak bullak oldu. Ağlamaya başladım. Portföy çantamı masanın üstünden kaptığım gibi kapıya doğru atıldım. İşte bu, bizim ailece gittiğimiz son düğün oldu. (29 Mayıs 2015-19.00-Adana)
NOT.Adana'nın ünlü öğretmen-yazar ve şairlerinden Harika Ufuk'un yeni yayınlanacak öykü kitabında yer alacak olan hikayelerinden 1 tanesidir.

Mehmet Ferit, bir alıntı ekledi.
21 May 00:48 · Kitabı okudu · Puan vermedi

19 Mayıs 1919 gününü, Türkiye’nin kaderini eline aldığı tarih olarak kabul edersek, ülkenin yönetiminin cansız parmaklarından kaydığı 10 Kasım 1938’e kadar, 19 senede Atatürk hiçbir kararını, altında milletin temsilcilerinin imzalarının da olmadığı bir bildiriyle ne milletine ne de dünyaya tebliğ etmiş veya uygulamaya koymuştur.

Dahi Diktatör, Celal ŞengörDahi Diktatör, Celal Şengör

Abdülhamid ve Mithat Paşa
Midhat (Mithat) Paşa, 1840 yılında Babialide memuriyete başladı. Başarılı hizmetlerinden dolayı sırasıyla, Niş Valiliğine, Şura-i Devlet Başkanlığına, Bağdat Valiliğine getirildi. Daha sonra da;

Padişah Abdülaziz, beklenmedik şekilde, Midhat Paşa’ya Sadrazamlık görevini verdi.

Düşüncelerini açıklamakta temkinli davranmayan Midhat Paşa, bir konuşmasında Padişah’a sarayın israfından söz edince sadrazamlığı üç ay sürebildi.

Adalet Bakanlığı, Selanik Valiliğinden sonra, 1876 yılında ikinci defa Şura-i Devlet Başkanı oldu.


Sadrazam Rüştü Paşa, Harbiye Nazırı Hüseyin Avni Paşa ve Midhat Paşa, Şeyhülislamın verdiği fetva ile Padişah Abdülaziz’i tahtan indirdi ve yerine V. Murad’ı getirdiler. Ana neden, Abdülaziz’in şuurunun yerinde olmaması ve aşırı israfın büyük boyutlarda olmasıydı.

Hüseyin Avni Paşa’nın bir subay tarafından öldürülmesi, ortalığı karıştırdı.

V. Murad aslında zayıf bir kişiliğe sahipti, olaylar aklının kaybına neden oldu.

V. Murad’ın yerine, II. Abdülhamid Padişahlığa getirildi. Midhat Paşa bu olayda birinci derecede rol oynadı. Tahta getirilmesi koşullarının görüşülmesini Abdülhamid ile kendisi gerçekleştirdi. Anayasanın kabulü ile meşruti yönetime geçilmesi ve Abdülhamid’in V. Murad’ın iyileşmesine kadar tahtta kalmayı kabul etmesi asıl koşullardı. Abdülhamid, Midhat Paşa’ya bu konulara ilişkin yazılı bir belge verdi.

Midhat Paşa Sadrazam oldu. Meşrutiyet idaresine geçildi. O an çok güçlüydü.

Abdülhamid kendisini büyük bir baskı altında hissediyordu. Midhat Paşa’dan kurutulmak için güçlü bir kadro oluşturmaya çalışmaktaydı.

Osmanlı – Rus savaşı, İngiltere’nin Abdülhamid’e destek vermesi sonucunu doğurdu. Devleti eline geçiren Abdülhamid Midhat Paşa’yı azlederek, Avrupa’ya sürgüne gönderdi.

PADİŞAHIN KENDİSİNE KÖTÜLÜK YAPABİLECEĞİNİ DÜŞÜNEMEDİ

Daha sonra, ülkeye geri getirilen Midhat Paşa Suriye Valiliğine ve Aydın Valiliklerine getirildi.

II. Abdülhamid, Padişah Abdülaziz’in öldürüldüğü iddialarını incelemek üzere soruşturma açtırdı, bazı kimseler de tutuklandı.

Midhat Paşa’ya yurt dışına çıkması tavsiye edildi. II. Abdülhamid’in padişahlığa getirilmesinde başrol oynayan Paşa, Padişahın kendisine bir kötülük yapabileceğini düşünemiyordu.

1881 yılında, korktuğu gerçekleşti. Bir gece tutuklandı.

