Tubarsln profil resmi
"Ol mahiler derya içredirler, deryayı bilmezler."
Urfa
Kadın
541 okur puanı
11 Eyl 2017 tarihinde katıldı.
  • Tubarsln paylaştı.
    Böyle zulüm görülmüş müdür!
    Hayrettin Karaman

    21 Mar 2019, Perşembe

    Adı Âfiyet Sıddiki, otuz yaşlarında, Pakistanlı bir nöroloji uzmanı, Harvard’dan fahri diploma almış tek doktor, çeşitli üniversitelerden 144 fahri diploması var, sinir sistemi alanında birçok üniversitede çalışarak diploma almış, onun seviyesinde ABD’de dahi bir tıp adamı yok…


    Tıbbı ve nörolojiyi ABD’nin en önemli üniversitelerinden biri olan Massachusetts Teknoloji Üniversitesi (MIT)’nde tamamladı, annesi, kardeşleri ve kocası da tıpçı. Kritik çalışmasını Amerikalılara duyuran kocasından ayrıldığı için üç çocuğu da yanında kaldı.

    İnsanları biyolojik silahların tahribatından koruyacak bir orijinal program üzerinde çalışıyordu, bu programın başarılı sonuçlanması ABD’nin milyarlarca dolar sarf ettiği bu silahları etkisiz hale getirecekti.

    ABD istihbâratı kendisine “programı sonlandırması ve geldiği noktaya kadar olanı büyük bir meblağ karşılığında satın almayı” teklif etti, o, “henüz bitirmedim” diyerek teklifi reddetti.

    ABD istihbaratı, asılsız ve delilsiz olarak onu el-Kaide ilişkisi ile itham ederek üç çocuğu ile birlikte ve Pakistan’dan izin alarak kaçırdı, 2003 Mart’ından bugüne kadar zindanda. Onu, ABD-Afganistan’ın şöhreti en kötü olan Bagram Cezaevi’ne ve erkeklerin yanına hapsettiler. Koğuşu gardiyanlara ve diğer tutuklulara açık, gardiyanlar durmadan işkence yapıyorlar, mahkumların tecavüzleri sebebiyle onun çığlıkları gece boyunca kulakları tırmalıyordu.

    Bir İngiliz gazetesinin (Yvonne Ridley) açıklamasına göre ona yapılan işkencelere değil bir kadın en güçlü erkeklerin bile dayanması mümkün değildi. New York’ta ilk mahkemeye çıktığında durumu içler acısı idi, yakalandığı sırada göğsünden yaralanmış doğru dürüst tedavi edilmemişti, böbreklerinden biri ve bağırsaklarından bir kısmı alınmıştı, ayakta duramıyordu, otururken de birilerine dayanıyordu, çok zayıf düşmüştü, vücudunda kanamalar görülüyordu.

    Yapılan işkencelerin birini şöyle naklediyorlar: Kur’an-ı Kerim parçalanmış, sayfaları yere serilmiş ve kanları akarken üzerinden yürümesi istenmişti, maksat diğer mahkumlara, onun kanı ile kirlenmiş Kutsal Kitab’ı göstermekti.

    Yakaladıklarında zerk ettikleri bir ilaç ve sonraki işkenceler yüzünden psikolojisi altüst olan, kaybolan çocuklarının acısıyla hayal görmeye başlayan, ruh ve bedeni acil müdahale ve tedaviye muhtaç olduğu halde buna izin verilmeyen mazlum Afiyet’in son durumu hakkında bilgiye ulaşamadım. Yapılanların dünya kamuoyuna ve bilgisine ulaştırılması her bilenin birinci vazifesi olmalıdır.

    Annesi onunla bir Ramazan’da telefonla konuşma imkanını bulmuştu, annesine şunu anlatmıştı:

    Peygamberimiz’i (s.a.) sıkça rüyamda görüyorum. Bir keresinde beni Hz. Aişe’ye götürdü, “kızımızı yanına al” buyurdu.

