Ve sandalyeme çöktüm, içim kararmış, yapayalnız, umutsuz. Artık gitmeliydiler; hiçbir şey istemiyordum; yüreğimin son duyarlı teli kırılmıştı. Ne yapacaklarsa yapsınlar artık, ben hazırım.
Ölüm ruhumuzu ne hale getiriyor kim bilir? Onu ne hale sokuyor? Ondan aldığı ya da ona verdiği nedir? Onu nereye koyuyor? Etten gözler veriyor mu ona arada sırada, dünyaya bakması ve de ağlaması için?
Ölüm ruhumuzu ne hale getiriyor kim bilir? Onu ne hale sokuyor? Ondan aldığı ya da ona verdiği nedir? Onu nereye koyuyor? Etten gözler veriyor mu ona arada sırada, dünyaya bakması ve de ağlaması için?
Peki, haydi! Ölüme karşı cesaretlenelim, bu korkunç düşünceyi ellerimizin arasına alalım ve ona dikkatle bakalım. Kendisine ilişkin açıklama isteyelim ondan; bizden ne istediğini öğrenelim; bütün yönleriyle inceleyelim onu, gizemini çözelim ve mezara önceden bakalım.
Bana öyle geliyor ki gözlerim kapanır kapanmaz, büyük bir aydınlık ve içinde ruhumun sonsuzca yuvarlanacağı ışık uçurumları göreceğim. Sanki, kendi varlığıyla aydınlanacak gökyüzü, yıldızlar gökyüzünde karanlık lekeler gibi duracaklar; yaşayanların gözlerinin, kül rengi kadife üzerinde altın pullar gibi gördükleri halleriyle değil, altın çarşaf üzerinde siyah noktalar olarak görünecekler.
Bunun zor bir şey olmadığını, insanın acı çekmediğini, rahat bir son olduğunu, bu yöntemle ölümün çok basitleştirildiğini söylüyorlar.
Peki, bu altı haftalık can çekişme ve gün boyu süren bu hırıltı ne öyleyse? Kimi zaman çok yavaş, kimi zaman çok hızlı akıp giden, artık geri gelmeyecek olan günün kaygıları nedir? İdam sehpasında biten şu işkence merdiveni neyin nesi? Görünüşe göre, acı duymak değil bu.
Kanın damla damla tükendiği, aklın düşünce düşünce söndüğü aynı çırpınmalar değil mi bunlar? Ve sonra, acı çekilmiyormuş, buna inanıyorlar mı gerçekten? Kesik bir başın, sepetin kenarından kanlı kanlı dikilip halka “Hiç de acımıyormuş!” diye bağırdığını söylesinler bari!