“Bilimle din çelişir mi?” tipindeki sorulara öncelikle “Hangi bilim anlayışından ve hangi din anlayışından bahsediyorsunuz?” diye karşı bir soru yöneltmek gerekir. Elbette “Bilimle din çelişmez” derken, “Evrenin işleyişini tam doğru açıklayan bilim ve Allah’ın gönderdiği din çelişmez” demek istiyorum.
Allah’ın yarattığı evren ve Allah’ın gönderdiği din çatışmaz ama insani faaliyet olan bilimler ve ilahiyatlar arasında çatışmalar çıkmıştır ve çıkabilmektedir.
Bilimin artan otoritesi, bilimi ciddiye alan yaklaşımlar geliştirmemizi gerektirse de hayatın nasıl yaşanacağı ve anlamı gibi varoluşsal sorgulamalar için bilimden çözüm beklememek gerekir. Nasıl bir ahlak yasasıyla parçacık hızlandırıcıların veya uzaya yollanan uyduların
çalıştırılmasını beklememeliysek, benzer şekilde varoluşsal sorgulamalarımızın cevabını doğa bilimlerinde aramak boş bir arayıştır ve bilime bu yükü yüklemek bilime zulümdür
Varoluş üzerine tefekkür anlamına gelen “Nasıl buraya geldik?” sorusunu yanıtlamadan “Bu hayatı nasıl yaşamalıyız?” sorusuna doğru cevabı bulmak mümkün değildir. Kısacası ne yapmamız gerektiğini yani hayatımıza çizeceğimiz rotayı belirlemek için öncelikle varoluşumuz üzerine bir tefekkür sürecine girmeliyiz. Bu hususta hayret hissi, gaflete düşmememiz ve aklımızı kullanmamız için harekete geçirici yakıt hükmündedir.
Hayret ettiğimiz evrenin varlığının ve kendi varlığımızın, Yaratıcının bilinçli bir eyleminin neticesi olduğunu idrak edersek, bu bizi Yaratıcıya hayranlığa ve O’na minnettarlık hissine ulaştırır. Hayret hissi, hayranlığa ve minnettarlığa giden yolda bir köprüdür. Hayranlık ve minnettarlık ise bu hayatı nasıl yaşamamız gerektiği hususunda yönümüzü belirleyecek pusulalardır.