Bir şeye sahip olan herkes gibi Swann da ondan bir an vazgeçse ne olacağını görmek için onu zihninden atar, ama zihnindeki diğer her şeyi o varken olduğu haliyle bırakırdı. Oysa bir şeyin yokluğu bununla sınırlı kalmaz, basit, kısmi bir eksiklik değildir, diğer her şeyin altüst olmasıdır; önceki durumda kestirilmesi mümkün olmayan yeni bir durumdur.
Ama zaman zaman düşüncesi bu unutulmuş anıya rastlayıp çarpıyor, onu öne itiyor, Swann’a keskin ve derin bir acı veriyordu. Swann bu acıyı sanki fiziksel bir acıymış gibi düşünceleriyle yatıştıramıyordu; ama fiziksel acı düşünceden bağımsız olduğundan, düşünce hiç değilse onun üzerinde durabilir, azaldığını, geçici olarak dindiğini saptayabilir. Oysa bu acıyı düşünce, sırf hatırlamakla yeniden yaratmış oluyordu. Bu acıyı düşünmeme isteği, daha çok düşünmek, daha çok ıstırap çekmek anlamına geliyordu. Arkadaşlarıyla sohbet ederken derdini unuttuğu zamanlar, birdenbire söylenen bir söz, tıpkı sakarın teki ansızın gelip yaralı bir adamın tam ağrıyan yerine dokunmuş gibi, Swann’ın çehresini allak bullak ediyordu.