• ...Ben bundan takriben 23 sene evvel dağarcığımı Peyâm-ı Sabah sütunlarına boşaltırken, bu iyi şairin bir iki şiirini de dercetmiştim. (Rıza Tevfik Edip Harabi’yi kast ediyor) Henüz sağ olduğunu öğrenince çok sevindim ve bir iki gün sonra evine gittim. Kapı çalınca sesini işittim. 16 yaşlarında bir oğlu vardı.

    - Hüseyin git bak Rıza Tevfik gelmiş olacaktır! deyince şaştım.

    Merdiven başına geldi, musafaha ettik.

    - Gel sana kerametimi göstereyim! dedi. Odasında minder üstünde bana bir mektup yazıyormuş. Henüz dört satır yazmış mürekkebi kurumamıştı.

    - Aşk olsun Erenler! dedim.
    - Gönülden gönüle yol vardır, dedi...
  • Ünlü Fransız yazar ve düşünür Jean-Paul Sartre, 1964 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmış fakat bu ödülü reddetmişti. Sebebini bizzat şu şekilde açıklamıştır.
    Le figaro gazetesinin 23 ekim 1964 tarihli sayısına bir mektup göndererek, ödülü reddetmesinin yol açtığı sıkandal için özür dilemiş. ödüllerin kime gideceğini belirleyen swedish academy'nin karar verdikten sonra değişiklik yapmadığından haberi olmadığını, ancak daha önceleri kurula metuplar yazarak ödülün kendisine verilmesini engellemeye çalıştığını belirtmiş. mektubunda, amacının asla akademi'yi ya da ödülü küçümsemek olmadığını, kendi kişisel ve nesnel görüşleri sebebiyle ödülü kabul etmeyeceğini belirtmiş.

    kişisel sebeplerine gelince, sartre, bir yazarın görevi ne olmalıdır anlayışı doğrultusunda göre resmi ödülleri her zaman reddettiğini, bu yüzden nobel'i reddedeceğinin de önceden tahmin edilmesi gerektiğini açıklamış. aynı nedenlerden dolayı frankofon dizbağı legion of honour'u geri çevirdiğini ve college de france'da görev almayı da reddettiğiini, hatta kendisine önerilse ordera lenina'yı bile reddedeceğini eklemiş. sartre'a göre bir yazarın resmi kurumlarca bahşedilen böyle bir ödülü kabul etmesi, onun kişisel hedeflerini ödül veren bir kuruma göre yönlendirmesi anlamına geliyormuş, her şeyden önce, bir yazarın kendisnin bir "kurum" a dönüştürülmesine izin vermemesi gerektiğine inanıyormuş.

    sartre, nesnel nedenleri arasında, doğu ve batı arasındaki kültürel alışverişin insanlar ve kültürler arasında, herhangi bir kurumun aracılığı olmadan yapılması gerektiği tezini öncelikli neden olarak göstermiş. ayrıca, sartre'a göre, geçmişteki ödüllerin dağıtımı da her ideoloji ve ulustan yazarları eşit bir şekilde temsil etmemekteymiş. ödülü kabul etmesinin haksız yorumlara yol açabileceğini düşünüyormuş.

    sartre resmi açıklamasını isveç halkından özür dileyerek bitirmiş
  • Ahmet Haşim 1919 yılında Anadolu insanının durumunu gözlemlemek üzere köyleri teftişe gider. O sırada Anadolu hastalıklarını incelemek üzere bölgede bulunan Alman doktorlar ile görüşür. 20 günlük teftişin sonunda Manisa Milletvekili Refik Şevket beye bir mektup yazarak durumu bildirir. Ahmet Haşim’in mektubundan ve Alman doktorların raporlarından edindiğim bilgilere göre Anadolulun durumu şu şekildedir;

    Köy ve kasabalar harabe yığınlar halinde.

    İnsanlar cılız, elleri ve yüzleri kuru.

    Beslenme eksikliğinden dolayı Anadolu insanının karınları kurt yüklü, kanları bu kurtların salgıladığı parazitlerle dolu.

    Ekmek yapmayı bilmedikleri için mayasız yufka yiyorlar. Mideleri çeşitli hastalıklar üretiyor.

    En zengininin evinde sıcak suda haşlanmış bayat fasulye var. Bu da mide ve bağırsaklarda gaz ve kanlı ishale sebep oluyor.

    Tarlalarda çalışan insanların tamamı öküz ve eşeklerin arkasına bakıyor. Hayvandan düşen b.k parçasını kapabilmek için birbirini kolluyorlar. B.kların içinde buldukları arpa ve buğdayı yıkayıp yiyorlar, geri kalan b.ku evlerin duvarına sıvıyorlar.

    Gelişigüzel taşlardan ve otlardan yaptıkları leylek yuvası benzeri evlerde genzi yakan kokular var.

    Ahmet Haşim’in mektubunu ve Alman doktorların raporlarını okurken tüylerim diken diken oldu.
    Bitmiş haldeki Anadolu insanının yüreğine inanç yükleyerek onları kollarından tutup kaldıran ve CUMHURİYET gibi eşsiz bir zaferle taçlandıran Ulu Gazi Mustafa Kemal’e binlerce kez şükretmekten kendimi alamıyorum.

    Cumhuriyet bayramımız kutlu olsun…

    23.10.2018 Bekir Yıldız
  • HÜSEYİN NİHAL ATSIZ HAYATI
    12 Ocak 1905 - 11 Aralık 1975
    Hüseyin Nihal Atsız Bey'in babası, Gümüşhane ilinin Dorul ilçesinin Midi köyünden 'Çiftçioğulları' ailesine mensup (Deniz Makina Önyüzbaşısı) Hüseyin Ağa´nın oğlu (Deniz Güverte Binbaşı) Mehmet Nail Bey olup; annesi ise, Trabzon'un kadıoğulları ailesinden (Deniz Yarbayı) Osman Fevzi Bey´in kızı fatma Zehra Hanım'dır.

    Atsız'ın babası Mehmet Nail Bey (1877-1944) donanmaya girer ve Deniz Güverte Binbaşılığına kadar terfi eder. 1903 yılındaYüzbaşı iken ilk eşi Fatma Zehra Hanım'la evlenir. Bu evlilikten, 12 Ocak 1905'de Hüseyin Nihal, 1 Mayıs 1910'da Ahmet Necdet (Sancar) ve Aralık 1912'de de Fatma Nezihe (Çiftiçioğlu) olmak üzere üç çocuğu olur.

    Atsız, ilkokula, altı yaşında, Kadıköy'deki Fransız okulunda başlar. Fakat çok geçmeden çıkan bir yangında okulun yanması sonucu aynı semtteki Alman Okulu'na verilir (1911) . Bir süre sonra, Kızıldeniz'de bulunan Malatya ganbotunun süvarisi olan babasının yanına gider. Bu arada Türk-İtalyan savaşı çıkar ve ganbotun İstanbul'un emri ile Süveyş'e sığınması üzerine Atsız'da bir kaç ay Fransız okuluna devam eder.

    İstanbul Sultanisi'nin onuncu sınıfında iken (1922) , imtihanla Askeri Tıbbiye'ye girer. Tıbbiyeden sonra Kabataş Lisesi'nde üç ay kadar yardımcı öğretmenlik yapar. Bilahere Deniz Yolları'nın 'Mahmut Şevket Paşa' adlı vapurunda katip olarak çalışır ve birkaç seferde katılır. Ancak bu işten tatmin olmaz ve 1926 yılında İstanbul Darülfünunu'nun (üniversitesinin) Edebiyat Fakültesinin yatılı kısmı olan Yüksek Muallim Mektebi'ne kaydolur.

    Atsız fakülteden mezun olduktan sonra, Hocası Köprülü, Maarif Vekaleti nezdinde Atsız için aracılık eder ve sekiz yıllık mecburi hizmetlerini affettirerek, kendi yanına asistan olarak alır (25 Ocak 1931) .

    15 Mayıs 1931'de 'Atsız Mecmua'yı çıkartmaya başlar. Yazı kadrosuna M. Fuat Köprülü, Zeki Velidi Toğan, Abdulkadir İnan gibi ilim adamlarının da dahil bulunduğu bu 'Türkçü ve Köycü' dergi, Ziya Gökalp'ten sonra Cumhuriyet döneminde Türkçülük çığrını açar. Dergi, 25 Eylül 1932 tarihine kadar 17 sayı çıkar. Atsız, Orhun dergisinin 1 Mart 1944 tarihli 15. sayısında, İsmail Hakkı Baltacıoğlu'nun 1944 Şubat'ında Halkevinde verdiği konferansta komünistlerin küstah hareketleri ve sözleri nedeniyle, devrin başkanı Şükrü Saraçoğlu'na hitaben bir 'Açık Mektup' yayınlar. Bir yıl önceki Türkçe sözleri hatırlatılarak 'solculuğun müsamaha ve kayıtsızlıktan faydalanarak sinsi sinsi ilerlediğini' açıklar. Bunu ikinci mektup takip eder. Yurdun her yerinden ilgi gören açık mektuplar, kısa zamanda ülkenin gündemini meşgul etmeye başlar. Bu durumdan tedirgin olan zamanın Milli Eğitim Bakanı tarafından, Atsız'ın Boğaziçi Lisesi'ndeki Edebiyat öğretmenliği görevine 7 Nisan 1944 tarihinde son verir. Dergi kapatılır ve Atsız hakkında dava açılır.

    Atsız İstanbul'da oturduğu için, trenle Ankara'ya gider, garda binlerce genç tarafından karşılaşılır. Birçok genç tutuklanır. Mahkeme, Atsız'ı 4 ay hapis cezasına mahkum ederse de daha önce mahkumiyeti olmadığı ve iyi hali gözetilerek, cezalarının teciline karar verir.

    'Irkçılık-Turancılık' davası, 7 Eylül 1944'den itibaren haftada 3 gün olmak üzere 65 oturum devam eder, 29 Mart 1945 tarihli duruşmada, Atsız 6,5 yıla arkadaşları da muhtelif cezalara mahkum edilirler. Temyiz üzere Askeri Yargıtay kararı esastan bozar. Atsız, 1,5 yıl kadar tutuklu kaldıktan sonra 23 Ekim 1945 tarihinde tahliye edilir.

    1950-1951 öğrenim yılının başında Haydar Paşa Lisesi Edebiyat Öğretmenliğine getirilen Atsız, burada iki yıl görev yaptı. Bu defa da 3 Mayıs'ın kutlamaları için Ankara'da verdiği ilmi bir konferans bahane edilerek öğretmenlikten alındı ve Süleymaniye Kütüphanesindeki eski görevine iade edildi (1952) . Burada 17 yıl çalıştıktan sonra 1969'da emekliye ayrıldı.

    1950-1952 yıllarında yayınlanan haftalık Orhun dergisinin başyazarlığını yaptı. 1962'de kurulan Türkçüler Derneği'nin genel başkanlığını üstlendi. 1964'den vefatına kadar Ötüken dergisini yayınladı. Ötüken'de bölücülük hareketlerine karşı dikkatleri çeken yazıları sebebiyle kendisi 'bölücülük' iddiası ile suçlanarak yargılandı.

    Fikir hareketini yürütmek, Allah'tan başka kimsenin önünde eğilmemeyi, Allah'tan başka kimseden korkmamayı, dünya ile ilgili arzu ve ihtiyaçlara tenezzül etmemeyi gerektirir ki, her zaman saygı ve hayranlıkla andığımız Atsız; baş eğmeyen, diz çökmeyen ve bütün baskılara rağmen susmayan, susturulamayan bir dava adamı olarak, arkasından silinmez izler bırakarak tarihe geçmiştir.

    Nihal Atsız son derece mütevazı imkanlar içinde yaşamasına rağmen, Türk Edebiyatı'nın ve Türk fikir hayatının en değerli eserlerine dev boyutta eserler katmış ve tek başına Türk Milliyetçiliği'nin akademisi haline gelmiştir. 

