İBDA'nın Fikir Babası Ustad Necib Fazıl Kısakürek :
Milletçe yüzyıllar boyu yaşadığımız büyük bir entelektüel fetretin ardından belki de en büyük sanat, fikir ve aksiyon adamımız olarak yetiştirdiğimiz Üstad Necip Fazıl Kısakürek, çeşitli sebeplerle yalnızca şairliğiyle öne çıkarılmış olsa da, bir nesli yoğurmuş ve mukaddesatçı kesimin münevverleri üzerinde büyük tesire sahip olmuş, gayet mühim, çok yönlü ve dikkate şayan bir dehadır. Bu kısa biyografide kendisi hakkında yeterli derecede bilgi verebilmemiz ve “Necip Fazıl kimdir?” sualini tam manasıyla cevaplandırabilmemiz elbette ki mümkün olmayacaktır. Fakat ümit ediyoruz ki, onun ne derece mühim bir şahıs olduğunu gösterebilmek adına anlatacaklarımız, deryada katre misali, zihinlerde onunla alakalı küçük bir portrenin oluşmasına vesile olacaktır. Biyografilerin sahip olduğu kemmiyet hududunu da göz önünde bulundurmak mecburiyetinde olduğumuz bu yazıya başlamadan evvel, Üstad’ı biraz daha yakından tanıyabilmeniz için sizleri sitemizin diğer bölümlerini de mutlaka gözden geçirmeye davet ediyoruz.
Necip Fazıl (Ahmed Necib) Kısakürek, 26 Mayıs 1904’te, Çemberlitaş’taki bir konakta, Mediha Hanım ve Abdülbaki Fazıl Bey‘in oğlu olarak dünyaya gelir. Dedesi; II. Abdülhamid Han’a bir cuma namazı çıkışı suikast girişiminde bulunan Ermeni asıllı Belçikalı terörist Charles Edward Jorris’i yargılayan ekibin başında yer alan, gençliğinde ileride damadı olacağı Halep valisi Salim paşa tarafından Maraş’ta keşfedilip İstanbul’a tahsil için getirilen Legion D’Honneur sahibi Mehmed Hilmi Efendi‘dir.
Çocukluğu doğduğu konakta geçen Necip Fazıl, aile eğitimini daha ziyade Mehmed Hilmi efendi’den alır. Henüz 5 yaşındayken günlük gazeteleri okuyup çevresindekilere anlatabilecek birikime sahip olan torununu “Akl-ı evvel” sıfatıyla çağıran Mehmed Hilmi Efendi, hem konağın diğer sakinlerine karşı bu torununu şımartmakta, hem de onu Fuzuli’nin divanıyla ve Hazret-i Ali’nin cenk hikayeleriyle beslemektedir. Çocukluğunda hayli yaramaz olan Necip Fazıl’ı zararsız görünen işlerle meşgul edebilmek için, 6-7 yaşlarından itibaren Alexandre Dumas ve Michael Zevaco gibi romancılarla tanıştıran büyük annesi Zafer hanım ise, şahsiyetiyle olmasa da, bu hareketiyle Necip Fazıl’ın ruhi gelişiminde mühim bir pay sahibi olmuş; onun geniş muhayyilesini cezbeden bu romanlarla, arzuladığı manada sükunet bulmasını bir ölçüde sağlayabilmiştir. Fakat bu romanların da tesiriyle Necip Fazıl; ilaçları birbirine karıştırarak kimsenin bulamadığı bir karışımı elde etmeye çalışan, mahzenlerde gizli katilleri arayan, şovalyelerle kendisi arasında bir benzerlik kuran, çevresine karşı içten içe korkular besleyen bir çocuk haline gelir ve bu özellikleriyle etrafındakilerden kolayca ayrılabilmesini sağlayan bir ruh haline sahip olur. Evvela kızkardeşi Selma‘nın, 12 yaşındayken de konaktaki hamisi Hilmi Efendi’nin vefatlerine şahit olması da onun kişiliğini derinden etkileyen iki sarsıcı hadisedir. Ölüm fikri, zaten metafizik ürpertilere müsait olan Necip Fazıl’ın ruhunu bu dönemlerde olanca şiddetiyle kaplamaya başlar.
Necip Fazıl’ın tahsil hayatı kesintilerle doludur. Bu kesintilerin bir kısmı mesken değişimlerinden kaynaklanmış olsa da, diğer değişimlerin onun kaynayan, sınırlanmaktan hoşlanmayan ruh halini aksettirdiğini belirtmek gerekir. Necip Fazıl; Gedikpaşa Fransız ve Kumkapı Amerikan Kolejlerinden başlamak üzere, Emin Efendi Mahalle mektebi, Büyük Reşit Paşa Numûne mektebi, Rehber-i İttihad-ı Osmanî Mektebi, Gebzedeki Aydınlı köyü ilk mektebi ve Heybeliada Numûne mekteplerinde okur. 1916’da girdiği Mekteb-i Fünûn-u Bahriye-i Şahane’de Yahya Kemal, Aksekili Ahmed Hamdi ve Hamdullah Suphi gibi hocalardan ders alır ve tasavvufla ilk teması da bu okuldaki edebiyat hocası İbrahim Aşki (Tanık) Bey’in kendisine verdiği Semerât-ül Fuad (Gönül Verimleri) ve Divan-ı Nakşî eserleri vasıtasıyla gerçekleşir. Bu eserler o dönem için kendisini etkilemiş olsa da bu çağlayan dimağı tek başlarına tam tesiri altına alamamıştır. Yalnız, Necip Fazıl’ın gerek ilk şiirlerinde göze çarpan yüzeysel tasavvuf bilgisi, gerekse de 1934 yılında gerçekleşecek olan büyük değişim, bu günlere ve İbrahim Aşkî Bey’e az-çok birşeyler borçlu olmalıdır. Ayrıca bu dönemde, “Şair” lakabıyla tanınmaya başlayan Necip Fazıl, Aksekili Ahmed Hamdi, İbrahim Aşki ve Yahya Kemal gibi hocalarından takdir ve teşvik toplamaktadır. Bu esnada, mektepte, Nihal isimli el yazması bir dergi çıkarmaya da başlar.
Necip Fazıl, hazırlık sınıflarından sonra 3 yıl daha okuduğu Bahriye Mektebi’ne bir sene daha eklenince okulu bırakmaya karar verir ve ilk 3 seneyi bitirdiğini gösteren diplomasıyla Darülfünûn Edebiyat Medresesi Felsefe Şubesi’ne girer. Bu esnada, ilk şiirlerini 13-14 yaşlarındayken Yeni Mecmua’da yayınlatarak edebiyat dünyasında sesini duyurur; Ahmet Haşim’in “Çocuk, bu sesi nereden buldun sen?” hitabına henüz 18 yaşında muhattap olur. Takip eden yıllarda her biri edebiyat çevrelerinden büyük takdirler toplayan ilk dönem şiirlerini yazmaya devam eden Necip Fazıl, 1924’te açılan bir sınavı kazanarak 4 arkadaşıyla beraber Paris Sorbonne üniversitesine devlet bursuyla gönderilir. Burada Henry Bergson’un derslerine girme fırsatı da bulan Necip Fazıl, 20. Yüzyıl tefekkürünün bu mühim kilometre taşını etkileyecek ve ona Sorbonne’dan emekli olduğu gün yöneltilen “Yerinize bırakabileceğiniz herhangi bir talebeniz var mı?” sualine, “Yeni nesilden pek umutlu değilim. Bir Türk vardı, o da derbederin biri çıktı” dedirtecektir. Zira bu yıllar, Necip Fazıl’ın bohem hayatına adım attığı dönemlerdir ve özellikle de kumar, bu yıllarda onun gafleti bulmaya çalıştığı; nefsine acı çektirme arzusuyla, kazanma umut ve isteği olmadan içine düştüğü bir hastalık olarak karşısına çıkar. Bu hayatın neticesinde Necip Fazıl okulu bırakmak durumunda kalır ve 1925’te Türkiye’ye geri döner.
Aynı yıl içerisinde yayınladığı Örümcek Ağı, kendisinin ilk şiir kitabı olur ve büyük bir takdirle karşılanır. 1928’de bu eseri Kaldırımlar adlı ikinci şiir kitabı takip eder. Toplamda 128 sayfaya ulaşan bu iki eser hakkında yazılanlar, eserlerin sayfa sayısını katlayacak kadar çok olur. Özellikle Kaldırımlar şiiri, çoğunlukla da şiirin aslında bir fikir çilekeşinin iç tasvirini yaptığı gerçeği görülemeyerek heyecanla övülür. Hakkında kullanılan “Bir mısraı bir millete şeref vermeye yeter (Yaşar Nabi)”, “Şimdiye kadar gelen şairlerin en büyüğü (N. Ataç)” gibi ifadeler de bu dönemde yoğunlaşır. Fakat Necip Fazıl’ı övme yarışına giren bu insanların neredeyse hepsi, Necip Fazıl kendisini Üstad kılan yola girdiğinde bir anda ona cephe alarak çap ve samimiyetlerini ortaya koyacaktır. Necip Fazıl bu yıllarda Bohem hayatını sürdürmekte, aynı zamanda bankacılık ve gazete muharrirliği gibi işlerle de haşır-neşir olmaya devam etmektedir.
1931-1933 yılları arasında askerliğini yapan Necip Fazıl, 1932 yılında eski ve yeni şiirlerinin bir karışımını barındıran Ben ve Ötesi adlı eserini bastırır. Bu kitabın özellikle son şiirlerinden, Necip Fazıl’ın bu dönemde metafizik sancılar çekmekte olduğunu ve uçlar arasında müthiş bir dalgalanma yaşadığını anlamak mümkündür. 1934 yılına gelindiğinde buhranları artar ve çektiği fikir ıstıraplarıyla boğuşmaktan kaçmak için bohemliğin kucağına atılır. Fakat bu tercihin de kendisini düşünce sancılarından kurtarmadığını, herşeyin daha da kötüye gitmeye başladığını anladığı bir sırada, bindiği bir vapurda karşısına oturan ve kendisine Abdülhakim Arvasi Hazretleri’ni adres gösteren, Hızır edalı bir insanla rastlaşır ve Abidin Dino’yla beraber daha sonra “kurtarıcım” diyeceği Abdülhakim Arvasi Hazretleri’ni ziyarete gider. Bu hadise, onun hayatındaki en önemli dönüm noktasıdır. Bu ana kadar çevresinde neredeyse mitleştirilen Necip Fazıl, arayış buhranlarından büyük ölçüde kurtulacak ve keskin kalemini bir davaya adayarak inandığı davanın en büyük savunucusu, edebi ve fikri temsilcisi haline gelecektir. Necip Fazıl’ı o zamana kadar ulaşılması imkansız bir zirve olarak gören dönemin aydınları, kendisinin İslamî gaye doğrultusunda fikir ve sanatını kullanmaya başlamasının ardından gösterdikleri yakın alakayı düşmanlığa dönüştürür ve onunla fikirde mücadele etmeyi denemektense, gericilik gibi basit ithamlarla meseleyi çözmeye çalışır. fakat bu tavırlarında yeterince başarılı olamayarak Üstad’ın çevresine olanca parlaklığıyla yaydığı ışığı engellemeye güç yetiremedikleri de bir hakikattir. 1934 yılına kadar gireceği yolu arayan Necip Fazıl, bundan sonraki buhranlarını yol aramaktan ziyade, inandığı davasıyla ilgili olarak yaşamaya başlar ve içtimai mücadelesinin yankı bulabilmesi için pek çok çileye katlanır. 1934, Necip Fazıl’ın ikinci doğum yılıdır.
