• "Ben kimim ki, kendi fikrim olsun?"

    Sen, küçük adam, bir zamanlar Vitruvius'tun. Mimardın. Fikirlerin vardı aslında. Mesela 3 ilken vardı tasarımlarında kullanmak için : Fayda, kalıcılık ve güzellik.

    Sen, küçük adam, bir zamanlar Wilhelm Reich'din. Psikiyatrist ve psikanalisttin. Fikirlerin vardı aslında. Mesela 3 ilken vardı yaşamımızın tükenmez kaynağı olarak gösterdiğin : Sevgi, çalışma ve bilgi.

    Sen, küçük adam, bir zamanlar Mustafa Kemal Atatürk'tün. Bir geleceğin kurtarıcısıydın. Fikirlerin ülken oldu. 6 ilken vardı : Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve inkılapçılık.

    Geçmişinde bu kadar büyük insanlar olabilmişken, ezilip büzülmeyi, seni yönetene karşı kayıtsız şartsız ve sorgusuz itaati, sevgisizliği, gaz odalarını, bilgin yerine tabancayı seçmeyi, kendinden olmayanı asmayı kesmeyi, hırsızlığı, yalan söylemeyi, eski can düşmanını dostun bellemeyi, kişisel özgürlüğünü unutmayı, dedikoduyu, aşkla cinselliğin tanımlarını karıştırmayı, kendi fikirlerin dururken başkasının fikirlerini benimseyecek kadar küçülmeyi nasıl becerdin be?

    Nasıl bu kadar ilkesizleşebildin? Bu yazıyı okuyan sen, ben, hepimiz. Nasıl bu kadar ilkesizleşebildik, kendi fikrimizden bu kadar uzaklaşabildik?

    Hani Nietzsche'nin üst insanı olmayacak mıydık? Ne oldu? Ne ters gitti, küçük adam? Neden küçülmeye gittin?

    Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisinde en tepeye çıkmak için hazırlığımızı yıllardır yapmıyor muyduk? Ne oldu? Ne ters gitti, küçük adam? Para ve iktidar hırsı gözünü mü bürüdü yoksa? Bu mudur bu kadar küçülmüşlüğünün nedeni?

    Oysa ki sen Hitler'in, Stalin'in, Napolyon'un kontrol ettiği kitlelerin zafer çığlıklarını dinlemiştin. Kendini öyle büyük zannediyordun ki sanki hiçbir zaman ölüm sana gelip çatmayacak, hiçbir ülke senin kılına bile dokunamayacak sanıyordun. Para ve silah dolu depolar eşliğinde dünyanın en büyük insanı zannediyordun kendini. Bu senin en büyük yanılgındı. Çünkü kulaklığında çalan tek şarkı olan savaş naraları açıkken, dünyanın diğer bütün müziklerini kaçırıyordun.

    Kütüphaneye gitmiyordun çünkü kitap okumanın insanı küçülteceğini düşünüyordun.

    Dans etmiyordun çünkü dans edersen insanlar seni kötüler ve eleştirir diye düşünüyordun.

    Harekete geçmek, bir şeyler yapmak, elinden geleni ardına koymamak istiyordun ama insanlar seni onaylamaz, kabul etmez ve takdir etmez diye düşünüyordun.

    Oysa ki deli gibi kütüphaneye gitmek, dans etmek ve harekete geçmek istiyordun!

    Dinle Küçük Adam, bütün ülkelerin liderlerine ve halklarına yazılmış bir mektup, öğüt, öz eleştiri; kimliklerine karşı tutulmuş bir aynadır. Kendisini hiçbir konuda çaba göstermiyor olarak görüp harekete geçmeye meyilli olan insanlara kesinlikle tavsiye edebileceğim bir kitaptır. Her gün dış görünüşünüze baktığınız aynanın, bir kitap tarafından ideolojik ve siyasi temelle birlikte karşınıza geçmiş harmanlı bir bakış açısı aynası olarak sunulduğu bir tepsidir. Tepsinin üstündekini ister alırsınız isterseniz de almazsınız fakat Reich bu tepsiyi sizin yanınıza çoktan koymuştur, bu mektubu okumaktan, bu öz eleştiri oklarını kendinize saplamaktan başka çare yoktur. Halil Cibran dedi :
    "Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar."

    Öz eleştiri yapacağız ki kendi çocuklarımız geleceğin yetişkinleri olacak. Öz eleştiri yapacağız ki kendimizde yaptığımız hataları şimdinin küçükleri ama geleceğin büyükleri olan çocuklarımızda yapmayacağız. Atatürk'ün de dediği gibi, bugünün çocuğunu yarının büyüğü olarak yetiştirmek hepimizin insanlık görevi olacak ki "küçük adam" olarak anılmayacağız. Büyük işler, büyük hayaller, büyük fikirler üreteceğiz. Dünyayı terk etmeyeceğiz mesela, kendimizi kapatmayacağız, başka dünyamız yok ki çünkü, nerede başka dünya, ben göremiyorum, bu dünya bizim, hepimizin, üretmesi de bizim tüketmesi de, kendi hayatımızı üretemiyorsak onu tüketme hakkı neden?

    Acı yoksa kazanmak da yok. İdeolojisinde küçük olarak kalmak istemeyen herkes okumalı!

    Beni bu kitapla tanıştıran Samet Ö.'ye bolca teşekkürlerimle.
  • Khaled Hosseini'nin son kitabı olan Deniz Duası'nın yazma nedenini yani kitabın oluşumuna etken olan olaydan başlamak lazım. Bu sayede kitabın adının oluşması, mektubun neden yazıldığı ve babanın çocuğu için endişesinin tohumlarını anlamak gerekiyor.



    Kitaptaki babanın oğlu için yazdığı mektubu okurken denizin sularında sallanan geminin köşesindeki insanlar, bombalardan saklanmaya çalışan umutsuz insanlar ve eski günlerin güzelliğini buruk tebessümle hatırlayan insanlardan kareler sergileniyor. Bu kareler insanlığın son noktası. Bu son noktayı herkesin çıkarı eklenip duruyor. Savaştan da çıkarlar olduğunu gördükten sonra hayattan umudumuz azalıyor.Ama azalmasın. İnsanların vahşetini denizin sularının yutup huzur getirmesi dileği ile.



    Kitaptaki mektubun yazılma nedenine gelelim: Hatırlıyor musunuz denizin sürükleyip kıyıya getirdiği 3 yaşındaki küçücük Aylan'ı ?



    "Bodrum ilçesinde, bulunduğu teknenin batması sonucu cansız bedeni Bodrum kıyılarına vuran Aylan Kurdi.

