• [1] Abdullah Kaya, Başlangıcından 1071’e Kadar Türklerin Anadolu’ya Akınları Hakkında Bir Değerlendirme, Ekev Akademi Dergisi, Sayı 59, 2014, Sayfa 211-232.

    [2] Selçuk Bey’in kaç oğlu olduğu konusu kaynaklarda değişiklik göstermektedir. Selçuklular ile ilgili yazılmış olan bütün kaynaklarda (Târîh-i Güzîde, Meliknâme, Ahbârü’d-Devleti’s-Selcûkıyye, vb.) Mikâil, Arslan ve Mûsâ yer almaktadır. Birtakım kaynaklarda ise farklı olarak Yûsuf ve Yûnus isimleri de zikredilmektedir. İbrahim Kafesoğlu’na göre Yûnus adı, Yûsuf’tan bozularak aktarılmış olabileceğinden Kafesoğlu’na göre Selçuk Bey’in dört oğlu bulunmaktadır. Daha fazla bilgi için: İbrahim Kafesoğlu, Selçuk’un Oğulları ve Torunları, Türkiyat Mecmuası, Cilt 13, 1958,  Sayfa 117-130.

    [3] Mehmet Altay Köymen, Mikâil Bey’in vefat tarihinin 987 – 992 yılları arasında olabileceğini belirtirken (Mehmet Altay Köymen, Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi, 1. Cilt, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 2000. Sayfa 32); Ömer Soner Hunkan, 1004 tarihinden sonra olma ihtimali üzerinde durmaktadır (Ömer Soner Hunkan, Türk Hakanlığı (Karahanlılar), IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul, 2011, Sayfa 211).

    [4] Hazar Denizi ile Kaşgar arasındaki Türk beylerine verilen unvan.

    [5] Selçuk Bey’in vefat tarihini 1007 ve 1009 olarak veren farklı kaynaklar mevcuttur. Selçuk Bey hakkında detaylı bilgi için: Abdülkerim Özaydın, Selçuk Bey, TDV İslâm Ansiklopedisi.

    [6] Tuğrul-Çağrı Beyler ile Arslan Yabgu arasında başlayan ve sonraki süreçte de devam eden Selçuklular-Yabgulular çatışması hakkında detaylı bilgi için: Sefer Solmaz, Selçuklu Tarihini Derinden Etkileyen Bir Olay: Selçuklu-Yabgulu Mücadelesi, Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Sayı 35, 2014, Sayfa 545-575.

    [7] Çağrı Bey’in Anadolu keşif akınının başlangıç ve bitiş tarihi ihtilâflı bir konudur. Ermeni yazar Arisdages1016 tarihinde başladığını belirtkirken, diğer bir Ermeni yazar olan Urfalı Mateos 1018 tarihini vermektedir. Claude Cahen, 1029; Osman Turan, 1018; İbrahim Kafesoğlu ve Mehmet Altay Köymen ise 1016 tarihini vermektedir. Bunun dışında; Ömer Soner Hunkan, akının 1029-1035 tarihleri arasında olabileceğini söyler. Akın ile ilgili detaylı bilgi için bknz: Yusuf Ayönü, Selçuklular ve Bizans, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 2014, Sayfa 7-10; Abdullah Kaya, Başlangıcından 1071’e Kadar Türklerin Anadolu’ya Akınları Hakkında Bir Değerlendirme, Ekev Akademi Dergisi, Sayı 59, 2014, Sayfa 211-232.

    [8] İran’ın Meşhed şehrinin yakınlarında antik bir şehir.

    [9] Yusuf Ayönü, Selçuklular ve Bizans, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 2014, Sayfa 9.

    [10] Abdullah Kaya, Başlangıcından 1071’e Kadar Türklerin Anadolu’ya Akınları Hakkında Bir Değerlendirme, Ekev Akademi Dergisi, Sayı 59, 2014, Sayfa 221.

    [11] Abdullah Kaya, Başlangıcından 1071’e Kadar Türklerin Anadolu’ya Akınları Hakkında Bir Değerlendirme, Ekev Akademi Dergisi, Sayı 59, 2014, Sayfa 211-232.