Necip Fazıl, Abdülhakim Arvasi Hazretleri ile tanışmasının ardından kısa bir süre için bohem hayatına döner, fakat Efendisinin yanında bulunduğu anlarda yakaladığı ruh sükunetine daha fazla karşı koyamaz ve arayışını “büyük kapı”da sonlandırır. Artık önünde, dehasını İslam davasına vakfedeceği ve bu uğurda çetin mücadelelere girişeceği, hapislere gireceği, çileler çekeceği bir yol açılmıştır.
1935 yılında Muhsin Ertuğrul’un tavsiyesiyle ilk piyesi olan Tohum‘u kaleme alır. Muhsin Ertuğrul’un da rol aldığı bu piyes sanat çevrelerinden büyük ilgi gördüğü halde, eserdeki olaylar, yoğunlaştırılmış fikrin gölgesinde kaldığı için halkın ilgisi toplanamaz. Tohum‘dan edindiği bu tecrübeyi çok iyi bir şekilde etüd eden Necip Fazıl, 1937 yılında kendisinin Türk Shakespeare’i olarak anılmasının yolunu açan, Bir Adam Yaratmak adlı, Türk tiyatrosunun zirvesini tutan eserini yayınlar. Eser o kadar büyük bir tesire sahip olur ki, tiyatronun gösterildiği salonlarda eserden etkilenip bayılanlar olur; yer bulamayanlar seans beklemek durumunda kalır. Hem olay örgüsü, hem de diyalogların içerisinden sızan derin fikir bu eseri bir şaheser haline getirir. Kendi yaşadığı fikir buhranlarını muhteşem bir üslupla, olanca çarpıcılığıyla seyirciye aktarmayı başarabilen Necip Fazıl’ın bu oyunu Muhsin Ertuğrul tarafından büyük bir zevkle sergilenir. Öyle ki Muhsin Ertuğrul, 39 derece ateşli olduğu zamanlarda dahi bu oyunu oynamaktan çekinmez. Oyunun oynanmakta olduğu dönemlerde Mihailov ismindeki bir Rus ateşesi, Necip Fazıl’a şöyle demiştir: “Bize senin gibi adamlar lazım. Komünist olacağını bilsek sana Moskova’nın yarısını verirdik, fakat olmayacağını biliyoruz.”
Necip Fazıl, 1936 yılında dönemin sosyalist olmayan edebiyatçılarını topladığı Ağaç isimli bir edebiyat dergisi çıkarır. 17 sayı çıkan bu dergiyle alakalı bir hususta kendisine mektup gönderen Sait Faik’in öyle bir sözü vardır ki, dönem aydınının ne söylediğinden haberdar olmadığını ve Necip Fazıl’a gösterdiği saygıda ne derecede ölçüsüzleştiğini gözler önüne sermeye kafidir: “Sen bir peygambersin!” Necip Fazıl, bu sözü her hatırlayışında korkunç bir üzüntü duyacaktır.
Bir Adam Yaratmak piyesinin yayınlanışını, Necip Fazıl’ın şiirleri arasında en değerlisi olarak kabul ettiği ve tüm şiirlerini derlediği kitaba ismini veren Senfonya (sonradan Çile) adlı şiirin yayınlanışı takip eder. Aynı doğrultuda kaleme alınan bu iki eser, Necip Fazıl’ın hafakanlarının çıktığı zirveyi ve sonunda karar kıldığı noktaları göstermesi yönünden, bir bütünün iki ayrı kolu gibi değerlendirilebilecek keyfiyettedir. Bu arada, 1938 yılında Ulus gazetesi tarafından Mehmet Akif’in şiirindeki İslami noktalara karşı uyanan bir hazımsızlığın neticesi olarak, bir “milli marş yarışması” açılır. Yarışma, marşı sadece Necip Fazıl’ın yazması kaydıyla iptal edilir. Necip Fazıl’ın yazdığı Büyük Doğu Marşı devlet başkanının vefati üzerine kendisine sunulamaz ve bu tecrübe nihayet bulurken, şiirin adını taşıyan Büyük Doğu ifadesi gelecek yıllarda evvela Necip Fazıl’ın kuracağı derginin, daha sonra da muazzam ve muntazam bir dünya görüşünün adını ilk defa duyurması yönüyle büyük bir ehemmiyet ifade edecektir.
1939 yılında, Son Telgraf gazetesindeki Çerçeve başlıklı köşe yazılarında İkinci Dünya Savaşı’nın çıkmakta olduğunu, Rus-Alman anlaşması gibi tüm aleyhteki hadiselere rağmen inançla savunur ve 1939 yılında patlak veren savaş kendisini haklı çıkarır. Bu dönemde “Ne derse çıkıyor” denilen bir kişi haline gelir. Üstad’ın ileri görüşlülüğünü remzlendiren pek çok hadiseden yalnızca birisi olan bu hadise, dönemin matbuatında hayli yankı uyandırır. Necip Fazıl’ın bu yönü, 29 Mayıs 1959 tarihinde kaleme alacağı Kement başlığını taşıyan ve “Kurtarın milleti ve kendinizi CHP kemendinden! 1959 ve 1960 son vâde!” paragrafıyla başlayan bir yazısında da olanca dehşetiyle ortaya çıkacaktır ki, bu yazının kaleme alınışından 363 gün sonra gerçekleşen ihtilal kendisini bir kez daha haklı çıkaracaktır.
1941 yılında efendisinin de teşviğiyle Fatma Neslihan hanımla evlenen Necip Fazıl, bu evlilikten 6 çocuğa sahip olur: Mehmet (1943), Ömer (1944-2005), Ayşe (1948), Osman (1950), Zeynep (1953-2002) ve henüz 41 günlükken hayatını kaybeden Ali (1956).
17 Eylül 1943 tarihinden itibaren Büyük Doğu dergisini çıkarmaya başlar. Bu dergi, onun ömrünün sonuna kadar inmeyeceği fikir zirvesini barındıran yüce bir dağ olur ve etrafına tohumlar saçan, baskılara fikir gövdesini siper eden nice ağaç bu okulda yetişir. Büyük Doğu, koskoca bir İslam davasının ismi haline gelir. Büyük Doğu’lar; 243 günlük gazete ve 328 dergi olmak üzere 571 sayı, 16 devir ve 35 yıl boyunca o kadar büyük bir tesire sebep olur ve o kadar mühim bir fonksiyonu yerine getirir ki, her çıkışında infial oluşturur. İslami kesimin bilinçlenmesinde ve düşünebilen, yüzyıllardan beri süregelen durgunluğu ve gevşemeyi sorgulamaya başlayan, ufku genişleyen bir gençliğin büyük doğumunda n büyük müyesser bu dergi olur. Allah demenin Başvekil Şükrü Saraçoğlu imzalı bir emirle yasak edildiği dönemlerde İslam davasının münadii olan Büyük Doğu, ismiyle altında dasıtani bir tefekkür ve mücadele binası yükselen bir çatı haline gelir ve yüzyıllardır ilk defa böyle bir fikir kıpırdanışıyla yüz yüze gelen Anadolu halkının fikir bayrağı olarak nice istidadın piştiği bir okula dönüşür. Bu binanın yükselmesi de elbette ki kolay olmayacak, Büyük Doğu müteahhidi bu dergi çatısı altında girişeceği mücadelelerin neticesi olarak toplamda yaklaşık 3 yıl 8 ay hapis yatacaktır. Osman Bölükbaşı’nın 1954 seçimlerinden önce Demokrat Parti’nin “Gerici” bir dergiyi himaye ettiği iddiasıyla seçim propagandası yapması; 1960 ihtilalinden hemen sonra, zaten çıkmamakta olmasına rağmen Büyük Doğu’nun askerî idarece kapatıldığının ilan edilmesi ve Yassıada savcısı Egesel’in her fırsatta bu dergi etrafında giriştiği mücadeleden dolayı Necip Fazıl’dan, “Said Nursi’den bile tehlikeli olan adam” sıfatıyla bahsetmesi, Necip Fazıl’ın büyük Doğu çatısı altında giriştiği mücadelenin büyük tesirini ve bir kısım çevrede oluşturduğu hazımsızlığı gözler önüne seren 3 basit örnek olarak zikredilebilir.
Büyük Doğu’yu çıkarmaya başladıktan sonra kendisini yalnızca matbuattaki mücadelesine ve sanatına veren Necip Fazıl, bu zamana kadar Osmanlı Ziraat, Türkiye İş ve Hollanda bankalarındaki, Milli Oto adlı şirketteki (ticari servis şefi olarak) ve Ankara Ticaret Lisesi, Devlet Konservatuarı, DTCF, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Saint Joseph Lisesi, Robert Kolej gibi okullardaki çalışmalarına son verir. İlk dönem Büyük Doğu’ları, “Allah’a itaat etmeyene itaat edilmez” hadisinin yayınlanmasını mütakiben, bakanlar kurulu tarafından 1944 mayısında “rejime itaatsizliği teşvik” şeklinde ifade edilen, itiraf gibi bir gerekçeyle kapatılır. Ardından 19.5 ay süreyle yapmış olduğu askerliğini tamamlamak üzere Eğridir’e gönderilir. Dönüşünün ardından, Büyük doğu’ları yeniden çıkarmaya başlar ve dönemin tek parti hükümetine karşı en sert ve tesir sahibi muhalefeti ortaya koyar. Büyük Doğu, bu devirde de bir çok takibata uğrar ve “Başımızda kulak istiyoruz!” yazılı bir kapağının, İnönü’nün meşhur kulaklarına gönderme niteliği taşıdığı gerekçesiyle dergi tekrar kapatılır. Bu sırada Necip Fazıl, başbakan Recep Peker tarafından çağrılır ve muhalefetinin dozajını düşürmesi karşılığında, o dönem için oldukça büyük bir meblağ olan yüz bin lira nakit halinde, rüşvet olarak kendisine teklif edilir. Necip Fazıl bu teklifi reddedecek ve önünde hapishanenin yolu açılacaktır. Tekrar çıkarmaya başladığı Büyük Doğu’larda, Rıza Tevfik Bölükbaşı tarafından kaleme alınan Sultan Abdülhamid Han’ın Ruhaniyetinden İstimdad adlı şiiri yayınlayışından dolayı Türklüğe Hakaret suçlamasıyla, askerliği döneminde siyasi yazı yazdığı için 1 gün hapiste kalması müstesna, ilk defa hapse girer.
Davadan beraat ederek tahliye edilen Necip Fazıl, 1947 yılında, Sabır Taşı adlı piyesiyle CHP Sanat Mükâfâtı’nı almaya hak kazanır; fakat Parti Genel İdare Kurulu, yarışma neticelendikten sonra yarışmaya katılacak olan piyeslerin kaleme alınma tarihini ileriye alarak Sabır Taşı’nı dışarıda bırakacak, bu mızıkçılıkla Necip Fazıl’ın ödülü gasp edilecektir. Aynı yıl Borazan adlı 3 sayılık bir mizah dergisi çıkarır. İzleyen yıllar ise büyük bir fikir mücadelesiyle, işleyen bir sanatkarlıkla, hukuk cinayetleriyle, hapislerle örülüdür.
1949 yılında fikrî ve siyasi bir teşekkül olan Büyük Doğu Cemiyeti‘ni kurar ve cemiyetin, yalnızca Necip Fazıl’ın şahsından ve samimi mücadelesinden kaynaklanan tesirinin önüne geçebilmek için önce CHP, sonra da DP döneminde çeşitli bahanelerle, komplolarla, bakanlık emriyle temyiz edilen beratlarla hapsedilir. 1952 yılındaki tahliyesinin ardından, istismarlara açık bir hal aldığını fark ettiği Büyük Doğu Cemiyeti’ni fesheder.
