İnsan, kendini gerçekten tanımaya başladığında,
bedenin yalnızca bir taşıyıcı olduğunu fark eder.
Et, kemik, deri…
Bunlar yalnızca ruhun geçici yuvasıdır.
Ve o yuva, bir noktadan sonra dar gelir.
Beden, dünya ile ilişkimizi kurar;
ama ruh, dünyanın ötesine uzanmak ister.
Çünkü ruh, yalnızca görmek değil;
bir olmak, kaynaşmak, akmak ister.
Ne zaman ki içimizdeki sessiz varlık konuşur,
ne zaman ki dış dünyanın gürültüsü kesilir,
işte o zaman duyarız kendi hakikatimizi:
Tutsak olan biziz.
Ve tutsaklık, parmaklıklarla değil,
alışkanlıklarla, korkularla ve unuttuğumuz düşlerle örülmüştür.
Kafesi kırmak, devrimdir.
Ama bu bir haykırışla değil,
bir hatırlamayla başlar.
Ruhun özünü hatırlamakla…
Doğduğumuzdan beri içimizde kıpırdayan o derin ışığı…
Kır kafesini — ne beden düşmanındır ne dünya.
Ama ikisi de ruhun yerine konduğunda,
özle bağlantı kopar.
Ve insan kendini tanımadan,
hiçbir şeye gerçekten ait olamaz.