Midhat Paşa, vapurla İzmir’den İstanbul’a getirildi. Yolda 11 saat sorgulandı cinayete yardım etme suçunu reddetti. İstanbul’da Yıldız Sarayına götürülerek orada Çadır Köşkünde nezarete alındı. Burada da on gün boyunca sorgulandı.

Bu arada saraydan verilen işaret üzerine, Tercüman-ı Hakikat gazetesinde Abdülaziz’in öldürülmüş olduğuna dair yayına başlandı. Ahmet Midhat Efendi’ye Midhat Paşa’yı itham eder nitelikte makaleler yazdırılarak, aleyhinde bir kamuoyu oluşturulmasına çalışıldı.

Soruşturmaların tamamlanması üzerine, hazırlanan iddianame, Padişah Abdülhamid’e sunuldu. Heyetler tarafından da durum değerlendirildi. Neticede, Yıldız Sarayında Malta Karakol hanesinin yakınında kurulacak özel bir mahkemede yargılamanın yapılmasına karar verildi.

İddianame 19 Haziran 1881 günü, Midhat Paşa’ya tebliğ edildi.

ÇADIR MAHKEMESİ

Malta Karakolhanesi yakınında bulunan boş bir alana, büyük bir çadır kuruldu. Yargılama burada yapılacaktı.

Mahkemenin ismi, İstinaf Cinayet Mahkemesi idi. Böylece bu mahkemeye birinci derecedeki mahkemeler ile Temyiz Mahkemesi arasında bir özel statü veriliyordu.

Mahkeme Başkanı, Midhat Paşa’nın suistimalleri nedeniyle görevden uzaklaştırdığı Sururi Efendi, İkinci Başkanı ise Etniki Eterya isyanı sırasında babası II. Mahmut tarafından astırılmış olan Hristas Foridas Efendi idi. Savcılık makamında ise, yine bir Midhat Paşa düşmanı Latif Bey bulunuyordu.

Mahkemenin ilk celsesi, 27 Haziran 1881 günü başladı. Dinleyiciler, mahkeme çadırına biletle giriyorlardı. Mahkeme salonu, adeta bir tiyatro durumuna benzetilmek istenmişti.

Midhat Paşa, sorgulamasının diğer sanıklarla beraber yapılmamasını talep etti. Bu isteği kabul edildi.

Duruşmada, Hacı Mustafa ve Pehlivan Mustafa isimli sanıklar, Abdülaziz’i öldürdüklerini kabul ettiler. Bu suçlamayı kabul eden bu sanıklar, sanki ezberletilmiş gibi, olayı iddianamede yazıldığı şekilde, aynen tekrarladılar. Ancak, sonra birden Pehlivan Mustafa ayağa fırlayarak:

“Asın kesin, öldürün yalnız işkenceler yeter” diye bağırmaya başladı. Sona da; “Bana ve iki arkadaşıma yapmadıklarını komadılar. Bizi zorla, bu işi yaptık dedirttiler. Yalandır. Biz efendimize kıymadık” diye haykırdı.

Mahkeme, duruşmaya ara verdi. Duruşma tekrar başladığında, Pehlivan Mustafa, sanıklar arasında bulunmuyordu.

Cinayeti gördüklerini söyleyen üç Arap hadımağası sanki iddianameyi tekrar ediyorlarmış gibi açık ve belirli bir ezbercilikle Abdülaziz’in nasıl öldürüldüğünü anlattılar.

Sorgulama sırasında Midhat Paşa’ya gelince, Mahkeme Başkanı, Midhat Paşa ile aralarında geçen bir olay nedeniyle, şüphelere meydan bırakmamak için davadan çekildiğini bildirdi.

SANIKLARLA MAHKEMENİN YER DEĞİŞTİRDİĞİ MAHKEME

Az sonra, Midhat Paşa Mahkeme Çadırına alındı. Davranışları serbest ve rahattı.

Midhat Paşa, sorgusunun başında Abdülaziz’in intihar ettiğinin hukuken sabit olduğunu, öldürülmesi iddiasının yalan olduğunu söyledi. Bu konudaki kanıtlarını bir bir saydı. Belgeler olduğunu, şahitleri bulunduğunu, özellikle Abdülaziz’in öldürülmeyip intihar ettiği konusunda, Abdülaziz’in annesi Pertevniyal Sultan’ın şahadetine dayandığını, eğer bu şahit Abdülaziz’in öldürüldüğünü mahkemede ve kendi yüzüne karşı söylerse, suçu kabul edeceğini söyledi. Mahkemede hiç dinlenmeyecek olan bu şahidin, dinlenmesi gerektiğini uzun, uzun açıkladı.