    2 Eylül'de, içinde 14 kişinin bulunduğu fiber teknenin batması sonucu Suriyeli Aylan bebeğin de içinde olduğu 5 kişinin ölümüyle sonuçlanan olayda, minik Aylan'ın cansız bedeni Akyarlar Mahallesi'ndeki Fenerburnu sahiline vurmuştu.



    Bodrum'da, 2 Eylül 2015'te Yunanistan'a geçmek isterken bindikleri lastik botun batması sonucu Suriyeli 3 yaşındaki Aylan Kurdi'nin yanı sıra ağabeyi ve annesinin de aralarında bulunduğu 5 kişi yaşamını yitirmişti. Aylan bebeğin sahile vuran cansız bedeninin görüntüleri, Suriye'deki savaşın korkunç yüzünü bir kez daha ortaya koymuş, uluslararası toplumun da tepkisini çekmişti."

    2019 yılına girerken hala savaşın, vahşetin devam ettiği bir dünyada yaşarken insan olmak zor iş. Belki de en zor iş.

    Kitap resimlerle süslenmiş ve mektubu okurken sizi mektubun içine sürüklüyor. Mektup belki bir sayfaya sığar ama içindeki duyguların sayısını sayamam. Babanın oğluna yazdığı mektup, çocukluğunda yaşadığı anıları Humus'un eski halini anlatarak başlıyor. O anıları keşke çocuğu da yaşasaydı. Çocuğu orayı küçükken görmüştü ama hatırlamayacak kadar küçüktü. Ama Humus artık eski humus değil.

    “Ama o hayat o dönem şimdi bana bile sahte geliyor unutup gitmiş bir söylenti gibi.”

    Denize dua ediyor çocuğunu korusun diye. denize dua ediyor sağ salim gidebilsin diye. çünkü deniz kuvvetli ve onun dua etmekten başka çaresi yok.
  • Aslında bu kitabın incelenmesini yazmak için çook da geç kaldım.Ama bir yerden de başlamak gerekiyor.Okuduktan hemen sonra yazsam daha da güzel olurdu.
    Serenad...Kitabın ismini duyup içeriğiyle ilgili pek de bilgi sahibi olmayanlar için,kitabın ismi çok da bir anlam ifade etmiyor.Kitabın son sayfalarına bu ismin ifade ettiği anlamını daha çok anlıyorsunuz. Kitaba böyle bir isim koymak bence çok güzel olmuş.
    Bazı fikirlerimi bana daha çok hatırlatıp pekiştirmek için çok yerinde bir tercih oldu bu kitabı okumak.İyi ki de ertelememiş.Hemen okuyup hafızamın bir yerine kaydetmişim bu eseri.
    Farkında olmadan çevremizdeki ırkçı ifadelere karşı duyarlı davranmadığımızı, umursamadığımızı ben bu kitapta fark ettim.Ve aynı zamanda bu kitapla birlikte Hitler'in Kavgam'ını da okuyordum ben.Çocukluğumuzdan beri ne kadar ırkçı,kinci ve özellikle ön yargılı ifadelere maruz kaldığımızı,maalesef ki bunların da normalleşmiş olduğunu üzülerek bu son yılda farkına vardım.Ve hayatıma ekleyeceğim noktalardan birisi de bu.Bu ırkçılık konusuna daha duyarlı davranacağım,insanlara bunu anlatmakla da uğraşacağım.Tabii bu gibi şeylerin sonucunda, sonumuz; enternasyonel, muhalif ilan etmek oluyor.İnsanlar vicdanını dinlemiyor dünyada.
    Ben inanan bir insanın inandıklarını öne sürerek ırkçılığa bürünüp çeşitli kalıplar uydurmasını da hiç anlamıyorum.Hangi ırktan olacağımızı,hangi coğrafyadan dünyaya bakacağımızı biz belirlemiyoruz.Kur'an,Yahudiler'den bahseden bazı ayetler de bence yanlış yorumlanıyor.Bir Tanrı'nın kendi yaratmış olduğu bir halkla-- ki hepimiz Adem'den geliyoruz-- ayrımcı bir ifade kullandığını düşünmüyorum. İbni Haldun'un söylemiş olduğu gibi ''Coğrafya kaderdir.'' Bu çok sevdiğim, kendime sürekli tekrarladığım bu sözü, Livaneli'nin kitabında yer vermesi beni çok mutlu etti.
    Dünyayı sarıp geçmiş ırkçılığın önüne geçmek sanırsam çok zor.
    Bu kitabı bir arkadaşla aynı zamanda okuyorduk ama tamamen farklı bakış açılarıyla.Onun ilk okuduğu Livaneli kitabıymış benimse altıncı. Ona göre; Livaneli bu kitapta ''rengini belli etmiş'', bana göre ise toplumun yarası olan,toplumla ilgili olan konulardan bahsetmiş,diğer kitaplarında olduğu gibi.
    ''Rengini belli etmek'' ben bu ifadeyi benimsemediğim yazarlar için mesela Mustafa Armağan için bile kullanmadım.İnsanın fikrini ifade etmesi neden rengini belli etme oluyor? Bu taraflılık neden? Bir insan--- sadece haksızlığa uğramış bir insan --- kim olursa olsun,isterse suçlu biri olsun, haksızlığa uğradığı bir konu olduğu zaman,teferruatlar bu kadar önemli mi? İşte bu esnada Livaneli cevap veriyor bize:
    '' -Aramızdaki temel fark ne biliyor musun? Sen insanlara baktığın zaman üniformalar,bayrak ve din görüyorsun.
    - Peki, sen ne görüyorsun bakalım?
    - İnsan sadece insan. Seven, acı çeken, acıkan,üşüyen, korkan bir insan.
    Livaneli, bu kitapta ön yargılardan bahsediyor.Demek ki vicdan bağlı olunca sözler tesirli olmuyor.
    Neyse kitaba dönelim; kitap, birbirinden farkı 3 kadından bahsetse de aynı duyguda buluşuyor.Üçünün de hayatlarının mahvolmasına sebep olmuş aynı duygu: İKTİDAR HIRSI...
    Ve bunu da oluşturan benlik...
    .Bu kadınların hepsi farklı din ve dillerden.Ama ne çok ortak yanları var. Kitapta bize hatırlatılan,benim gibi bazılarının da yeni duyduğu yaşanıp unutulan olaylardan,unutulan 750 insandan,unutulan 6 milyon kişiden bahsediyor: Struma,Kırım Türkleri ve Hitler'in yaptığı katliam.
    Devletlerin çıkarları için masum insanların ölümüne imza attıklarını ortaya koyuyor. Livaneli,şu sözcüklerle isyanın belli ediyor:
    ''Diyorum ki,savaş kararı alacak olan liderin,mesela George Bush'un,bu kararı almak için bir çocuğu elleriyle öldürmesi şartı konsa.Nasıl olsa binlerce çocuğun idam kararını imzalıyor,bunu yapmak için tek bir çocuğun canını alması gerekse.İyi olmaz mı? Çünkü kendileri sıcak ofislerinde bir imza atıyor,bir damla kan bile görmeden yaşıyorlar.Ama bombardımanlarda yüz binlerce kadın ve çocuk ölüyor.Başkanın suçu yok,emir kulu pilotun suçu yok,o zaman suç kimde abi? Bu insanları basılan bir düğme mi öldürüyor? ''
    Çocuklar ölmesin diyoruz,pardon; bu söz bile Türkiye'de ve aynı zamanda dünyanın bazı yerlerinde suç ve terörizm olarak algılanıyor.
    Ben savaşın hiçbir durumda mübah olduğunu düşünmüyorum.İsterse bütün dünya savaş çığırtkanlığı yapsın,ben tek kalayım.Sadece istediğimiz şey;insanların katledilmemesi...

