Ki ünlü şarkıcımız Teoman tüm bu anlatılanların özünü tek bir cümlede çok güzel özetliyor: "Hiç çalışmak istemiyorum, ama çalışmayınca da çok sıkılıyorum."
Gece gündüz aynı şeyi düşünüp Sürekli mutlu ya da mutsuz olamayacağınıza göre belirli bir süre sonra başlangıçtaki mutluluk sınırlarınıza geri dönersiniz. Bu da bize ikinci tür mutluluğa getirir: uzun vadeli mutluluk. Uzun süreli mutluluk, hayata dair genel tutumunuzun bir sonucudur aslında. Bu tutumun sonucu olarak ortaya çıkan mutluluğunuzun da yalnızca %20 ila %40'lık kısmını değiştirmek sizin elinizdedir. Çünkü uzun süreli mutluluğunuzun %60 ila %80'i yaşadığınız hayat tecrübesinden daha fazla oranda genetik faktörler tarafından belirlenir. Yani, şu anda hayatınıza ilişkin genel mutluluğa vereceğiniz puanın büyük çoğunluğu, sahip olduklarınız ya da imkanlarınızca değil, doğduğunuz andaki genleriniz tarafından belirleniyor.
Ya da bugün, adında dünyanın en bilinen üniversitelerinden birinin adının geçtiği, oldukça meşhur ve prestijli bir dergide röportajınızın yayınlanması için vermeniz gereken sayfa başı ücret 300 bin TL. Peki neden? Bu paranın ödenmesinin nedeni, röportajınızın çok değerli olduğu için mi basılması? Hayır. Bu röportajı okuyup edineceğiniz bir bilgi var mı? Yine hayır. Bu paranın ödenmesinin tek nedeni,ofisinize gelen misafirin, sizin fotoğrafınızın basılı olduğu dergi kapağını tam da oturduğu sandalyenin karşısındaki masada görmesini sağlamaktır. Tüm o para sadece ve sadece bunun için veriliyor. Çoğunluk, bu bilgiye sahip olmadığı için aslında parayla yapılan bir nevi sahtekarlık bu, ama işleyiş de tam olarak böyle.
Bireylerin ahlak anlayışı ve davranışları, çevrelerindeki ahlaki standartlara fazlasıyla bağlı olarak değişiyor. Yani çevrede ne kadar fazla ahlaksızlık varsa, bireylerin de ahlaksızlık düzeyi o kadar artıyor.
Bu bağlamda, ilgili çalışma İstanbul'daki taksicileri neden büyük bir çoğunluğunun müşterilerini dolandırmaya yatkın olduğunu da bizlere çok net açıklıyor sanki. Peki, bu durumda taksiciler en ufak bir rahatsızlık duyuyorlar mı? Elbette hayır. Çünkü beynimiz burada da bizlere çok güzel bir oyun oynuyor. Eğer söylediğimiz yalanlar ya da yaptığımız ahlaksızlıklar bize doğrudan bir fayda sağlıyorsa, beynimiz buna hızla adapte oluyor. İlk yalanları söylerken belki rahatsızlık duyuyoruz ama belli bir süre sonra yalan söylerken duyduğumuz rahatsızlık ortadan kalkıyor ve kendi kendimizi rasyonalize etmeye başlıyoruz.
Sadece dik durarak dahi beyninizi özgüven noktasında manipüle edebiliyor, farkında bile olmadan daha özgüvenli hale gelebiliyorsunuz. YA da kendi kendinize tekrar edeceğiniz özgüven yaratıcı cümleler ( harikasın, iyi gidiyorsun vb.) bir anda ortaya koyduğunuz performansı %18 oranında bile arttırabiliyor. İşte, beyni kendine ilişkin yalanlara inandırmak bu kadar kolay nokta Bu nedenle ailesi tarafından şımartılan çocuklar ile ailesi tarafından sürekli susması öğütlenen, çıkıntılık yapmaması gerektiği söylenenler arasında da büyük farklar ortaya çıkabiliyor. Zaten özgüvenli insanlar ile özgüvensiz insanlar arasındaki bilgi ya da yetenek farkı da bulunmuyor. Özgüven çoğu kez tamamen algıdan ibaret ve gerçeğin kendisinden de uzak. Bu nedenle de hayatın ilginç bir ironisi olarak, özgüven sahipleri genel itibariyle susanları oranla çok daha az bilgiye sahipler. Zaten bu kıt bilginin verdiği özgüvenle bu kadar cesurca ön planda olabiliyorlar.