“önümdeki ve arkamdaki her şey çöküyorsa; geçmiş, o hüzünlü tekdüzeliği ile taşlaşmış bir krallık gibi arkamda duruyorsa; gelecek bana hiçbir şey vaat etmiyorsa; varoluşumun çemberini şimdinin dar sınırları içine hapsolmuş görüyorsam; zamanın bu ufacık armağanını - ânı - son kez görecek olduğum bir dost gibi hararetle ve doyumsuzca kucakladığım için beni kim kınayabilir?”
“peki ya ben, hayatımı mutsuz kılan bir iç sesi susturmak için; beynimin içinde keskin bir orak gibi savrulan ve her yeni keşifle birlikte mutluluğumun körpe dallarından birini daha kesip parçalayan, o her şeyi kurcalayan aklımı huzura kavuşturmak için çareyi bu duyu kargaşasına kendimi kaptırmakta buluyorsam?”
“herkes aslında ne ise, elbette tamamen o olmak ister ve bizim varoluşumuz mutlu görünmekten ibarettir. mademki sizin tarzınızda mutlu olamıyoruz, hiç mi mutlu olmayalım? neşeyi doğrudan doğruya saf kaynağından elde etmemize artık izin verilmiyorsa, kendimizi yapay bir hazla da olsa avutmayalım mı?”
“ne mutlu size ki, hâkim görüşü küçümseyebiliyorsunuz! oysa ben onun tarafından yaratıldım ve onun kölesi olmaya mecburum. biz prenslerin her şeyi görüşten ibarettir. görüş, çocukluğumuzda bizim dadımız ve eğitmenimiz; yetişkinlikte konun koyucumuz ve sevgilimiz; yaşlılıkta ise koltuk değneğimizdir. görüşe borçlu olduklarımızı elimizden aldığınızda, en aşağı sınıftaki en zavallı insan bile bizden daha iyi durumda olur çünkü kaderi ona bu kaderi hakkında bir felsefeye ulaşma imkânını sağlamıştır. görüşü küçümseyen bir prens, tıpkı tanrı’nın varlığını inkâr eden bir papaz gibi, kendi kendini hükümsüz kılar.”