1952’de, Hüseyin Üzmez tarafından gerçekleştirilen Malatya suikastiyle hiçbir bağı olmadığı halde, suikaste uğrayan Ahmet Emin Yalman hakkında yazdıkları bahane gösterilerek 1 yıl boyunca, 6-7 metrekarelik bir hücrede, Osman Zeki Yüksel (Serdengeçti) ve çirkin tavırlarıyla kendisine en büyük işkence olan Cevat Rıfat Atilhan ile beraber kalır ve bir yılın akabinde, suçsuzluğuna hükmedilerek Malatya cezaevinden tahliye edilir. Bu dava süresince yaptığı savunmalar dillere destan olur. Hüseyin Üzmez’in Büyük Doğu okuru olduğunun “suç delili” olarak kendisine söylenmesi üzerine, Amerikan radyolarında da bahsedilen o meşhur cevabını verir: “Kıskançlık krizleri geçiren bir adamın cebinde bu temayı işleyen Othello bulunsa, Shakespeare’i mezarından kaldırıp asacak mısınız?”
Takip eden yıllarda, Necip Fazıl, günlük gazete ve dergi olarak çıkardığı Büyük Doğu ile mücadelesini sürdürür ve takibatlara, mahkumiyetlere, baskılara uğramaya devam eder. DP iktidarını, bir dost kimliğiyle, iyiye yönlendirebilmek için sürekli sert bir şekilde tenkit eder. O güne kadar gelen başbakanlar arasında, Refik Saydam’dan sonra şahsi bir kıymet taşıdığına inandığı Adnan Menderes’in temizliğine güvenmekte, fakat onu çevreleyen ve içinden doğduğu CHP zihniyetinin izlerini taşımaya devam eden kimselere karşı yine en tesirli muhalefeti yükseltmektedir. Üstad, en çok hapsini, başvekilinden ayrı olarak tenkit ettiği DP döneminde yatacaktır. Onun tenkitlerindeki tüm amacı, DP’nin, CHP zihniyetinden kurtulamayan kadroların tesirine girmesini ve halktaki CHP nefretinden doğan zaferini taçlandıramadan bu fırsatını kaybetmesini engellemektir ve tenkitlerinin temelinde de haklı çıkacağı bu endişe yatar. Daha önce de bahsettiğimiz Kement başlıklı yazıyı kaleme aldığı zamanlarda, bir kısmı mahkumiyetle neticelense dahi yüzlerce yıl mahkumiyetine sebep olacak davalarla yüzleşmek durumundadır.
CHP’nin ve ona şeklen rakip olan DP’nin bastırmaya çalıştığı Necip Fazıl’a, tam da mahkumiyetlerinin onaylanmaya başladığı bir hengamede gerçekleşen 27 mayıs darbesinin güdücüüleri de tahammül gösteremeyecek ve o sırada çıkmayan Büyük Doğu dergisinin kapatıldığı radyoda anons edilecek, fikir çilekeşi Necip Fazıl 4.5 ay boyunca Balmumcu garnizonunda tutulduktan ve burada “Sen misin onları yazan şerefsiz?” cümlesiyle kendisine hakaret eden yüzbaşı sıfatlı biri tarafından dövüldükten sonra çıkarılan umumi aftan müstesna tutularak hapishaneye gönderilecektir. Fakat doğan mukaddesatçı neslin çilekeş yoğurucusu, hapis hayatı boyunca da, tıpkı dışarıdaki çabalarında da olduğu gibi yüreği geniş insanlarca yalnız bırakılmaz. Mesela, yakın arkadaşı Hilmi Oflaz hapishanenin karşısında işporta tezgahını kurar ve kendi tabiriyle, bulutların çekilmesini ve parmaklıkların arasından güneşin doğmasını bekler. “Üstü başı dökülen, amele kılıklı bir ihtiyar” da başka bir hapsinde görüşme günü karşılaşacağı Necip Fazıl’a “Oğlum, içeride bir Necip Fazıl varmış!… Şu karpuzu ona hediye getirdim; Allah rızası için götürüp verir misin?” diyecek ve hassas ruhlu bu gönül adamını ağlatacaktır. Özellikle maddi durumu yeterli olmayan insanlar ceplerindeki son kuruşlarıyla aldıkları ufak tefek yiyecek ve kıyafetler vasıtasıyla, yürekleriyle hapishanedeki Necip Fazıl’ın yanında olduklarını hissettireceklerdir.
1961’in Aralık ayında tahliye olan Üstad, bu tarihten sonra da günlük makalelerine, şiirlerine, piyeslerine, Büyük Doğu Dergisine, kitaplarına, mücadelesine kaldığı yerden devam eder. 1963 yılından itibaren ise, onun için Anadolu’yu şehir şehir kucaklayan bir konferans çığırı açılır. Maddi yeterlilikten uzak salonlarda, onlarca ilde, kendisini dinleyen yüz binlerce kişiye seslenir ve her biri birbirinden farklı alanlardaki onlarca konferansını verir. Konferansta anlatılanların derinliğini kavrayamayanlar dahi büyük bir şevk ile Necip Fazıl’ın konferanslarını dinlemeye koşar, salonlar iğne atılsa yere düşmeyecek raddede dolar. Öte yandan takibatlar, davalar bu dönemde de olanca hızıyla devam etmektedir. Sultan Vahdeddin hakkında kaleme aldığı eser sebebiyle uğradığı takibat da bunlardan birisidir. İlerleyen yıllarda, eserin ikinci baskısı sebebiyle mahkum edilecek ve ölüm döşeğindeyken Kenan Evren tarafından özellikle affedilmeyerek onanan bu 1.5 yıllık hapis cezası, belki de Allah’ın 79 yaşında onu bir kez daha hapishaneye göndermeye razı olmayışından uygulanamayacak, Necip Fazıl vefat edecektir. Malesef Vahdeddin hakkında kaleme alınan ve resmî tarihin tek taraflı hakikat tahrifçiliğine, hem de alçak perdeden cevap veren bu eser bugün de basılabilmiş değildir
1973 yılına kadar zaman zaman açılıp kapanan dergisiyle, kaleme aldığı Reis Bey, Ahşap Konak ve Kanlı Sarık gibi piyeslerle, derlemeye başladığı Çöle İnen Nur, Ulu Hakan II. Abdülhamid Han, Benim Gözümde Menderes gibi eserlerin meşguliyetiyle yaşayan Necip Fazıl, bu yıl içerisinde Hacca gider ve hatıralarını kitaplaştırır. Fas sarayına yakın kişilerce kendisine yöneltilen, bundan böyle ömrünün kalan kısmını tüm aile efradıyla, tüm maddi imkanlar sağlanmış halde Fas’ta geçirmesini öneren teklifi geri çevirir. Aynı yıl içinde kurulan Büyük Doğu Yayınları kanalı ile de, o ana kadar yayınlanan tüm eserlerinin ve bundan sonra yayınlanacak olan kitaplarının baskısıyla ilgilenmeye başlar. Yayınevinin kuruluşundan bir yıl sonra ise, kabul ettiği tüm şiirlerini derlediği Çile adlı şaheserini oluşturur.
1976-1980 arasında Raporları, 1978’de ise 16. ve son devir Büyük Doğu’larını çıkarır. 1980 yılında Türk Edebiyatı Vakfı kendisine “Sultan’uş-şuara (şairler sultanı)” ünvanını, Kültür bakanlığı ise Büyük Kültür Armağanı’nı verir. 1982’de ise Yazarlar Birliği tarafından, Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu adlı eseri sebebiyle yılın fikir adamı ilan edilir. Bu tarihlerden sonra, Ömrünün sonuna kadar Erenköy’deki odasında kalmayı yeğler ve İman ve İslam Atlası ile Kafa Kağıdı başta olmak üzere, ilerlemiş yaşına rağmen beyninin ne kadar muntazam işlediğini gözler önüne seren eserlerini yazmaya devam eder, daha önceden yayınlanmış olan konferanslarının derlenmesiyle ve diğer eserlerinin tertibiyle ilgilenir. Kenan Evren tarafından affedilmeyen hapis cezasının tehdidiyle günler birbirini kovalarken, takvimler 25 Mayıs 1983’e ulaştığında…
Uzun yıllar boyu kendisini rahat bırakmayan şeker hastalığı sebebiyle arkasında kocaman bir gençlik ve kütüphanelik çapta eserler bırakarak, yarın bıraktığı son sigarasının ardından dudaklarındaki tebessümün eşliğinde söylediği “Demek böyle ölünürmüş!” cümlesinin refakatinde, varlığını tarihe kazımış bir kahraman olarak, Serdengeçti’nin diyeceği gibi, doldurulacak bir boşluk dahi bırakmadan, son demlerinde kuvvetle muhtemeldir ki velilik mertebesine erdiği bu hayatı terk ederek hakkın rahmetine kavuşur. Yüzyıllar boyu süregelen entellektüel fetrete dur diyebilen ve uyuyan bir devi ayağa kaldıran Necip Fazıl’ın naaşı, vefaatinden bir gün sonra Eyüp Sultan kabristanına, Fevzi Çakmak’ın yakınına defnedilir. Ondan bugüne kalanlar, yüzyıllarca süren uykusundan uyanarak kıpırdanmaya başlayan bir gençlik, hala yeterince tanınmayan ve anlaşılmayan yüze yakın yetkin eser, İslam dairesindeki tezatsız bir fikir sistemi ile binlerce makaleden ibarettir.
Müslüman kimliğine sahip bir insan olarak fikrin, sanatın, aksiyonun ve dehanın zirvesine çıkma hedefinde kaydettiği muvaffakiyet; yetişmekte olan nesillere yol göstererek kendisini “Üstad” kılmıştır. O; İslamiyeti aşk ve vecd ile hakkını vererek yaşamanın, dünya için ellerimizden kaçırdığımız avantajı, ahiret için ise huzurlu bir sonsuzluğu bize armağan edeceği hakikatine insanların zihinlerini açmış bir ideal kahramanıdır. Üstad, kırk yılı bulan mücadelesi ile, İçerisinde yaşadığı cemiyetle beraber kendisini muhasebeye çeken, varoluş gayesini sorgulayan, kalabalıklarda erimeyen bir nesil için hayatını tüketen samimi bir tefekkür çilekeşi olmuştur. O belki de en çok, insanların dimağını ulvi tefekküre açtığı için Üstad’dır.
Onu daha iyi anlayabilmek için, kendi eserlerine ve kendi yazdıklarına müracaat etmekten daha iyi bir yöntem olmayacağı kanaatindeyiz. Zira Bir Adam Yaratmak, Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu, İdeolocya Örgüsü, O ve Ben, Çöle İnen Nur, Ulu Hakan II. Abdülhamid Han, Mü’min-Kâfir gibi bu topraklarda yaşayan herkesin kesinlikle okuması gereken şaheserlerin yanında, her biri alanında çok büyük bir değer taşıyan yüze yakın eser bırakmış olan Necip Fazıl’ın birikiminden ve ömrünü vakfettiği mücadelesinden nasiplenebilmek borcunu başka türlü yerine getirmek mümkün olamaz. Sitemizin diğer bölümlerinden gerek onun hakkında yazılan yüzlerce inceleme metnine, gerek kendisinin kaleme aldığı çok sayıda makaleye, gerekse de her biri Büyük Doğu yolunun kılavuzu olan yüze yakın telif eseri hakkında muhtelif bölümlerde sağlanan metinlere ulaşabilirsiniz. Onu gerçekten anlamak isteyen bir kişi, onu ve hakkında yazılanları incelemeli; her yönüyle eksiksiz bir vücudu belirten özelliklerinin yalnızca kuvvetli bir yanını remzlendiren şiirleriyle sınırlanmamalıdır.

