Erkan Aksu Yazar

Erkan Aksu Yazar
#242277089 gönderi 1.hikaye #242426895 2.hikaye
Seni hatırladıkça nefesim daralıyor. Unutmaya çalışmak beyhude bir uğraş. Erkan Aksu
Reklam
Beş çocuğum daha oldu. Onları görmek nasip oldu. Sizce kapakları nasıl? En çok hangisi ilginizi çekti? Erkan Aksu
Böyle bir kitaba başlarsanız devam etmek ister misiniz?
ALAMET 2.BÖLÜM KAPTAN TOTO Kök salmıştı sanki, sonu yokmuş gibi görünen, göğe doğru uzayıp kaybolan dağların arasında ki şehre. Şehir kadar yorgun ve yaşlı hissediyordu daha 23 yaşına yeni girmesine rağmen. Günden güne yapraklarının dökülüp dallarının kuruduğunu hissediyor ama yine de terk edemiyordu. Görünmeyen çelik zincirlere bağlanmıştı. Koparması mümkün değildi. Çünkü iradesini teslim etmişti. Artık fırtınalı rüzgarlara dayanacak gücü kalmamıştı. Her fırtınada bir dalı kırılıp onu terk ediyordu. Yapraklarını hiç açmamıştı ki rüzgar savurup götürsün. Onu, bu şehre bağlayan ne? Nedir, köklerini koparamamasının sebebi? Daha ne kadar böyle devam edebilecek? Düşünmek istemediği onlarca sorudan sadece birkaçı bunlardı. Düşünmek istemiyordu çünkü verebilecek cevabı yoktu. Bırakın cevap vermeyi bu soruları düşünmesi bile ödünü patlatıyordu. Belki zamanı değildi. Belki de o an gelmemişti. Köhnemiş şehrin gölge vermeyen kuru bir ağacıydı. Ne insanlar onu görüyor ve anlıyordu ne de insanlara kendini anlatabiliyordu. Görenler de ya küçümser gözlerle bakıyor ya da acıyordu. Halbuki acınacak durumda değildi. Yollara sığmadığı için kaldırımları işgal eden araçlara, büyüğüne küçüğüne aldırış etmeden saygısızca küfreden gençlere, yürüdüğünde gözden kaybolana kadar ona bakıp arkadan dedikodusunu yapan ayaklı gazetelere, küçümser bakan gözlere, dalga geçen çocuklara bir gün dersini vermek istiyordu. Hiçbir zaman yapmayacağını bildiği halde. Bu devran böyle gelmiş böyle gidecekti. Hayat bisikletinde dönen zincirin küçük bir parçasıydı. Çarklar arasında eziliyor büzülüyor ve hep aynı yerde dönüp duruyordu. Monotonluğun üzerine bir cilt kitap yazabilirdi ama neyi değiştirdi ki? Ne gerek vardı? Bir ağaç köklerini toprağın altından çıkarıp başka bir yere gidemezdi. Kendine
ALAMET 2.BÖLÜM KAPTAN TOTO Kök salmıştı sanki, sonu yokmuş gibi görünen, göğe doğru uzayıp kaybolan dağların arasında ki şehre. Şehir kadar yorgun ve yaşlı hissediyordu daha 23 yaşına yeni girmesine rağmen. Günden güne yapraklarının dökülüp dallarının kuruduğunu hissediyor ama yine de terk edemiyordu. Görünmeyen çelik zincirlere bağlanmıştı. Koparması mümkün değildi. Çünkü iradesini teslim etmişti. Artık fırtınalı rüzgarlara dayanacak gücü kalmamıştı. Her fırtınada bir dalı kırılıp onu terk ediyordu. Yapraklarını hiç açmamıştı ki rüzgar savurup götürsün. Onu, bu şehre bağlayan ne? Nedir, köklerini koparamamasının sebebi? Daha ne kadar böyle devam edebilecek? Düşünmek istemediği onlarca sorudan sadece birkaçı