Midhat Paşa, Mahkemeden kendisini itham edenlerin sanıkların, kendi önünde de yeniden sorgulanmasını istedi. Uzun tartışmalardan sonra, Pehlivan Mustafa çağrıldı. Pehlivan Mustafa suçunu itiraf ettiği ifadesini tekrarladı. Mahkeme bütün ısrarlara rağmen Midhat Paşanın sanığa soru sormasını kabul etmedi.

Böylece saatler geçti. Midhat Paşa anlatıyor, tartışıyor kendisini savunmaya çalışıyordu.

Bir ara Mahkeme Başkanı Hristo Efendi sözünü kesmek isteyince, şunları söyledi:

“Efendi, savunma hakkı ya vardır, ya yoktur. Ben seni eskiden beri tanırım. Bu iddianamenin sadece başındaki besmele ile sonundaki tarih doğrudur. Neden? Sultan Aziz’in vefatını, merhumun annesinden sormuyorsunuz? Çünkü ciğerparesi olmasına rağmen vicdan ve Allah korkusu olan herkesin yalan söylemeyeceğini biliyorsunuz.

Zihinler, istikametini kaybederek şeytana ve iftira atılmasına karar verdikleri zaman, beni insanlar içinde öyle çıkarır ki, bizzat şeytanın bile yüzü kızarır. Bu mahkemeye ne lüzum vardır. Şahit dinlememek, delil ve belgeleri incelememek, bilirkişilere itibar etmemek, kanunları ayak altına aldıktan sonra mahkemeye ne lüzum var. Tanzimattan önceki duruma geri döndüğümüzü gördüğüm için çok üzgünüm. Bu benim için sizin vereceğiniz bir ölüm kararından daha acıdır.

Bazı mahkemeler vardı ki, şeklen biter. Aslında devam eder. Sanıklarla, mahkeme heyetinin yer değiştirdiği vaki olan bu safhada, hakim tarihtir. Ben sizleri, cümleten bu büyük hakime tevdi ediyorum.”

Mahkeme başkanı, Midhat Paşanın tekrar sözünü keserek, kendisine sordukları sorulara cevap verip vermeyeceğini sordu.

Midhat Paşa, sanıklara kendisinin soru sormasına izin vermediği durumda, savunma yapmayacağını söyledi.

Mahkeme Başkanı, Mahkemeye son verildiğini söyledi.

Midhat Paşa’nın savunması dokuz saat sürmüştü.

MUHALİFLERİNİ EZEN PADİŞAH

Mahkemeye ara veren heyet, bir saat sonra kararı okumak için kürsüde yer aldı. Mahkemenin kararı;

Midhat Paşanın, Abdülaziz’in öldürülmesi olayının faillerinden olduğuydu.

Ertesi gün, 29 Haziran 1881 günü mahkemenin son duruşması açıldı. Şimdi, bu suçtan dolayı verilen ceza açıklanacaktı.

Daha önceki günlerde, duruşmalara katılan elçi ve konsoloslar bugünkü duruşmaya, protesto nedeniyle gelmemişlerdi.

Mahkeme Başkanı, Midhat Paşa’ya oy çokluğuyla idama mahkum edildiniz dedi. Midhat Paşa, teşekkür ederim diye cevap verdi.

Midhat Paşa, kararı temyiz etti. 8 Temmuz 1881 günü Temyiz Mahkemesi kararı onayladı.

II. Abdülhamid kararın infazının sorumluluğunu yalnız başına üstlenmek istemedi. Şer-i usullerle onaylanmasını denedi, başarılı olamadı.

Bunun üzerine, nazırlardan ve askerlerden meydana gelen çok özel bir heyet oluşturarak, konuyu onların önüne getirdi.

Heyetteki 15 kişi mahkemenin kararının aynen uygulanmasını, 12 kişide hafifletilmesi yönünde görüş bildirdi.

Yabancı devletlerin baskıları sonucunda, Abdülhamid cezanın aynen uygulanmasına cesaret edemedi, cezaları hapis ve sürgün cezasına çevirerek, adeta şefkatli bir hükümdar rolünü oynamaya karar verdi.