Üstad’dan:
Biz adam olmadıkça öz yurdumuzda parya gibi yaşamak nasibimiz değişmeyecektir. (N-F-K)

Türk Tütünü
Az önce okuduğum fransız yazar Alfred de Musset'in (1810-1857) Les Caprices de Marienne (Marienne'in Kalbi) kitabında "türk tütünü" geçiyordu. Ben de olayı anlamak için internette arattım ve şöyle bir yazıya denk geldim.
.
19’ uncu yüzyılın ortasına kadar batılıların cigar, bizim puro dediğimiz tütün içeçeği yaygındı. Yani tütün yaprağına ya da bir bitkiye sarılmış tütün. Bu yüzyılda tütün kağıt ile buluştu; ama keyiften değil, yoksunluktan, garibanlıktan. İngiliz şair, tercüman ve romancı Robert Graves‘ ın 1929 yılında yayınlanmış “Good-Bye To All That” adlı savaş hatıralarında anlattığına göre, tütün kağıda sarılarak ilk defa 1832 yılında Osmanlı ordusu ile Mısırlı İbrahim Paşa‘ nın karşı karşıya geldiği Akka Kalesi' nde içildi. Kavalalı Mehmet Ali Paşa’ nın oğlu olan İbrahim Paşa, askerlerine moral olsun diye nargile gönderdi.