bunlardı. Düşünmek istemiyordu çünkü verebilecek cevabı yoktu. Bırakın cevap vermeyi bu soruları düşünmesi bile ödünü patlatıyordu. Belki zamanı değildi. Belki de o an gelmemişti. Köhnemiş şehrin gölge vermeyen kuru bir ağacıydı. Ne insanlar onu görüyor ve anlıyordu ne de insanlara kendini anlatabiliyordu. Görenler de ya küçümser gözlerle bakıyor ya da acıyordu. Halbuki acınacak durumda değildi. Yollara sığmadığı için kaldırımları işgal eden araçlara, büyüğüne küçüğüne aldırış etmeden saygısızca küfreden gençlere, yürüdüğünde gözden kaybolana kadar ona bakıp arkadan dedikodusunu yapan ayaklı gazetelere, küçümser bakan gözlere, dalga geçen çocuklara bir gün dersini vermek istiyordu. Hiçbir zaman yapmayacağını bildiği halde. Bu devran böyle gelmiş böyle gidecekti. Hayat bisikletinde dönen zincirin küçük bir parçasıydı. Çarklar arasında eziliyor büzülüyor ve hep aynı yerde dönüp duruyordu. Monotonluğun üzerine bir cilt kitap yazabilirdi ama neyi değiştirdi ki? Ne gerek vardı? Bir ağaç köklerini toprağın altından çıkarıp başka bir yere gidemezdi. Kendine
ALAMET 1-MISIR TARLALARI Varlığıyla boşluğu dolduramıyordu. Derin bir uğultu vardı kulaklarında. Sanki rüzgar ağaçların arasından geçerken onlarla kavga ediyor “Hızımı kesmeyin” Diyordu. Karanlık bir boşluktaydı. Düzenli ve sürekli bir şekilde kafasını bir yere çarpıyordu. Tak, tak, tak... Bazen üç dört saniye arayla, bazen de saniye de bir çarpıyordu. Ne önünü görüyordu ne de arkasını? Sadece boşluk. Boşluk bıçak sırtı gibi yarılıp parlamaya başladı. Parlak ışık gözlerine çarptığında koluyla gözlerini kapatmak zorunda kaldı. Taaak, taak, taaaaak... Uğultulu seslere bebek sesi de eşlik etmeye başladı. Kafasını çarpmaya devam ediyordu? Eliyle etrafını yokladığında kafasını çarpacak veya kafasına çarpacak hiçbir şey yoktu. Tak tak tak... Önünde karanlığı yaran ışık bir kapı şeklini aldı. Parlak ışığın dayanılmaz bir çekim gücü vardı. Bir çocuğun pamuk şekere hayır diyemediği gibi ışığa doğru adımlarını attı. Gitmesini istemeyen eller, sırtından tutmaya çalışıyordu. Sivri tırnaklı, etleri dökülen çürük kollardan uzanan parmaklar, omuzundan tutup onu karanlığa doğru çektiler. Onlarla kafasının içinde savaşıyordu. Gözleri parlak ışıkta, adımları o yöne doğru gitmek istiyor ama eller bırakmıyor. Bakmasa da elleri ve etlerinin yarısı dökülmüş kolları görebiliyor. Korkmuyor mu? Korkudan yüreği ağzından çıkacakmış gibi atıyor. Yedi yaşında olmasına rağmen korkusunu yenip onlarla nasıl mücadele etmesi gerektiğini biliyor. Düşünce her şeyden daha güçlüdür. Onları alt ettiğini ve karanlığa hapsolmaktan kurtulduğunu düşünüyor. Tüm gücünü bir noktaya, ışığa veriyor. Işık hızla genişlemeye başlıyor. Karanlıktan kötü kokular ve çığlık sesleri yankılanıyor. Parlak ışık karanlığı ve içindekileri hızla boğuyor ve yok ediyor. Kara boşluk kayboldu ve boyunu geçen, kurumuş
Reklam