Kitap, yalnızca bir kadının hikâyesi değil; toplumun görmezden geldiği, “aile meselesi” diyerek üzerini örttüğü, susturdukça içindeki sesi daha da büyüyen yüzlerce kadının ortak hikâyesi. Romanın merkezinde yer alan Leyla, aslında hepimizin tanıdığı biri: Komşumuz, akrabamız, okuduğumuz üçüncü sayfa haberlerindeki isimsiz kahramanlar… Fakat Şahiner, bu kez onu yalnızca bir trajedi öznesi olarak bırakmıyor; iç sesini duyurmasına, kendini tanımasına ve fark edilmesine alan açıyor.
Romanın en çarpıcı yönlerinden biri, anlatımın “iç sesler” üzerine kurulmuş olması. Leyla susturuldukça konuşmaya devam eden, söylenemeyeni içinden söyleyen kadınlardan biri. Bu nedenle roman yalnızca dış dünyayı değil, bir kadının iç dünyasını, korkularını, kırgınlıklarını, direnme çabasını ve bazen teslim oluşunu bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Okur, Leyla’nın içinden geçenleri duydukça, aslında yıllardır duymamayı seçtiği seslerle yüzleşmek zorunda kalıyor. Çünkü Leyla yalnız değil; roman, Leyla üzerinden görünmeyen ama hayatın her yerini kaplayan bir gerçekliği ifşa ediyor.
Antabus, şiddeti yalnızca fiziksel bir eylem olarak tanımlamıyor. Daha derine iniyor: görmezden gelinmeyi, yok sayılmayı, “karışmayız” diyerek dışarıdan bakmayı, toplumsal suskunluğu da şiddetin bir parçası olarak ele alıyor. Romanın belki de en vurucu bölümleri, Leyla’nın karakola gitse bile kimsenin şahitlik etmeyeceğini söylemesiyle başlıyor. Bu sözler, sadece bir karakterin kırgınlığı değil; toplumun yıllardır süren sessizliğinin ifşası niteliğinde. “Bana üzülürsünüz ama taraf tutmazsınız” cümlesi, kitapta kurulan hesaplaşmanın can damarını oluşturuyor. Çünkü Şahiner, okuru pasif bir izleyici olmaktan çıkarıp doğrudan muhatap yapıyor.
Roman, okuru yalnızca düşündürmekle kalmıyor; rahatsız ediyor, sarsıyor,