    Afiyet Sıddîka’nın başından geçenlerin hikayesini bana Arapça bir metin olarak gönderenler şu dua ile yazıya son veriyorlar:

    Ey Hz. Yusuf gibi zindana kapatılan ve Hz. Aişe gibi zulme (iftiraya) uğrayan kızımız, Allah acılarını dindirsin, hürriyetini lütfeylesin; Efendimiz’in (s.a.) seni sevmesi ne büyük mutluluk, cennetin en küçük nasibi bile sana bütün acılarını unutturacak, zalimler de yaptıklarının cezasını çekeceklerdir
  • Tubarsln paylaştı.
    Yaşama tarzımız ve hayat hakkındaki bilgimiz, maddi sahadaki ilmimizden cidden cok geridir . işte bu gerililiktir ki can evimizden vurmaktadır.
  • “Bir de biz bâtıla, bâtıl tutkulara, boş şeylere, lüzumsuz şeylere dalanlarla birlikte dalıp gidiyorduk ki, ansızın ölüm gelip bizi yakalayıverdi.”



    “Evet, boş şeylere dalıp gidiyorduk. Bizi ilgilendirmeyen, dünyamızı da, ahiretimizi de ilgilendirmeyen boş şeylere daldıkça dalıyorduk.” Yarın mizana konulunca insanı cennete götürücü olmayan her şey boştur. Mizana konunca isterse insanı cehenneme götürmesin ama cennete götürücü olmayan her şey boştur.



    Adam özel krem rengi takke ördürüyor, rengini, desenini, modelini beğenmiyor, bozdurup bir daha ördürüyor, boş şey bunlar. Veya arabasının renginde elbise giymeye çalışıyor. Veya tesbih illa da oltu taşı olacak diye onun peşine takılıyor. Adam tesbih alacak 150 sene toprağın altında kalmış olacak. Adam henüz evlenmemiş, boşanmayı tartışıyor. Kadın, kendisine farz olmayan Cumayı tartışıyor, kocalarının cuma işlerini ayarlamaya çalışıyor. Ya da Etiyopya’yı, Arjantin’i konuşuyorlar. Gerçekten bunları konuşmamızı Allah mı istedi, bir düşünelim. Eğer yarın bunlar bizim mizanımıza konacak cinsten şeyler değilse, yarın bizi cennete götürecek şeyler değilse, boş şeylerdir. Bir bakış, bir düşünce, bir konuşma, bir okuma, bir davranış eğer cennetimize vesile değilse, boştur.



    Bugün sabahtan akşama kadar konuştuklarınızı bir düşünün. Neler konuştuk? Dünyamızı da âhiretimizi de ilgilendirmeyen boş şeyler miydi, yoksa mîzanımıza konulacak cinsten şeyler miydi? Ya da bizi cennete götürücü şeyler miydi, yoksa cehennemin ta ortasına dü-şürecek şeyler miydi? Nasıl yani, bir söz insanı cehenneme götürür mü? Evet, bakın Allah’ın Resûlü Riyazu’s Salihîn’de bize aktarılan bir hadislerinde şöyle buyurur:



    “Bir insan manasını düşünmeden bir söz söyleyiverir ki, o söz nedeniyle cehennemin doğusu ile batısı arasındaki mesafesinden daha uzak bir yerine düşüverir.”



    Allah korusun. Kızdıktan sonra ağzınızdan bir söz dökülecek, siz ne dediğinizin farkına bile varamayacaksınız, sonra onun cezaya çarptırılacak bir söz olduğunu anlayacaksınız. Bunu sakinken bile ya-pamazsınız. Bir sözün sonunda bakıyorsunuz ki insan cehennemin dibine yuvarlanıp gidiyor.



