Abdullah Apuhan

Abdullah Apuhan
@Abdullah1907
Yürek pür gam, gözüm pür nem, Muhibbi'yim, hoş halim!
Huzurevinden Mektup Var
Buz gibi odalarla dolu kocaman binalar diktiler ülkeme. İçine ömürlerinin son demlerinde olan anneleri, babaları doldurdular. Adına huzur evi dediler. Oysa huzur hiç uğramadı oraya. Eskiden yaşlılarımızı kapatmazdık başka yerlere. Onların yüzü suyu hürmetine belalar def oluyor der, onları nimet bilirdik. Boyunlarını bükük bırakmazdık. Dışarıdan huzurlu gibi görünen, bu sessiz sakin binalarda, ne fırtınalar kopuyor kimbilir. Kaç anne anlatmak, haykırmak istedi duygularını, kaç anne yazmak istedi bilinmez. O annelerin adına yazdım bu satırları. Bu mektup huzursuz odalardaki yüreği yorgun annelerin sessiz çığlıklarıdır…. Takvime baktım da 5 sene olmuş buraya geleli. Nasıl geçti o 5 sene bir de bana sor. Çok bakmıyorum takvimlere. İçim sıkılıyor, zaman geçmiyor. Eskiden su gibi akıp geçiyor zaman derdim. Şimdi öyle düşünmüyorum. Demek insan mutluyken çabuk geçermiş zaman. Hapishanedekileri şimdi daha iyi anlıyorum. Beni buraya bıraktığın gün anneler günüydü hatırlıyor musun? O günden beri anneler günü denen gün benim için daha da bir anlamsızlaştı. Her sene bugün anne olmak ayrı bir acı veriyor bana… Sen küçük bir çocuktun daha. Hiç bir yere bırakmazdım ben seni, öyle savunmasız, öyle masumdun ki, kimselere güvenip yollamazdım. Yanımdan hiç ayırmazdım. Şimdi beni nasıl olupta tanımadığın insanlara teslim ettiğini düşünüyorum. Gözden çıkarılmış eski bir eşya gibi hissediyorum kendimi. Yıpranmış, işe yaramaz. Kırgınlık mı? Belki, kırgınım biraz… Geçen gün eski komşumuz Mevlüde teyzenin kızı Şükran geldi. Yolda görmüş seni. “Neden bıraktın anneni” diye sormuş sana. “Kendisi istedi” demişsin. “Maaşıda var bakıyorlar, yeri sıcak, her işi görülüyor içim rahat” demişsin. Kendim istemiştim evet, bazen naz yapma kabilinden ” Yaşlanınca huzurevine gönderin beni, kimseye yük olmak
Reklam
"Bir yeri terk ettiğimizde orada bizden bir şeyler kalır. Gitmiş olsak da orada kalırız. Ve içimizde bazı şeyler vardır ki sadece oraya dönerek bulabiliriz. Çok kısa bir süreliğine de olsa hayatımıza sahnelik eden bir yere gittiğimizde ruhumuza yolculuk ederiz. Ama kendimize ettiğimiz bu yolculukta, kendi yalnızlığımızla yüzleşmemiz gerekir. Ve yaptığımız her şey yalnızlık korkusundan yapılmıyor mu zaten? Hayatımız son bulurken pişman olacağımız onca şeyden vazgeçme sebebimiz bu değil mi?" (Lizbon'a GeceTreni)
Ne vakit severek gittigim yerlerden kaçar olmuştum kendime şaşırdım. Delice sevdigim bir semtin adı geçince sohbette, anlamsızca dostumun gözlerine dalmıştım. O an sigarasını yakmak icin çakmağını çaktığında, yanan sigara değilde, sanki yüreğim sanmıştım. Sırf sevdiklerim elimden tek tek kayıyor diye, o görkemli yapıdan bile sayamadığım günler kadar uzaga kaçmıştım. Kaçmak sanki kurtuluştu! Ta ki bu gece "orada bir kahve içelim" diyene kadar... O deniz kenarında kim bilir kaç kez boğulmuştum. Kim bilir orada kaç gemim batmıştı, Kaç kere nefessiz kalmıştım. Kaç kez sabahın güneşiyle aynı anda kahve eşliğinde birlikte doğmuştuk, Kaç kere ay'ın yarısı olarak kayıplara karışmıştım.... Oysa orası sadece dost sohbetinde geçen bir semtin adıydı. Ve ben farkında olmadan onu yüreğime dövmüştüm. Kanamıştı ve kabuğunu da kayıplara gömmüştüm. Paha biçilmez bir şeye, meğer paha biçmişim. Bir semti kaybetme korkusuyla, ondan fizan kadar çok, uzağa gitmistim. Dostum sigarasını yakıp çakmağını söndürdüğünde, o semte doğru ölüşüm, film şeridi gibi gözlerimin önünden geçmişti ve ona dedim ki; "Ancak ölürsem bunun adı ayrılık olur, ölmeden ayrı düşmenin adına ayrılık denmez. " Bekle beni! Hasretle bir fincan kahveyi şerefine kaldırmak için, şimdi yine yolundayım." Ve aslında hep yolundaymışım, yolundaymışım... Serpil Çavuşoğlu
“Suyu sevmeyen insanın, rüzgarı anlamayan, gökyüzünde bir bulutu olmayan insanın gideceği uzaklık, olsa olsa kendine sızan çaresizliktir. Yaşlı bir kadının hüznünü duymazsanız, bir genç kızın saçlarında çarpan kalbini nasıl göreceksiniz? Evlere neden pencereler açıldığını düşündünüz mü hiç? Dünya yokmuş gibi yaşamaktan büyük yoksulluk olur mu? Güvenlik duygusu, kasım ayında bir top nergisle çalabileceğiniz bir kapınız olmasıdır; hesabını şaşırdığınız para, çelik kapılar, ömrünüzü değersiz bir nesneye dönüştüren eşyalarınız değil. Kendinize alınıp satılmaz bir armağan verin, gidin bir sabah çayırların türküsünü dinleyin. Tarla kuşlarının şakımasını bilmezseniz, aşkınızı hangi kanatlı sözlerle gökyüzüne yazabilirsiniz? Su içerken suyu düşündünüz mü hiç; yıldızlar gecenize ne katar; güneşle birlikte neler uyanır bir kentin varoşlarında? Şarkıları bin yıldır ölümü ve ayrılığı söyleyen bir ülkede siz gerçekten özgür müsünüz? Birbirinize bu kadar benzemek canınızı sıkmıyor mu? Gelin, hazır yağmurdan bir bahaneniz varken, duvarlarınızdan izin alın bir kerecik, ağaçlar, kuşlar, gün ışığı, rüzgar ve toprağın o büyük şölenine bir sigara içimi olsun konuk olun. Kim bilir, eşit ve özgür ilişki hakkında bir kıpırdanma olur aklınızda.”