    [12] Arslan Yabgu ve liderlik dönemindeki olaylar hakkındaki yazılarımız

    [13] Selçuklular fiilî olarak Tuğrul ve Çağrı Beyler tarafından yönetilse de Mûsâ Bey, adetler gereği ‘Yabgu’unvanını kullanmıştır.

    [14] İbnü’l-Verdî: Tetimmetü’l-Muhtasar fî Ahbâri’l-Beşer (Bir Ortaçağ Şairinin Kaleminden Selçuklular), Tercüme ve Notlar: Mustafa Alican, Kronik Kitap, İstanbul, 2017, Sayfa 24.

    [15] Gazneli Mesûd hakkında detaylı bilgi için: Erdoğan Merçil, Mes’ûd b. Mahmûd-ı Gaznevî, TDV İslâm Ansiklopedisi.

    [16] Ayşe Dudu Kuşçu’ya göre Altuncan Hatun, daha önceki Harezm hâkimlerinden Harizmşah Harun’un eşidir. Altuncan Hatun hakkında detaylı bilgi için: Ayşe Dudu Kuşçu, Selçuklu Devlet Yönetiminde Kadının Yeri ve Altuncan Hatun Örneği, Selçuklu Medeniyeti Araştırmaları Dergisi, Sayı 1, Sayfa 173-191, Konya, 2016.

    [17] Alp Arslan’ın hayatını anlattığımız yazımız

    [18] İbnü’l-Adîm, Bugyetü’t-taleb fî târîhi Haleb (Seçmeler) – (Biyografilerle Selçuklular Tarihi), Tercüme, Notlar ve Açıklamalar: Ali Sevim, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1982.

    [19] Gazneli Mesûd’un kardeşi.

    [20] Gazneli Mesûd’un oğlu.

    [21] İbrâhim Yınal’ın isyanları ile ilgili yazımız.

    [22] Çağrı Bey’in vefat tarihi tartışmalı bir konudur. Detaylı bilgi için: Osman Gazi Özgüdenli, Selçuklu Paralarının Işığında Çağrı Bey’in Ölüm Tarihi Meselesi, Tarih Araştırmaları Dergisi, Sayı 35, 2004, Sayfa 155-170.

    [23] Hatice Arslan Hatun, Abbasîlere gelin giden ilk Selçuklu kadınıdır. Nisan 1056 tarihinde Abbasî halifesi Kâ’im bi-Emrillâh ile evlenen Hatice Arslan Hatun, halife vefat edene kadar (1075) onunla evli kalmış, bu evlilikten çocuğu olmamıştır. Daha fazla bilgi için: Suat Kaymak, Abbasi Sarayının İlk Selçuklu Gelini: Hatice Arslan Hatun, Yedi Kıta Tarih ve Kültür Dergisi, Sayı 76, Sayfa 48-52, 2014.
  • 22 Nisan
    O ne dehşetli gün
    Kan davası mı
    Baba katili mi
    Vahşet
    Ve ötesi
    Bitti mi sandın dün gece uykulara ümitler sarılarak..
    Yanılmışım
    Gene çok zavallıyım
    Hep öyleydim
    Zor olanı tercih ettim gene
    Duvarlar o hiç aram olamayan
    Sarı duvarlar
    Üstüme üstüme geliyor
    Çöküyor gene kara bulutlar..
    Üzgünüm
    Het şey yeni başlıyor..
    Saat 9 15
    Her şey yeni başlıyor
    Bir doğuş mu bir ölüm mü?
    Ahhhh...
    Vahşet..
    Acınası...
  • Tarihte ilk Kürt gazetesi 2 Nisan 1898'de, Mısır'ın başkenti Kahire'de Bedirhan Bey'in oğullarından Mikdad Midhat Bedirhan tarafından çıkartılmaya başlanan Kurdistan gazetesidir. Türkçe ve Kürtçe ile yayımlanan ilk Kürt gazetesidir.Kürtçesi , Arap alfabesi ile yayınlanmıştır. Arap alfabesi ile Kurdistan ismi ile yayın hayatına başlamıştır.