    Eserleri

    Romanları 
    Dalkavuklar Gecesi, İstanbul 1941 
    Bozkurtların Ölümü, İstanbul 1946 
    Bozkurtlar Diriliyor, İstanbul 1949 
    Deli Kurt, İstanbul 1958 
    Z Vitamini, İstanbul 1959 
    Ruh Adam, İstanbul 1972 

    Öyküleri 
    'Dönüş', Atsız Mecmua, sayı.2 (1931) , Orhun, sayı.10 (1943) 
    'Şehidlerin duası', Atsız Mecmua, sayı.3 (1931) , Orhun, sayı.12 (1943) 
    'Erkek kız', Atsız Mecmua, sayı.4 (1931) 
    'İki Onbaşı, Galiçiya...1917...', Atsız Mecmua, sayı.6 (1931) , Çınaraltı, sayı.67 (1942) , Ötüken, sayı.30 (1966) 
    'Her çağın masalı: Boz oğlanla Sarı yılan', Ötüken, sayı.28 (1966) 

    Şiirleri 
    Yolların Sonu, (Bütün şiirlerinin toplandığı kitap) İstanbul 1946 
    Afşın'a Ağıt 
    Aşkınla 
    Ay Yüzlü Güzel Konçuy 
    'Asker kardeşlerime', Atsız Mecmua, sayı.2 (1931) , 'Boz kurt' imzasıyla Ergenekon, sayı.3 (1938) 
    'Ayrılık', Atsız Mecmua, sayı.17 (1932) 
    'Bahtiyarlık', Kopuz, sayı.10 (1944) 
    'Bugünün gençlerine', Atsız Mecmua, sayı.1 (1931) , 'Boz kurt' imzasıyla Ergenekon, sayı.1 (1938) 
    'Bugünün gençlerine' (başlıksız) , Atsız Mecmua, sayı.16 (1932) 
    Davetiye 
    Dosta Sesleniş 
    'Dünden sesler: Yarın türküsü', Orkun, sayı.53 (1951) 
    'Dünden sesler: Koşma', Orkun, sayı.58 (1951) 
    'Dün gece', Orhun, sayı.1 (1933) 
    Eski Bir Sonbahar 
    Gel Buyruğu 
    'Geri gelen mektup', Orkun, sayı.44 (1951) 
    'Harıralar', Çınaraltı, sayı.2 (1941) 
    Kader 
    Kağanlığa Doğru 
    Kahramanların Ölümü 
    Kahramanlık 
    Karanlık 
    Kardeş Kahraman Macarlar 
    Korku 
    'Koşma', Atsız Mecmua, sayı.2 (1931) 
    'Koşma' (başlıksız) , Atsız Mecmua, sayı.12 (1932) 
    'Kömen', Ötüken, sayı.2 (1964) , Ötüken, sayı.28 (1966) , Ötüken, sayı.95 (1971) 
    'Macar ihtilâlcileri', Ötüken, sayı.79 (1970) 
    'Macar ihtilâlcileri', Ötüken, sayı.82 (1970) 
    'Muallim arkadaşlarıma', Atsız Mecmua, sayı.5 (1931) 
    Mutlak Seveceksin 
    'Nejdet Sançar'a ağıt', Ötüken, sayı.138 (1973) 
    'O gece', Orhun, sayı.2 (1933) 
    Özleyiş 
    Sarı Zeybek 
    Selam 
    Sona Doğru 
    'Şehit tayyareci Erkânıharp Yüzbaşı Kâmi'nin büyük hatırasına', Atsız Mecmua, sayı.6 (1931) 
    'Şiir' (başlıksız) , Atsız Mecmua, sayı.8 (1931) 
    'Şiir' (başlıksız) , Orhun, sayı.3 (1934) 
    'Topal Asker', Atsız Mecmua, sayı.4 (1931) , Kopuz, sayı.4 (1943) 
    'Toprak-Mazi', Atsız Mecmua, sayı.14 (1932) , Kopuz, sayı.3 (1943) 
    Türk Gençliğine 
    'Türk kızı', Tanrıdağ, sayı.4 (1942) 
    'Türkçülük bayrağı', Ötüken, sayı.119-120 (1973) 
    Türkistan İhtilalcilerinin Türküsü 
    'Türklerin türküsü', Atsız Mecmua, sayı.3 (1931) , 'Boz kurt' imzasıyla Ergenekon, sayı.2 (1938) 
    Unutma 
    'Varsağı' (başlıksız) , Atsız Mecmua, sayı.9 (1932) , Atsız Mecmua, sayı.10 (1932) , Atsız Mecmua, sayı.17 (1932) 
    Yakarış I 
    Yakarış II 
    Yalnızlık 
    'Yarının türküsü', Çınaraltı, sayı.10 (1941) 
    Yaşayan Türkçülere Ağıt 
    'Yolların sonu', Atsız Mecmua, sayı.17 (1932) 

    Diğerleri 
    Divan-ı Türk-i Basit, Gramer ve Lugati, Mezuniyet Tezi, Türkiyat Enstitüsü, no. 82, 111 s. (İstanbul, 1930) 
    'Sart Başı'na Cevap, İstanbul, 1933. 
    Çanakkale'ye Yürüyüş, İstanbul, 1933. 
    XVIıncı asır şairlerinden Edirneli Nazmî'nin eseri ve bu eserin Türk dili ve kültürü bakımından ehemmiyeti, İstanbul, 1934. 
    Komünist Don Kişotu Proleter Burjuva Nâzım Hikmetof Yoldaşa, İstanbul, 1935. 
    Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar, I. Bölüm, İstanbul, 1935. 
    XVinci asır tarihçisi Şükrullah, Dokuz Boy Türkler ve Osmanlı Sultanları Tarihi, İstanbul, 1939. 
    Müneccimbaşı, Şeyh Ahmed Dede Efendi, Hayatı ve Eserleri', İstanbul, 1940. 
    900. Yıl Dönümü (1040-1940) , İstanbul, 1940. 
    İçimizdeki Şeytanlar (Sabahattin Ali'nin İçimizdeki Şeytan eserini eliştirmek için yazılmıştı) , İstanbul, 1940. 
    Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul 1940. 
    En Sinsi Tehlike (Faris Erman'in 'En Büyük Tehlike'ye karşılık vermek için yazılmıştı) , İstanbul, 1943. 
    Hesap Böyle Verilir (Reha Oğuz Türkkan'a hitaben yazılmıştı) , İstanbul, 1943. 
    Türkiye Asla Boyun Eğmeyecektir (İ.Süruri Ermete: Üçüncü dereceden harb malûlü piyade subayı imzasıyla yayımlanmılştı) , İstanbul, 1943. 
    'Ahmedî, Dâstân ve tevârîh-i mülûk-i Âl-i Osman', Osmanlı Tarihleri I, İstanbul, 1949.
    'Şükrüllah, Behcetü't tevârîh', Osmanlı Tarihleri I, İstanbul, 1949. 
    'Âşıkpaşaoğlu Ahmed Âşıkî, Tevârîh-i Âl-i Osman', Osmanlı Tarihleri I, İstanbul, 1949.
    Türk Ülküsü, İstanbul 1956. 
    Osman (Bayburtlu) , Tevârîh-i Cedîd-i Mir'ât-i Cihân, İstanbul, 1961. 
    Osmanlı Tarihine Ait Takvimler I, İstanbul, 1961. 
    Ordinaryüs'ün Fahiş Yanlışları (Ali Fuat Başgil'e cevap) , İstanbul 1961. 
    Türk Tarihinde Meseleler, Ankara, 1966. 
    Birgili Mehmed Efendi Bibliyografyası, İstanbul, 1966. 
    İstanbul Kütüphanelerine Göre Ebüssuud Bibliyografyası, İstanbul 1967. 
    Âlî Bibliyografyası, İstanbul, 1968. 
    Âşıkpaşaoğlu Tarihi, İstanbul, 1970. 
    Evliya Çelebi Seyahatnâmesi'nden Seçmeler I, İstanbul 1971. 
    Evliya Çelebi Seyahatnâmesi'nden Seçmeler II, İstanbul 1972. 
    Oruç Beğ Tarihi, İstanbul, 1973. 

