Boş vakitlerde saçmalama düzeyimiz:
Her nefeste solunan molekül sayısının hesaplanması: Atmosfer yaklaşık olarak 10⁴⁴ molekülden oluşur. Atmosferin toplam kütlesi 5,1 x 10²⁵ kg’dır. Deniz seviyesinde hava yoğunluğu 1,2 kg/m³ kadardır. Loschmidt sabitine göre bir metreküp havada yaklaşık olarak 2,7 x 10²⁵ molekül bulunur. Yani bir litrede 2,7 x 10²² molekül. Dakikada ortalama olarak yaklaşık yedi litre (her nefeste yaklaşık bir litre) ya da yılda 3700 metreküp hava soluruz. Saddam Hüseyin hayatı boyunca 260.000 metreküp hava "tüketti". Bunun %10'unu birkaç kez soluduğunu varsayalım, atmosferde geriye "Saddam'ın kirlettiği" 230.000 metreküp hava kalır. Şu an atmosfere dağılmış 6,2 x 10³⁰ molekül Saddam'ın ciğerlerinden geçmiştir. Bu moleküllerin atmosferdeki yoğunluğu 6,2 x 10¹⁴’tür. Bu da nefes başına "Saddam'ın kirlettiği" 1,7 milyar molekül eder.
Sayfa 223 - Pegasus Yayınları, 1. Baskı, Mayıs 2022
TÜRK(!) HAFİF MÜZİĞİ...
(...) 60’lı, 70’li yıllardan itibaren toplumumuza, 30’larda tepeden inme biçimde giremeyen Batı müziği formları girmeye başlar. Batı müziği, aslında “kanto” tipi hoppa nağmeleriyle Osmanlı döneminin sonlarında belli çevrelere girdiyse de, tutunamamış ve topluma yayılamamıştır. Fakat Batı’da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde gelişen “pop” ve “rock” türü müzik, bütün dünyada olduğu gibi bizdeki yeni nesiller arasında da derhâl karşılık bulur ve Türk müziğinin yerini almağa başlar. Evvelâ “hafif müzik” adı verilir bu tarza. Bu tarz beste yapmayı bilen pek kimse olmadığı için, başlangıçta, dışarıda revaç bulmuş bestelere Türkçe güfte yazmak sûretiyle iş götürülür. Fransız, İtalyan, Amerikan, bu arada Beyrut’tan yükselen aynı havada melodiler, büyük şehirlerde oluşmaya başlayan zengin ve -ekseriya dışarıda- okumuş sınıfın ruh hâlinin tercümanı olur. Bunların sözleri de, melodileri kadar yenidir: Türk tipi münasebetler yerine, “alafranga ilişkiler” üzerine yazılır bu sözler. Bütün bir müzik kültürümüz “sevmek-terketmek” diyalektiğine sığdırılır. Bütün ifade son derece basit basit ve hafiftir burada: Gel veya git… O kadar!
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Ocak 1997, Feyyaz Aksakal imzasıyla) Müzik Zevki ve Cihad Şuuru Hakkında
Akademya Yazıları
Reklam
KLÂSİK TÜRK MÛSIKÎSİ, ASALETİN MÜZİĞİ...
(...) Klâsik Türk musikîsi, umumiyetle, derin tefekkürün, içli duygunun, zarif ruhun müziği olarak bilinir. O, Batı’da olduğu cinsten ne bir “saray müziği”, ne bir “mabed müziği”dir. Klâsik Türk müziği, sarayda, tekkede, halk meclislerinde, toplumun her köşesinde karşılığını bulan “asalet müziği”dir. Bu mânâsıyla sadece Türkiye’de diğer müzik formlarıyla değil, bütün dünya müzik kültürüyle yarıştırılabilir. Ne var ki, Cumhuriyet döneminde bu seçkin zevki de tekkeden alıp meyhâneye sokmuşlar ve arabesk feryadlarından farksız hâle getirmişlerdir.
