Odayı aydınlatan kocaman bir ışık yerine bazen küçük bir ışık yeter insana…
Benim odamda da öyleydi. Karanlığın ortasında, bir köşede yanan o küçük ışık, sanki bana umut fısıldıyordu. Ne garipti, küçücük bir ışığın bile insana güven verebilmesi. Oysa gün boyu güneş bile bazen içimdeki karanlığı aydınlatamazdı.
Pencereden dışarı baktığımda yağmurun cama vuruşlarını izledim. Her damla sanki bir kelimeydi; kimi sessiz bir vedayı, kimi kırık bir özlemi anlatıyordu. Yağmurun ritmi bir süre sonra ruhumla uyumlandı, ben de onunla birlikte nefes almaya başladım.
Sonra bir anda gök gürledi. Kalbim irkildi, ellerim titredi. O an düşündüm; belki de gök gürültüsü, içimde biriken korkuların yankısıydı. Belki gökyüzü de tıpkı benim gibi sustukça dolmuştu, konuşamayınca gürlemeye başlamıştı.
Ve ben… o sesin içinde kendimi buldum.
Zor bir karar vermem gerekiyordu o gece. Ne doğruydu, ne yanlış… birbirine karışmıştı. Gereksizce yanan ışıklar arasında boğulan bir umutsuzluk vardı odamda. Ama köşede duran küçük ışık, bana başka bir şey anlatıyordu:
“Bazen büyük şeyler değil, küçük umutlar kurtarır insanı.”
İçimi kemiren her düşüncenin arasında kendi rengimi aradım. Ben kara mıydım, ak mıydım? Yoksa yağmurdan sonra gökyüzünde beliren bir gökkuşağı mıydım?
Belki de hepsiydim biraz. Çünkü hayat, sadece bir renkten ibaret olamazdı.
O an anladım; insan, içindeki gök gürültüsünü susturamaz ama onunla yaşamayı öğrenebilir. Ben de öğreniyordum. Karanlığın içinde yürürken elimdeki küçük ışık bana yetiyordu artık. Çünkü o ışığın altında kendi rengimi, kendi gökyüzümü, kendi masalımı bulmuştum.
Ve ne kadar karanlık olursam olayım, hayallerim, düşlerim ve masalım gökkuşağı gibi rengârenk ve sınırsızdı. 🌈