    Makaleleri 
    (Ahmed Naci ile birlikte) 'Anadolu'da Türklere ait yer isimleri', Türkiyat Mecmuası, sayı.2 (1928) 
    'Türkler hangi ırktandır? ', Atsız Mecumua, sayı.1 (1931) 
    ''İzmirden Sesler' hakkında', Atsız Mecmua, sayı.4 (1931) 
    ''İzmirden Sesler' hakkında', Atsız Mecmua, sayı.5 (1931) 
    'Hindenburgun sözleri', Atsız Mecmua, sayı.8 (1931) 
    'Bugünün meseleleri: Aynı tarihî yanlışlığa düşüyor muyuz? ', Atsız Mecmua, sayı.11 (1932) 
    'Bugünün meseleleri: Aynı tarihî yanlışlığa düşüyor muyuz? ', Atsız Mecmua, sayı.12 (1932) 
    'Bugünün meseleleri: Millî Seciye' buhranı, Atsız Mecmua, sayı.14 (1932) 
    'Türk vatanını peşkiş çekenlere', Atsız Mecmua, sayı.15 (1932) 
    'Sadri Etem Bey'e cevap', Atsız Mecmua, sayı.16 (1932) 
    'Bugünün meseleleri: Askerlik aleyhtarlığı', Astız Mecmua, sayı.17 (1932) 
    'Darülfünunun kara, daha doğru bir tabirle, yüz kızartacak listesi, Atsız Mecmua, sayı.17 (1932) 
    'Vâlâ Nurettin Beyden bir sual', Atsız Mecmua, sayı.17 (1932) 
    ('Çiftçi-Oğlu H. Nihâl' imzasıyla) 'Dede Korkut Kitabı hakkında', Azerbaycan Yurt Bilgisi, c.1 (1932) 
    'Kuş bakışı: Orhun', Orhun, sayı.1 (1933) 
    'Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar I. Türkeli, II. İlk Türkler', Orhun, sayı.1 (1933) 
    'En eski Türk müverrihi: Bilge Tonyukuk', Orhun, sayı.1 (1933) 
    'Kuş bakışı: Türk Dili', Orhun, sayı.2 (1933) 
    'Türk tarihi Üzerine Toplamalar III. Yabancıların Türkeline saldırışı, IV.Milâttan önceki 5-4üncü asırlarda Türkelinde doğudan Çinlilerin, Batıdan Yunanlıların saldırışı', Orhun, sayı.2 (1933) 
    'X meselesi', Orhun, sayı.3 (1934) 
    'Haddini bil! ', Orhun, sayı.3 (1934) 
    'Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar: V. Milâttan önce 3-2nci asırlarda Türkler arasında dahilî savaşlar', Orhun, sayı.4 (1934) 
    'Edirne Mebusu Şeref Bey'e cevap', Orhun, sayı.4 (1934) 
    'Ahmet Muhip Bey'e cevap', Orhun, sayı.4 (1934) 
    'Şarkî Türkistan', Orhun, sayı.4 (1934) 
    'Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar: VI. Kun devletinin dahilî teşkilâtı, VII. Kun (Oğuz) sülâlesi devrinde Türk birliği', Orhun, sayı.4 (1934) 
    'Komünist, Yahudi ve Dalkavuk', Orhun, sayı.5 (1934) 
    'İkinci Türk Müverrihi: Yulıg Tigin', Orhun, sayı.5 (1934) 
    'Alaylı Âlimler', Orhun, sayı.5 (1934) 
    'Edirne Mebusu Şeref ve Hakimiyeti Milliye muharriri A. Muhip Beylere Açık mektup', Orhun, sayı.5 (1934) 
    'Alaylı âlimlerden Sadri Maksudi Beye bir ders', Orhun sayı.6 (1934) 
    'Cihan Tarihinin en büyük kahramanı: Kür Şad', Orhun, sayı.6 (1934) 
    'Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar' Orhun, sayı.6 (1934) 
    'Edirne Mebusu Şeref Beye İkinci Mektup', Orhun, sayı.6 (1934) 
    'Gaza topraklarının gazi ve şehit çocukları', Orhun, sayı.7 (1934) 
    'Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar', Orhun, sayı.7 (1934) 
    'Edebiyat Fakültesi Talebe Cemiyetinin değerli bir işi', sayı.7 (1934) 
    'Baş makarnacının sırtı kaşınıyor' (Benito Mussolini'ye hitaben yazılmıştı) , Orhun, sayı.7 (1934) 
    'İnkilâp Enstitüsü Dersleri', Orhun, sayı.7 (1934) 
    'Musa'nın Necip (!) evlâtları bilsinler ki:' (Yahudilere kasten yazılmıştı) , Orhun, sayı.7 (1934) 
    'Tavzih', Orhun, sayı.7 (1934) 
    Yirminci asırda Türk meselesi I. Türk Birliği', Orhun, sayı.8 (1934) 
    'Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar', Orhun, sayı.8 (1934) 
    'Kanun Ahmet Muhip Efendiyi çarptı', Orhun, sayı.8 (1934) 
    'Moyunçur kağan âbidesi, Orhun, sayı.8 (1934) 
    'İstanbulun Fethi yılına ait bir mezar taşı', Orhun, sayı.8 (1934) 
    'Yirminci asırda Türk meselesi II. Türk Irkı = Türk milleti', Orhun, sayı.9 (1934) 
    'Türk Tarihi Üzerine Toplamalar', Orhun, sayı.9 (1934) 
    '16ncı asır şâirlarinden Edirneli Nazmî ve bu eserin Türk dili ve kültürü bakımından ehemmiyeti', Orhun, sayı.9 (1934) 
    (Nâmık Kemâl hakkındaki fikirleri) , 'Namik Kemal', Millî Türk Talebe Birliği, sayı.3 (1936) 
    On beşinci asıra ait bir türkü, Halk Bilgisi Haberleri, yıl.7, sayı.84 (1938) 
    'Dede Korkut', Yücel, c.VIII, sayı.84 (1939) 
    'Cihan tarihinin en büyük kahramanı: Kürşad', Kopuz, sayı.3 (1939) 
    ('Çiftçi-oğlu' imzasıyla) 'Atalarımızdan kalan eserleri yıkmak vatana ihanettir', Kopuz, sayı.5 (1939) 
    'Türk tarihine bakışımız nasıl olmalıdır? ', Çınaraltı, sayı.1 (1941) 
    'Koca Ragıp Paşa, Haşmet ve Fıtnat hanım arasında şakalar', Çınaraltı, sayı.3 (1941) 
    'Dilimizi Türkçeleştirmek için amelî yollar', Çınaraltı, sayı.5 (1941) 
    'Türk ahlâkı', Çınaraltı, sayı.7 (1941) 
    '10 İlkteşrin 1444 Varna meydan savaşı', Çınaraltı, sayı.15 (1941) 
    'Büyük günler', Çınaraltı, sayı.16 (1941) 
    'İki mühim eser', Çınaraltı, sayı.17 (1941) 
    'En eski zamana ait Türk destanı. Alp Er Tunga Destanı', Çınaraltı, sayı.19 (1941) 
    'Namık Kemal', Çınaraltı, sayı.22 (1942) 
    'Mühim bir dergi', Çınaraltı, sayı.27 (1942) 
    'Millî şuur uyanıklığı', Çınaraltı, sayı.33 (1942) 
    'Türk gençliği nasıl yetişmeli? ', Çınaraltı, sayı.35 (1942) 
    'İran Türkleri', Çınaraltı, sayı.36 (1942) 
    'Dil meselesi', Çınaraltı, sayı.38 (1942) 
    'Rıza Nur', Çınaraltı, sayı.42 (1942) 
    'Yeni bir Selçukname', Çınaraltı, sayı.52 (1942) 
    'Günümüzün baş müverrihi ve büyük bir eseri', Çınaraltı, sayı.58 (1942) 
    'Osmanlı Padişahları', Tanrıdağ, c.1, sayı.10 (1942) 
    'Osmanlı Padişahları II', Tanrıdağ, c.1, sayı.11 (1942) 
    'Yeni eserler: 'Adana fethinin destanı'', Çınaraltı, sayı.82 (1942) 
    'Türk milletinin şeref şehrahı', Kopuz, sayı.1 (1942) 
    'Fatih Sultan Mehmet', Çınaraltı, sayı.88 (1942) 
    'Azizim Tevetoğlu', Kopuz, sayı.7 (1942) 
    'Türk Sazı', Türk Sazı, sayı.1 (1942) 
    'Türkiyenin Millî Futbol Maçları', Türk Sazı, sayı.1 (1942) 
    'Türkçülük', Orhun, sayı.10 (1942) 
    'Türkçülere birinci teklif', Orhun, sayı.10 (1942) 
    'İki büyük yıl dönümü', Orhun, sayı.10 (1942) 
    (İmzasız) 'Türk gençlerine düşündürücü levhalar: 1', Orhun, sayı.10 (1942) 
    ('T. Bayındırlı' imzasıyla) 'Türkiye'nin Millî Futbol Maçları', Orhun, sayı.10 (1942) 
    'Büyük bir yıl dönümü', Orhun, sayı.10 (1942) 
    'Türkçülere ikinci teklif', Orhun, sayı.11 (1942) 
    (İmzasız) 'Türk gençlerine düşündürücü levhalar: 2. 1915 Çanakkale savaşlarının bilançosu', Orhun, sayı.11 (1942) 
    'Türkiyenin Millî Atletizm Maçları', Orhun, sayı.11 (1942) 
    'Savaş aleyhtarlığı', Orhun, sayı.12 (1942) 
    'İki şanlı yıl dönümü', Orhun, sayı.12 (1942)
    'Türkçülere üçüncü teklif', Orhun 
    (İmzasız) 'Türk gençlerine düşündürücü levhalar: 3', Orhun, sayı.12 (1942) 
    ('T. Bayındırlı' imzasıyla) , 'Türkiyenin Millî Kılıç Maçları', Orhun, sayı.12 (1942) 
    'Şanlı bir yıl dönümü', Orhun, sayı.13 (1944) 
    ('T. Bayındırlı' imzasıyla) 'Türkiyenin Balkanlararası Millî Güreş Maçları', Orhun, sayı.13 (1944) 
    'Türk kızları nasıl yetiştirilmeli', Orhun, sayı.13 (1944) 
    'Türk gençlerine düşündürücü levhalar: 4', Orhun, sayı.13 (1944) 
    'Türkçülere dördüncü teklif', Orhun, sayı.13 (1944) 
    'Türkçülere beçinci teklif', Orhun, sayı.14 (1944) 
    'Yabancı bayraklar altında ölenlere ağıt' (Stalingrad muharebesinde şehit düşen Türk asıllı Kızıl Ordu askerleri için yazılmıştı) , Orhun, sayı.14 (1944) 
    'Ülküler taarruzîdir', Orhun, sayı.14 (1944) 
    'Varsağı', Orhun, sayı.14 (1944) 
    'Başvekil Saracoğlu Şükrü'ye Açık Mektup (20 Şubat 1944 Pazar) ', Orhun, sayı.15 (1944) 
    'Başvekil Saracoğlu Şükrü'ye İkinci Açık Mektup (21 Mart 1944, Maltepe) ', Orhun, sayı.16 (1944) 
    Saracoğlu, 5 Ağustos 1942'de Başvekil seçildiğinde Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve lâakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir diye konuştuğu için 'Türkçü Başvekil' olarak tanınıyordu.
  • Türk'ün ve Türkçülüğün Şövalyesi Ruh Adam
    Hüseyin Nihal Atsız 🇹🇷


    12 Ocak, Atsız'ın 113. doğum günü. Hep ölüm gününde hatırlanır, anılır, dualar okunurdu. Bense onu doğum gününde hatırlamayı tercih edenlerdenim. Bu sayede tekrar yad etmiş olalım BÜYÜK TÜRKÇÜYÜ.
    Hüseyin Nihâl Atsız, 12 Ocak 1905'te İstanbul'da doğdu.

    Hüseyin Nihâl Atsız, 12 Ocak 1905'te İstanbul'da doğdu.
    İlköğrenimini Kadıköy’deki çeşitli okullarda, orta öğrenimini Kadıköy ve İstanbul Sultanilerinde (İstanbul Lisesi) yaptı. Buradan mezun olunca Askerî Tıbbiye ye yazıldı.

    Atsız, yükseköğrenim çağına gelip Askerî Tıbbiye'ye kaydolduğu çağlarda Türkçülük fikrinin etkisi altına girmeye başladı. Ziya Gökalp'in cenaze töreninin yapıldığı günün gecesi Türkçülük fikrine karşı öğrencilerle kavga ettiği ve daha sonrasında ise aralarında bir takım problemler geçen Arap asıllı Bağdatlı Mesut Süreyya Efendi adlı bir mülazım (teğmen)'a selam vermediği gerekçesi ile 4 Mart 1925 tarihinde 3. sınıf talebesiyken Askeri Tıbbiye'den çıkarılmıştır.
    Bu olaydan sonra üç ay kadar Kabataş Erkek Lisesi'nde yardımcı öğretmenlik yapan Atsız, daha sonraları Deniz Yolları'nın Mahmut Şevket Paşa adlı vapurunda kâtip muavini olarak çalışmış ve bu vapurla İstanbul-Mersin arasında birkaç sefer yapmıştır.

    Bu olaydan sonra üç ay kadar Kabataş Erkek Lisesi'nde yardımcı öğretmenlik yapan Atsız, daha sonraları Deniz Yolları'nın Mahmut Şevket Paşa adlı vapurunda kâtip muavini olarak çalışmış ve bu vapurla İstanbul-Mersin arasında birkaç sefer yapmıştır.
    1926 yılında İstanbul Dârülfünûnu'nun Edebiyat Fakültesi'nin "Edebiyat Bölümü"ne ve İstanbul Dârülfünûnu'nun yatılı kısmı olan Yüksek Muallim Mektebi'ne kaydolan Atsız, bir hafta sonra askere çağrılmış, Atsız askerliğini 9 ay olarak 28 Ekim 1926-28 Temmuz 1927 tarihleri arasında İstanbul'da Taşkışla'da 5. piyade alayında er olarak yapmıştır.

    Ahmet Naci adlı arkadaşı ile birlikte hazırladığı 'Anadolu'da Türklere Ait Yer İsimleri' adlı makalenin Türkiyat Mecmuası'nın ikinci cildinde yayınlanması ile hocası Mehmet Fuad Köprülü'nün dikkatini çeken Atsız, 1930 yılında Edirneli Nazmî'nin divanı üzerinde mezuniyet çalışması yapmıştır ('Divân-ı Türkî-i Basit, Gramer ve Lügati', 1930, 111 s. Türkiyat Enstitüsü Mezuniyet Tezi, no 82). Aynı yıl Edebiyat Fakültesi'nden mezun olmuştur.
    Atsız'ın sınıf arkadaşları arasında Tahsin Banguoğlu, Ziya Karamuk, Orhan Şâik Gökyay, Pertev Nâilî Boratav, Nihad Sâmi Banarlı gibi isimler yer alıyordu.

    Atsız'ın sınıf arkadaşları arasında Tahsin Banguoğlu, Ziya Karamuk, Orhan Şâik Gökyay, Pertev Nâilî Boratav, Nihad Sâmi Banarlı gibi isimler yer alıyordu.
    Mezuniyetinden sonra Edebiyat Fakültesi Dekanı olan hocası Prof. Dr. Mehmet Fuad Köprülü, Maarif Vekâleti’nde Atsız için girişimde bulunarak, Yüksek Muallim Mektebi'ni öğrenci olarak bitirdiği için, liselerde yapması gereken 8 yıllık mecburi hizmetini affettirmiş ve 25 Ocak 1931'de Atsız'ı kendisine asistan olarak almıştır.
    Atsız, yine 1931 yılında Dârülfünûnun felsefe bölümünden mezun olan ilk eşi Mehpare Hanım ile evlenmiş, ancak 1935 yılında ayrılmıştır.