    Dört sayfalık olan bu gazetenin 1898'den 1902'ye kadar toplam 31 sayısı çıkmıştır. 1 - 23 arasındaki sayıları on beş günde bir, 24 -e 31 arasındaki sayıları ise ayda bir yayımlamıştır.


    1 ile 5 sayıları Mikdad Mithad Bedirhan'ın sahibi ve yazı müdürlüğüyle Kahire'de basılmıştır. Mikdad Mithad göğüs hastalığından vefat ettikten sonra kardeşi Abdurrahman Bedirhan sorumluluğunu üstlenmiş ve 6 -19 sayıları Cenevre'de, 20 - 23 sayıları Londra'da, 24 - 29 sayıları Folkestone'da, 30 ve 31 sayıları Cenevre'de basılmıştır.

    Bu yüzden her yıl 22 Nisan günü “Kürt Basın Günü” olarak kutlanmaktadır.
    Kaynaklar
    Zeynel Abidin Kızılyaprak, Hasan Kaya, Şerif Beyaz, Zana Farqini, İstanbul Kürt Enstitüsü, 1900'den 2000'e Kürtler - Kronolojik Albüm, Özgür Bakış Milenyum Armağanı, İstanbul, Ocak 2000, s. 13.

    Malmîsanij, Cızira Botanlı Bedirhaniler ve Bedirhani Ailesi Derneği'nin Tutunakları, Avesta, İstanbul, 2000, ISBN 975-7112-71-2, s. 187-197.
  • #şiirpostu

    Dostoyevski’yi “Gece yarısı uykusundan uyandırıp sürüklediler, Kılıç şakırtıları duyulur hapishanenin avlusunda”

    BİR YİĞİTLİK ÂNI

    Dostoyevski, Petersburg, Semenowsk Alanı
    22 Aralık 1849

    Gece yarısı uykusundan uyandırıp sürüklediler onu,
    Kılıç şakırtıları duyulur hapishanenin avlusunda

    Ve buyurgan sesler; bu bilinmezlikte
    Titreşir korkutucu gölgeler birer hayalet gibi.
    İleriye doğru itiyorlar onu ve derin bir dehlizden geçiliyor
    Uzun ve karanlık, karanlık ve uzun.
    Bir sürgü gıcırdıyor, bir kapı gacırdıyor;
    Gökyüzünü ve buz gibi havayı duyuyor içinde
    Ve onu bir arabaya, tekerlekli bir lahte
    Bindiriyorlar ite ite.

    Adamın yanında, zincire vurulmuş
    Suskun ve yüzleri solgun
    Dokuz yoldaş;
    Tek bir sözcük bile çıkmıyor ağızlarından
    Hepsi seziyor çünkü
    Arabanın kendisini nereye götürdüğünü
    Şu altında dönüp duran tekerleklerin dingiline bağlı olduğunu
    Yaşamının,

    İşte durdu
    Gümbür gümbür giden araba, kapılar gıcırdadı:
    Üzgün ve şaşkın bakışlarla bakıyorlar
    Açılan demir parmaklıktan
    Karanlık bir dünya parçasına.
    Alçak ve kirli damlarla örtülü evler
    Bu karanlık ve karla örtülü alanı çevrelemekte.
    Kül rengi bir sis tabakası
    Süslemekte yüce mahkemeyi
    Ve kilisenin altın kubbesini yalıyor ilk ışıkları
    Henüz doğmakta olan soğuk güneşin

    Hiç konuşmadan sıra sıra diziliyorlar alanda.
    Bir teğmen, haklarında verilen kararı okuyor:
    Yaptıkları ihanetin karşılığı öldürmektir, kurşuna dizilerek

    Ölüm!
    Bu sözcük, kocaman bir taş gibi düşüyor
    Sessizliğin titreyen aynasına,
    Ve sert bir ses duyuluyor
    Sanki bir şey kırılıp iki parça olmuşçasına,
    Ve sonra,
    Sessiz bir mezara düşüyor
    Bu sesin bomboş yankısı, buz gibi sabah sessizliğinde.