    Birisine yanlışlarını hatırlatıyoruz, iyi bir müslüman olabilmesi için yapması gereken şeyleri hatırlatıyoruz, adam sonunda öyle bir değerlendirme yapıyor ki, bizim söylediklerimizin hepsini alıp götürüyor. Diyor ki adam; “hoca bana fırça çekti”. Halbuki Rasûlullah Efendimiz dinin nasihat olduğunu beyan ediyor. Din öylece nasihat olarak ikame edilsin, var kılınsın, onun hayatında benden nasihat, benim ha-yatımda ondan nasihat olarak din yaşansın diye konuşuyorum, adam sonunda diyor ki beni fırçaladı. Dilimizin döndüğünce bir saat Allah ve Resûlünün dediklerini ortaya koymaya çalışıyoruz, ama sonunda içlerinden birisi diyor ki; “hoca anlat, anlat dediklerin çok güzel ama bugün bunlar mümkün olmaz” diyor. Onun ağzından çıkan bu söz dinleyenlerde ne iştah bırakıyor, ne ilgi bırakmıyor. Bu sözün neye mal ol-duğunu bilmiyor adam.



    Bir de öğrendiği âyet ve hadislerin ne anlama geldiği, kendilerinden nasıl bir kulluk istediğini düşünmüyor insanlar. Oturuyoruz bir ortamda; bir şeyler anlat diyorlar. Ben de diyorum ki; haydi hepiniz bi-rer âyet, birer hadis söyleyin de onlar üzerinde anlatmaya başlayayım. Başlıyor birisi; bir adam ölünce, onun ameli, malı mülkü, karısı kızı, hısım akrabası onunla birlikte mezara kadar gelir diyor peygamberimiz. Evet, sonra ikisi geri döner mezarda sadece ameli kalır.” Ya öyle mi, nerede olurmuş bu iş diye ben sormaya başlıyorum. Çünkü daha önce duydunuz mu bilmem? Ama ben tekrar duyurayım; karşımdakinin ifadesiyle bir adam ölünce üç şey onunla birlikte mezara kadar gider. Malı, ehli ve ameli. Bunlardan malı ve ehli geri döner, ameli onunla birlikte mezarda kalır.



    Siz hiç gördünüz mü diyorum, adamın yatağı, yorganı, masası, sandalyesi, atı, arabası, bürosu, mağazası, köşkü, yalısı hepsi be-raber altına tekerlekler takılarak mezara götürülsün, hiç gördünüz mü? Haydi akrabalarının hepsi değilse de bir kısmının iyi kötü geldiğini görüyoruz da ötekilerin geldiğini görüyor musunuz, gördünüz mü? Peki malı mülkü nasıl geliyor mezara diyorum. Nerde görülmüş bunların mezara geldiği? Efendim kefeni gelmiyor mu? Eh geri gelmiyor ama o orada kalıyor. Peki ya şekerleri? Hattâ o da onun değildir. Onu da orada yiyip bitiriyorlar, o da orada kalıyor, geri gelmiyor. Peki söyleyin diyorum, bu hadisi neden siz böyle üzerinde düşünme-den anladınız? Eh amel etmek istemediniz, bu hadisi öğrenmeden önceki ben ile öğrenen ben nasıl davranmalıydım, bunu bilediniz, bu-nun üzerinde kafa yormadınız dedim.



    Birine dedim ki; bir hadis oku da dinleyeyim. Bir hadis okudu bana: “Bir müslümanın bir başka müslümana üç günden fazla küsmesi helal değildir” hadisi okudu. Ben dedim ki; peki ne anlayacağız bundan? Ne dedi bu hadis bize? Valla orasını bilmem, ben bu kadar ezberledim dedi. Bir dakika dedim, ben bir başka hadis biliyorum ki; Kâb Bin Malik ve iki arkadaşına elli gün küsmüş sahabe. Nasıl olacak şimdi bu? Üstelik başlarındaki peygamber Efendimiz de küstü. Hem üç gün diyor peygamber, hem elli gün diyor, bu ne mennem şey? Ay-rıca mesela sahabe’den biri elinde sapanla taş atan bir başka sahabeye diyor ki; eğer bunu bırakmazsan sana küserim. Küstü de nitekim. Ne olacak şimdi bu? Diye onları öğrenilenlerle amel etmeye teş-vik edince, içlerinden birisi dedi ki; yani bu yaptığına gıcıklık desek olmaz mı dedi. Yok, ağzınızdan çıkan şeylere dikkat edin. Ne dediğinizi, neden dediğinizi ve bu dediklerinizin neye mal olduğunu bilin.