    Atsız, yine 1931 yılında Dârülfünûnun felsefe bölümünden mezun olan ilk eşi Mehpare Hanım ile evlenmiş, ancak 1935 yılında ayrılmıştır.
    Atsız, 15 Mayıs 1931'den 25 Eylül 1932 tarihine kadar Atsız Mecmua'yı çıkarmaya başladı. Mehmet Fuad Köprülü, Zeki Velidi Togan, Abdülkadir İnan gibi edebiyat ve tarih bilginlerinin de içinde bulunduğu bir kadro ile yayın hayatına atılan bu Türkçü ve Köycü dergi, devrinde ilim, fikir ve sanat alanında çok tesir yaratan Türkçü bir çığır açmış, âdetâ Cumhuriyet devri Türkçülüğünün öncüsü olmuştur.
    Atsız, kendini tanıtmaya başlayan ilk yazılarını "H. Nihâl" imzasıyla, hikâyelerini de "Y.D." imzasıyla, bu dergide yayınlamaya başlamıştır.

    Atsız, kendini tanıtmaya başlayan ilk yazılarını "H. Nihâl" imzasıyla, hikâyelerini de "Y.D." imzasıyla, bu dergide yayınlamaya başlamıştır.
    1932 Temmuzunda Ankara'da toplanan Birinci Türk Tarih Kongresi esnasında, Prof. Dr. Zeki Velidi Togan'a Dr. Reşid Galib'in yaptığı eleştiriler üzerine Atsız, içerisinde ikinci eşi Bedriye Atsız ile Pertev Nâilî Boratav'ın da bulunduğu 8 arkadaşı ile, Dr. Reşid Galib'e "Zeki Velîdî'nin talebesi olmakla iftihar ederiz" diyen bir protesto telgrafı çekmiş ve bu telgraf üzerine de Reşid Galib'in tepkisini üzerine çekmiştir.
    19 Eylül 1932'de Reşid Galib, Maarif Vekili olmuştu. Kısa bir süre sonra da Mehmet Fuad Köprülü'nün dekanlıktan ayrılması üzerine Edebiyat Fakültesi Dekanlığı'na vekâleten bakan Ali Muzaffer Bey asâleten tâyin edilmiştir.

    19 Eylül 1932'de Reşid Galib, Maarif Vekili olmuştu. Kısa bir süre sonra da Mehmet Fuad Köprülü'nün dekanlıktan ayrılması üzerine Edebiyat Fakültesi Dekanlığı'na vekâleten bakan Ali Muzaffer Bey asâleten tâyin edilmiştir.
    Reşid Galib, Atsız Mecmua'nın 17. sayısındaki 'Dârülfünûn'un Kara, Daha Doğru Bir Tabirle, Yüz Kızartacak Listesi' adlı makalesi nedeniyle Edebiyat Fakültesi Dekanı'na baskı yaparak, 13 Mart 1933 tarihinde Atsız'ın üniversite asistanlığına son vermiştir.

    Üniversiteden çıkarılmasından birkaç gün sonra Atsız, Edebiyat Fakültesinin Dekanını Tokatlıyan Otelindeki bir çayda yakalayıp yüzlerce kişinin önünde tokatlamıştır. Atsız'a bu hadise için hiçbir şekilde tepki gösterilmemiştir.
    Üniversite asistanlığından çıkarılan Atsız, Malatya Ortaokulu'na Türkçe öğretmeni olarak tayin edilmiştir, Malatya'da kısa bir müddet (8 Nisan 1933-31 Temmuz 1933) Türkçe öğretmenliği yapan Atsız, Edirne Lisesi edebiyat öğretmenliğine tayin edilmiştir. Atsız'ın Edirne'deki edebiyat öğretmenliği de 3-4 ay kadar kısa bir müddet devam etmiştir. (11 Eylül 1933-28 Aralık 1933).

    Üniversite asistanlığından çıkarılan Atsız, Malatya Ortaokulu'na Türkçe öğretmeni olarak tayin edilmiştir, Malatya'da kısa bir müddet (8 Nisan 1933-31 Temmuz 1933) Türkçe öğretmenliği yapan Atsız, Edirne Lisesi edebiyat öğretmenliğine tayin edilmiştir. Atsız'ın Edirne'deki edebiyat öğretmenliği de 3-4 ay kadar kısa bir müddet devam etmiştir. (11 Eylül 1933-28 Aralık 1933).
    Atsız, Edirne'de iken Atsız Mecmua'nın devamı mahiyetindeki aylık Türkçü dergi Orhun'u (5 Kasım 1933-16 Temmuz 1934, sayı 1-9) yayımlamıştır. Orhun dergisinde, Türk Tarih Kurumu tarafından çıkarılan ve liselerde ders kitabı olarak okutulan dört ciltlik tarih kitaplarında bulunduğunu iddia ettiği yanlışları ağır bir şekilde eleştirdiği için 28 Aralık 1933'te bakanlık emrine alınmıştır ve Orhun dergisi de 9. sayısında Bakanlar Kurulu kararı ile kapatılmıştır.

    Dokuz ay bakanlık emrinde kalan Atsız, 9 Eylül 1934 tarihinde Kasımpaşa'daki Deniz Gedikli Hazırlama Okulu'na Türkçe öğretmeni olarak tayin olunmuştur.

    Şubat 1936 tarihinde ikinci eşi olan Bedriye Hanım ile evlenen Atsız'ın bu evlilikten 4 Kasım 1939 tarihinde Yağmur Atsız ve 14 Temmuz 1946 tarihinde de Buğra Atsız adlı iki oğlu olmuştur. Atsız, ikinci eşi Bedriye Atsız'dan da Mart 1975 tarihinde ayrılmıştır.
    Atsız, Kasımpaşa'daki Deniz Gedikli Hazırlama Okulu'nda Türkçe öğretmeni olarak 4 yıl kadar çalışmış ve 1 Temmuz 1938 tarihinde bu görevinden ihraç edilmiştir.

    Atsız, Kasımpaşa'daki Deniz Gedikli Hazırlama Okulu'nda Türkçe öğretmeni olarak 4 yıl kadar çalışmış ve 1 Temmuz 1938 tarihinde bu görevinden ihraç edilmiştir.
    Bunun üzerine Özel Yüce-Ülkü Lisesi'ne geçen Atsız, burada 1937 yılından 1939 yılının Haziranının sonuna kadar edebiyat öğretmenliği yapmıştır. Atsız, 19 Mayıs 1939 ile 7 Nisan 1944 tarihleri arasında yine özel bir lise olan Boğaziçi Lisesi'nde edebiyat öğretmenliğinde bulunmuştur.

    Atsız, Boğaziçi Lisesi'nin Türkçe öğretmeni iken Basın ve Yayın Genel Müdürü Selim Sarper'in de teşvikiyle Orhun dergisini (1 Ekim 1943-1 Nisan 1944, sayı:10 ile 16 arası, 7 sayı) yeniden yayınlamaya başlamıştır.
    1944 Irkçılık-Turancılık Davası

    1944 Irkçılık-Turancılık Davası
    II. Dünya Savaşı sürerken Türkiye'de komünist faaliyetlerin arttığını düşünen Atsız, Orhun'un Mart 1944'te yayınlanan 15. sayısında, daha önce 5 Ağustos 1942 tarihli meclis konuşmasında "Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve lâakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir." diyen devrin Başbakanı Şükrü Saracoğlu'na hitaben bir açık mektup yayımladı.

    Atsız, Nisan 1944'te yayımlanan 16. sayıda, Şükrü Saracoğlu'na hitaben ikinci açık mektubunu yayımlayarak Ahmed Cevat Emre, Pertev Nâilî Boratav, Sabahattin Ali ve Sadrettin Celâl Antel'in Marksist faaliyetlerde bulunduklarını ve Millî Eğitim Bakanı'nın "komünistleri kolladığını" ileri sürerek devrin Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel'i istifaya çağırdı Bu ikinci açık mektup, Türkçü çevreler içinde büyük bir galeyana sebep olarak başta İstanbul ve Ankara olmak üzere birçok şehirde, antikomünist gösterilere yol açtı. Bunun üzerine Hasan Âli Yücel, 7 Nisan 1944'te Atsız'ın Boğaziçi Lisesi'ndeki edebiyat öğretmenliğine son verdi.
    Orhun dergisi de Bakanlar Kurulu kararı ile yeniden kapatıldı.

    Orhun dergisi de Bakanlar Kurulu kararı ile yeniden kapatıldı.
    Sabahattin Ali'nin arkadaşı ve Atsız'ın da yakın arkadaşı olan Ankara Musiki Muallim Mektebi Müdürü Orhan Şaik Gökyay'ın arabuluculuğuna rağmen dava açmak zorunda kaldı. Aleyhine dava açılan Atsız, trenle Ankara'ya gitmiş ve Türkçü gençler tarafından istasyonda karşılanarak bir otelde misafir edildi.

    Hakaret davasının 26 Nisan 1944 günü yapılan ilk oturumu olaylı geçti. Bunun üzerine 3 Mayıs 1944 tarihinde yapılan ikinci oturuma üniversite öğrencileri alınmamış, bu yüzden de öğrenci gösterileri olmuş ve yüzlerce kişi tutuklanmıştır. Davanın 9 Mayıs 1944 günü yapılan karar oturumunda, Sabahattin Ali'ye "vatan haini" dediği için 6 aya mahkûm edilen Atsız'ın cezası hâkim tarafından "millî tahrik" gerekçesi ile 4 aya indirilmiş ve 4 aylık bu ceza da ertelenmiştir. Atsız, cezasının ertelenmesine rağmen 9 Mayıs 1944 tarihinde mahkemenin kapısından çıkarken tevkif edilmiştir.
    19 Mayıs 1944 törenlerinde Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Atsız ve arkadaşlarını ağır şekilde eleştiren nutkunu söylemiş ve bu nutuk üzerine de Atsız ve 34 arkadaşı İstanbul 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi'nde yargılanmaya başlanmışlardır.

    19 Mayıs 1944 törenlerinde Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Atsız ve arkadaşlarını ağır şekilde eleştiren nutkunu söylemiş ve bu nutuk üzerine de Atsız ve 34 arkadaşı İstanbul 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi'nde yargılanmaya başlanmışlardır.
    Aralarında Alparslan Türkeş gibi subay, üniversite profesörü, öğretmen, doktor ve üniversite öğrencilerinin de bulunduğu sanıklar, sorguya çekilmişler; Atsız dahil sanıklar, daha sonra tabutluk diye adlandırılan hücrelerde işkence gördüklerini belirtmişlerdir. 7 Eylül 1944 günü yargılama başlamış, 'Irkçılık-Turancılık davası' adı verilen ve haftada 3 gün olmak üzere 65 oturum devam eden mahkeme, 29 Mart 1945 tarihinde sonuçlanmış ve Atsız 6 yıl 5 ay hapse mahkûm olmuştur.

    Atsız, bu kararı temyiz etmiş ve Askerî Yargıtay, 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi'nin kararı esastan bozmuştur. Böylece Atsız, bir buçuk yıl kadar tutuklu kaldıktan sonra, 23 Ekim 1945 tarihinde tahliye edilmiştir.

    5 Ağustos 1946 tarihinde 2 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi'nde tutuksuz olarak başlayan Atsız ve arkadaşlarının davası (bu dava Kenan Öner-Hasan Âli Yücel davası adı ile tanınmıştır)[kaynak belirtilmeli], 31 Mart 1947 tarihinde sonuçlanmış ve 29 oturum devam eden mahkemede bütün sanıkların beraatına karar verilmiştir.[12][13] Bu dava ile ilgili Hayri Yıldırım tarafından 3 Mayıs 1944 Irkçılık Turancılık Davası adında bir kitap yazılmıştır.
    Dava Sonrası

    Dava Sonrası
    Nisan 1947'den Temmuz 1949'a kadar kendisine iş verilmeyen Atsız, Ekim 1945-Temmuz 1949 tarihleri arasında geçinmek için kitaplarından bazılarını satmak zorunda kalmıştır. Bir müddet Türkiye Yayınevi'nde çalışan Atsız, Türk-Rus savaşlarının özeti olan "Türkiye Asla Boyun Eğmeyecektir" adlı kitabını da Sururi Ermete adlı şahsın adı ile yayınlamak zorunda kalmıştır.