    Kitapta sözü edilen diğer olaylardan biri; Atatürk döneminde Türkiye'ye gelen yabancı akademisyenler...Ve Aynştayn'ın Atatürk'e yazdığı o meşhur mektup.Sürekli haber başlıklarında denk gelip bir türlü ayrıntısına bakamamıştım.Bu kitapta tekrardan karşıma çıktı,çok da iyi bir şekilde. Hitler olmasaydı bu profesörlerin Türkiye'ye gelmesinin zor olacağından bahsediyor kitap.
    Son olarak şunu diyorum:
    Okuyun ve siz de gerçekleri unutmayın hiçbir zaman,unutulanları da anın.
  • Türk'ün ve Türkçülüğün Şövalyesi Ruh Adam
    Hüseyin Nihal Atsız 🇹🇷


    12 Ocak, Atsız'ın 113. doğum günü. Hep ölüm gününde hatırlanır, anılır, dualar okunurdu. Bense onu doğum gününde hatırlamayı tercih edenlerdenim. Bu sayede tekrar yad etmiş olalım BÜYÜK TÜRKÇÜYÜ.
    Hüseyin Nihâl Atsız, 12 Ocak 1905'te İstanbul'da doğdu.

    Hüseyin Nihâl Atsız, 12 Ocak 1905'te İstanbul'da doğdu.
    İlköğrenimini Kadıköy’deki çeşitli okullarda, orta öğrenimini Kadıköy ve İstanbul Sultanilerinde (İstanbul Lisesi) yaptı. Buradan mezun olunca Askerî Tıbbiye ye yazıldı.

    Atsız, yükseköğrenim çağına gelip Askerî Tıbbiye'ye kaydolduğu çağlarda Türkçülük fikrinin etkisi altına girmeye başladı. Ziya Gökalp'in cenaze töreninin yapıldığı günün gecesi Türkçülük fikrine karşı öğrencilerle kavga ettiği ve daha sonrasında ise aralarında bir takım problemler geçen Arap asıllı Bağdatlı Mesut Süreyya Efendi adlı bir mülazım (teğmen)'a selam vermediği gerekçesi ile 4 Mart 1925 tarihinde 3. sınıf talebesiyken Askeri Tıbbiye'den çıkarılmıştır.
    Bu olaydan sonra üç ay kadar Kabataş Erkek Lisesi'nde yardımcı öğretmenlik yapan Atsız, daha sonraları Deniz Yolları'nın Mahmut Şevket Paşa adlı vapurunda kâtip muavini olarak çalışmış ve bu vapurla İstanbul-Mersin arasında birkaç sefer yapmıştır.

    Bu olaydan sonra üç ay kadar Kabataş Erkek Lisesi'nde yardımcı öğretmenlik yapan Atsız, daha sonraları Deniz Yolları'nın Mahmut Şevket Paşa adlı vapurunda kâtip muavini olarak çalışmış ve bu vapurla İstanbul-Mersin arasında birkaç sefer yapmıştır.
    1926 yılında İstanbul Dârülfünûnu'nun Edebiyat Fakültesi'nin "Edebiyat Bölümü"ne ve İstanbul Dârülfünûnu'nun yatılı kısmı olan Yüksek Muallim Mektebi'ne kaydolan Atsız, bir hafta sonra askere çağrılmış, Atsız askerliğini 9 ay olarak 28 Ekim 1926-28 Temmuz 1927 tarihleri arasında İstanbul'da Taşkışla'da 5. piyade alayında er olarak yapmıştır.

    Ahmet Naci adlı arkadaşı ile birlikte hazırladığı 'Anadolu'da Türklere Ait Yer İsimleri' adlı makalenin Türkiyat Mecmuası'nın ikinci cildinde yayınlanması ile hocası Mehmet Fuad Köprülü'nün dikkatini çeken Atsız, 1930 yılında Edirneli Nazmî'nin divanı üzerinde mezuniyet çalışması yapmıştır ('Divân-ı Türkî-i Basit, Gramer ve Lügati', 1930, 111 s. Türkiyat Enstitüsü Mezuniyet Tezi, no 82). Aynı yıl Edebiyat Fakültesi'nden mezun olmuştur.
    Atsız'ın sınıf arkadaşları arasında Tahsin Banguoğlu, Ziya Karamuk, Orhan Şâik Gökyay, Pertev Nâilî Boratav, Nihad Sâmi Banarlı gibi isimler yer alıyordu.

    Atsız'ın sınıf arkadaşları arasında Tahsin Banguoğlu, Ziya Karamuk, Orhan Şâik Gökyay, Pertev Nâilî Boratav, Nihad Sâmi Banarlı gibi isimler yer alıyordu.
    Mezuniyetinden sonra Edebiyat Fakültesi Dekanı olan hocası Prof. Dr. Mehmet Fuad Köprülü, Maarif Vekâleti’nde Atsız için girişimde bulunarak, Yüksek Muallim Mektebi'ni öğrenci olarak bitirdiği için, liselerde yapması gereken 8 yıllık mecburi hizmetini affettirmiş ve 25 Ocak 1931'de Atsız'ı kendisine asistan olarak almıştır.
    Atsız, yine 1931 yılında Dârülfünûnun felsefe bölümünden mezun olan ilk eşi Mehpare Hanım ile evlenmiş, ancak 1935 yılında ayrılmıştır.