    Bir adamla anlaşmak istediniz, didindiniz, uğraştınız, çabaladınız olmadı. Sonunda dediniz ki; yok olmadı be arkadaş, onunla yıldızlarımız bir türlü barışmadı dediniz. Ne o? Yıldızlarınız barışmadı. Hiç düşündünüz mü bu söz ne anlama geliyor? Tarihte nice toplumlar varmış yıldızlara tapan. Onların inancına göre her insanın bir tanrı yıl-dızı varmış gökyüzünde. O benim yıldızımla onun yıldızı, yani benim tanrımla onun tanrısı gökyüzünde anlaşırlarsa ben de yeryüzünde onunla anlaşırmışım. Onlar küser barışmazlarsa, ben de yeryüzünde çatlasam patlasam da onunla anlaşamazmışım. Söyleyin peygamberin yıldızıyla bugünkülerin gökteki yıldızları barışmadı da ondan mı görüşmek istemiyorlar peygamberle? Neden gitmiyorlar peygamberin ziyaretine? Neden sormuyorlar ona problemlerini? Neden yanaşmı-yorlar peygamberin hadislerine? Haşa neredeyse Allah’ın yıldızlarıyla bizimkilerin de irtibatı yok galiba.



    Öyleyse ağzımızdan çıkan bir sözü, biz onu ne maksatla söylediğimizi düşünüp söyleyelim. Hattâ o sözün eninde sonunda bizim mizanımıza konulacak olduğunu bilerek konuşalım. Mesela adam bir olayda çok ciddi olduğunu anlatmak için yemin billah’ın da ötesinde diyor ki; “anam avradım olsun ki” diyor. Bu ne mennem şey? Ya da; “dinimden döneyim ki” diyor kimileri. Bunu nasıl söyleyebiliyor adam? Şakası bile olmaz ki bunun.



    Veya meselâ iki kişi tartışırlarken birisi; “la havle vela guvvete illa billah” diyor, berikisi hemen ileri atılıp; “bırak la havleyi! La havle karın doyurmuyor! La havlene başlarım!” diyor. Nasıl söyleyebilir bunu bir müslüman?



    Meselâ adamın kalemine gösterdiği titizliği bir düşünün. Her kalemle yazamaz adam, illa falan model ve filan marka olacak. Veya adamın yemeğin tuzuna, biberine modeline gösterdiği titizliği bir düşünün. Saatlerce akvaryum karşısında veya televizyon ekranı karşısında öldürdüğü zamanları bir düşünün. Arabalarının üzerinde gördükleri ufacık bir çizik karşısında, “aman eyvah ne oldu? Nasıl oldu?” diye abananları ve üzüntülerinden deliye dönenleri bir düşünün. Halbuki adamların kendi inanç dünyalarındaki veya çocuklarının itikat dünyalarındaki çatlaklıklara neredeyse araba girecek ama onu gördükleri yok adamların. Hepsi boş şeydir bunların!



    Bir ömür boyu yaptıklarımızı bir düşünelim. Ne kadarı dolu, ne kadarı boş bir düşünelim. Meselâ bir ilkokul diyoruz beş yıl harcıyo-ruz, dönüp bir bakıyoruz ki bomboş. Yani mübâlağa yapmıyorum inanın orada öğrendiklerimiz beş haftaya sığabilecek şeyler. Ondan sonra yaptıklarımızı düşünelim. Hayatın tümünü düşünelim. Acaba bu yaptıklarımızın yaptırıcısı kimdi de yaptık? Allah dedi diye mi yaptık? Yoksa toplum öyle istedi diye mi? Çevremiz bundan razıdır diye mi? Ya da âdetler veya Zerdüşt böyle buyurdu diye mi yaptık? Tüm yaptıklarımızı bir düşünelim. Neyle geçti bizim ömrümüz? Oturamayacağımız evler, yiyemeyeceğimiz paralar toplamakla mı geçti? Eğer böy-leyse, tüm hayatımız boşa gitmiştir Allah korusun.