Avrupalılar buna Hint ve Urdu dilinde dendiği gibi “Hookah” diyor; biz, Farslılar gibi “Nargile” diyoruz. Farsça’ da Hindistan cevizi için kullanılan nargile kelimesinden geliyor. Eskiden nargileler hindistan cevizi kabuğundan yapılırmış. Araplar ise “şişe” diyor, camdan dolayı.

Bu nargileler, isyancı askerlere keyif yaşatmamaya and içmiş Osmanlı topçusunun atışında parçalanınca, İbrahim Paşa' nın askerleri elde kalan tütünü içmek için yollar aradı. Sonunda tüfek fişeği sardıkları kağıtlara ve eski gazete kağıtlarına tütün doldurarak içmeye başladılar. Bu, kısa sürede bütün Osmanlı’ da yaygınlaştı. Aslında bu tür ‘cigar’lara kağıda sarılı olmasa da Fransa ve İspanya’ da da rastlanıyordu. Bugün dünya literatüründe kağıda sarılı cigar’a yani bizim sigara dediğimiz ürüne “cigarette” deniyor. Fransızca kökenli “cigarette”, “cigarcık” anlamına geliyor. Yani “küçük cigar”. Bizim büyüklerimiz kelimeleri yazıldığı gibi okuduklari için uzun süre “sigara” yerine “cigara” demeyi tercih ettiler.

1854-1856 yıllarında Osmanlı Devleti, Fransa ve İngiltere, Ruslar’ a karşı Kırım Savaşı' nda ittifak kurdu. Tarih derslerinde bize hep Osmanlı’ nın ilk kez Avrupa devleti olarak kabul edilmesine yol açan savaş diye anlattılar ama bu savaşta Osmanlı askerlerinin Fransız ve İngiliz yoldaşlarını yeni bir ürün ile de tanıştırdığından bahsedilmedi. Fransız ve İngiliz askerleri Osmanlı askerinden öğrendikleri kağıda sarılı cigar’ı yani sigarayı Avrupa’ ya taşıdılar. Bu nedendendir ki, Avrupa’ da sigaranın yayılışı kırım savaşı ile başlamıştır.

İngiliz macera romancısı Charles Kingsley, tütünü “yalnız adamın ahbabı, bekar adamın yareni, aç adamın gıdası, dertlinin neşesi, uyanık adamın uykusu, üşüyen adamın ateşi” diye tarif ediyor. Aslında Kingsley’in bu dumanlı nitelemeleri, dünyada tütünün neden hep büyük savaşlar sonra yeni bir moda dalgası daha yakaladığının göstergesi. Dünyanın en yalnız, en bekar, en dertli, en aç, en uykusuz ve en üşüyen insanları hep askerlerdir. Marco Polo’ dan beri maceraperest askerler, yeni icatların, dillerin ve adetlerin en büyük dağıtıcıları olmuş. Aylar yıllar süren yolculuklarından ve zahmetlerinden evlerine her döndüklerinde yeni tüketim alışkanlıklarının, yeni trendlerin elçisi oluyorlardı.

Phillip Morris denen tüccar bugün ‘Marlboro sigaralarının sahibi olan Phillip Morris şirketine adını veren kişi. Bu kişi sanıldığı gibi Amerikalı falan da değil. Kendisi bir İngiliz tütün tüccarı. 1847 senesinde Londra’ da el sarması türk sigaraları satan bir dükkan açarak meslek hayatına başladı. Kırım Savaşı' ndan dönen askerler de etraflarına “ya bu Türkler’ de sigara diye birşey var” deyince bizim Morris’ in işleri hızla büyüdü. 1900’ lerin başında New York’ a taşıdı merkezini ve Marlboro dahil yeni sigaralarını piyasaya sürdü. Hepimizin kafasında kovboylarla özdeşleşen Marlboro’ nun başlangıcında bir “kadın sigarası” olarak üretilmesi ve hedef kitlesinin kadınlar olması ise ironik.

20’ nci yüzyıla kadar kadınların kamusal alanlarda sigara içmesi “çok ayıp” karşılanıyordu. Tarihte açıktan sigara içtiği bilinen ilk kadınlar Paris li fahişelerdi. Notre Dame de Lorettes kilisesi yakınını mesken tuttukları için “Lorettes” diye anılan bu fahişeler, halka açık alanda sigara içen ilk kadınlar olarak kayda geçti. New York’ ta ise daha 1900’ lerin başında kadınların halka açık alanda sigara içmesi sadece ayıp değil, yasaktı da.

New York Times Gazetesi' nde 1904 yılında yer alan bir habere göre Manhattan’ın ünlü beşinci caddesi'nde bir otomobilin içinde sigara içerken yakalanan kadına polis ceza yazmıştı. Gazete gözlerine inanamayan polisin ağzından dökülen şaşkınlığını da şu şekilde kayda geçirmiş: “hem de beşinci cadde’de bunu yapamazsın!”. 1908 yılında New York belediye meclisi kadınlara sigara yasağını daha da sertleştiren Sullivan Act’i kabul etti. Katie Mulcahy adlı New York' lu kadın kamusal alanda sigara içtiği için tutuklanan ilk kadın oldu.

Çok geçmeden bu yasaklar kalktı ve toplum sigara içen kadın görüntüsüne alıştı. İşte bu ortamda Phillip Morris bu yeni müşteri potansiyelini hedefleyen bir ürünle ortaya çıktı. Londra’da kurduğu türk tütünü dükkanıyla işe başlayan Morris' in dükkanın bulunduğu sokağın adı Marlboro sokağıydı. Morris, ABD’ de “mayıs kadar ılık (mild as may)” sloganıyla ürettiği yeni kadın sigarasına da o sokağın adını verdi. Marlboro’yu erkeklerin içmesi ise çok sonraları başladı.

1950’li yıllarda sigaranın insan bedeninde yaptığı tahribat artık gizlenemez boyutlarda ortaya çıkınca tutuşan sigara üreticileri şapkalarından filtreli sigarayı çıkardılar. Güya filtre, sigaranın katranını ve nikotinini tutuyor, tamamen sağlığa zararsız hale getiriyordu. Hatta sonraki yıllarda bir de sigaraların “light” versiyonlarını ürettiler. Light sigaraların filtrelerinde hava delikleri var. tiryaki, dumanı çekince bu deliklerden hava da karışmakta ve nikotin ve diğer zararlı maddelerin daha az oranda içilmesine yol açmaktaymış. Bir 20 yıl da bu yalanla idare etti tüccarlar.

Yine 1950’ li yıllarda filtreli sigara üretimi yarışı başladığında, tiryakiler “filtreliyi kadın içer” diyerek uzak durdular. Marlboro firmasının aklına “erkeksi” bir sigara reklamı yani “Marlboro man” reklamını başlatma fikri böylece geldi. Dünyanın her işlek noktasına resimlerin, bilboardların asıldığı bu kampanyadaki sigara içen kovboy görüntüleri bütün dünyada sigara içilmesiyle özdeşleşti. ancak “Marlboro man” posterlerinde yer alan kovboylardan Wayne McLaren, David Mclean ve Dick Hammer akciğer kanserinden öldü. Bunun üzerine sigara karşıtı kampanya başlatan gruplar da Marlboro’yu “cowboy killer (kovboy katili)” sloganıyla posterlere taşıdı.

Tarih kitaplarından bilmiyorsanız bile Charlie Chaplin’ in unutulmaz filminden biliyorsunuzdur ki California’ ya maceraperestleri çeken bir “altına hücum (gold rush)” dönemi var. Amerikan sosyal taihçileri de sigara firmalarının art arda türk markaları çıkardığı döneme, “the turkish rush” diyor. aslında 17’nci yüzyıldan itibaren türk tütünü büyük şöhrete kavuştu. Özellikle trakya tütünü çok değerli hale gelmişti. Uzmanlar türk tütününün farkının Osmanlı coğrafyasının ikliminden, Osmanlı çiftçisinin tarım usulüne kadar bir dizi sebebine sayıyordu. işin enteresan tarafı türk tütünü, tütünün anavatanı ABD’ de de en değerli tütün oldu. Sigaranın altın çağı sayılabilecek 1880 – 1920 döneminde abd’de üretilen en kaliteli sigaralar ya türk tütününden ya da türk tütünü ile virginia tütününun harmanından üretiliyordu.

Fırtınayı New York’ u mesken tutmuş Osmanlı tüccarları başlattı aslında. Küçük atölyelerde hazırladıkları tüm türk sigaralar kısa sürede büyük sükse yapmaya başladı. 1899 – 1903 arası 4 yıllık dönemde türk sigaraların yıllık satışı 200 milyondan 750 milyon taneye çıktı. Kısa sürede Duke, American Tobacco gibi devler de türk sigarası piyasasına girmekten kendini alamadı.

Osman, Fatima, Abdulla, Omar, Murad, Turkish Trophy, Hassan, Camel, Mecca hep bu dönemde ortaya çıkan sigara markaları. Türk sigaralarını kentlerde yaşayan insanların tercih etmesi sebebiyle, “big city cigarettes” diye anılmaya başladılar. Bu sigaraların paketlerinin üzerinde de kafalardaki türk imajına uygun resimler konuyordu. Fatima sigarasının yüzü peçeli kadın fotoğrafı bunlardan en ünlüsü. Firmalar böylece öz hakiki türk sigarası oldukları yönünde Amerikalı tiryakileri ikna etmeye çalışıyordu.

1910’lu yıllarda abd’nin en popüler sigarası liggett&myers firmasında üretilen fatima sigarasıdır.