    Atsız, yine 1931 yılında Dârülfünûnun felsefe bölümünden mezun olan ilk eşi Mehpare Hanım ile evlenmiş, ancak 1935 yılında ayrılmıştır.
    Atsız, 15 Mayıs 1931'den 25 Eylül 1932 tarihine kadar Atsız Mecmua'yı çıkarmaya başladı. Mehmet Fuad Köprülü, Zeki Velidi Togan, Abdülkadir İnan gibi edebiyat ve tarih bilginlerinin de içinde bulunduğu bir kadro ile yayın hayatına atılan bu Türkçü ve Köycü dergi, devrinde ilim, fikir ve sanat alanında çok tesir yaratan Türkçü bir çığır açmış, âdetâ Cumhuriyet devri Türkçülüğünün öncüsü olmuştur.
    Atsız, kendini tanıtmaya başlayan ilk yazılarını "H. Nihâl" imzasıyla, hikâyelerini de "Y.D." imzasıyla, bu dergide yayınlamaya başlamıştır.

    Atsız, kendini tanıtmaya başlayan ilk yazılarını "H. Nihâl" imzasıyla, hikâyelerini de "Y.D." imzasıyla, bu dergide yayınlamaya başlamıştır.
    1932 Temmuzunda Ankara'da toplanan Birinci Türk Tarih Kongresi esnasında, Prof. Dr. Zeki Velidi Togan'a Dr. Reşid Galib'in yaptığı eleştiriler üzerine Atsız, içerisinde ikinci eşi Bedriye Atsız ile Pertev Nâilî Boratav'ın da bulunduğu 8 arkadaşı ile, Dr. Reşid Galib'e "Zeki Velîdî'nin talebesi olmakla iftihar ederiz" diyen bir protesto telgrafı çekmiş ve bu telgraf üzerine de Reşid Galib'in tepkisini üzerine çekmiştir.
    19 Eylül 1932'de Reşid Galib, Maarif Vekili olmuştu. Kısa bir süre sonra da Mehmet Fuad Köprülü'nün dekanlıktan ayrılması üzerine Edebiyat Fakültesi Dekanlığı'na vekâleten bakan Ali Muzaffer Bey asâleten tâyin edilmiştir.

    19 Eylül 1932'de Reşid Galib, Maarif Vekili olmuştu. Kısa bir süre sonra da Mehmet Fuad Köprülü'nün dekanlıktan ayrılması üzerine Edebiyat Fakültesi Dekanlığı'na vekâleten bakan Ali Muzaffer Bey asâleten tâyin edilmiştir.
    Reşid Galib, Atsız Mecmua'nın 17. sayısındaki 'Dârülfünûn'un Kara, Daha Doğru Bir Tabirle, Yüz Kızartacak Listesi' adlı makalesi nedeniyle Edebiyat Fakültesi Dekanı'na baskı yaparak, 13 Mart 1933 tarihinde Atsız'ın üniversite asistanlığına son vermiştir.

    Üniversiteden çıkarılmasından birkaç gün sonra Atsız, Edebiyat Fakültesinin Dekanını Tokatlıyan Otelindeki bir çayda yakalayıp yüzlerce kişinin önünde tokatlamıştır. Atsız'a bu hadise için hiçbir şekilde tepki gösterilmemiştir.
    Üniversite asistanlığından çıkarılan Atsız, Malatya Ortaokulu'na Türkçe öğretmeni olarak tayin edilmiştir, Malatya'da kısa bir müddet (8 Nisan 1933-31 Temmuz 1933) Türkçe öğretmenliği yapan Atsız, Edirne Lisesi edebiyat öğretmenliğine tayin edilmiştir. Atsız'ın Edirne'deki edebiyat öğretmenliği de 3-4 ay kadar kısa bir müddet devam etmiştir. (11 Eylül 1933-28 Aralık 1933).

    Üniversite asistanlığından çıkarılan Atsız, Malatya Ortaokulu'na Türkçe öğretmeni olarak tayin edilmiştir, Malatya'da kısa bir müddet (8 Nisan 1933-31 Temmuz 1933) Türkçe öğretmenliği yapan Atsız, Edirne Lisesi edebiyat öğretmenliğine tayin edilmiştir. Atsız'ın Edirne'deki edebiyat öğretmenliği de 3-4 ay kadar kısa bir müddet devam etmiştir. (11 Eylül 1933-28 Aralık 1933).
    Atsız, Edirne'de iken Atsız Mecmua'nın devamı mahiyetindeki aylık Türkçü dergi Orhun'u (5 Kasım 1933-16 Temmuz 1934, sayı 1-9) yayımlamıştır. Orhun dergisinde, Türk Tarih Kurumu tarafından çıkarılan ve liselerde ders kitabı olarak okutulan dört ciltlik tarih kitaplarında bulunduğunu iddia ettiği yanlışları ağır bir şekilde eleştirdiği için 28 Aralık 1933'te bakanlık emrine alınmıştır ve Orhun dergisi de 9. sayısında Bakanlar Kurulu kararı ile kapatılmıştır.

    Dokuz ay bakanlık emrinde kalan Atsız, 9 Eylül 1934 tarihinde Kasımpaşa'daki Deniz Gedikli Hazırlama Okulu'na Türkçe öğretmeni olarak tayin olunmuştur.

    Şubat 1936 tarihinde ikinci eşi olan Bedriye Hanım ile evlenen Atsız'ın bu evlilikten 4 Kasım 1939 tarihinde Yağmur Atsız ve 14 Temmuz 1946 tarihinde de Buğra Atsız adlı iki oğlu olmuştur. Atsız, ikinci eşi Bedriye Atsız'dan da Mart 1975 tarihinde ayrılmıştır.
    Atsız, Kasımpaşa'daki Deniz Gedikli Hazırlama Okulu'nda Türkçe öğretmeni olarak 4 yıl kadar çalışmış ve 1 Temmuz 1938 tarihinde bu görevinden ihraç edilmiştir.

    Atsız, Kasımpaşa'daki Deniz Gedikli Hazırlama Okulu'nda Türkçe öğretmeni olarak 4 yıl kadar çalışmış ve 1 Temmuz 1938 tarihinde bu görevinden ihraç edilmiştir.
    Bunun üzerine Özel Yüce-Ülkü Lisesi'ne geçen Atsız, burada 1937 yılından 1939 yılının Haziranının sonuna kadar edebiyat öğretmenliği yapmıştır. Atsız, 19 Mayıs 1939 ile 7 Nisan 1944 tarihleri arasında yine özel bir lise olan Boğaziçi Lisesi'nde edebiyat öğretmenliğinde bulunmuştur.