    Atsız'ın sınıf arkadaşlarından Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu Millî Eğitim Bakanı olunca, Atsız'ı 25 Temmuz 1949'da Süleymaniye Kütüphânesi'ne "uzman" olarak tayin etmiştir.

    Bir müddet bu vazifede çalışan Atsız, Demokrat Parti'nin iktidara gelmesinden sonra 21 Eylül 1950'de Haydarpaşa Lisesi Edebiyat Öğretmenliği'ne tayin olmuştur.

    4 Mayıs 1952 tarihinde Ankara Atatürk Lisesi'nde vermiş olduğu "Türkiye'nin Kurtuluşu" konulu bir konferans üzerine Cumhuriyet gazetesi, Atsız'ın aleyhine haberler yayımlamıştır. Hakkında bakanlık tarafından soruşturma açılan Atsız'ın konuşmasının bilimsel olduğu tespit edilmiştir. Fakat Atsız 13 Mayıs 1952 tarihinde Haydarpaşa Lisesi'ndeki edebiyat öğretmenliği görevinden "muvakkat" kaydı ile alınarak yine Süleymaniye Kütüphânesi'ndeki görevine tayin edilmiştir.
    31 Mayıs 1952 tarihinden itibaren emekliliğini istediği 1 Nisan 1969 tarihine kadar Süleymaniye Kütüphânesi'nde çalışan Atsız'ın en uzun süreli memuriyeti bu kütüphânedeki memuriyet olmuştur.

    31 Mayıs 1952 tarihinden itibaren emekliliğini istediği 1 Nisan 1969 tarihine kadar Süleymaniye Kütüphânesi'nde çalışan Atsız'ın en uzun süreli memuriyeti bu kütüphânedeki memuriyet olmuştur.
    Atsız, 1950-1952 yıllarında yayımlanan haftalık Orkun dergisinin başyazarlığını yaptı. 1962'de kurulan Türkçüler Derneği’ nin genel başkanlığını üstlendi. 1964'ten vefatına kadar Ötüken dergisini yayımladı.

    Devrin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, Gaziantep'e giderken bir işçinin kendisine "idareciler Araplara toprak veriyorlar, biz Türklere vermiyorlar" sözlerine karşılık, "Türk topraklarında yaşayan herkes Türk’tür." demiş; Atsız bunun üzerine, Ötüken'in Nisan 1967'de yayınlanan 40, sayısından itibaren "Konuşmalar, I" (Sayı 40), "Konuşmalar, II" (Sayı 41), "Konuşmalar, III" (Sayı 43), "Bağımsız Kürt Devleti Propagandası" (Sayı 43), "Doğu Mitinglerinde Perde Arkası" (Sayı 47) ve "Satılmışlar-Moskof Uşakları" (Sayı 48) adlarıyla yayınladığı seri makalelerinde, Marksistlerin Doğu bölgelerinde gizli çalışmalarda bulunduklarını iddia etmişti. Bu makaleler hakkında savcılıkça soruşturma açılmış fakat Atsız'a hiçbir suçlamada bulunulmamıştır.

    Ancak bu yazılar üzerine, Ankara sokaklarında Atsız aleyhine hazırlanmış, ayrılıkçılığı ilan eden bildiriler dağıtılmış[kaynak belirtilmeli] ve aynı günlerde Adalet Partisi Diyarbakır senatörlerinden biri, Senato kürsüsünden Atsız aleyhine ağır bir konuşma yapmıştır.
    Hasan Dinçer'in Adalet Bakanı olduğu dönemde, bakanlık tahkikat açmış ve Atsız mahkemeye verilmiştir. Davanın devam ettiği 6 yıl içerisinde 12 Mart (1971) muhtırası verilmiş ve arkasından sıkıyönetim ilân edilmiştir.

    Hasan Dinçer'in Adalet Bakanı olduğu dönemde, bakanlık tahkikat açmış ve Atsız mahkemeye verilmiştir. Davanın devam ettiği 6 yıl içerisinde 12 Mart (1971) muhtırası verilmiş ve arkasından sıkıyönetim ilân edilmiştir.
    Uzun duruşmalardan sonra mahkeme, Ötüken'in sahibi Atsız'ı ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Mustafa Kayabek'i on beşer ay hapse mahkûm etmiştir. Mahkeme başkanının karara katılmadığı ve 2-1'lik ekseriyetle verilen bu karar, temyiz edilince Yargıtay tarafından bozulmuştur. Fakat aynı mahkeme 2-1'lik kararda ısrar edince, Yargıtay kararı onaylamıştır. Atsız ve Mustafa Kayabek "Tashih-i karar" isteğinde bulunmuşlar ancak bu istekleri mahkemece kabul edilmemiştir. Böylece mahkûmiyet kararı kesinleşmiştir.

    Kronik enfarktüs, yüksek tansiyon ve ağır romatizmadan rahatsız olduğu için Haydarpaşa Numune Hastanesi'ne yatan Atsız'a, Haydarpaşa Numune Hastanesi tarafından "cezaevine konulamayacağı" kaydı bulunan rapor verilmiştir. Ancak 4 aylık bir rapor Adlî Tıp tarafından kabul edilmemiş ve "reviri olan cezaevinde kalabilir" şeklinde değiştirilmiştir.

    Bunun üzerine infaz savcılığı 14 Kasım 1973 Çarşamba günü sabahı Atsız'ı evinden aldırarak Toptaşı Cezaevi'ne sevk etmiştir. 40 kişilik adi suçlular koğuşuna konulan Atsız, bir müddet sonra reviri olan Sağmalcılar Cezaevi'ne nakledilmiştir.
    Atsız, kesinleşen 1.5 yıllık cezasını çekmek için hapse girince, üniversite hocaları ve öğrencilerinden oluşan bir grup Cumhurbaşkanı'na başvurup Atsız'ın affını istemiştir.

    Atsız, kesinleşen 1.5 yıllık cezasını çekmek için hapse girince, üniversite hocaları ve öğrencilerinden oluşan bir grup Cumhurbaşkanı'na başvurup Atsız'ın affını istemiştir.
    Atsız, suç işlemediğini belirterek bizzat af talep etmediği halde, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, kendi yetkisini kullanarak Atsız'ın cezasını affetmiştir.

    22 Ocak 1974'te Bayrampaşa Cezaevi'nden tahliye edilen Atsız, 1.5 yıllık cezasının 2.5 ay kadarını cezaevinde geçirmiştir.

    İbnülemin Mahmut Kemal İnal'ın tarifi ile "Atlıyı atından indirecek derecede şiddetli yazılar yazan" Atsız, ateşli ve keskin bir üslûba sahip idi.
    Ölümü

    Ölümü
    Atsız, 1975 yılının kasım ayının ortalarında hasta olduğundan şüphelenmiş, ancak yapılan muayene ve testler sonucunda bir hastalık bulunamamıştır. 10 Aralık 1975 Çarşamba gününün akşamı kalp krizi geçirmiş, gelen doktor enfarktüs olduğunu anlayamamıştır. Ertesi akşam Atsız yeni bir kriz geçirmiş, 11 Aralık 1975 Perşembe günü vefat etmiştir.

    13 Aralık 1975 tarihinde Kurban Bayramı'nın ilk günü Kadıköy Osmanağa Câmii'nde Kılınan ikindi namazını müteakip Karacaahmet Mezarlığı'na defnedilmiştir.[14]

    Osman Ağa Camii'nde cenaze namazı kılındıktan sonra İmam'ın ''Merhumu nasıl bilirdiniz?'' sorusuna Fethi Gemuhluoğlu yüksek sesle: ''Bu musalla taşı, Atsız kadar gerçek bir er kişiyi az görmüştür, hoca efendi!'' demiştir.
    Siyasi görüşleri

    Siyasi görüşleri
    Nihal Atsız, çocukluk döneminde Osmanlı İmparatorluğu'nun son birkaç yılına, gençlik döneminde ise Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarına tanıklık etmişti. Yaşadığı dönemde yükselişe geçmiş olan Türk milliyetçiliğinin etkisi altına girmiş ve bu fikir akımının sıkı bir savunucusu olmuştur. Atsız, kendisini Türkçü, milliyetçi ve Turancı[16] olarak tanımlamıştır. Türkiye'de 1960'lı ve 1970'li yıllarda çokça destekçi bulmuş olan sosyalizm akımına ve İslamcılığa şiddetle karşı çıkmıştır ve bu akımların karşısında bulunmuştur. Yaşamı boyunca sol görüşlü kimseler tarafından kendisine pek çok kez "faşist" olduğu suçlamasında bulunulmuştur fakat Atsız kendisinin bir faşist olmadığını, yalnızca bir Türkçü-Turancı olduğunu yinelemiştir. Türk-İslam sentezini savunan Ülkücülerle ortak çalışmada bulunmamıştır. Öz Türkçülüğün savunucusu olmuştur.

    « Hakkımda türlü türlü sözler söyleyen insanlara ve hakiki fikrimi soranlara şunu söylemek isterim ki ben ne faşistim, ne demokratım. Ben, yabancı kaynaklı hiçbir fikri benimsemeye tenezzül etmeyecek kadar millî şuur ve gurura malik bir Türk’üm. Siyasi, içtimai mezhebim Türkçülüktür. »
    Gençliğine ait bir fotoğrafındaki saçlarını tarayış biçiminden dolayı Adolf Hitler'e özendiği iddiasında bulunan kimselere yanıt olarak şunları yazmıştır:

    Gençliğine ait bir fotoğrafındaki saçlarını tarayış biçiminden dolayı Adolf Hitler'e özendiği iddiasında bulunan kimselere yanıt olarak şunları yazmıştır:
    « ...Hamit Şevket bunları biliyor mu? Bilmiyorsa benim Hitlerizme tabi bir adam olduğuma nereden hükmeder? Saçlarım benzermiş... Bu ahmakça iddia yıllardan beri birçok budalalar tarafından aleyhimde delil gibi kullanıldı. Hatta evimde Hitler'in resminin asılı olduğu bile söylendi. Ben, dışarıdan gelmiş hiçbir fikri kabul etmeğe tenezzül etmiyecek kadar millî gurur ve şuura sahip olduğumu, içtimai mezhebimin Türkçülük olduğunu vaktiyle yazarak ilan ettim. Daha ne yapabilirim? Saçım Hitlerinkine benziyormuş diye beni Hitlerci sanacak kadar budalalık gösteren binlerce, belki onbinlerce zavallıya ayrı ayrı mektup yazamam ya... Hamit Şevket asla unutmasın ki bu vatana bağlılıkta kendisini benimle bir tutamaz. Çünkü ondan fazla olarak ben bu toprağa ecdadımın kanı ve hatırasıyla bağlıyım. »
    Atsız, parti fanatizmine karşı çıkmıştır. Ona göre, bir ülkü sahibi olmayan siyasi partiler Türkçülüğe hizmet etmeyeceklerdir çünkü siyasi partilerin varlığı kalıcı değildir. Fanatiği olunabilecek şey, fikirlerdir; partiler değildir. Bunu Türkçülük ve Siyaset adlı makalesine açıklamıştır.