Fatima Sigarası


1930’lara kadar ABD’ de yapılan filmlerde oyuncuların elindeki, romanlarda kahramanların ağzındaki hep Fatima sigarasıdır. İkinci dünya savaşı yıllarında pazar payını kaybeden Fatima, 1980’lerin başında tamamen piyasadan çekildi.

1910’lu yıllarda New York’ ta, Boston’ da Fatima’nın karşısında öne çıkan diğer türk tütünü sigaraları ise lorilliard firmasının zubelda‘sı ile american tobacco’nun Omar‘ıydı. Murad sigaraları ise Amerikalı kadınlar arasında çok popülerdi.

Murad Sigarası

Türk sigarası fırtınasının, birinci dünya savaşı sonrası Türkiye’ nin ve ürünlerinin dünyadan izole olmaya başlamasıyla söndüğü anlaşılıyor. Türk tütünü ithalinin azalması da ABD ’de sigara fiyatlarının yükselmesine yol açmış. Bu fırtınadan günümüze tek kalan RJ Reynold's firmasının 1913 yılında üretmeye başladığı Camel (deve) sigarası oldu. Firma o sene ürünü çıkarmadan önce ABD’ de, “The Camels Are Coming (develer geliyor)” sloganlı aylarca süren dev bir reklam kampanyası yaptı.


http://bugyra.blogspot.com/...turk-tutunu.html?m=1

Onur Özkan, bir alıntı ekledi.
14 Ağu 17:05 · Kitabı okumayı düşünüyor

Komünist: Vedat Türkali
İlk-ortaokul boyunca, okulda belletilenler doğrultusunda
ateşli bir Kemalisttim. Babam namazında, orucunda,
yobaz denecek ölçüde Müslüman, Kemalist reformlara
tiksinerek karşı çıkan, şeriat yanlısı biriydi.
Tüm ailem, çevrem de öyle. Üç ablam da okuldan alınmış,
okutulmamıştı. Nedeni yoksulluk kadar, okulda başlarını
açıp çizgiden çıkacakları korkusuydu.
Herkes Kuran okuyordu evde.

Özellikle Cumhuriyet bayramlarında ya da bir başka şenlik günü
kente gezmeye gitmeleri için babamdan izin istendi mi alınacak yanıt belliydi:
"Ne işleri var orda? Oturup Kuranlarını okusunlar evde!"
Bir ablam hafızdı; ben de Kuran'ı beş kez hatmetmişimdir.
İlkokula başlamadan önce, beş yaşımda var yoktum, ablamı da
hafızlığa çalıştıran Vasfiye Hocaanım'ın "mahalle mektebi"ne yolladılar.
Çatık kaşlı, iri yapılı Hocaanım'a o minik yaşımda duyduğum korkuyu,
bahçeye bakan, tahta kafes pencereli odada önümdeki Elif cüzü'yle
çocuk yüreğime dolan sıkıntıyı karabasan gibi anımsamışımdır hep.
Amme'yi, Tebareke'yi, sonra da Kuran'ı okul sıralarındayken
babam belletti. Bana çok düşkün olan babamdan bir gün
az kaldı dayak yiyordum! Okulda aldığım eğitimle övünerek,
"Türküm!" dememe çok kızmıştı! Ne demekti
"Türküm"; "elhamdülillah Müslümanım!" diyecektim!
Kemalist okulda öğrendiklerimle evimde, çevremde görüp
yaşadıklarımın çelişkisi içinde sallandım bir süre.

Liseye geçtiğim yıl, dünyaya daha uyanık bakmaya başlamış olmalıyım.
Nâzım'ın şiirlerini okuyordum. Okul kitaplarında yer veriliyordu
Nâzım'ın şiirlerine. Lisede, ailesini savaşta yitirmiş, kimi kimsesi olmayan,
birilerince korunup bakılan, Mehmet diye bir çocuk vardı.
"Komünist Memet" derlerdi. Onunla arkadaşlığa başladık.
Gazi Kitaplığı diye bir yer vardı Samsun'da. Mustafa Kemal'in,
19 Mayıs 1919'da Samsun'a geldiğinde kaldığı otelmiş.
Gazinin Evi'ydi adı. Anahtarı verilip kentçe armağan edilmiş ona, denirdi.
Şimdi müze sanırım. Onun altındaki salon kitaplıktı.
Çeşitli kitapları, şiirleri, romanları, birçokları gibi ben de
orada bulup okuyordum. Reşat Nuriler, Hüseyin Rahmiler,
Aka Gündüzler, Peyami Sefalar, Yakup Kadriler, Halide Edipler,
Burhan Cahitler (o yıllar çok popüler bir romancı), Ahmet Haşimler,
Necip Fazıllar, Faruk Nafizler; kimi edebiyat dergileri,
Varlık, Kültür Haftası, Çığır, Yeni Adam...

Bir de öğle yemeği aralarında okuduğumuz lise kitaplığında
bulunurdu bunlar. Gazi Kitaplığı, okumaya düşkün kişilerin buluşma,
tanışma yeriydi de. Mehmet'le arkadaşlığımız orda oluştu sanırım.
Yaşamımda önemli yeri olan bir başka kişiyle, Sefer Aytekin'le
karşılaşıp arkadaş olmamız da gene o kitaplıkta başlayacaktı,
epeyi bir süre sonra. Mehmet'le konuşa konuşa, kentin o
günler en uzak, kıyı semtlerinden birindeki, Kökçüoğlu Mahallesi'ndeki
bizim eve geldik bir akşamüstü. Hiç unutmadığım bir gün oldu benim için.
İçinde yaşadığımız bizim toplumda da insanların,
"proletarya", "burjuvazi" ayrımıyla başka başka sınıflar içinde
yaşadıklarını; burjuva varsılların, yanlarında karın tokluğuna
çalıştırdıkları proleter yoksulların emeği ile yaratılanlara el koyduklarını,
onları sömürüp süründürerek varlık içinde yaşadıklarını,
bundan kurtulmanın tek yolunun da komünizm olduğunu
o akşam ilk kez onun ağzından duydum!
Daha önce bir biçimde duyup işittiğim şeyler bizim ülkemizde
de vardı demek! Epeyi bunalımlı günler başlamıştı benim için;
bu "Komünist Memet" beni de mi komünist yapıyordu?

Komünist, Vedat Türkali (Sayfa 7 - Ayrıntı Yayınları - Ayrıntı:913 Türkçe Edebiyat Dizisi:37)Komünist, Vedat Türkali (Sayfa 7 - Ayrıntı Yayınları - Ayrıntı:913 Türkçe Edebiyat Dizisi:37)
Cemile yılmaz, bir alıntı ekledi.
08 Ağu 20:15 · Kitabı okudu · Puan vermedi

BU HESAP SORULMAZ MI?
Zaferin bedeli kandır... Ülkücüye Notlar Kitabın 64. sayfasında ise, Anayasa düzeninin değiştirilerek Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığının tek kişide toplanacağı da yazılmaktadır. Kitapla birlikte Alparslan Türkeş'in yaşam öyküsünü anlatan bir ek de verilmektedir. Başkanlık sistemi gelirse, devlet ve hükümet başkanlığına «başbuğ Türkeş» getirilecektir. — Tek Meclis, tek lider... 19 Mayıs törenlerinde, Cumhurbaşkanının önünde böyle gösteri yapılmıştır. Tek Meclis, tek lider, başbuğ Türkeş..

Bir Pulsuz Dilekçe, Uğur Mumcu (Sayfa 172 - 7 basım 1979)Bir Pulsuz Dilekçe, Uğur Mumcu (Sayfa 172 - 7 basım 1979)
BİROL COŞKUN, bir alıntı ekledi.
31 Tem 19:12 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

“Samsun’a çıktığı 19 Mayıs 1919 gününü Türkiye’nin kaderini eline aldığı tarih olarak kabul edersek, ülke yönetiminin cansız parmaklarından kaydığı 10 Kasım 1938’e kadar 19 senede Atatürk hiçbir kararını altında milletin temsilcilerinin imzalarının da olmadığı bir bildiriyle ne milletine ne de dünyaya tebliğ etmiş veya uygulamaya koymuştur.

Dahi Diktatör, Celal ŞengörDahi Diktatör, Celal Şengör

"Ey, Mustafa! Hiç değişmemişsin! Yolun açık olsun paşam!"
(Vatanım Sensin, 19 mayıs 1919)

Ayşenur Kara, Başarı Öyküleri'ni inceledi.
22 Tem 14:44 · Kitabı okumadı · Puan vermedi

Edebiyat, sanat, siyaset, ticaret gibi alanlarda haklı bir üne kavuşmuş, tanınmış insanların hayatlarını, eserlerini, başarılarını okuyucuya duyurmak amacıyla yalın bir dille, tarafsız bir görüşle yazılan inceleme yazılarına “biyografi (yaşam öyküsü, hayat hikâyesi)” denir. Eskiden bu tür yazılara “tercüme-i hâl” denirdi.