    Atsız, Boğaziçi Lisesi'nin Türkçe öğretmeni iken Basın ve Yayın Genel Müdürü Selim Sarper'in de teşvikiyle Orhun dergisini (1 Ekim 1943-1 Nisan 1944, sayı:10 ile 16 arası, 7 sayı) yeniden yayınlamaya başlamıştır.
    1944 Irkçılık-Turancılık Davası

    1944 Irkçılık-Turancılık Davası
    II. Dünya Savaşı sürerken Türkiye'de komünist faaliyetlerin arttığını düşünen Atsız, Orhun'un Mart 1944'te yayınlanan 15. sayısında, daha önce 5 Ağustos 1942 tarihli meclis konuşmasında "Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve lâakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir." diyen devrin Başbakanı Şükrü Saracoğlu'na hitaben bir açık mektup yayımladı.

    Atsız, Nisan 1944'te yayımlanan 16. sayıda, Şükrü Saracoğlu'na hitaben ikinci açık mektubunu yayımlayarak Ahmed Cevat Emre, Pertev Nâilî Boratav, Sabahattin Ali ve Sadrettin Celâl Antel'in Marksist faaliyetlerde bulunduklarını ve Millî Eğitim Bakanı'nın "komünistleri kolladığını" ileri sürerek devrin Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel'i istifaya çağırdı Bu ikinci açık mektup, Türkçü çevreler içinde büyük bir galeyana sebep olarak başta İstanbul ve Ankara olmak üzere birçok şehirde, antikomünist gösterilere yol açtı. Bunun üzerine Hasan Âli Yücel, 7 Nisan 1944'te Atsız'ın Boğaziçi Lisesi'ndeki edebiyat öğretmenliğine son verdi.
    Orhun dergisi de Bakanlar Kurulu kararı ile yeniden kapatıldı.

    Orhun dergisi de Bakanlar Kurulu kararı ile yeniden kapatıldı.
    Sabahattin Ali'nin arkadaşı ve Atsız'ın da yakın arkadaşı olan Ankara Musiki Muallim Mektebi Müdürü Orhan Şaik Gökyay'ın arabuluculuğuna rağmen dava açmak zorunda kaldı. Aleyhine dava açılan Atsız, trenle Ankara'ya gitmiş ve Türkçü gençler tarafından istasyonda karşılanarak bir otelde misafir edildi.

    Hakaret davasının 26 Nisan 1944 günü yapılan ilk oturumu olaylı geçti. Bunun üzerine 3 Mayıs 1944 tarihinde yapılan ikinci oturuma üniversite öğrencileri alınmamış, bu yüzden de öğrenci gösterileri olmuş ve yüzlerce kişi tutuklanmıştır. Davanın 9 Mayıs 1944 günü yapılan karar oturumunda, Sabahattin Ali'ye "vatan haini" dediği için 6 aya mahkûm edilen Atsız'ın cezası hâkim tarafından "millî tahrik" gerekçesi ile 4 aya indirilmiş ve 4 aylık bu ceza da ertelenmiştir. Atsız, cezasının ertelenmesine rağmen 9 Mayıs 1944 tarihinde mahkemenin kapısından çıkarken tevkif edilmiştir.
    19 Mayıs 1944 törenlerinde Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Atsız ve arkadaşlarını ağır şekilde eleştiren nutkunu söylemiş ve bu nutuk üzerine de Atsız ve 34 arkadaşı İstanbul 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi'nde yargılanmaya başlanmışlardır.

    19 Mayıs 1944 törenlerinde Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Atsız ve arkadaşlarını ağır şekilde eleştiren nutkunu söylemiş ve bu nutuk üzerine de Atsız ve 34 arkadaşı İstanbul 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi'nde yargılanmaya başlanmışlardır.
    Aralarında Alparslan Türkeş gibi subay, üniversite profesörü, öğretmen, doktor ve üniversite öğrencilerinin de bulunduğu sanıklar, sorguya çekilmişler; Atsız dahil sanıklar, daha sonra tabutluk diye adlandırılan hücrelerde işkence gördüklerini belirtmişlerdir. 7 Eylül 1944 günü yargılama başlamış, 'Irkçılık-Turancılık davası' adı verilen ve haftada 3 gün olmak üzere 65 oturum devam eden mahkeme, 29 Mart 1945 tarihinde sonuçlanmış ve Atsız 6 yıl 5 ay hapse mahkûm olmuştur.

    Atsız, bu kararı temyiz etmiş ve Askerî Yargıtay, 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi'nin kararı esastan bozmuştur. Böylece Atsız, bir buçuk yıl kadar tutuklu kaldıktan sonra, 23 Ekim 1945 tarihinde tahliye edilmiştir.

    5 Ağustos 1946 tarihinde 2 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi'nde tutuksuz olarak başlayan Atsız ve arkadaşlarının davası (bu dava Kenan Öner-Hasan Âli Yücel davası adı ile tanınmıştır)[kaynak belirtilmeli], 31 Mart 1947 tarihinde sonuçlanmış ve 29 oturum devam eden mahkemede bütün sanıkların beraatına karar verilmiştir.[12][13] Bu dava ile ilgili Hayri Yıldırım tarafından 3 Mayıs 1944 Irkçılık Turancılık Davası adında bir kitap yazılmıştır.
    Dava Sonrası

    Dava Sonrası
    Nisan 1947'den Temmuz 1949'a kadar kendisine iş verilmeyen Atsız, Ekim 1945-Temmuz 1949 tarihleri arasında geçinmek için kitaplarından bazılarını satmak zorunda kalmıştır. Bir müddet Türkiye Yayınevi'nde çalışan Atsız, Türk-Rus savaşlarının özeti olan "Türkiye Asla Boyun Eğmeyecektir" adlı kitabını da Sururi Ermete adlı şahsın adı ile yayınlamak zorunda kalmıştır.

    Atsız'ın sınıf arkadaşlarından Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu Millî Eğitim Bakanı olunca, Atsız'ı 25 Temmuz 1949'da Süleymaniye Kütüphânesi'ne "uzman" olarak tayin etmiştir.

    Bir müddet bu vazifede çalışan Atsız, Demokrat Parti'nin iktidara gelmesinden sonra 21 Eylül 1950'de Haydarpaşa Lisesi Edebiyat Öğretmenliği'ne tayin olmuştur.

