• 1919'un açlık günlerinde Lenin, yoldaşlarının, askerlerin ve çiftçilerin kendisine taşradan yolladıkları yiyecekleri yemekten utanıyordu. Evine her paket getirilişinde, yüzünü buruşturuyor, şaşırıyor ve unu, şekeri, eti, hastalara, ya da beslenme yetersizliğinden zayıf düşmüş yoldaşlarına göndermeye bakıyordu. Beni öğlen yemeğine davet etti ve dedi ki:

    «Sizi füme balıkla ağırlıyorum, Astrahan'dan gönderdiler.»

    Sonra Sokratvari alnını kırıştırarak, o her şeyi gören gözlerini yana kaçırdı ve ilave etti : « Bunları bana saygıdeğer bir baymışım gibi gönderiyorlar. Onları bundan nasıl vazgeçirebilirim? Reddetmek, almamak onları kırmak olur. Ama her tarafta açlık var. »

    Mütevaziydi, içki, sigara içmezdi, sabahtan akşama dek güç, karışık işlerle meşguldü ve hiçbir zaman kendine dikkat etmez, fakat dostlarının yaşamını dikkatle izlerdi. Odasında masasının başında oturur, hızlı hızlı yazarken, yazmasını kesmeden şöyle derdi : «Günaydın, sağlığınız nasıl ? Hemen bitiriyorum. Burada yılmış bir dost var, anlaşılan çok çalışmaktan. Onu desteklemek gerek. Moral çok önemlidir ! »
    Maksim Gorki
    Sayfa 54 - Diyalektik Yayınları
  • 1919-1923 döneminde Kürt milliyetçiliğinin ortaya çıkışı •: büyük oranda Batılı ülkelerde veya Osmanlı İmparatorluğunun Batılı okullarında eğitilen Kürt aydınının himayesinde gerçekleşir ve başlangıçta İstanbul’da temeli atılır.
  • Çocuklar için "baba" figürü çok önemlidir. Hatta baba demek, kahraman demektir. Çocuk bilir ki, başı ne zaman sıkışsa anında ona yardım edecek ve tüm sıkıntılarını giderecek biri vardır. O kişi babadır. Baba demek, her şeyden önce, güven demektir. Güvenle büyümek ve onun himayesi altında ne olacağını düşünmeden yaşayabilmek demektir. Baba demek, kahvaltıda açılamayan kavanozu açmak, otobüste açılamayan pencereyi açmak demektir. Kimileri için ise baba demek, yeri asla doldurulamayacak bir boşluk demektir...

    Pek tabii yazarımız Franz Kafka'nın da bir babası vardır: Hermann Kafka. Bu kitap da Franz Kafka'nın babası Hermann Kafka'ya yazdığı sitemli bir mektuptan oluşmaktadır. Mektup, adeta bir serzeniş, bir başkaldırıdır. Kafka, babası Hermann Kafka'ya bu mektubu 1919 yılında, yani 36 yaşında, ikinci kez evlenme isteğinin babası tarafından reddedilişi sebebiyle yazmış. Evet, yanlış okumadınız, 36 yaşında bir adam yeniden evlenebilmek için babasından izin istemiş ve babası tarafından onay verilmeyince oturup böyle bir sitem mektubu yazmış. Bu sözlerimde Kafka'yı eleştirdiğimi düşünmeyin sakın. Sadece Kafka'yı, ince ruhunu ve hayata bakış açısını anlamanızı istiyorum.

    Hermann Kafka, bütün yaşamı boyunca çok çalışmış, para kazanmış, her şeyini çocukları uğruna feda etmiş, fakirlikten kendi çabasıyla çıkmış, işlerini büyütmüş, sert mizaçlı, baskıcı ve güçlü bir adam. Fiziksel olarak da güçlü, kuvvetli ve yapılı bir adam.

    Franz Kafka ise bildiğiniz üzere, 55 kilo, zayıf, kararsız, özgüvensiz, ince ruhlu, ürkek ve çekingen bir yapıya sahip. Fiziksel olarak da güçsüz, kuvvetsiz ve zayıf bir adam.

    Yani Franz Kafka ile babası Hermann Kafka, neredeyse birbirlerinin zıttı iki erkek. Biri baba, diğeri oğul. Biri güçlü, diğeri güçsüz. Biri cesur, diğeri korkak... Böyle bir baba-oğul ilişkisinin de zor bir ilişki olduğunu, özellikle sevgili Franz Kafka için bir hayli zorlu olduğunu ortaya koyan, kitaptan altını çizdiğim birkaç alıntıyı bu noktada sizinle paylaşmak istiyorum.