    Sanki düş görür gibi,
    Bütün olup bitenleri hissetmekte adam,
    Ve şu anda ölmek zorunda olduğunu biliyor.
    Birisi öne çıkıyor ve onun sırtına
    Bembeyaz ölüm gömleğini giydiriyor sessizce
    Son bir söz ve sıcak bir bakış, yoldaşları selamlıyor;
    Sessiz bir feryatla
    Öpüyor adam rahibin kendisine emrederek uzattığı şeyi,
    Çarmıha gerilmiş Mesih’i.

    Sonra, üçer üçer
    Onunu da, kazıklara bağlıyorlar.

    İşte aceleyle bir kazak geliyor
    Gözlerini bağlamaya.
    Ve adam,
    Bu gördüklerinin sonsuzca körlükten önceki son görüntü olduğunu biliyor.
    Ve şu uzaklardaki gökyüzünün sunduğu
    Küçücük bir dünya parçasına, tutkuyla bakıyor.
    Sabahın ilk ışıklarıyla pırıl pırıl ışıldayan kiliseyi görüyor:
    Sanki son kutsal akşam yemeğine hazırlanmış gibi
    İçi kutsal sabah kızıllığıyla dolu çanağı alev alev yanmakta
    Ve o, ani bir mutlulukla ona doğru uzanıyor,
    Ölümden sonraki kutsal yaşama uzanır gibi.

    İşte şimdi gözlerinin önüne sonsuzca bir gece bağlıyorlar.
    Ama şu anda,
    Damarlarında dolaşmakta olan kan daha da renkli
    Ve bu kandan
    Pırıltılı dalgalar halinde akan
    Bütün bir yaşam fışkırıyor.
    Ve o,
    Bu anda, şu ölüm ânında
    Kaybedilmiş bütün bir geçmişi
    Ruhunda yeniden canlandırıyor;
    Bütün bir yaşam yeniden uyanıyor içinde
    Ve perde perde gözlerinin önünden geçiyor:
    Çocukluğu, yoksulluk içinde geçen çocukluğu, o renksiz ruhsuz yüzü,
    Babası, annesi, erkek kardeşi, evi
    Birkaç dost, iki yudum şehvet,
    Şöhret olma düşü ve bir tutam rezalet;
    Kaybolan gençlik bütün güzelliğiyle
    Damarlarında dolaşıyor;
    Ve adam, kazığa bağlandığı şu son âna kadar
    Bütün yaşamını yeniden duyumsuyor yüreğinin derinliklerinde.
    Ama acı gerçek,
    Siyah ve ağır
    Gölgeliyor içindeki bütün güzellikleri bir anda.
    Ve şimdi,
    Birinin kendisine doğru gelmekte olduğunu seziyor.
    Seziyor siyah ve sessiz adımların
    Giderek yaklaştığını;
    Ve seziyor, elini göğsünün üzerine koyduğunda
    Kalp atışlarının giderek zayıfladığını
    Ve sonunda atmaz olduğunu.
    Bir dakika daha sonra her şey bitecek.
    Kazaklar,
    Diziliyorlar önünde, parlayan üniformalarıyla
    Silahlar omuzlardan iniyor, nişan almış eller tetikte,
    Davul sesleri yeri göğü inletmekte,
    Bu bir tek saniye bin yıla bedel.

    Ve birden bir haykırış:
    Durun!

    Subay öne çıkıyor, elinde beyaz bir kâğıt parçası,
    Sesi açık ve berrak
    Ölüm sessizliğini kesiyor:
    Çar hazretleri
    Tanrı adına merhamete gelip
    Kararı bozdu ve daha hafif bir cezaya çevirdi.

    Sözcükler kulağına yabancı geliyor,
    Söylenenleri anlamaktan henüz çok uzak,
    Fakat damarlarındaki kan
    Yeniden harekete geçiyor.
    Adam yerinden doğruluyor ve bir şarkı mırıldanıyor
    Ve ölüm
    Donmuş eklemlerinden duraksayarak uzaklaşıyor,
    Hâlâ karanlığa bakmakta olan gözleri
    Sonsuz ışığın selamını seziyor.