    4 Mayıs 1952 tarihinde Ankara Atatürk Lisesi'nde vermiş olduğu "Türkiye'nin Kurtuluşu" konulu bir konferans üzerine Cumhuriyet gazetesi, Atsız'ın aleyhine haberler yayımlamıştır. Hakkında bakanlık tarafından soruşturma açılan Atsız'ın konuşmasının bilimsel olduğu tespit edilmiştir. Fakat Atsız 13 Mayıs 1952 tarihinde Haydarpaşa Lisesi'ndeki edebiyat öğretmenliği görevinden "muvakkat" kaydı ile alınarak yine Süleymaniye Kütüphânesi'ndeki görevine tayin edilmiştir.
    31 Mayıs 1952 tarihinden itibaren emekliliğini istediği 1 Nisan 1969 tarihine kadar Süleymaniye Kütüphânesi'nde çalışan Atsız'ın en uzun süreli memuriyeti bu kütüphânedeki memuriyet olmuştur.

    31 Mayıs 1952 tarihinden itibaren emekliliğini istediği 1 Nisan 1969 tarihine kadar Süleymaniye Kütüphânesi'nde çalışan Atsız'ın en uzun süreli memuriyeti bu kütüphânedeki memuriyet olmuştur.
    Atsız, 1950-1952 yıllarında yayımlanan haftalık Orkun dergisinin başyazarlığını yaptı. 1962'de kurulan Türkçüler Derneği’ nin genel başkanlığını üstlendi. 1964'ten vefatına kadar Ötüken dergisini yayımladı.

    Devrin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, Gaziantep'e giderken bir işçinin kendisine "idareciler Araplara toprak veriyorlar, biz Türklere vermiyorlar" sözlerine karşılık, "Türk topraklarında yaşayan herkes Türk’tür." demiş; Atsız bunun üzerine, Ötüken'in Nisan 1967'de yayınlanan 40, sayısından itibaren "Konuşmalar, I" (Sayı 40), "Konuşmalar, II" (Sayı 41), "Konuşmalar, III" (Sayı 43), "Bağımsız Kürt Devleti Propagandası" (Sayı 43), "Doğu Mitinglerinde Perde Arkası" (Sayı 47) ve "Satılmışlar-Moskof Uşakları" (Sayı 48) adlarıyla yayınladığı seri makalelerinde, Marksistlerin Doğu bölgelerinde gizli çalışmalarda bulunduklarını iddia etmişti. Bu makaleler hakkında savcılıkça soruşturma açılmış fakat Atsız'a hiçbir suçlamada bulunulmamıştır.

    Ancak bu yazılar üzerine, Ankara sokaklarında Atsız aleyhine hazırlanmış, ayrılıkçılığı ilan eden bildiriler dağıtılmış[kaynak belirtilmeli] ve aynı günlerde Adalet Partisi Diyarbakır senatörlerinden biri, Senato kürsüsünden Atsız aleyhine ağır bir konuşma yapmıştır.
    Hasan Dinçer'in Adalet Bakanı olduğu dönemde, bakanlık tahkikat açmış ve Atsız mahkemeye verilmiştir. Davanın devam ettiği 6 yıl içerisinde 12 Mart (1971) muhtırası verilmiş ve arkasından sıkıyönetim ilân edilmiştir.

    Hasan Dinçer'in Adalet Bakanı olduğu dönemde, bakanlık tahkikat açmış ve Atsız mahkemeye verilmiştir. Davanın devam ettiği 6 yıl içerisinde 12 Mart (1971) muhtırası verilmiş ve arkasından sıkıyönetim ilân edilmiştir.
    Uzun duruşmalardan sonra mahkeme, Ötüken'in sahibi Atsız'ı ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Mustafa Kayabek'i on beşer ay hapse mahkûm etmiştir. Mahkeme başkanının karara katılmadığı ve 2-1'lik ekseriyetle verilen bu karar, temyiz edilince Yargıtay tarafından bozulmuştur. Fakat aynı mahkeme 2-1'lik kararda ısrar edince, Yargıtay kararı onaylamıştır. Atsız ve Mustafa Kayabek "Tashih-i karar" isteğinde bulunmuşlar ancak bu istekleri mahkemece kabul edilmemiştir. Böylece mahkûmiyet kararı kesinleşmiştir.

    Kronik enfarktüs, yüksek tansiyon ve ağır romatizmadan rahatsız olduğu için Haydarpaşa Numune Hastanesi'ne yatan Atsız'a, Haydarpaşa Numune Hastanesi tarafından "cezaevine konulamayacağı" kaydı bulunan rapor verilmiştir. Ancak 4 aylık bir rapor Adlî Tıp tarafından kabul edilmemiş ve "reviri olan cezaevinde kalabilir" şeklinde değiştirilmiştir.

    Bunun üzerine infaz savcılığı 14 Kasım 1973 Çarşamba günü sabahı Atsız'ı evinden aldırarak Toptaşı Cezaevi'ne sevk etmiştir. 40 kişilik adi suçlular koğuşuna konulan Atsız, bir müddet sonra reviri olan Sağmalcılar Cezaevi'ne nakledilmiştir.
    Atsız, kesinleşen 1.5 yıllık cezasını çekmek için hapse girince, üniversite hocaları ve öğrencilerinden oluşan bir grup Cumhurbaşkanı'na başvurup Atsız'ın affını istemiştir.

    Atsız, kesinleşen 1.5 yıllık cezasını çekmek için hapse girince, üniversite hocaları ve öğrencilerinden oluşan bir grup Cumhurbaşkanı'na başvurup Atsız'ın affını istemiştir.
    Atsız, suç işlemediğini belirterek bizzat af talep etmediği halde, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, kendi yetkisini kullanarak Atsız'ın cezasını affetmiştir.

    22 Ocak 1974'te Bayrampaşa Cezaevi'nden tahliye edilen Atsız, 1.5 yıllık cezasının 2.5 ay kadarını cezaevinde geçirmiştir.

    İbnülemin Mahmut Kemal İnal'ın tarifi ile "Atlıyı atından indirecek derecede şiddetli yazılar yazan" Atsız, ateşli ve keskin bir üslûba sahip idi.
    Ölümü

    Ölümü
    Atsız, 1975 yılının kasım ayının ortalarında hasta olduğundan şüphelenmiş, ancak yapılan muayene ve testler sonucunda bir hastalık bulunamamıştır. 10 Aralık 1975 Çarşamba gününün akşamı kalp krizi geçirmiş, gelen doktor enfarktüs olduğunu anlayamamıştır. Ertesi akşam Atsız yeni bir kriz geçirmiş, 11 Aralık 1975 Perşembe günü vefat etmiştir.