    Atsız, parti fanatizmine karşı çıkmıştır. Ona göre, bir ülkü sahibi olmayan siyasi partiler Türkçülüğe hizmet etmeyeceklerdir çünkü siyasi partilerin varlığı kalıcı değildir. Fanatiği olunabilecek şey, fikirlerdir; partiler değildir. Bunu Türkçülük ve Siyaset adlı makalesine açıklamıştır.
    « Partilerde ülkü yoktur. İktidara geçmek veya orada kalmak için en aşırı tavizlerden çekinmezler. »

    « Türkçüler bugünlük ancak Türkçü karakteri olan partileri tutarlar. Türkçülük’ten sapan veya taviz veren hiçbir parti Türkçüler’ce tutulmaz, tutulamaz. Türkçülüğün ne olduğu açık, seçik ortada bulunduğu için bugünkü tutumları ile hiçbir parti Türkçü değildir.
  • > Evet, o beklenen güzel gün geldi arkadaşlar! Ben burada olan birçok arkadaşımın, benden özellikle Sn. Cengiz Özakıncı’nın, Tarih Üzerinden Psikolojik Savaş ve Atatürk Dersi kitabına yapacağım incelemeyi merakla beklediklerini biliyorum. Bu güzel tarihi araştırma ve karşı savunma kitabına nasıl bir inceleme yapacağımı inanın ben de bilmiyorum, ama sizler ve bu incelemeyi dikkate alıp okuyacak tüm okurlar için elimden gelenin en iyisini yapacağım arkadaşlar. Bu incelemem de biraz uzun olacağı için hepinizden şimdiden özür diler, sonuna kadar okuma gayreti gösterecek olan herkese çok teşekkür ederim. Evet, hazırsak ufak ısınma turu sonrasında yavaş yavaş kitabımıza geçebiliriz sanırım. Haydi, bismillah. Gazamız mübarek ola arkadaşlar!

    > Ben buradan, konuya başlamadan önce birkaç arkadaşıma ufak bir teşekkür etmek isterim. Öncelikle beni bu yazarla tanıştıran, bu milli şuurun fikir babası Murat Ç’ye, süreç içerisinde bizlere ve konuya olan desteğinden ötürü değerli arkadaşımız Begüm(şimdi düşünmeliyim)’e ve çıkmış olduğumuz bu seferde bizimle birlikte kılıcı, kalkanı kuşanarak cenge katılan Tuco Herrera’ya çok teşekkür ederim.

    > 1281 yılında Türkmen soyundan gelen Osman Bey'in, Küçük Asya'nın kuzeybatısındaki bir beyliği miras alıp, 16. yüzyıla kadar Doğu Avrupa’dan, Güneybatı Asya ve Kuzey Afrika'ya kadar topraklarını genişleten Osmanlı Devleti, dünyanın en güçlü imparatorluğuydu. Fakat 19 yüzyılın sonlarına doğru, Avrupa güzel “la belle époque” dönemini yaşarken, “O” anlı şanlı Osmanlı Devleti ise 1881’de “Muharrem Kararnamesi” ile birlikte Düyun-u Umumiye Yönetimi tarafından ele geçirilmiş, para basma yetkisi elinden alınmış ve vergi almak gibi devlet olabilmenin koşulu bile Düyun-u Umûmiye’nin yönetimine geçmişti. Kısacası: Onca cephe ve toprak savaşları sonrasında, o ihtişamlı Osmanlı Devleti’nin ne parası, ne pulu, ne çulu ne de kul’u kalmıştı. Evet, Osmanlı hala vardı, ama artık sadece formalite de bir devlet olarak gözüküyor ve düşman ise yavaş yavaş, her koldan, iyiden iyiye yaklaşmaktaydı.

    > Bu sürece nasıl mı gelindi? Gelin biraz buna ve ilerisine bakalım; Acaba kimler bilir ya da bunu okumuş ve zihninde bunun için yer ayırmıştır bilemem, ama siz hiç Osmanlı saltanatında, “Kafes Hayatı” diye bir şey duydunuz mu?! Vakti zamanın da, bunu ilk defa ben de duyup, araştırıp, okuyup öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Bu “kafes hayatı”dır ki, 17. yüzyılda dünyanın en geniş topraklarına sahip bu devasa imparatorluğun kaçınılmaz sonuna zemin hazırlayacak korkunç bir uygulamaydı. 1617-1695 yılları arasında, toplamda 106 yıl kafes içinde yaşama mahkûm edilen 5 padişahı ve diğerlerini bilir misiniz? Sizlerden ricam, merak edenler, aşağıda liste olarak vereceğim bu padişahların yaşamış oldukları bu dramı kendi çapınızda araştırabilir ve bilgi edinebilirsiniz. Bu konu hakkında geniş bilgiler, akademik çalışmalar ve kitaplar da mevcuttur.

    Kafes hayatı yaşadıktan sonra padişah olan şehzadeler:
    Padişah Mustafa I (1617-23) - 17 yıl kafeste.
    Padişah İbrahim I (1640-48) - 22 yıl kafeste.
    Padişah Mehmet IV (1648-87) - 5 yıl kafeste.
    Padişah Süleyman II (1687-91) - 40 yıl kafeste.
    Padişah Ahmet II (1691-95) - 22 yıl kafeste.
    Kafeste geçen yaşam süresi Toplamı - 106 yıl kafeste.

    Görmüş olduğumuz bu çizelge biz okurlara hemen her şeyi açıklamakta. Aşağıda olan diğer liste ise daha sonrasında padişah olan ve “kafes Hayatı” yaşamış şehzadelerdir.

    Mahmut I (1730-54) - 27 yıl kafeste.
    Osman III (1754-57) - 51 yıl kafeste.
    Mustafa III (1757-74 ) - 27 yıl kafeste.
    Abdulhamid I (1774-89) - 43 yıl kafeste.
    Selim III (1789-1807) - 15 yıl kafeste.
    Mustafa IV (1807-8) - 18 yıl kafeste.

    > İşte onlarca yıl kafes hayatı yaşadıktan sonra, bir anda padişah olmanın vermiş olduğu şaşkınlık içinde, Osmanlı İmparatorluğu’nu idare edecek olan şehzadeleri kısaca hep birlikte gördük ve okuduk. Dünyada bu zamana dek başka bir devletin kraliyet ailesi, kendi soyundan gelene bu denli insanlık dışı dramı hak görmemiştir. Osmanlı’yı bu “yok oluş” sürecine sürükleyen başlıca etkenler arasında, işte bu Hanedan yozlaşmasının büyük tesiri olduğunu da bilmekte fayda var derim. Şehzade olarak yönetecekleri koca imparatorluk için sıra bekleyen ve bu sürenin bir bölümünü “kafes hayatı” içinde geçirmiş olan padişahlar, bırakınız devleti idare etmeyi, kendilerini bile yönetmekten yoksun hale düşmüşlerdi. Düyun-u Umûmiye’ye ve diğer egemen güçlere teslim olmanın altında yatan en önemli nedenlerinden biriydi bu “dram”. Dünyayı görememe ve dışarıda, Osmanlı’nın etrafında olan bitene uzak kalma, durum analizi yapamama ya da yanlış yönlendirmeler hatalı kararlara imza atmalar da cabasıydı.

    > Tarihçiler tabiri caizse: “Tarihte bir kapı açıldıktan sonra şayet kapanmıyorsa artık orada bir devrimden bahsedilebilir” derler. İşte 17. yüzyılda en geniş topraklara sahip Osmanlı artık almakta ve uygulamakta olduğu yanlış kararlar doğrultusunda, kendi devrinin kapanmasına farkında olmadan böylesi bir “dram” ile yön veriyordu. Saraylarda dünyadan bihaber yaşayan şehzadeler her ne kadar gerekli terbiye, eğitim ve derslerini alıyor olsalar da, dünyanın ve Avrupa’nın yaşamakta olduğu askeri, bilimsel ve kültürel gelişmelere uzak kalmaktaydılar. Dışarıda yavaş yavaş gücünü yitirmekte olan bir Cihan Devleti, içerideki otoritesini yitirme korkusu ile şehzadelerine de izole olmuş bir hayat sunmaktan öte gidemez olmuştur artık.

    > Ne demiştik?: “Tarihte bir kapı açıldıktan sonra şayet kapanmıyorsa artık orada bir devrimden bahsedilebilir”. İşte ilginç bir tesadüflere yorumlayabileceğim 1881 yılı da, ileride açıldıktan sonra kapanmayacak ve payidar kalacak bir devrimin liderine gebeydi. Mustafa Kemal Atatürk 1881’de dünyaya geldiğinde, çok uluslu Osmanlı imparatorluğu çatırdıyor ama işlevini hâlâ sürdürüyordu. O yıl içerisinde Finli filozof, yazar, diplomat Johan Vilhelm Snellman (4 Temmuz 1881) vefat etti ve yine aynı yıl Osmanlı Devletinin ödeyemediği iç ve dış borçlarını düzenlemek amacıyla, alacaklıların talepleri doğrultusunda II. Abdülhamid döneminde (15 Ekim 1881) Düyun-u Umûmiye sırtımıza kambur oldu. Neden Snellman diye soracak olursanız, Beyaz Zambaklar Ülkesinde kitabını az çok çoğumuz biliriz. Ben şahsen Atatürk’ün de bu eserde konu edilen Snellman’dan ve onun ülkesi adına yaptıklarından etkilendiğine eminim ve işte birisinin o sene ölüp bir diğerinin doğmasının bence bir tesadüften de öte diye düşünüyorum. Burada bir el, dünyanın tarihine ufaktan dokundu ve bizlere iltimas geçti diyebilirim. Bir diğer husus Düyun-u Umûmiye ve onun devamında resmen tepemize çöken emperyalist ve kapitalist güçleri ileride Kurtuluş savaşı ile ülkemiz topraklarından def edeceğini artık hepimiz şanlı tarihimizden biliyoruz. Üzerimize çökmekte olan bu karanlık bulutların arasından, gecenin karanlığında bir “yıldız” belirmekteydi ve zorda olsa, sabahına aydınlık bir geleceğin müjdesini vermekteydi 1881 yılı biz Türklere.

    > 20 yüzyılın başlarına doğru İtalyanların Trablusgarp'a saldırısı Osmanlı Devleti üzerinde emeli olan birçok devleti cesaretlendirdi ve kısa süre sonra patlak veren Balkan Savaşları Osmanlı Devleti aleyhinde bir facia ile sonuçlandı. Bu savaşın getirmiş olduğu dezavantajı lehine çevirmek isteyenler de yok değildi. Cihan Devleti’nin Balkanlar üzerinde olan varlığına artık son vermek isteyen Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ, Rusya önderliğinde, Türkleri ebedi olarak Balkanlardan atma gayreti içerisine girdiler. Osmanlı, Trablusgarp Savaşı sonunda geri çekilmek ve Barış Antlaşması istemek zorunda kalmıştır. Takvimler 18 Ekim 1912 tarihini gösterirken, İsviçre'nin Uşi kasabasında İtalyanlar ve Osmanlı arasında yapılan bu antlaşma tarihte Uşi Antlaşması olarak bilinmektedir ve Balkanlar da emeli olan diğer ülkeleri de Osmanlı’ya karşı cesaretlendirmiştir. Böylesi kritik bir zamanda yapılmış olan bir hata daha vardı ki, bu daha da vahimdi. Bu gafletin bir başka boyutu da, o bölgede bulunan askerlerimizin terhis edilmesi şeklinde zuhur etmiştir.

    “Balkan Devletlerinin Türkiye'ye saldıracakları gün gibi açık olmasına rağmen bu saldırıdan on gün önce Rumeli'de bulunan askeri birliklerden ve eski erattan yetişmiş 80 bin kadarı ordudan terhis edilip evlerine gönderilmişti.” (Apak, 1988:91) - ‘Ne kadar da acı ve hesapsızca alınmış bir karar değil mi?’

