Annemi umutsuzluğa gark eden şey, benim iradesizliğimdi. Her şeyi anlık güdülerle yapardım. Güdülerim zihnimden ya da kalbimden kaynaklandığı sürece hayattım mükemmel olmamakla birlikte fena da değildi. Bütün güzel çalışma, sükunet ve mantıklılık planlarımın gerçekleştirilmesi ikimizin de zihnini en çok meşgul eden konuydu; çünkü bunun ancak annemin biçimlendirip geliştirdiği iradeyi bizzat benim kendi içimde yaratmamın hayatıma yansımasıyla mümkün olabileceğini o net olarak, ben muğlak biçimde ama derinden hissediyorduk. Fakat ben bu işi hep bir gün sonraya erteliyordum. Kendime zaman tanıyor, bazen zamanın geçtiğini görüp telaşa kapılıyordum, ama daha önümde o kadar çok zaman vardı ki! Her şeye rağmen biraz korkuyordum; iradesiz yaşama alışkanlığının yıllar geçtikçe üzerimde ağırlaşan bir yük oluşturduğunu belli belirsiz hissediyor, her şeyin bir anda değişmeyeceğini, hayatımı değiştirip bir irade yaratmak için zahmetsiz bir mucizeye güvenemeyeceğimi üzülerek tahmin ediyordum. İrade sahibi olmayı arzulamak yetmiyordu. Gerekli olan şey, zaten iradesiz mümkün olmayan bir şeydi: Amaçlamaktı.