Biyografinin özellikleri şunlardır:

Biyografide amaç, söz konusu kişiyi tüm yönleriyle tanıtmaktır.
Biyografilerde anlatılan kişinin özellikle hayatı, eserleri, kişiliği, görüşleri konu edilir.
Biyografide kişinin nerede doğduğu, çocukluğunun nasıl bir ortamda geçtiği, öğrenim hayatı, yaptığı işler, çalıştığı yerler, kişiliği, huy ve karakteri, davranış özellikleri, başarılı olduğu alanlar, eserleri, ürünleri anlatılır.
Belgelere ve örneklere dayandırılarak hazırlanan biyografiler sanat ve meslek alanındaki tarihçiler için önemli kaynaklardır.
Biyografiler belgesel nitelikte olup gelecek kuşaklara önemli bilgilerin, tecrübelerin, örneklerin, görüşlerin aktarıldığı kaynaklardır.
Dünya Edebiyatında Biyografi



Tarihte ölen kişinin yaşamını ve yapıtlarını öven mezar yazıtları ve cenaze törenlerindeki konuşmalar yaşam öykülerinin ilk örnekleri sayılabilir. Daha sonra eldeki verilerin keyfi ya da eleştirellikten uzak bir yorumuna dayanan, söz konusu kişiyi övmek ve okura örnek oluşturmak için yazılan yaşam öyküleri başlamıştır. Bunun hemen ardından kişilerin gerçek yüzünü ortaya çıkarmayı amaçlayan eleştirel yaşam öyküleri de kaleme alınmıştır.

Biyografi türünün ilk büyük yazarı, eski Yunan edebiyatından Plutarkos’tur. Bu türün Batı edebiyatındaki kökleri Plutarkos’un Romalıları anlattığı “Hayatlar” adlı eserine dayanmaktadır. Ancak Batı da bu türün yaygınlaşması 16. yüzyıldan sonradır. 20. yüzyılda ise Batı da bir aileyi veya çevreyi ele alan geniş kapsamlı biyografik eserler yazılmaya başlanmıştır.



Türk Edebiyatında Biyografi

Divan edebiyatında şairleri anlatan eserlere ‘tezkire” denirdi. Çağatay yazarlarından Ali Şir Nevai 16. yüzyılda “Mecâlis’ün-Nefâis” adlı eseriyle Türk edebiyatında ilk biyografi örneğini vermiştir.

Ünlü kişilerin hayatlarını konu alan, bunları roman tarzında işleyen edebî yazılara “biyografik roman” denir. Biyografik romanlar da Türk edebiyatında önemli bir yer tutmaktadır. Bazı sanatçılar romanlarını biyografi tarzında yazmışlardır. Mehmet Emin Erişilgil’in “Bir Fikir Adamının Romanı: Ziya Gökalp”, “Bir İslâm Şairinin Romanı: Mehmet Akif”; Tahir Alangu’nun “Ülkücü Bir Yazarın Romanı: Ömer Seyfettin”; Oğuz Atay’ın “Bir Bilim Adamının Romanı: Mustafa İnan’ adlı eserleri biyografik romana örnek gösterilebilir.



Doping Hafıza

Özel Arama
ARA
Altın Anahtar

biyografi Biyografi Nedir Biyografinin Özellikleri Dünya Edebiyatında Biyografi Türk Edebiyatında Biyografi
127 Yorum Var: “Biyografi”

SEVGİ
24 Haziran 2013, 13:06
Ellerinize sağlık.

CEVAPLA
EDA
19 Mart 2015, 15:54
Aynen öyle.

GÖNÜL
2 Aralık 2015, 21:37
Bence de ellerinize sağlık.

NİLAY GONCA
3 Aralık 2015, 20:18
Bu yazı sayesinde Türkçeden 2.yazılım da 100 1.de 100’dü. Diğer derslerim de 100, sadece Fen bilimleri 99 İnşallah 100 olur diğer yazılım. Bu arada diğer TEOG sınavında tüm sekizlere başarılar.

FERİT
20 Aralık 2015, 21:36
Aynen.

YİĞİTCAN
29 Aralık 2015, 14:30
Çok güzel.

GAMZE
31 Ekim 2013, 20:12
Çok güzel anlatmış.

CEVAPLA
LALE
27 Aralık 2015, 20:08
Çok teşekkür ederim.

NURSENA
2 Kasım 2013, 21:42
En ince ayrıntıya kadar anlatmış başka sitede böyle güzel görmedim.

CEVAPLA
EDA
18 Kasım 2013, 18:00
Çok güzel gerekli olan her şey anlatılmış.

CEVAPLA
FATİH
21 Kasım 2013, 19:36
Gerçekten güzel. :)

CEVAPLA
BAŞAR
25 Kasım 2013, 18:05
Güzel olmuş.

CEVAPLA
BAHAR
19 Ekim 2015, 17:16
Aynen.

UMUT
27 Kasım 2013, 23:15
Çok teşekkürler ödevime çok yardımcı oldu.

CEVAPLA
CEMİL
17 Kasım 2015, 17:20
Benim hiç olmadı lütfen biraz daha uzun yazabilir misiniz lütfen rica edersem!

YİĞİT
28 Kasım 2013, 19:56
Güzelmiş çok sağolun.

CEVAPLA
MUHİDDİN
7 Aralık 2013, 09:47
Çok güzel anlatmışsınız teşekkür ederim.

CEVAPLA
HALİL
16 Aralık 2013, 17:30
Admin helal olsun be sağolasın.

CEVAPLA
MERVE
22 Aralık 2013, 19:56
Çok güzel hazırlamışsınız, emeğinize sağlık :)

CEVAPLA
UMUT
23 Aralık 2013, 18:58
İşime çok yaradı sağolun.

CEVAPLA
AZRA FERHAT
24 Aralık 2013, 19:17
Çok işime yaradı sağolun!

CEVAPLA
ADEM
25 Aralık 2013, 23:58
Çok güzel sağolun.

CEVAPLA
DEMET
30 Aralık 2013, 18:30
Sağolun.

CEVAPLA
ORHAN
6 Ocak 2014, 22:41
İyiymiş.

CEVAPLA
GAMZENUR
7 Ocak 2014, 19:46
Vallahi çok güzel.

CEVAPLA
MEMET
7 Ocak 2014, 23:20
Gerçekten siz sadece iyi yorumları yayınlıyorsunuz. Hep iyi mesajlar var yiyorsa benimkini de yayınlasanıza ama yok. Sayfanızın kötü olduğunu bilmesinler diye… İnsanları kandıramazsınız. Benim duygularımla oynadınız. :( :'( Şaka şaka süper yayınlıyorsunuz helal olsun!

CEVAPLA
EMİR
27 Aralık 2015, 20:52
Saçma konuşmuşsun.

ASLAN
9 Ocak 2014, 16:52
Çok teşekkürler.

CEVAPLA
CELİL
27 Şubat 2014, 18:46
Çok teşekkür ederim ödevime çok yardımcı oldu. Çok güzel olmuş.

CEVAPLA
CEREN AKARSU
13 Mart 2014, 14:17
Çok iyi ya çok tatlı olmuş sağ olun.

CEVAPLA
EMİR
9 Ocak 2016, 14:00
Aynen.

HASAN
25 Mart 2014, 11:54
Çok güzel emeğinize sağlık.

CEVAPLA
MEHMET
12 Nisan 2014, 13:48
Çok iyi olmuş.

CEVAPLA
ONUR
16 Nisan 2014, 18:25
Çok çok sağolun çok yardımı oldu bana. Bunun sayesinde 90 aldım.

CEVAPLA
PELİN
3 Haziran 2014, 12:38
Hiç beğenmedim.

CEVAPLA
RASİM
5 Kasım 2014, 14:32
Teşekkürler.

CEVAPLA
KERİM
9 Kasım 2014, 17:22
Çok iyi teşekkürler.

CEVAPLA
KİTA
16 Kasım 2014, 15:35
İşime çok ama çok yaradı.

CEVAPLA
KİTAN
16 Kasım 2014, 17:45
Çok iyi işime çok yaradı.

CEVAPLA
ENES
18 Kasım 2014, 20:09
Güzel olmuş.

CEVAPLA
AHMET
21 Kasım 2014, 15:37
Helal size, 10 numara 5 yıldız.

CEVAPLA
ZERRİN
23 Kasım 2014, 13:14
Süper olmuş, Allah razı olsun.

CEVAPLA
EDANUR
1 Aralık 2014, 19:22
Allah razı olsun.

CEVAPLA
NİLSU
3 Aralık 2014, 20:34
Biraz daha ayrıntılı anlatılabilir. Ama konuyu kavramak açısından bakılırsa, kısa ve öz olmuş. Saygılarımla.

CEVAPLA
CANSU
4 Aralık 2014, 22:00
Çok teşekkür ederim sağolun.

CEVAPLA
MEHMET
6 Aralık 2014, 21:57
Çok işime yaradı.

CEVAPLA
AYŞE
7 Aralık 2014, 16:52
Çok sağolun.

CEVAPLA
UĞUR
11 Aralık 2014, 18:48
Çok güzel olmuş.

CEVAPLA
BARKIN
14 Aralık 2014, 20:54
Ellerinize sağlık.

CEVAPLA
OKTAY
16 Aralık 2014, 11:34
Derste kaçırdım buradan baktım gayet güzel olmuş.

CEVAPLA
MERTALİ
23 Aralık 2014, 20:50
Helal olsun, proje 100 süper hep bu siteden bakacağım helal olsun ne deyim vallahi.

CEVAPLA
CEYHAN
3 Ocak 2015, 14:42
Güzel olmuş.