    Gardiyan,
    Bağlarını çözüyor sessizce,
    Bir çift el, gözündeki beyaz bağı sıyırıyor
    Soyulmuş bir ağaç kabuğu gibi
    Yanan şakaklarından.
    Bakışları sendeleyerek uzaklaşıyor mezardan
    Ve bu halsiz, gözleri bulanık zavallı adam,
    Donmuş benliğine dönmek için
    Çevresini yokluyor.

    Ve o anda
    Sabah kızıllığında hâlâ ışıl ışıl parıldamakta olan
    Kilise ve kubbesi ilişiyor gözlerine.
    Sabah kızıllığının olgun gülleri,
    Kutsal dualar gibi sarmış kiliseyi,
    Çatısı üzerinde parıldayan haç,
    Kutsal bir kılıç gibi
    Yukarıyı, sevinçle kızarmakta olan bulutları işaret ediyor.
    Ve orada, sabah aydınlığında yükseliyor
    Çağıldayarak kilisenin dev kubbesi.
    Bir ışık seli,
    Alev alev yanan dalgalarını
    Kutsal ilahilerle çınlayan gökyüzüne fırlatıyor.

    Sis bulutları
    Dünyanın bütün kötülüklerini sırtına yüklenmiş gibi,
    Kara bulutlar halinde
    Yukarıya, o ilahi aydınlığa doğru yükselmekte.
    Ve bin sesli bir koro okuyormuşçasına
    Derinliklerden ilahi sesleri geliyor,
    Ve adam,
    Çektikleri işkenceler yüzünden acı içinde kıvranan
    İnsanların anlatıldığı kutsal ezgileri duyuyor ilk defa,
    Ve işitiyor adam ilk defa
    Küçüklerin, zayıfların, erkeklere peşkeş çekilen kadınların,
    Duygularıyla alay edilen genç kızların seslerini,
    Yaşamları boyunca hep ezilenlerin nefret ve kinini

    Ve dudaklarında hiçbir gülümseme belirtisi bulunmayan yalnızları;
    İşitiyor, hıçkırarak ağlayan çocukların yakınmalarını,
    Kandırılmışların feryadını.
    Ve işitiyor adam,
    Bütün acı çekenlerin feryatlarını,
    Haksız yere suçlananların, bitkinlerin ve horlanmışların seslerini,
    Bütün sokakların ve günlerin değeri anlaşılmamış soylu varlıklarının sızlanmalarını.
    Ve duyuyor, bütün bunların seslerini ve bütün bu seslerin
    Eşsiz bir uyum içinde gökyüzüne yükseldiğini.
    İşitiyor o, Tanrı’ya sadece acıların ulaştığını,
    Görüyor ötekilerin, kurşun gibi ağır bir yaşamı yeryüzüne nasıl bağladıklarını.
    Fakat, yukardaki ışık seli,
    Koronun yükselen sesinin kabarıp coşmasıyla
    Dünya acılardan uzaklaşıp
    Öyle büyüyor, öyle genişliyor ki!

    Ve adam biliyor, bütün bu insanların dileklerini
    Yerine getireceğini Tanrı’nın.
    Onun göklerinde merhamet ve bağışlama ezgileri dolaşmakta çünkü.
    Tanrı ezilmişleri sorgulamaz,
    Ve sonsuz bir bağışlayış,
    Tanrı’nın evini sonsuzca bir ışıkla aydınlatır.
    Mahşerin dört atlısı uzaklaşıyor oradan,
    Ölüm ânında bütün bir yaşamı yaşayanlar için
    Acı, neşe oluyor, mutluluk ise acı.
    Alev kırmızısı bir melek
    Yeryüzüne doğru daha şimdiden süzülüyor
    Ve adamın ürperen yüreğine
    Acının çocuğu İsa’nın kutsal sevgisinin parıltısını serpiyor.