    > Kader bu ya, tüm bu hadiseler zinciri tarihe nakış nakış işlenirken, şans bu sefer bizden yana olacaktı ve tarihin akışını, seyrini etkileyecek bir hadise uzaktan, 1917 Ekim Devrimi’nden hemen sonra Rusya’dan gelecekti. Birinci Dünya Savaşı esnasında, ABD 2 Nisan 1917 günü bu savaşta olan tarafsızlığını bıraktığını açıklamış ve Almanya’ya karşı İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya’nın yanında savaşta yer alacağını tüm dünyaya duyurmuştur. Fakat hesapta olmayan bir hadise cereyan eder ve 1917 Ekim Devrimi ile sosyalistler Rusya’da yönetimi ele geçirirler. Kontrolü ele alan bu yeni söz sahipleri, Rus devlet arşivinde ilginç bir şey (antlaşma) bulurlar. Ele geçirdikleri bu gizli antlaşmanın adı Sykes-Picot Antlaşması’dır. Sosyalistler bu antlaşmayı 23 Kasım 1917 günü İzvestia ve Pravda gazetelerinde deşifre edip yayınladıktan sonra, İngiliz Manchester Guardian gazetesi de bunları 26 Kasım 1917 günkü baskısında tüm dünyaya servis eder. Bu haber ile birlikte, ABD’nin tarafsızlığını bırakarak bu savaş için yanında yer aldığı ülkelerin meğer Osmanlı topraklarını daha önceden kendi aralarında paylaşmak amacıyla anlaşarak savaşa girmiş oldukları gerçeği ortaya çıkmıştır. Artık dananın kuyruğu kopmuştur ve bu “skandal” sonrasında dönemin ABD Başkanı Woodrow Wilson, 8 Ocak 1918 günü Kongre’de bir konuşma yapar ve “On dört Nokta” olarak açıkladığı barış koşullarında bütün gizli paylaşım antlaşmalarının geçersiz olduğunu müttefikleri dâhil tüm dünyaya duyurur. (Bu tesadüf sayesinde ülkemiz ve üzerinde yaşamakta olduğumuz bu coğrafyada yüzyıllardır süregelen egemen olma isteğinin ne zamandan beri var olduğunu anlayabiliriz. Unutmamalı ki bu dün vardı, bugünde var ve yarında var olacak bir hadisedir.)

    > Bizler için büyük önem arz eden ve tam bağımsızlığımıza kadar giden Milli Mücadele Savaşı’mıza sebep bazı ufak tefek detayları ele aldım ve olası hatam var ise sizlerden özür dilerim. Ben bir tarihçi değilim, ama amatör çapta severek tarihe eğiliyorum. Burada bilmişlik taslamak ve bir şeyler kanıtlamak gayreti içerisinde değilim ve eminim ki Osmanlı’ya ufaktan dokunduğum için burada beni yargılayanlarda olacaktır. Öncesi detaylara biraz olsun değindiysem de, işte Mustafa Kemal böylesi zorlu şartlar altında savaşmış, hamuru yoğurulmuş ve pişerek Başkumandanlığa kadar gelmiştir. Sizlere kendisi hakkında daha çok yazmak, sayısız savaşını, mücadelesini ve kahramanlığını anlatmak isterdim, ama buna ne vaktimiz yeter ne de buraya, duvarımıza sığar. Ben bu noktadan itibaren konuyu Sn. Özakıncı’nın Stefan Ihrig ‘in Naziler ve Atatürk kitabına cevaben yazmış olduğu konuya getirmek istiyorum ve buraya kadar size vermiş olduğum rahatsızlıktan dolayı tekrar özür diliyorum.

    Tarih Üzerinden Psikolojik Savaş ve Atatürk Dersi

    > Kitabımız, “Nun işte kalem ve yazdıkları” Kalem Suresinin 1. ayeti ile başlıyor ve ben de bu noktadan itibaren düşüncelerimi kalemle olmasa da, klavyem aracılığı ile siz okurlara aktarmak istiyorum. Kahvelerimiz ne âlemde? Konu, karşımızda duran “ruy-i garb”ın gerçeklerini ele alacağı için epey bir uzun ve çetrefilli. Gene de dişinizi sıkın ve tadını çıkarın isterim! :)) Evet, şimdi gelelim bizim oğlan Stefan’ın o kendince ortaya attığı konuyu ve tezini ele almaya. Kendisinin kökenini henüz araştırmadım, ama bir iki saat ciddi bir araştırma ile emin olun artık daha çok bilgiye erişebiliyor ve tuğlaları doğru yere koyduğumuzda sonuca daha çabuk ulaşabiliyoruz. Neyse, konumuz bizim göbelin kökeninden ziyade, kendisinin ahlaksızca bir kariyer uğruna, hazırlamış olduğu tezi ile Cambridge Üniversitesini ve bu da yetmezmiş gibi Harvard Üniversitesini kafalaması dır. Ben bu iki kurumun bu konuda pek masum olduklarını sanmıyorum, ama hadi varsayalım ki inandım ve bu tezi/kitabı okudum. Bizim göbelin yazmış olduğu ve okuduğum bu kitapta, kendisinin tarihin esaslarını oradan buradan kırptığını ve yalan yanlış yönlendirmeler ile çarpıttığını gördüm. Ve bu sahte senaryo aracılığı ile yirminci yüzyılda Avrupa’nın göbeğinde yaşanmış olan bir soykırımı Almanlardan, İtalyanlardan ve İspanyollardan alıp, bir imam aracılığı ile Müslümanlıkla bağdaştırıp, sonrasında da konuyu Atatürk’e, silah arkadaşlarına, kahraman şehit ve gazilerimize çevirmesine şahit oldum. Okudum ama konuya ilgimden dolayı bunu yedim mi? Tabii ki de yemedim ve kendisinin kitabına esaslı bir inceleme yazdım. İlgilenenler buradan bakabilirler. #36105287

    > Kurtuluş Savaşı’mız, egemen koloni devletlerden oluşan emperyalist ve kapitalist güçlerin karşısında vermiş olduğumuz bir Milli Mücadele davasıydı. Bu mücadele, biz Türklere ve gelecek nesillerimize Sevr ile dayatılmış olan ağır kapitülasyon ve toprak paylaşımına dur demek adına verildi ve galip geldiğimiz bu savaşta hakkımız olanı Lozan Barış Antlaşması ile geri aldık. Fakat bu noktada Sn. Cengiz Özakıncı’nın söylediği şu önemli cümleyi de unutmamak gerekir:

    “Sevr’de karşımıza dikilenler de, Lozan’da karşımıza dikilenler de hep ‘Milletler Cemiyeti’ üyesi devletlerdi.” (S. 154)

    > Kurtuluş Savaşı’nın bitimine müteakip, Osmanlı İmparatorluğu’nun artık sadece tarih sayfalarında kalması, yeni genç Cumhuriyet'in kurulması ile birlikte laik, demokratik bir yönetim biçimine geçilmesi ve bununla birlikte Hilafetin tamamen kaldırılması çok önemli bir hadiseydi. Genç Türkiye Cumhuriyeti, 24 Temmuz 1923’te bin bir zorluklar ile kazandığı bu coğrafyadaki özgün konumunu, anlamak ve devletin bekası için korumak zorundaydı. Emperyalist ve kapitalist güçlerin bulunduğumuz coğrafya ve Türkiye toprakları üzerinde yürütmek istedikleri hain planları en az yirmi yıllık bir süre için son vermişti. Bunda Mustafa Kemal’in rolü çok büyüktür ve kendisinin stratejik, keskin zekâsı, Türk Milletini bu haklı davada yok olmanın eşiğinden sıyırıp, tekrar bir ulus devlet olma imkânı sunmuştur. İşte burada Atatürk ile ilgili olarak şu an hala okumakta olduğum ve bitince incelemeye alacağım yazar Andrew Mango’nun Atatürk - Modern Türkiye'nin Kurucusu kitabından bir alıntı örnek vermek isterim.

    “Komşu ülkelerin milliyetçilerinin ise, onunla daha farklı sorunları vardı. Yunanlıları yenmiş, generalleri Ermenileri yenilgiye uğratmış, Arapları defterden silmiş ve Suriyeli Arapların kendilerine ait olduğunu iddia ettikleri bir bölgeyi ülkesinin sınırları içine katmıştı. Kürt milliyetçileri, onu kendilerini asimile etmeye çalışmakla suçlarlar. Türk-karşıtı milliyetçiler Atatürk'ün itibarını zedelemek için çabalamaktadırlar. Ayrıca Türk ya da Türk olmayan Marksistlerin de kendilerine özgü eleştirileri vardı ama bunların artık önemi kalmadı.” (S.2)

    > Bir dünya lideri, bir Başkumandan, bir ülkenin kurucu kanaat önderi olmak öyle göründüğü gibi kolay değildi ve Atatürk, her ne yaşanırsa yaşansın, asla ülküsünden ve komşu ülkeler ile olan iyi münasebetlerinden, politikasından ödün vermedi. Birçok reformlar yaptı ve zorda olsa bunları hayata geçirmeyi başardı. Bu süreç yaşanırken, geleneklerini sürdüren İslam’ın dini kurumları tüm Müslüman topluluğu (ümmeti) için tesis edilmişti ve şimdi bu tam ortasından yükselmeye başlayan ulus fikrini bünyesinde barındırmıyordu. Ama her ne pahasına olursa olsun, yeni Türkiye artık eski yönetim tarzına dönemezdi ve dünya standartlarına, gelişime açık olmalı, demokrasinin ve bireysel özgürlüğün gerekliliklerini benimsemeliydi. Fakat işte bu yönetimi ve süreci ülkemize hak görmeyen, tüm planları alt üst olan garbın şark önünde eğilişi hiçbir zaman bu kadar zelilce olmamıştır. Ve elbet bunun hesabının, acı reçetenin kesilmesi gerekmektedir. Batı asla kendisine yapılanı unutmadı ve hesabı kesmek için yapmış olduğu planını öteledi ve yıllar sonra yeniden revize ederek tekrar sahneye koymaya hazırlanıyor.

    > İşte geldik bizim bu tezgâha gönüllü olarak tez yazan ve yeniden sahnelemeye çalışan bizim göbel Stefan Ihrig’e! Aslen Polonya kökenli bir araştırmacı yazar olan göbelin söz konusu kitabı, önce Cambridge’de bilimsel ve akademik doktora tezi olarak onaylandı ve sonrasında ise Harvard Üniversitesinin desteği ile 20 Kasım 2014’de kitaplaştırılarak yayımlandı. Ihrig, kendince bu tezinde Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Atatürk'ün Nazi’lerin hayalinde oynadığı sözde önemli rolü keşfetti. Bu kitabı/tezi ile ilk olarak 1920'lerin başlarına ve daha sonrasında Üçüncü Reich'e odaklanan Ihrig, önde gelen Nazilerinden oluşan şahısların yazılı ifadeleri üzerinden yola çıkarak ve yine dönemin Üçüncü Reich gazeteleri üzerinden Türkiye’nin Nazi’lere olan etkilerinin daha da ayrıntılı bir incelemesini konu alıyor. Kendisi, bunu yaparken propaganda taktiğini çok iyi kullanıyor ve tarihi arşivler ile ilgili olan kaynak araştırmalarında sadece kendi tezini haklı çıkaracak nitelikte ve türde yazışmaları, kayıtlı konuşmaları ve arşiv belgelerinde yer alan kısımları cımbızlayarak çıkarıyor. Bu özenle filtre edilmiş tarihi bilgileri kendi amacına yönelik kullandığı için tezini de doğrular nitelikte bir çalışmaya imza atmış oluyor. Bugüne dek sözde sadece kendisinin gördüğü ve ele aldığı bu konunun, aslında Avrupa’da vuku bulmuş olan bu soykırım hadisenin temelinde çok başka bir şey yattığını ifade etmekten ve karalama politikası yürütmekten geri kalmıyor. Göbel (Stefan), Mussolini, Franko ve Hitler’in kanlı diktatörlükleri ile Avrupa’nın bugüne dek bilinmiş tüm medeniyet ve uygarlık kavramlarına ters düştüğünü görmüştür. Avrupa’nın geçmişte kınadığı “barbar”lığın pençesine düşmüş olduğunu çok iyi görmüş, analiz etmiştir ve bu kitabı sayesinde Avrupa’nın gelişmiş, medeni uygarlık imajını kurtarma ve tekrar parlatma çabasına girmiştir.

