Bu arada kendi kendime sorayım: Hangisi daha iyi? Şeytana uyup şehvetin sözüne kulak asarak bu acı savaşımlardan kaçınmak, kendimi o ipekten tuzağa hiç dirençsiz bırakıvermek mi? Bu tuzağın içindeki çiçeklerden döşeğin üzerinde uyuyakalıp bir Güney ikliminde, bir yazlık köşkün şatafatı içinde uyanmak mı?
Fundalıklarda, ağaçlarda kuşlar şakımaya başladı. Kuşlar eşlerinden ayrılmazlardı. Kuşlar sevgi, sevecenlik simgesiydiler. Ya ben neydim? Yüreğimin çırpınışıyla irademin çabaları arasında, kendi kendimden nefret ediyordum.
Bu gözlerden dışarı taşan azimli, vahşi, özgür ruh bana böyle, cesaretten de ileri, bir tür müthiş zafer duygusuyla meydana okudukça? Kafesi kırıp parçalasam da içerideki bu yırtıcı yaratığı tutamam ki! Bu cılız kafesi yıkıp açarsam, saldırımın sonucu yalnızca bu yaratığı uçurmak olur! Kalıba el koyabilirim, ama ruha, asla!