    Ve adam,
    Yere yıkılırcasına dize geliyor,
    Bir anda, sonsuz acılar içindeki
    Bütün evreni hissediyor içinde.
    Vücudu tirtir titremekte,
    Beyaz köpükler saçılıyor ağzından,
    Vücudu kaskatı kesiliyor ve değişiyor yüz hatları,
    Ağlıyor, sırtındaki ölüm giysisini
    Islatıyor boşanan gözyaşları.
    Çünkü adam, ölümün acısını dudaklarında yaşadı yaşayalı
    Yaşamın tadına vardığını hissediyor içinde,
    Ruhu işkence görmek ve yaralanmak için yanıp tutuşmakta,
    Ve o,
    Bu bir tek saniyede
    Bin yıl önce çarmıha gerilmiş İsa’dan başkası olmadığını,
    Tıpkı onun gibi,
    Ölümün acı busesini dudaklarında tattı tadalı
    Anlamıştır, yaşamı acı çekerek sevmeyi.

    Askerler, iplerini çözüp kazıktan uzaklaştırıyorlar onu.
    Yüzü solgun
    Ve sönük.
    İtiyorlar onu ötekilerin arasına saygısızca.
    Bakışları,
    Yabancı ve tamamen içine kapanık,
    Ve titreyen dudaklarının çevresinde
    Karamazovların sarı gülüşü var.

    Stefan Zweig

    İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar : On İki Tarihsel Minyatür
    Çevirmen: Kasım Eğit
    Can Yayınları
  • 22 NİSAN 1453: Gece, karadan yürütülen Türk savaş gemilerinin sabahleyin Haliç'te görünmesi.
  • Ağustos karanlığında nereye gideceğini şaşıran rüzgar, Ebru'nun oturduğu koltuk tarafındaki pencereden içeri girdi. Varlığını yalnızca esintisiyle değil, savurduğu tül perdeyle de kabul ettiriyordu. Rüzgardaki gel gitin son halkasında tül perde, Ebru'nun suratına oturdu. Ebru birkaç kez perdeyi sinirli bir edayla def etti ancak rüzgar Ebru'dan daha inatçıydı. Direnci kırılan Ebru, rüzgarın bu arsız hareketlerine nihayet beyaz bayrak salladı ve pes etti. Mücadeleyi kaybetmenin verdiği bezginlik ve hüsranla karşıdaki gardıroba baktı. Bakışlarındaki ve yüzündeki tüle bu defa dostça yaklaştı. Birkaç gün içinde müstakbel nişanlısıyla nişan yüzüğü alacaklardı ve bu rüzgar-tül iş birliği, onun ilk gelinlik provası, ilk duvak çıkarma çalışması olmuş oldu.

    Üniversitenin son senesinde tanışmıştı Arif'le. O makine mühendisliği fakültesinde, kendisi eğitim fakültesindeydi. Bölümüyle onun kadar uyumlu bir insan daha görmemişti Ebru. Adeta makine gibiydi Arif. Kızmıyor, kıskanmıyor, yorulmuyor, acıkmıyor hatta susamıyordu. İki buçuk yılını geride bıraktıkları ilişkilerinde bir kez olsun hasta olduğuna, kendini kötü hissettiğine şahit olmamıştı. Tabii bu biraz da bünye meselesiydi. Mesela kendisi yılda en az beş kez yataklara düşerdi.

    Ağustos loşluk demekti. İçinde hem kör edici bir karanlığın hem de kör edici bir aydınlığın peyda oluşu ihtimali vardı. Çünkü Ebru bir öğretmendi ancak ona henüz öğretmenim diyen bir öğrencisi olmamıştı. Birkaç hafta önce üçüncü defa sınava girmiş, sonucunu bekliyordu. Ya hüzünden ya sevinçten ağlayacaktı. Ebru ikincisini arzuluyordu. Arif ise İstanbul'da çalışıyordu. En iyi ihtimalle ayda bir görüşüyorlardı. Son buluşmalarında Kıbrıs Şehitleri'nde yürürlerken Arif bir anda sağ cebinden çıkardığı beş taşlı tektaşı Ebru'nun parmağına taktı. Bu teklifsizce yapılmış bir evlilik teklifiydi ve aşkın kimyasına daha uygundu. Sonrasında standart evlilik protokolleri işlemiş, süreç ailelere açılmıştı. Ağustos bitmeden aile içinde, sade bir nişan merasimi düzenleme kararı alındı. Ne davul-zurna ne ayıp olmasın diye çağırılan akrabalar ne birkaç saat için binlerce lira isteyen salonlar ne de bilimum gösteriş aracı...

