"Şunu beğenmedin mi? Baksana ne güzel bir portakal ağacı,"
Hiçbirini beğenmemiştim. Şunu da, onu da, hiçbirini de... Hepsi dikenlerle kaplıydı.
"Bu çirkin şeylere kalacağıma şeker portakalı fidanını tercih ederim." "Nerede?"
Bulunduğu yere gittik.
"Ne güzel bir şeker portakalı fidanıymış bu! Hem bak, dikeni de yok. Pek de kişilik sahibiymiş, şeker portakalı olduğu ta uzaktan belli. Ben senin boyunda olsaydım başka şey istemezdim.”
"Ama ben büyük bir ağaç istiyordum."
"İyi düşün, Zezé. Henüz gencecik bir fidan bu. Bir gün koca bir ağaca dönüşecek. Seninle beraber büyüyecek. İki kardeş gibi iyi anlaşacaksınız. Dalını gördün mü? Bir tanecik dalı olsa da sanki özellikle senin binmen için hazırlanmış bir ata benziyor."
Müthiş haksızlığa uğradığımı düşünüyordum. Üstün de İskoçyalı meleklerin resmi bulunan içki şişesi aklıma gelmişti. Lalá, "Şuradaki aynı ben," demişti. Glória başka bir meleği sahiplenmişti. Totoca da meleklerden birini seçince bana ne kalmıştı? Ben de resmin en gerisindeki, kanatları bile doğru düzgün görünmeyen melek olmuştum. İskoçyalı dördüncü melek yarım yamalak bir melekti... Her şeyde sonuncu olmaya mahkûmdum. Büyüdüğümde onlara günlerini gösterecektim. Amazon Ormanları'nın bir kısmını satın alacaktım ve göğe değen bütün ağaçlar benim olacaktı. Bir dükkân dolusu melekli şişe satın alacakı kanatlarının ucunu bile kimselere vermeyecektim.
Somurttum. Toprağa oturdum ve sırtımı öfkeyle şeker portakalına yasladım. Glória yanımdan ayrılırken gülümseyerek şöyle dedi:
"Öfken çabucak geçecek, Zezé. Haklı olduğumu anlayacaksın."