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Ocak 1997, Feyyaz Aksakal imzasıyla) Müzik Zevki ve Cihad Şuuru Hakkında
Akademya Yazıları
BİZİM TÜRKÜLERİMİZ ve ARABESK-KÖÇEK HAVASI...
(...) Bizim türkülerimizde bir “devlet müziği-millet müziği” ayrımı yoktur; bir “içtimâî müzik-siyasî müzik” ayrımı olmadığı gibi… Bu mânâda, Solcuların şablon arayışları ve zorlamaları da yersizdir. Halkın ferd olduğu, kendi duygularını, aşkını, mizâhını, ağıtını, mânevîyâtını dile getirdiği müzikle, toplum olduğu, devlet olduğu, zaman zaman devlete kafa tuttuğu müzik iç içe ve bir bütün olarak gelişmiştir. Kıyamet, halk müziğimizin tepeden inme bir biçimde Batılı usûllerle armonize edilmesiyle kopmuştur. Halkın giderek mübtezelleşmesi ve devletin türküyü bir köçek havasına, bir soysuzluğa doğru ittirmesi atbaşı gitmiş, nihayet türkülerimiz halk arasında bile tanınmayacak kadar kötüleşmiş ve yok olma tehlikesiyle karşı karşıya gelmiştir. Acı acı bağıran, bir “yetim hüznü” gibi köksüz bir biçimde feryad eden “arabesk” müziğinin doğuş zemini bu olmuştur. Hiçbir zaman türkülerimizin güzelliğine, saflığına, çeşitliliğine ulaşamamış olan arabesk, bir isyan mıdır, sadece bir feryad mı? Köyünden koparılan ve şehrin de ancak gecekondu muhitinde istif olan savruk bir halkın, isyan bile etmekten âciz feryadı olsa gerek… Müziğimize daha erken bir dönemde girmiş ve müziğimizin Çingeneleşmesinin ifadesi olan köçek havaları için de -evet- aynı şey söylenebilir!
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Ocak 1997, Feyyaz Aksakal imzasıyla) Müzik Zevki ve Cihad Şuuru Hakkında
Akademya Yazıları
AHMET KAYA ve İSYAN-KAVGA-YİĞİTLİK HAVASI...
(...) Türk müziği, Anadolu ve Rumeli’nin en ücrâ köy ve kasabalarında yakılan halk türkülerinden başlayarak, en ince ve soylu sanatın icrâ edildiği tekke ve dergâhlara kadar, piramidâl bir yapı arzeden bir bütündür; onun içinde halk müziği ve sanat müziği zıdlaşması ve hattâ ayrımı yoktur. Bir ihtilâlin, bir yenilenme devrinin müziği olma iddiasındaki müzik arayışları, muhakkak bu temele dayanmak zorundadır. Aksi takdirde, halktan kopuk ve millî zevkten uzak kalmağa mahkûmdur. Yalnız mehter müziğinde değil, halk türkülerimiz içinde de, savaşan insanın ruh dünyasını sergileyen bir temayül her zaman olmuştur. Bilhassa serhad türküleri denen uç bölgelerimizin müziği, mehter müziğinden ayrı olmamıştır. Zâten türkülerimizin umûmî yapısında, bu yiğitlik, isyan ve kavga havası vardır. “Bitez Yalısı”, “Debreli Hasan”, “Köroğlu”, “Hekimoğlu” gibi örnekler, Ege’nin efe ve zeybek havaları, eşkıyâ müziği diye kötülenmiştir bile… Bunun içindir ki, bu nağmelere sırtını dönen Cumhuriyet müziği başarılı olamazken, Ahmet Kaya bizzat bu temele dayandığı için, ondan daha fazla benimsenmiştir.
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Ocak 1997, Feyyaz Aksakal imzasıyla) Müzik Zevki ve Cihad Şuuru Hakkında
Akademya Yazıları
Reklam
Reklam