    13 Aralık 1975 tarihinde Kurban Bayramı'nın ilk günü Kadıköy Osmanağa Câmii'nde Kılınan ikindi namazını müteakip Karacaahmet Mezarlığı'na defnedilmiştir.[14]

    Osman Ağa Camii'nde cenaze namazı kılındıktan sonra İmam'ın ''Merhumu nasıl bilirdiniz?'' sorusuna Fethi Gemuhluoğlu yüksek sesle: ''Bu musalla taşı, Atsız kadar gerçek bir er kişiyi az görmüştür, hoca efendi!'' demiştir.
    Siyasi görüşleri

    Siyasi görüşleri
    Nihal Atsız, çocukluk döneminde Osmanlı İmparatorluğu'nun son birkaç yılına, gençlik döneminde ise Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarına tanıklık etmişti. Yaşadığı dönemde yükselişe geçmiş olan Türk milliyetçiliğinin etkisi altına girmiş ve bu fikir akımının sıkı bir savunucusu olmuştur. Atsız, kendisini Türkçü, milliyetçi ve Turancı[16] olarak tanımlamıştır. Türkiye'de 1960'lı ve 1970'li yıllarda çokça destekçi bulmuş olan sosyalizm akımına ve İslamcılığa şiddetle karşı çıkmıştır ve bu akımların karşısında bulunmuştur. Yaşamı boyunca sol görüşlü kimseler tarafından kendisine pek çok kez "faşist" olduğu suçlamasında bulunulmuştur fakat Atsız kendisinin bir faşist olmadığını, yalnızca bir Türkçü-Turancı olduğunu yinelemiştir. Türk-İslam sentezini savunan Ülkücülerle ortak çalışmada bulunmamıştır. Öz Türkçülüğün savunucusu olmuştur.

    « Hakkımda türlü türlü sözler söyleyen insanlara ve hakiki fikrimi soranlara şunu söylemek isterim ki ben ne faşistim, ne demokratım. Ben, yabancı kaynaklı hiçbir fikri benimsemeye tenezzül etmeyecek kadar millî şuur ve gurura malik bir Türk’üm. Siyasi, içtimai mezhebim Türkçülüktür. »
    Gençliğine ait bir fotoğrafındaki saçlarını tarayış biçiminden dolayı Adolf Hitler'e özendiği iddiasında bulunan kimselere yanıt olarak şunları yazmıştır:

    Gençliğine ait bir fotoğrafındaki saçlarını tarayış biçiminden dolayı Adolf Hitler'e özendiği iddiasında bulunan kimselere yanıt olarak şunları yazmıştır:
    « ...Hamit Şevket bunları biliyor mu? Bilmiyorsa benim Hitlerizme tabi bir adam olduğuma nereden hükmeder? Saçlarım benzermiş... Bu ahmakça iddia yıllardan beri birçok budalalar tarafından aleyhimde delil gibi kullanıldı. Hatta evimde Hitler'in resminin asılı olduğu bile söylendi. Ben, dışarıdan gelmiş hiçbir fikri kabul etmeğe tenezzül etmiyecek kadar millî gurur ve şuura sahip olduğumu, içtimai mezhebimin Türkçülük olduğunu vaktiyle yazarak ilan ettim. Daha ne yapabilirim? Saçım Hitlerinkine benziyormuş diye beni Hitlerci sanacak kadar budalalık gösteren binlerce, belki onbinlerce zavallıya ayrı ayrı mektup yazamam ya... Hamit Şevket asla unutmasın ki bu vatana bağlılıkta kendisini benimle bir tutamaz. Çünkü ondan fazla olarak ben bu toprağa ecdadımın kanı ve hatırasıyla bağlıyım. »
    Atsız, parti fanatizmine karşı çıkmıştır. Ona göre, bir ülkü sahibi olmayan siyasi partiler Türkçülüğe hizmet etmeyeceklerdir çünkü siyasi partilerin varlığı kalıcı değildir. Fanatiği olunabilecek şey, fikirlerdir; partiler değildir. Bunu Türkçülük ve Siyaset adlı makalesine açıklamıştır.

    Atsız, parti fanatizmine karşı çıkmıştır. Ona göre, bir ülkü sahibi olmayan siyasi partiler Türkçülüğe hizmet etmeyeceklerdir çünkü siyasi partilerin varlığı kalıcı değildir. Fanatiği olunabilecek şey, fikirlerdir; partiler değildir. Bunu Türkçülük ve Siyaset adlı makalesine açıklamıştır.
    « Partilerde ülkü yoktur. İktidara geçmek veya orada kalmak için en aşırı tavizlerden çekinmezler. »

    « Türkçüler bugünlük ancak Türkçü karakteri olan partileri tutarlar. Türkçülük’ten sapan veya taviz veren hiçbir parti Türkçüler’ce tutulmaz, tutulamaz. Türkçülüğün ne olduğu açık, seçik ortada bulunduğu için bugünkü tutumları ile hiçbir parti Türkçü değildir.
  • Kur’ân-ı Kerîm’de, kadınla istişare emredildiği gibi, muhtelif istişare örnekleri de vardır.

    1- Çocuğun süt emme müddeti Kur’ân-ı Kerîm tarafından iki yıl olarak tespit edildikten sonra, aynı âyetin devamında, anne ile babanın, aralarında istişare ederek, çocuğu daha önce de sütten kesebilecekleri belirtilir. (Meâlen): “Ana-baba aralarında istişare ederek ve anlaşarak (daha önce) sütten kesmek isterlerse ikisine de sorumluluk yoktur.” (Bakara, 2/233)

    2- Boşanan kadın ve erkekle ilgili olarak gelen bir âyette, yine çocuğun emzirilmesi meselesinde bu işi bizzat annenin varılacak mutabakatla, ücretle yapabileceği belirtilir: “Çocuğu sizin için emzirirlerse, onlara ücretlerini ödeyin, aranızda uygun bir şekilde anlaşın, eğer güçlükle karşılaşırsanız, çocuğu başka bir kadın emzirebilir.” (Talak, 65/6)

    3- Kadınla istişare bahsini münakaşa eden âlimler tarafından da delil olarak zikredilen, daha ikna edici bir diğer Kur’ânî delil, Hz. Musa’nın çoban olarak tutulması için Hz. Şuayb Peygamber’e (aleyhissalatu vesselam),62 kızı tarafından yapılan teklifi muhtevi âyettir. (Mealen): “İki kadından biri: ‘Babacığım! Onu ücretli olarak tut, ücretle tuttuklarının en iyisi bu güçlü ve güvenilir adamdır’ dedi.” (Kasas, 28/26)
    Neticede Hz. Şuayb, kızı tarafından yapılan bu teklifi kabul eder ve Hz. Musa çoban olarak tutulur.

