Erken on dokuzuncu yüzyıl yazarlarını düşünmeye devam ederek şunu söyleyebilirim ki, bütün bu kösteklenmelerin ve eleştirilerin yazdıkları üzerinde etkisi ne olursa olsun -ki ben bunların muazzam bir etkisi olduğuna inanıyorum- sıra düşüncelerini kağıda dökmeye geldiğinde, kadınların yüz yüze geldikleri diğer bir güçlüğün yanında bütün bunlar solda sıfır kalıyordu, çünkü asıl güçlüğün onların sırtlarını yaslayabilecekleri sağlam bir geleneğe sahip olmamalarıydı. Var olan gelenek de o kadar kısa ve tarafgir idi ki, onlara pek faydası olmuyordu; çünkü bizler kadın olduğumuza göre, geçmişimizi annelerimiz vasıtasıyla görebiliriz.
1828 yılında bütün bu hiçe saymaları, azarlamaları ve ödül vaatlerini umursamamak için çok yürekli bir genç kadın olmak gerekirdi. İnsanın kendi kendisine, "Aa, edebiyatı da satın alacak değilsin ya, edebiyat herkese açıktır. Üniversitedeki bir idari görevli de olsan, beni çimenlerin üzerinde yürümekten men etmene izin vermiyorum. İstersen kütüphanelerini de kapat ama benim zihnimin özgürlüğünün üstüne kapatabileceğin ne bir kapı, ne bir kilit ve ne de bir sürgü var," diyebilmek için tam bir delifişek olmak gerekirdi.
Ama düşünüyorum da, sağa ya da sola sapmamak ne kadar imkansız olmalıydı onlar için. O bütünüyle ataerkil olan bir toplumun ortasında ve bütün eleştiriler karşısında, inandıkları o şeye korkmadan sıkı sıkı sarılmak kim bilir nasıl bir deha ve nasıl bir tutarlılık gerektiriyordu? Bunu bir tek Jane Austen ve Emily Bronte başarabilmişti. Bu, onların göğsüne takılması gereken bir başka, belki de en güzel madalyaydı. Onlar, erkeklerin yazdığı gibi değil, kadınların yazdığı gibi yazmışlar ve o dönemlerde roman yazan binlerce kadın arasında, her daim -şunu yaz, bunu düşün- diye öğretmenlik taslayan o sesin ikazlarına bir tek onlar kulak asmamıştı.