    "Dostum, patronum, amcam, büyük babam hatta kayınpederim olman beni mutlu edebilirdi. Ancak sen bir baba olarak, benim için gereğinden fala güçlüsün. (...) ben ilk çocuk olarak sana karşı yapayalnızdım ve sana direnebilmek için çok zayıftım."

    "Adeta koltuğuna oturmuş dünyayı yönetiyor gibiydin, yalnızca senin fikirlerin doğruydu, başka her türlü düşünce senin için çılgınlıktı, aşırılıktı, doğru değildi."

    "Senin karşında kendime olan güvenimi kaybettim. Kendime olan güvenim yerini sınırsız bir suçluluk bilincine bıraktı. Başka insanlarla bir araya geldiğim zaman değişemiyor, onlara uyum sağlayamıyorum."

    "...sen eskiden beri farkına vararak ya da farkında olmadan yalnızca varlığınla beni engelledin hatta çiğneyerek yok ettin."

    "Bazen dünya haritasının önüme serilmiş olduğunu ve senin bu haritanın üzerine boylu boyunca uzandığını düşünüyorum. O zaman benim hayatımda yalnızca senin örtmediğin ya da ulaşamadığın bölgeler kalıyor. Yalnızca oralara gidebilirim."

    İşte Franz Kafka ile babası Hermann Kafka arasındaki ilişki bu şekilde. Kafka'nın babasından şikayetçi olmasının sebebini, babasından ihtiyaç duyduğu sevgiyi ve saygıyı görememesi, onu hayatta yeterince desteklemediğine inanması hatta çoğu zaman hor görmesi olarak açıklayabiliriz. Babasının baskıcı ve dayatmacı tutumuyla Franz Kafka'nın nasıl bir psikolojiye büründüğünü de kitapta görüyoruz. Kafka, hayatı boyunca bu ezilmişliği üstünde hissetmiş ve kaçmak istemiş. Çözümü ise evlenmek olarak görmüş; fakat onda da başarısız olmuş.

    Babaya Mektup isimli bu kitabı okuduğunuzda Franz Kafka'yı gerçekten daha iyi tanıyabiliyorsunuz. Zira Franz Kafka'ya ilişkin otobiyografik özellikler taşıyan tek kitap bu kitap. Ayrıca Franz Kafka'yı tanıdıkça, neden “bir sabah uyandığında böceğe dönüşen Gregor Samsa” hakkında bir kitap yazdığını veya Milena'ya yazdığı o derin ve incelikli mektupları da daha bir farklı anlamaya başlıyorsunuz. Hatta Gregor Samsa'nın ürkekliğinin ve korkaklığının sebeplerini daha iyi anlıyorsunuz.