    > Aslında Tuco’nun da bu #36538787 incelemesinde bahsettiği gibi, Avrupa ve Amerika bu konuda asla masum değildi. Ben şimdi onların derin detay yaptıklarına girmeyeceğim, ama hepimizin yapacağı ufak bir araştırma ile türlü türlü koloni maceralarını ve bu süreçte yapmış, yaşatmış oldukları mezalimleri kolayca görebiliriz. Burada konumuz bu tez aracılığı ile biz Türk Milletine ve onun kurucu önderine yapılmak istenen çirkin iftira ve uluslararası kolektif bir yalan mekanizmasının asıl gerçek yüzünü ortaya çıkarmaktır ve bu çirkin propagandaya dikkat çekmektir. Kitapta özellikle yüzyıldır Ülkemize dayatılmak istenen Ermeni Soykırım yalanı dile getirilmektedir. Bu tez ile Türkiye Cumhuriyeti’ni soykırım, etnik temizlik uygulamaları üzerinde yükselmiş bir devlet olarak tanımlayan ve Nazilerce işlenen Yahudi Soykırımı gibi insanlık suçlarının ilk örneği kaynağı gibi gösterilmek istenilmektedir. Bu yalan korosuna, II. Dünya Savaşı esnasında en büyük mezalimi gören bir ülkenin Başbakanı Benyamin Netenyahu’da katılmıştır ve İsrail Devleti’nin ileriye dönük büyük Ortadoğu projesinin temelini esas kılabilmek adına şu gaflete düşmüş ve 20 - 22 Ekim 2015 tarihinde, 37. Dünya Siyonist Yahudi Konferansı’nda Holokost hakkında dikkat çekici iddialarda bulunmuştur:

    “Hitler Yahudileri yok etmek değil sürgün etmek istemişti.” diyen Netenyahu, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Filistin Müftüsü Hacı Emin Hüseyni Berlin’e giderek ona, ‘Yahudileri sürgün edersen hepsi buraya (Filistin’e) gelir’ dedi. Hitler, ‘Peki ne yapayım onlara?’ diye sordu. Hüseyni ‘Onları yak’ dedi.” (S.22) (Buraya bir parantez açıyorum ve ben şahsen bir Alman parlamenter ya da milletvekili olsam, bu beyanatı delil olarak kabul eder, Almanya’ya bugüne kadar uygulanan maddi tazminat yaptırımlarını İsrail Devleti’nden faizi ile birlikte geri talep ederdim. Madem Almanya suçsuz, bizler neden yıllardır Yahudilere diyet ödüyoruz diye?!)

    > Cambridge Üniversitesi, bu tezi akademik ve bilimsel açıdan onaylarken, kendi arşivlerinde yer alan Sir Percy Loraine ait olan, “Atatürk: Olağan Üstü İnsan” başlıklı yazısını (konuşma metnini) kasıtlı olarak göz ardı etmiştir. Bununla birlikte ilgili eğitim kurumu, aşağıda sıralayacağım tarihe geçen birçok konuşma ve yazışmaları bilinçli olarak görmezden gelmiştir. Bu sayede Faşizmin ilk örneği ve kaynağı olarak gösterdikleri bu mesnetsiz doktora tezi ile bilimsel ve etik ilkeleri çiğneyerek, böylesi gerçeğe aykırı bir sonuca vardıklarını görüyoruz.

    Öncelikle, Tuco’dan ufak bir alıntı ile başlayalım. “1930’larda Berlin'de Britanya büyükelçisi olarak bulunan Sir Nevile Henderson'ın anılarında, Nazi Toplama kamplarının acımasızlığı konusunda Goering'e sitem ettiğinde, onun kitaplığının raflarından bir Alman ansiklopedisinin ciltlerinden birini çıkardığını aktarır: "Konzentrationslager maddesinin bulunduğu sayfayı açtı ve yüksek sesle okudu: ÖNCE İNGİLİZLERCE GÜNEY AFRİKA SAVAŞI SIRASINDA KULLANILMIŞTIR."

    Lozan Konferansı’nda bulunan bir Japon delege: "Eski düşmanlarımız arasında savaştan saygınlığını yitirmeksizin ve barışçı gelişmelerin tüm olanaklarına sahip olarak çıkan tek devlet, Türkiye olacaktır." (S.94)

    Hindu lideri Atatürk hakkında: “Biz bir Asya memleketinin kapitalist bir devlet hâkimiyetinden tamamıyla kurtulup müstakil olacağını düşünemezdik. Bizim parolamız otonomi (özerklik) idi. Böyle bir memleketin kapitalist bir devlet değil, bütün devletler hâkimiyetinden kurtulup tamamıyla müstakil olabileceğini Atatürk ispat etti. Bizi istikbalimize kavuşabileceğimize inandıran odur.” (S.123)

    Prof. Dr. Hester Donaltson Jenkins: “Milliyetçi olan Türkiye daima demokrattır. İhtimal ki tabiatları itibariyle Türklerden daha demokrat hiçbir millet yoktur. Hatta eski sultanlık devirlerinde bile en aşağı tabakadan olan bir kimse, eğer istidat ve kabiliyet sahibi ise, en yüksek memuriyetlere kadar yükselebilmiştir.” (S.125)

    Herbert Sidebotham (Araştırmacı Gazeteci - 1872/1940) “Kendisi için bugünkü Avrupa'nın en muktedir devlet adamıdır demek mümkün olan Atatürk, hiç şüphesiz, devlet adamlarının en cesur ve en orijinalidir.” (S.128)

    BİLİNÇLİ YÜRÜTÜLEN PSİKOLOJİK HARP !!! “Führer sözcüğü II. Dünya Savaşı’nda Nazi Almanyası’nın işlediği soykırım gibi insanlık suçları ortaya çıkmadan önce olumsuz bir anlam taşımıyordu. Fakat Hitler’in işlediği insanlık suçları ortaya çıktıktan sonra, “Führer” sözcüğü bu suçları çağrıştırdığı için, Ihrig’in Almanca metinlerde geçen “Türkische Führer” nitemini İngilizce’ye “Turkish Leader” olarak çevirmesi gerekirken “Führer”i aynen bırakıp “Turkish Führer” olarak aktarması; ve kitabının Türkçe’sinde “Türk Lider” olarak çevrilmesi gereken bu sözün “Türk Führer” olarak yazılması; Atatürk’ün Hitler’le özdeşleştirilmesini ve Hitler gibi bir insanlık suçlusu olarak algılanmasını sağlayıcı bir Psikolojik Savaş dalaveresidir.” (S.137)

    İNGİLTERE BÜYÜKELÇİSİ, SİR PERCY LORİANE. BİR İNGİLİZ DİPLOMATIN GÖZÜYLE MUSTAFA KEMAL ATATÜRK: http://www.atam.gov.tr/...ustafa-kemal-ataturk (Çok uzun olduğu için kaynağı iletiyorum.)

    Resmi olarak Vatikan’ın İkinci Dünya Savaşı’nda tarafsız kaldığı varsayılsa da, Hitler'i ve Mussolini’yi destekleyen Papa XII. Pius’un Nazi yanlılığı açıkça belgelenmiştir. G. Lewy şöyle yazıyor: “Hitler egemenliğinin başından sonuna kadar, piskoposlar, inananlara, Hitler hükümetini itaat edilmesi gereken meşru bir otorite olarak kabul etmeyi öğütlemekten asla bıkmadılar.” (S.198)

    “Hitler, tüm Hıristiyanları kendi önderliği altında birleştirerek önce bir Avrupa Birliği ve ardından Tek Dünya Devleti kurmayı amaçladığını söylüyor ve bunu NAZİ toplantılarında çeşitli simgeler kullanarak kitlelerin beynine kazıyordu.” (S.203)

    Ancak Henry Ford, Hitler’in salt “destekçisi” olmamış, onu ve düşüncelerini var eden kişi olmuştur. (S.209)

    “Faşizm’i bir Hitler adlı ne idüğü belirsiz bir delinin başının altından çıkmış bir ideoloji olarak görüp gösteren akademisyenler, Sutton’un kitabında yer alan belge ve bilgiler karşısında, Almanya’nın Faşizmi’nin Amerikan sanayicileri tarafından yaratıldığı gerçeğini o güne dek görememiş olmaktan dolayı utanmışlardır.” (S.213)

    “George Orwell de Buchman’ın başını çektiği Oxford Topluluğu’nu iyi tanıyor ve “Hitler Tanrı’nın diktatörlüğü altında yeni bir toplumsal düzen kurmayı amaçlıyor” diyen Buchman’ı faşist olarak niteliyordu.” (S.221)

    TIMOTHY SNYDER “Black Earth: The Holocoust as History and Warning” kitabında, Hitler’in "Kim anımsıyor Kızılderili yerlileri?" dediğini aktararak, Yahudi Soykırımında Hitler’in esin kaynağının, rol modelinin Amerika olduğunu, Nazilerin ABD’yi örnek aldığını gösteriyor. (S.236)

    ALBERT EINSTEIN’IN MEKTUBU: http://www.hurriyet.com.tr/...atik-mektup-17233146

    > İşte binlerce kanıt ve tarihi kayıttan bazı örnekleri verdim ve kitapta daha birçok kayıtlı belgeleri, konuşmaları, yazışmaları göreceksiniz. Ihrig’in, Atatürk'ün ve Türklerin devletin ve milletin bekası adına olan haklı mücadeleleri ile pek ilgilenmediğini hem kendi kitabında hem de bu kitapta göreceğiz. Bizlerin vermiş oldu Kurtuluş Savaşı mücadelesi, Avrupa diktatörlerinin amacı, hedefi ve misyonlarından çok daha farklı olan bir bağımsızlık savaşıydı. Ben buradan bir önceki incelememde yazdığımı Ihrig için yineleyeceğim. Bunu anlayabilmesi için Ihrig, en azından Hitler’in iki cilt olarak kaleme aldığı Mein Kampf (Kavgam) kitabını tekrar ele almalıdır ya da 24 Şubat 1920 tarihli, 25 maddelik Nazi Parti Programı’nı dikkatlice okumalıdır. Ben kendisinin bunları okuduğuna da eminim, ama maksatlı bir şekilde burada geçen ve önem arz eden bilgileri, tezini çürüteceği için tarihi yok sayarak işlemediğini düşünmekteyim. Atatürk için Nasyonal Sosyalizm türü bir düşünce kesin olarak anlamsızdır ve kendisi ömrü vefa ettikçe Nazi Almanyası'ndan uzak kalmayı tercih etmiştir. Atatürk ve Türkiye'nin Hitler ve Naziler'e ilham verdiği düşüncesi, kasıtlı ve maksatlı bir şekilde Türkiye’yi geçmişte yaşanan barbar Avrupa tarihini aklamak adına yürütülmekte olan bir kara propaganda olarak görüyorum.

    Ne demişti Gazi Mustafa Kemal Atatürk?:
    “Tarihini bilmeyen milletler, yok olmaya mahkûmdur.“ (Nutuk S.1)
    -
    “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir hâl alır.” (1931)
    -
    “Her şeyden evvel kendinizin dikkatle ve itina ile seçeceğiniz vesikalara dayanınız. Bu vesikalar üzerinde yapacağınız tetkikâtla her şeyden ve herkesten evvel kendi insiyatifinizi ve milli süzgecinizi kullanınız.”
    -
    ‘’Bilelim ki milli benliğini bilmeyen milletler, başka milletlere yem olurlar’’

    > Eğer Sn. Cengiz Özakıncı’nın “Tarih Üzerinden Psikolojik Savaş ve Atatürk Dersi” kitabını okumaya niyetiniz varsa, elinizde olan tüm kitapları bir yana bırakmanızı ve hemen başlamanızı tavsiye edeceğim. Ben şahsen severek okudum ve bu konu ile ilgilenen tüm okurlara kesinlikle tavsiye ederim.

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~