    11 Ağustos 2018 tarihli 11.00'de kalkması gerekip 11 dakika rötar yapınca 11.11'de kalkan uçak, 12.12'de piste kondu. 13.00'de planlanan Alsancak buluşması da Ebru'nun alışıldık rötarından ötürü 13.13'de yapıldı. On saniyeye yakın sarılma, gerdandaki kokuyu içe çekiş, ferli gözlerdeki cıvıltılı kontak, alna buse ve kapanış. Önce Alsancak'ta muhtelif yerleri gezdiler: İncik boncuk dükkanları, giyim mağazaları falan. Sonra Arif'in alanına dair kitap bulmak için birkaç sahaf gezdiler, ardından Ebru acıkınca Alavara'ya oturdular. Ebru tam porsiyon, Arif hiç porsiyon istedi. Arif yolculuğa ve gezintiye rağmen acıkmamıştı. Makarna yendi, hesap ödendi ve Kemeraltı'na, kuyumculara doğru yola çıkıldı.

    Arif vakit nakittir düsturuyla girdiği ilk yerde yüzüğü alma niyetindeydi ancak Ebru sünnet olarak bilinen pazarlığı farz bellemiş bir pazarlıkçının kızıydı. O yüzden hem cisim olarak hem fiyat olarak en ideal yüzüğü bulma süreci sıkıntı vermeye başladı. İlk üç kuyumcu fiyatta herhangi bir indirim yapmayınca bir diğerine girdiler. "Amca, baştan konuşalım. Pazarlıkçı değilsen hiç bakmayalım." diyen Ebru'ya tezgahtar tebessüm etti ve yüzükleri tezgaha yığmaya başladı. En kalın 22 ayar yüzükleri denemeye başladılar. Taktılar, çıkardılar, fotoğraf çektiler, tekrar çıkardılar, taktılar derken nihayet birinde karar kıldılar. Ancak beklenmeyen bir şey yaşandı. Yüzüğün ağırlığını ve fiyatını öğrenmek için yüzüğü tartmaları gerekiyordu ama Arif'in yüzüğü parmaktan çıkmak bilmedi. Asıldılar, çektiler, zorladılar: Yok. Kolonyayla, deterjanla denediler yine çıkmadı. Çıkmak bilmeyen bu yüzüğün parmağa nasıl girdiğine akıl sır erdiremediler. Birkaç dakika sonra öğle molasından dönen Kazım "Bir de ben deneyeyim." dedi. Dedesi hamal, babası kabzımaldı. Nesillerdir beline, bileğine güvenen bu soy, bir türlü gün yüzü görememiş, hep fukaralıkla bir yaşamıştı. Bu düzeni bozan Kazım oldu. Meselenin bileğine güvenmekten ziyade başkalarının bileğine güven duymasını sağlamaktan geçtiğini kavrayıp bilezik satmaya başlamıştı. Yedi yıldır ortağı olduğu bu kuyumcuda inatçı bir yüzüğün onları alaşağı etmesini kabul edemezdi. "Yok Kazım, deterjanla bile ovaladık çıkmıyor yanına koduğum. Affedersin kızım, sinirlendim biraz." Bu imkansıza dair anlatı elbette Kazım'ın daha da hırslanmasına sebep oldu. "Damat Bey, çekiyorum hazırsan?" dedi Kazım gözlerinde inanç ve özgüvenin ışıldattığı bir parıltıyla. "Çek abi." dedi Arif soğukkanlı bir tavırla. "Hadi bismillah." dedi ve davrandı Kazım. Çektiği gibi geldi yüzük... ve parmağı. Ebru'nun gözlerinde hayret ve korku; tezgahtar amcanın yüzünde korku, panik ve endişe; Kazım'ın sağ elinde yüzük ve Arif'in yüzük parmağı kaldı. Arif'in kopan parmağından cızırtılı kablolar ve kıvılcımlar çıktı, kemik yerindeyse çelik çubuklar vardı. Arif dışındaki herkese hem küçük hem büyük dilini yutturacak bu görüntü karşısında gizemi sonlandıran, Arif'in ağzından çıkan üç kelime oldu: "Ebru, ben robotum."