    Neyle geçirdik ömrümüzü? Müzik dinleyerek mi? Kaldırım çiğneyerek mi? Ekran başında, akvaryum önünde mi? Aynanın önünde mi? Panayır veya piknikte mi? Oya için, boya için mi? Para-pul peşinde mi? Yoksa kendisine kulluk yapmaya çalıştığımız çevrenin alkış tufanları arasında mı? Veya kulluğa râci olmayarak, amele müstenit olmayarak gayr-ı dinî ilimlerde tefekkuh adına mı çırpındık? Öyleyse eyvaaah bize! Vaah bize! Yuh bize!!



    Bakın öyle diyor cehennemdekiler. Bizler boş şeylere, bizim dinimizi de, dünyamızı da ilgilendirmeyen, olsa da olur, olmasa da olur şeylerin peşine takılıyorduk. Ya da bizden istenmeyen şeylerin peşine veya kesinlikle haram olmayan ama bizden istenmeyen şeylerin peşine takılıyorduk. “Elbisenin tipi, biçimi, rengi, modeli. Yemeğin modeli, tadı, tuzu, servis biçiminden tutun da, çayın deminden, kahvenin rengine varıncaya kadar, peynirin küflüsünden soğanın cücüğüne kadar her şeyi dert ediniyorduk da, Kitabı, sünneti dert edin-miyorduk” diyenlerden birisi de biz olmak istemiyorsak, yarın yaptıklarımıza dikkat etmek zorundayız. Yarın mizanımıza konduğu zaman bizi perişan edecek boş şeylerin peşinde değil de, bizi kesin cennete götürecek, Allah ve Resûlü’nün istediği şeylerin peşinde olalım.

    Bir de din gününü yalan sayıyorduk biz. Ahiret endişemiz yoktu bizim. Yukarıdaki suçların temel sebebi, asıl sebebi budur işte. Ya-ni bir adamın ahiret inancı bozulmuşsa, hesaba çekilme şuuru pörsümüşse, o adamın tüm hayatı bozulmuş demektir. Ancak dikkat ederseniz burada din gününü, ahiret gününü inkâr ediyorduk, reddediyorduk demiyorlar da, “yalan sayıyorduk” diyorlar. İnkar etmekle yalan saymak ayrı ayrı şeylerdir.



    Yalan saymak, inanmakla beraber gereğini yerine getirmemek demektir. Adam namaza inanıyor ama kılmıyor, örtünmesi gerektiğine inanıyor ama örtünmüyor. Yani inanıyor ama inancının gereğini yap-mıyor. Hani meselâ diyorsunuz adama: “Arkadaş dışarı mı çıkıyorsun? Aman dikkat et! Dışarıda çok şiddetli soğuk var, kar yağıyor! Aman pardösünü giymeden çıkma!” Adam kar nedir, soğuk nedir biliyor, pardösüsünü giymesi gerektiğini biliyor, anlıyor ama yine de giymeden çıkmaya kalkışıyorsa, işte bu yalan saymaktır. Namazın farz olduğunu, kılınması gerektiğini biliyor ama yine de kılmıyor. Bakın burada da aynısını görüyoruz:



    “Biz din gününü yalan sayardık.”



    Bakın, “din gününü inkâr ederdik” değil, “yalan sayardık.” Meselâ adama soruyorsunuz: “Arkadaş ölecek misin?” “Tamam.” “Dirilecek misin?” “Tamam.” “Hesap-kitap var mı?” “Tamam.” “Peki Allah Kâdir mi? Yapar mı bunu?” Tamam, hepsine inanıyor adam. Ama ba-kıyoruz bu tamam saydığı, bu inandığı konulara aldırış etmeden yaşıyor adam. Yaşadığı hayatta bu inandığı şeylerin kokusunu bile görmek mümkün değil. Öyle bir hayat programı var ki, adamın bu inancının hiç mi hiç etkisi yok.