    4- Kur’ân-ı Kerîm’de verilen muhtelif istişare örneklerinden biri Sebe Melikesi (Belkıs) ile alâkalıdır. Belkıs, Hz. Süleyman’dan tehditkâr bir mektup alır. Bunun üzerine, komutanlarının da hazır bulunduğu bir mecliste müzakere açar ve fikirlerini sorar: “Ey ileri gelenler! Ben, Süleyman’dan mühim bir mektup aldım. ‘Bismillahirrahmanirrahim’ diye başlıyor ve “Sakın bana asi olmayın, teslim olarak bana gelin.” diyor. Ey ileri gelenler! Vermem gereken emir hususunda bana fikrinizi söyleyin. Siz benim yanımda hazır bulunmadıkça bir iş hakkında kesin bir hüküm vermedim.”
    İstişare adabı yönünden mühim bir örnek olan bu sahnenin devamını kaydetmede fayda var. Meclisteki komutanlar şu cevabı verirler: “Biz güçlü kimseler ve zorlu savaş adamlarıyız, (siyasetten fazla anlamayız) emir senindir, sen emretmene bak!”
    Hanım lider kararını verir: “Doğrusu hükümdarlar bir şehre girdikleri vakit orasını tahrip edip bozarlar, şerefli ahalisini de zelil kılarlar. (Süleyman’ın askerlerinin de) yapacakları budur. Ben onlara bir hediye göndereyim de, elçilerin ne ile döneceklerine bakayım.” (Neml, 27/35)
  • Öncelikle belirtmem gerekir ki kitapta ki betimlemeler çok fazla ve akılda bir şeyler uyandırıcı . Bu kitaptan çıkarttığım bazı hususlar şunlar ;

    1- Ilk olarak bir kadının nasıl sevdiğini , sevebilecegini bu kitap sayesinde öğrenmiş oldum fakat 2. husunta şudur ki ; bu kadının sevgisi aslında küçük yaşlarından kalma bir takıntıdır . Bay R ' ye olan takıntısı hem kendi hem çocuğu hem de bay R yi unutmak için çıktığı sevgililerinin hayatını mahvetmistir.

    3. Olarak ta bu hikayede (mektup da ) şunu gördüm ki aşkın fazlası takıntıyı , takıntı ise isyanı getiriyor . Bay R nin bir suçu yokmuş ve tek suç tanrınınmış , gibi ifadeleri bir önce ki cümlemi destekliyor. Son olarak şunu söylemek istiyorum ; Ilaç ile zehir arasında ki fark dozdur .İlacı dozundan fazla alırsan intihar etmiş olursun , tıpkı bu kadının bay R ye olan aşkı (takıntısı) gibi .
  • Müsbet kahramanların menfi kahramanlar olarak gösterilmesi bildiğim gerçekler. Sovyet denetim ve sansüründen çıkan kitaplar bunu bize bariz bir şekilde göstermiştir. Fakat, Türkiye literatüründeki kadar aşırı değilmiş meğer. Batı ülkelerinde nasıl bilmiyorum. İlk duyduğumda garib gelmişti; Korkunç İvan, Deli Petro, Kızıl Sultan... Nerdeki iki üç tane akıllı adam var, büyük işler yapmış adamlar onlar olmuş "korkunç" veya "deli". Kesin, Putin'e de bir isim bulmuşlardır. Kısacası, birileri iş başında...

    Günümüzde Putin kadar hiçbir siyasi lider merak çerçevemde değildir. Derginin kapağında Putin'i görünce de tabii almak istedim. Erzurum'daydım. Her istediğini kolayca bulamıyorsun. İllaki bir gün bulup alacağım. Fuar vardı.. 'Albayrak' standına gittim. Derginin tüm sayıları serili.. Aradım, aradım, bu sayıyı bulamadım. Sordum..aradılar..bulamadılar. Ama ne sinirlendim! Nasıl olurda tüm sayılar var bu yok!? Böyle bir tesadüf olabilirmi? Üzerinden neredeyse bir yıla yakın zaman geçti. Sergen Özen'den "Kargoyu gönderdim, muhtemelen 3 güne ulaşır." mesajını aldım. Şaşırdım :) Daha önce de beni sevindirmiş, memnun etmişti. Şaşırdığım kargo gönderilmesi değil, beklemediğim zamanda olması ve öncesinde bu konuda bir sohbetimizin olmadığı. Kapağında Petro ve Putin olan bu sayı artık yoldaydı, geliyordu. Ben sonra mesaj geçmişine baktım, meğerse bu konuya yakın sohbetimiz olmuş. Unutmuşum. Unutmak hikmetmiş. Bir tek bu sayının olmaması, adına tesadüf mü denir neyse, hikmetmiş. Hiçbir şey vaktinden önce olamıyormuş, hikmetmiş. Böyle düşünüp, bu duyguyu içimde hissedince ..Allah.. diye bildim. Allah seni vesile ettiyse ve ben bu duyguyu yaşadımsa...

    Yazarlar bahsederler ya, 'bir tutam delilik'..Şahidim ki ben de bu delilik biraz fazla. Reklam konusu. Puanlar gitti.

    Derin Tarih'in derin olmayan sayısı. İlaveten iki sayı daha okudum, bu onların çok gerisinde kaldı. Putin'i de bulamadık. Petro'yu bulduk ama bizim açımızdan, düşman olan Petro'yu bulduk. Puitn'i, Petro iştahında görmeye başlamışız bile. Bana göreyse Putin, Rusyanın 100 yıl geçikmiş II Abdülhamid'idir. Bu cümlede tüm anlatmak istediklerimi özetledim.

    Mehmet Doğan'ın "Kahve" makalesi en çok beğendiğim oldu. Cafe Bıstro'lara kesin gitmişsinizdir. 1815'te Ruslar Paris'e girdiklerinde, askerlerin yeme içme talebi Rusça "bıstro" (çabuk, tez) sözcüğüyle olsa gerek ki, rus askerine 'çabuk' servis yapan fransız (lokanta) mekanları bu isimle (Cafe Bistro) anılmış. Ben spoileri verdim, bundan sonra cafe bistro'lara hangi edayla gideceğiniz sizin meseleniz :)

    Tabii bir de derginin ilk sayfası arasından çıkan mektup var. Uzaktan bakınca evet bir mektup ama eline alıp okumaya başlayınca eczacınıza okutmak isteyeceğiniz reçete gibi :) :D Allah seni de sevindirsin, Sergen...

    Dergi falan demeden okuyalım. Güzel şeyler öğreniyoruz. Okuyalım..