    Her şeye karşın, bizim sevdiğimiz Franz Kafka'nın ortaya çıkmasında en büyük pay, babası Hermann Kafka'ya ait. O böyle baskıcı ve dayatmacı bir baba olmasaydı, biz nasıl görecektik Franz Kafka'nın ince ruhunu?
  • Benim tarihim, bu alelade devrin 1919 yılında, Versailles Antlaşması ile başlıyor ve dünya yaradılışının "Tekevvün"e göre "Dünya ıssızlık ve hercümerç idi ve karanlıklar boşluğu kaplıyordu" diye anlatılan ilk günün hikayesi ile bitiyor. Görüyorsunuz ki başlangıç ile son pekala birleşiyor, hatta birbirinin aynı oluyor: Başlangıçta hercümerç ve karanlıklar, sonda da hercümerç ve karanlıklar, tarihin büyük çemberi kapanıyor.
    Giovanni Papini
    Tekevvün: oluş, oluşma, var olma.
  • Kitap 699 sayfadır. Normalde iki cilt fakat Literatür yayınlarından tek cilt halinde basımı vardır. Gazi‘nin “1919 senesi Mayısının 19‘uncu günü Samsun‘a çıktım.“ sözleriyle başlar. Çok akıcı güzel bir anlatımı vardır Kocagöz’ün. Sayfa 11’de yer alan bir cümle keşke romanın girişinde olsaymış dedirtti bana. “ Memleketimizi teslim etmektense; yakar, yıkar, intihar ederiz: Çünkü tarihimiz var; çünkü bizi tel’in edecek ecdadın ruhu, ahfadın feryadı var; çünkü, her şeyden üstün namusumuz var!” Diye çok hoşuma giden bir cümleydi. Farklı bölümlerde anlatılan olaylardan oluşur hepsinin ortak paydası Kurtuluş Savaşıdır. Okuduğum kitalar içibdeki imrendiğim tek aşk bu kitapta ki Talip ile Müjgan aşkı.
  • Ne yalan söyleyeyim kitabı ilk gördüğümde; “Atatürk’ün Kürtleri” bana “Milli Mücadeleye katılan Kürtleri”, “Vaat Edilmiş Toprakların Hikayesi” de İsrail ile alakalıdır gibi gelmişti. Oysa ki daha önsözü okurken Ahmet Altan’ın 1996 yılında Milliyet gazetesinde kaleme aldığı ve ceza aldığı “Atakürt” yazısından bolca alıntılar okuyunca anladım ki gene Atatürk’e saldırı içeren bir kitap..Okudukça sizin de benim gibi yazarın taraflı olduğu hissiyatına kapılacağınızı düşünüyorum. Çünkü Atatürk’ü eleştiren ya da O’nun Kürtlerle ilgili düşüncelerinin hep yanlış aksettirildiğini iddia eden kaynaklar Taraf, Zaman ve benzeri gazetelerin yazarları, Atatürk’e karşı üslupsuz mesnetsiz iddialarda bulunan öğretim görevlileri veya şu anda malum terör örgütünden 15 Temmuzdan sonra içeri alınan şahıslar. Eee böyle olunca ister istemez yazarın taraflı olduğunu düşündüm. Öte taraftan hakkını yememek lazım Atatürk’ten övgülerle bahsettiği yerler de var.

    Yazarın sırf karşıt görüş olsun diye kaynak olarak alıntı yaptığı insanlar sanki şu an Güneydoğumuzda yaşanan PKK ve “sözde Kürt Sorununu”, Atatürk ve Cumhuriyet dönemi ile bağdaştırmışlar ya bu da ayrıca sinir etti beni..

    Şu ana kadar anlattıklarımdan anladığınız üzere kitap; ilk bölümde “Atatürk’ün sözde Milli Mücadele öncesi söylemlerinde Kürtlere özerklik vereceğini söylediği ancak Cumhuriyetin ilanından itibaren bu söylemlerini unuttuğunu”, ikinci bölümde Atatürk döneminde bölgeye yönelik yapılan sözde asimilasyon programları, üçüncü bölümde ise 1990’lardan itibaren Kürtlere ve bölgeye yönelik izlenen olumlu programlar ve netice de son bölümde de çözümün nasıl olacağı üzerine varsayımlar..

    Bana sorarsanız bu tür kitapları her zaman okumalıyız, faydalı olacağını biliyorum. Ancak hep şunu söylemişimdir gene de söylerim; bu tarz tarihi kitapların kaynakları çok önemlidir. Tarihi yapan tarihe sadık kalmalıdır. Neyse yorumumu Atatürk ve onun Kürtler ile ilgili gerçek düşüncelerini ifade ettiği binlerce cümlelerinden ikisi ile bitireyim..

    Atatürk’ün Sivas’tan 24 Eylül 1919 günü Amerika Birleşik Devletleri İnceleme Kurulu Başkanı General Harbord’a gönderdiği ayrıntılı raporda şöyle der;
    “İmparatorluğu bölmek ve Türkler ile Kürtler arasında bir kardeş savaşı çıkarmak ve bağımsız bir Kürdistan kurma planlarına ortak etmek üzere Kürtleri kışkırttılar. İleri sürdükleri “imparatorluğun nasıl olsa dağılacağıdır”. Bu düşüncelerini gerçekleştirmek için büyük paralar harcadılar. Her türlü casusluğa başvurdular. Noil adında bir İngiliz subayı uzun süre Diyarbakır’da bu yolda çaba gösterdi ve her türlü yalan ve aldatmaya başvurdu. Ama bizim Kürt yurttaşlarımız düzenlenen oyunun farkına vararak o’nu ve yüreklerini para ile satan bir grup haini bölgeden kovdular...”

    Atatürk’ün gene Edirne’deki 12. Kolordu Komutanı Mehmet Selahattin Bey’e gönderdiği bir mesajdan: “Ezici çoğunluğu Türk ve Kürt olan bu illerden bir karış bile verilemez...”