Midhat Paşa, Taif’e sürüldü. 7 Mayıs 1884 gününde, Abdülhamid’in gizli bir emriyle orada boğduruldu.

II. Abdülhamid’in muhaliflerini ezme konusundaki darbesinin esas odağı da ister istemez Midhat Paşa olmuştu.

Gerçekten, davadaki diğer bütün sanıklar figüran rolündeydiler.

Midhat Paşa büyük babasından beri kültürlü ve saygın bir kadı ailesinden geliyordu. Son derece vatansever, dürüst, iki yüzlülük etmesini bilmeyen, samimi, tok sözlü ve heyecanlı bir kişiliği de sahipti.

Midhat Paşa herkesin türlü kurnazlıkları denediği ve ayakta kalabildiği bir dönemde, II. Abdülhamid gibi kindar ve kurnaz bir rakibe karşı, hiçbir tedbire riayet etmeden ve şahsi bir emel ve ihtiras gütmeden hareket etmişti.

19 Mayıs Atatürk'ü Anma ve Gençlik Spor Bayramı
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve kurtarıcısı büyük önder Mustafa Kemal Atatürk'ün 98 yıl önce bugün başlattığı kurtuluş mücadelesi, onun önderliğinde, milletin azim ve kararlılığıyla kazanılmıştır. Dilerim bu başarıyı, yine aynı azim ve kararlılıkla, cehaletle olan savaşımıza da taşıyabiliriz. Çünkü iç ve dış düşmanlarımıza karşı başarı elde etmek, ancak cehaletle savaşımızdan galip çıktığımıza mümkün olur. Çünkü Atatürk'ün de dediği gibi "En büyük savaş cahilliğe karşı yapılan savaştır."
Bu ülkenin geçmişini unutması demek, o dilimizden düşürmediğimiz "ecdadımıza", bu ülkeyi kurmak ve kurtarmak için feda edilen yüz binlerce hayata ve hatta kendilerine ihanet etmek demek. İşte bu sebeple bütün engellemelere rağmen, hepimizin 19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı kutlu olsun.
Ne mutlu bize ki Dünya'da ilk kez gençlere armağan edilmiş bir bayramımız var.
...Ve ne mutlu bize ki "Asrın Lideri" seçilerek, bütün dünyanın kabul ettiği ve örnek aldığı bir liderimiz var.
Mustafa Kemal Atatürk'ün doğum günü ona ve hepimize kutlu olsun.
Saygı ve özlemle anıyoruz.

"Hayır dönmeyeceğiz çocuk. Validene ve kardeşlerine veda et, dönmeyeceğiz..."
Atatürk bu sözleri 1919 yılınının mayıs ayında söylemiş; Samsun'a çıkmadan birkaç gün önce. Emir subayı olan Muzaffer Kılıç yolculuk hazırlıklarını yapmak için "Paşam çok kalacak mısınız yoksa teftişin ardından dönecek misiniz?" diye sorduğunda almış bu yanıtı.
Gerçekten Samsun'a hareket edişinden tam 8 yıl sonra dönmüş İstanbul'a. 1 Temmuz 1927'de; artık Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra.
Bu kararlılık, bu ardına bakma hesabı yapmama hali Kurtuluş Savaşı'nın tüm aşamalarında var. O yüzden kağıt üzerinde yapılan hesapların tutmadığı bir tarih okuruz. Bu cesaretin karşısında saygıyla eğilmemek, böyle bir büyük bir umut ışığından gözlerimizin kamaşmaması mümkün mü?
Atatürk'e ve onunla aynı umudu, aynı cesareti paylaşan yol arkadaşlarına ne çok şey borçlu olduğumuzu hatırlamak için bence bugünden düne değil dünden bugüne bakmak gerek. Bir zaman makinasına binmiş gibi 98 yıl öncesine gitmek; o günün gerçeklerini, imkanlarını ve imkansızlarını düşünmek gerek.
Ve kalbimizde biriken teşekkürle, sevgiyle anmak gerek yeniden
19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramımız, Cumhuriyet sevgisiyle yaşlanmayan tüm gençlere kutlu olsun!

19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı'mız kutlu olsun. Değerlerimizi unutmamamız dileğiyle..

19 Mayıs
Gençlik; BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN !

Nice bayramlara TÜRKİYE !

Atatürk'ü bugün de Minnetle anıyorum...

https://www.youtube.com/watch?v=cFecXkwiFQk