CEVAPLA
HAYDAR
5 Ocak 2015, 15:26
Teşekkürler.

CEVAPLA
EMİN
5 Ocak 2015, 20:08
Tam istediğim bir site, bu hem eksiklerime hem de fazla bilgiye ulaştım teşekkürler.

CEVAPLA
ESRA
6 Ocak 2015, 15:45
Aynen çok güzel, yazana helal olsun.

CEVAPLA
ARTUN
7 Ocak 2015, 18:36
Güzel bir site.

CEVAPLA
MEHMET DOKUR
11 Ocak 2015, 11:28
Çok iyi.

CEVAPLA
OKTAY
11 Ocak 2015, 14:50
Çok güzel anlatmışsınız bu ödevden en iyi sınıfta ben yapmışım sağolun.

CEVAPLA
GÖRKEM
13 Ocak 2015, 23:12
Gerçekten yararlı oldu.

CEVAPLA
ŞÜKRAN
19 Ocak 2015, 14:28
Süper!

CEVAPLA
İLAYDA YASAK
9 Şubat 2015, 12:57
Dersimi yapmama yardımcı oldu.

CEVAPLA
SEFA
9 Şubat 2015, 15:02
Çok güzel olmuş.

CEVAPLA
YUSUF
15 Şubat 2015, 19:32
Çok güzel ve ayrıntılı anlatılmış.

CEVAPLA
SEZEN
16 Şubat 2015, 19:04
Süper.

CEVAPLA
ŞÜKRAN
17 Şubat 2015, 18:46
Teşekkürler çok iyi :)

CEVAPLA
SEVGİ
17 Şubat 2015, 19:50
Teşekkürler.

CEVAPLA
PELİN
24 Şubat 2015, 08:25
Teşekkürler.

CEVAPLA
SERKAN
24 Şubat 2015, 18:42
Çok güzel olmuş ellerinize sağlık.

CEVAPLA
SEMA
25 Şubat 2015, 18:58
Ben de beğendim zaten tüm ödevlerimi buradan yapıyorum.

CEVAPLA
AZRA
27 Şubat 2015, 22:01
Keşke biraz daha fazla olsaydı ama yine de işimize yarar teşekkürler :)

CEVAPLA
ALEYNA
1 Mart 2015, 13:00
Gayet de güzel.

CEVAPLA
HASAN
1 Mart 2015, 14:50
Çok güzel anlatmış.

CEVAPLA
LEYLA
5 Mart 2015, 14:12
Mükemmel.

CEVAPLA
AHMET
10 Mart 2015, 17:42
Sağolun teşekkürler.

CEVAPLA
MELİKE
16 Mart 2015, 18:11
Süper süper.

CEVAPLA
FERHAT
1 Nisan 2015, 17:55
Süper olmuş, ince detaylar var.

CEVAPLA
BUSE
7 Nisan 2015, 16:05
Muhteşem.

CEVAPLA
DOĞUKAN
9 Nisan 2015, 15:04
Güzelmiş ama kısa bir örnek de verilseydi daha güzel olurdu.

CEVAPLA
BEYZANUR
14 Nisan 2015, 18:45
Çok işe yaradı.

CEVAPLA
ÖYKÜ
15 Nisan 2015, 13:56
Çok teşekkürler.

CEVAPLA
MAHİR
18 Nisan 2015, 16:50
Hiç işe yaramadı.

CEVAPLA
ABDURRAHİM TALAS
18 Nisan 2015, 21:32
Gerçekten çok teşekkürler böyle bir site yok edebiyat hocama selamlar.

CEVAPLA
ADEM
19 Nisan 2015, 08:29
Süper site bence de helal.

CEVAPLA
HANDE
19 Nisan 2015, 11:39
Helal size, sizi gidi şeyler güzel site yapmışınız.

CEVAPLA
CANSU
21 Nisan 2015, 17:06
Çok şeker olmuş.

CEVAPLA
SEFER
21 Nisan 2015, 19:11
Çok sağolun.

CEVAPLA
FATMA
23 Nisan 2015, 11:41
Çok güzel olmuş çok teşekkür ederim.

CEVAPLA
ASLI
25 Nisan 2015, 19:21
Beğenmedim…

CEVAPLA
SEMRA
26 Nisan 2015, 17:28
Gerçekten çok faydalı bir site emeğinize sağlık.

CEVAPLA
ÖMER DURU
6 Mayıs 2015, 20:15
Gerçekten güzel olmuş.

CEVAPLA
ECRİN
7 Mayıs 2015, 11:50
Çok güzel anlatılmış.

CEVAPLA
YAĞMUR
9 Mayıs 2015, 14:19
Çok güzel olmuş teşekkürler.

CEVAPLA
NAZLI
11 Mayıs 2015, 13:53
Teşekkürler.

CEVAPLA
ESRA
12 Mayıs 2015, 09:10
Teşekkürler.

CEVAPLA
YAĞIZ
16 Mayıs 2015, 11:57
İyi olmuş teşekkürler.

CEVAPLA
ARDA
18 Mayıs 2015, 13:46
Teşekkürler çok güzel, en ince ayrıntısına kadar araştırmışsınız çok teşekkürler.

CEVAPLA
BAYRAM
21 Mayıs 2015, 09:18
Ayrıntılı bir şekilde anlatılmış.

CEVAPLA
DURMUŞ KÖKSAL
15 Haziran 2015, 13:38
Tane tane ama güzel anlatmış.

CEVAPLA
DAMLA
5 Kasım 2015, 21:20
Biraz daha kısa yazsalardı daha güzel ve anlamlı olurdu.

CEVAPLA
RÜVEYDA
16 Kasım 2015, 17:54
Çok beğendim çok teşekkürler.

CEVAPLA
ENES
26 Kasım 2015, 14:46
Teşekkürler.

CEVAPLA
SADİ
26 Kasım 2015, 19:54
Eyvallah.

CEVAPLA
OZAN
27 Kasım 2015, 08:57
Çok işime yaradı sağ olun elinize sağlık.

CEVAPLA
ADEM
29 Kasım 2015, 18:35
Herkese başarılar dilerim arkadaşlar.

CEVAPLA
DENİZ
2 Aralık 2015, 19:38
Gerçekten harika olmuş elinize sağlık.

CEVAPLA
DENİZ
3 Aralık 2015, 22:03
Daha iyi site bulamazdım.

CEVAPLA
MESUDE
8 Aralık 2015, 11:39
Size çok teşekkür ederim, hocam bana sizin sayenizde kızmayacak.

CEVAPLA
FATİH
8 Aralık 2015, 15:30
Çok teşekkür ederim.

CEVAPLA
SUDE
12 Aralık 2015, 12:18
Güzel olmuş.

CEVAPLA
GÜRÇAY
14 Aralık 2015, 20:44
Teşekkürler.

CEVAPLA
BUSE
15 Aralık 2015, 20:15
Güzel olmuş.

CEVAPLA
HAMDİ
25 Aralık 2015, 11:21
Helal olsun ellerinize sağlık çok sağ olun.

CEVAPLA
PINAR
27 Aralık 2015, 19:43
Allah (c.c) razı olsun.

CEVAPLA
MEHMET
27 Aralık 2015, 21:24
Bir konu da eksik olsun be. Helal vallahi ne arasam var ve de tam olması gerektiği gibi ve hocaların istediği gibi. Ellerinize sağlık.

CEVAPLA
SANEM
4 Ocak 2016, 19:50
Çok teşekkür ederim.

CEVAPLA
SEYİT
4 Ocak 2016, 22:57
Allah razı olsun.

CEVAPLA
ECE
12 Şubat 2016, 20:45
Çok güzel.

CEVAPLA
DAVUT
11 Mart 2016, 20:34
Çok güzel anlatılmış.

CEVAPLA
SEMİH
20 Mart 2016, 13:05
Teşekkürler.

CEVAPLA
KORAY
6 Nisan 2016, 20:12
Güzel olmuş ama tanım biraz daha uzun olamaz mıydı acaba? Kısa olmuş biraz.

CEVAPLA
ENSAR
5 Mayıs 2016, 11:54
Çok iyi.

CEVAPLA
AHMET
10 Mayıs 2016, 17:10
Teşekkürler.

CEVAPLA
AYŞE
26 Mayıs 2016, 18:32
Helal size.

CEVAPLA
OSMAN
2 Haziran 2016, 22:19
Çok teşekkürler.

CEVAPLA
METİN
15 Aralık 2016, 13:39
İşime yaradı.

CEVAPLA
ŞULENUR ÇİÇEK
3 Nisan 2017, 18:40
“Bir Bilim Adamının Romanı: Mustafa İnan’ olarak geçmiş de bazı kaynaklarda Oğuz Atay olarak geçiyor.

CEVAPLA
NUR
4 Nisan 2017, 10:43
Güzel olmuş ama niye notlarınızı yayınlıyorsunuz? Bazı şahıslar beni ne ilgilendirir senin notundan bize ne hava atmaya çalışıyorsan git dersine çalış!

CEVAPLA
BİR CEVAP YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorum


İsim *


E-posta *


İnternet sitesi


YORUM GÖNDER

2009-2017 - Türk Edebiyatı-Dil ve Anlatım Dersleri Kaynak Sitesi - [email protected]