    Yani imanının, inandım dediği şeyin gereğini yapmıyor. Veya imanını amele dönüştürmüyor adam. Çok korkunç bir suç değil mi bu? Namaz kılması gerektiğine inanıyor ama kılmıyor. Örtünmesi ge-rektiğine inanıyor ama örtünmüyor. Kur’an’ı, sünneti tanımadan Müslümanlık olmayacağına inanıyor ama farklı yaşıyor. Çoluk-çocuğunu eğitmesi gerektiğine inanıyor ama yaklaşmıyor. İşte yalan saymak budur ve çok büyük bir suçtur. Öyleyse inandık dediğimiz şeyleri a-mele dönüştürmeye çalışalım inşallah.



    Bizler böyle dünyaya dalmış bir biçimde yaşayıp giderken:



    Eyvah! Eyvah ölüm gelip çatıverdi bize. Tam yapacaktık, tam başlayacaktık ama ölüm geliverdi. Hanıma ders başlatacaktı ama iki sene sonra. Küs olduğu bir Müslüman kardeşiyle barışacaktı, onu affedebilecekti ama beş sene sonra. Kur’an’ı tanıyacaktı, anlayacaktı, ama yarından sonra, diyordu. Çocuklarını eğitecekti ama emekli olduktan sonra. Kur’an’ı ve sünneti tanıyacaktı ama evi bitirdikten sonra. Rahmetli tam yapacaktı ama ölüm geliverdi. Ömrü kifâyet etmedi. Eyvah, hesapsız bir biçimde ölüm gelip işini bitiriverdi.



    Bizler ahireti gündemimizden çıkarmıştık ta bu haldeyken ölüm geliverdi! İşte borç, dert, senet, kürek, dükkan, tezgah, müşteri, kooperatif, diploma, doktora, makam, koltuk, bordro, kademe, ödeme, akvaryum, çiçek, saksı, halı, mobilya derken hiç beklemediğimiz bir anda ölüm geliverdi. İşte cehennemin kapısının önündekilerin söyleyecekleri bunlar. Allah bizleri onlardan etmesin inşallah.



    Anlıyoruz ki işte cehenneme gidecekler bunlardır. Anlıyoruz ki bunlar bedenî kulluklarını, ya da bireysel kulluklarını yapmıyorlarmış. Namaz gibi bireysel, miskinleri doyurmak gibi toplumsal kulluklarından kaçıyorlardı. Veya namazla bedenlerinde Allah’ı söz sahibi bil-miyorlar, ikramla da mallarında Allah’ı söz sahibi kabul etmiyorlardı. Ya da namazla Allah’tan mesaj alıp infakla da bu mesajı Allah kullarına ulaştırma dertleri yoktu bu adamların
  • 176 syf.
    ·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
"Ol mahiler derya içredirler, deryayı bilmezler."
Urfa
Kadın
541 okur puanı
11 Eyl 2017 tarihinde katıldı.

Şu anda okudukları 3 kitap

  • Lem'alar
  • Büyük İslam İlmihali
  • Müslümanların Gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti

Okuduğu kitaplar 289 kitap

  • Kendini Aramak
  • İtiraflarım
  • Reis Bey
  • Bir Mücahid ve Bir Mücahide
  • Nefsini Bilen Rabbini Bilir
  • Kayıp Gül
  • Klas Duruş
  • Hüzün Hastalığı
  • Subliminal A.Ş.
  • Modern İnsan Din, Aşk ve Mutluluk

Beğendiği kitaplar 92 kitap

  • İnsanın Anlam Arayışı
  • İtiraflarım
  • Kuşlarla Sohbetin Şartları
  • Reis Bey
  • Peygamberin Aynaları
  • O ve Ben
  • Nebevi Eğitim Modeli Darü'l Erkam
  • İz'ler
  • Nefsini Bilen Rabbini Bilir
  • Vahiyden Kültüre

Beğendiği yazarlar 18 kitap

  • Ebu’l Hasan Nedvi
  • Fatma Serap Karamollaoğlu
  • Muhammed Emin Yıldırım
  • Fethi Gemuhluoğlu
  • İsmail Kara
  • Mehmed Zahid Kotku
  • Ayşe Hümeyra Ökten
  • Sohrab Sepehri
  • Necib Mahfuz
  • Hasan Nail Canat